Dağlar – Sabahattin Ali (Seslendiren: Tuncel Kurtiz, Şarkı: Sezen Aksu)

Sabahattin AliDAĞLAR
Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgarlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak;
İnsan sohbetleri yasak;
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.

Sabahattin Ali hapiste iken mektubunda hangi kitapları istedi?

Sabahattin AliÜsküdar Cezaevi?nden Bir Mektup (Sabahattin Ali, 1947)

Sevgili Aliye,

(?)

Ben dün İstanbul Cezaevi?nden Üsküdar Cezaevi?ne nakledildim. Çünkü İstanbul Tevkifhane, cezası katileşenleri buraya gönderiyor. Burası daha sakin, daha rahat ve vukuat da olmuyor. (?)

Tefrika edilerek gazetede yayımlanan Kürk Mantolu Madonna, gazete sahibi tarafından beğenilmeyince Sabahattin Ali ne dedi?

Roman gazetede tefrika edilmiş ama Sabahattin Ali telifini alamamış, gazete sahibi Cemal Hakkı ile aralarında giderek sertleşen yazışmalar olmuş, Cemal Hakkı romanın beğenilmediğini söyleyince Sabahattin Ali de 10 Şubat 1941?de şu yanıtı vermiştir:

?Benim yaptığım, bana defaatle vaat edildiği halde, hiç sebep zikredilmeden incaz edilmeyen bir hakkı istemektir. Bir de sizin yaptığınıza bakalım:

Para ve Dünya Kültürü – Karl Marx

Paranın Çarpıtıcı Gücü
İnsanın duyguları, tutkuları, vb. [daha dar]* anlamda] yalnızca insanbilimsel görüngüler değil de (doğa) varlığının varlıkbilimsel (ontoloğical) olumlanması iseler, ve ancak nes­neleri onlar için duyusal (sensual) bir nesne olarak varoldu­ğu için gerçekten olumlanıyorlarsa, bellidir ki:
Kesinlikle yalnızca bir olumlanma tarzı (mode) ol­mazlar, ama daha çok, onların varlığının, yaşamının belirli karakteri, olumlanmalarının belirli tarzıyla biçimlendirilir. Nesnenin onlar için varolduğu biçim, onların doyumunun karakteristik tarzıdır.

Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali ile tanışmasını şöyle anlatmaktadır:

Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali ile tanışmasını şöyle anlatmaktadır:
 “Bir gün dergi redaksiyonuna kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve adının ?Sabahattin Ali? olduğunu söyledi, hikâyelerinden birini bıraktı, çıktı. Bu hikâye, orman işçilerinin yaşamı üzerineydi. Alman romantizminin etkisi altında yazılmış olmasına karşın, konu ve içerik bakımından Türk edebiyatında bir yenilik oluşturuyordu. Genç adamın yetenekli bir yazar olduğu, daha ilk satırlarından anlaşılıyordu. Hikâye basıldı.

Tanpınar’a nasıl “huzur” verilir?

Tanpınar bir anlamda ne sağa ne de sola yaranamamış (bunu da istememiş) bir yazardır: “Gariptir ki eserimi sathî (yüzeysel) okuyorlar ve her iki taraf da ona göre hüküm veriyorlar. Sağcılara göre ben angajmanlarım –Huzur ve Beş Şehir– hilafında (uygun olmayarak) sola kayıyorum, solu tutuyorum. Solculara göre ise ezandan, Türk musikisinden, kendi tarihimizden bahsettiğim için ırkçıların değilse bile, sağcıların safındayım. Halbuki ben sadece eserimi, şahsen yapabileceğim şeyi yapmak istiyorum. Ben maruz müşahidim (etkilendiklerimin tanığıyım). Sempatilerim var… İnkılâpların (devrimlerin) taraftarıyım ve dil meselesindeki ifratlar (aşırılıklar) hariç, geriye dönmek, bir adım bile istemem.”

Borçlandırılmış İnsanın İmali (Neoliberal Durum Üzerine Deneme) – Maurizio Lazzarato

Gerek özel gerek kamusal, borç bugün ekonomiden ve politikadan “sorumlu olanların” ana meşguliyeti gibi görünüyor. Bununla birlikte, Borçlandırılmış İnsanın İmali’nde, Maurizio Lazzarato, borcun, kapitalist ekonomi için bir tehdit olmak şöyle dursun, neoliberal projenin tam merkezinde yer aldığını gösteriyor. Marx’ın değeri pek bilinmemiş bir metninin yanı sıra, Nietzsche, Deleuze, Guattari ve yine Foucault’nun yazılarını yeniden okumak suretiyle, yazar borcun her şeyden önce politik bir inşa olduğunu ve alacaklı/borçlu ilişkisinin günümüz toplumlarının temel toplumsal bağını ve ilişkisini teşkil ettiğini ortaya koyuyor.

Flann O’Brien’in Ağaca Tüneyen Sweeny’i üstkurmacanın en incelikli eserlerinden biri.

Öyle kolay bir kitap beklemeyin. Çok akıcı, bir çırpıda okunuyor gibi sözler söylememi de. Ağaca Tüneyen Sweeny, sizi yoracak zihninizin dehlizlerinde kaybolup durmanıza sebep olacak bir modern klasik. Ustalıkla örülmüş bir metin, birbirine bağlanan/bağlanmayan başlı başına bir kurgu içeren hikâyeler kafanızı fazlaca karıştıracak. Anlatıcı kimdi, bu okuduğum kimin hikâyesi, Dublinli hayalperest öğrencinin huysuz amcasıyla yaşadığı hikayenin mi içindeyiz, bu öğrencinin yazdığı absürt kitabın protagonisti Trellis’in hikâyesinin mi içinde fark etmek için dikkat kesilmeniz gerekecek.

‘Labirent: Ölümcül Kaçış’

Geçen yıl ülkemizde de yayınlanmış olan çok-satar fantastik gençlik romanları dizisi “Labirent”in ilk kitabı “Labirent: Ölümcül Kaçış”ın (The Maze Runner) Hollywood yapımı aynı adlı sinema uyarlaması ABD ile eş zamanlı olarak dün (Cuma) ülkemizde de vizyona girdi.

Son yıllarda bir hayli popülerleşen ve çoğu sinemaya da uyarlanan fantastik gençlik romanlarında iki alt-tür şekillenmiş durumda. Bunlardan biri “Alacakaranlık Efsanesi” (Twilight Saga) dizisinde olduğu gibi konuları günümüzde geçen ama doğaüstü canlıları barındıran anlatılar ki bunlar daha çok ergenlik, büyüme, yetişkinliğe adım atma, vb. gençlik sorunlarının fantastik kalıplarda işlenmesi üzerinden çalışıyorlar. Diğer alttür ise “Açlık Oyunları”(Hunger Games) örneğinde olduğu gibi konuları kurgusal bir çeşit “kıyamet-sonrası” bir gelecekte geçen distopik anlatılar.