‘Bütün Gün Ne Yaptın?’ – Elif Kutlu
Bir adam eve gelir ve evdeki kadına (eşine/annesine vs.) söylenmeye başlar: “Yemek hazır değil mi?”, “İşler hala bitmedi mi?”, “Bu evin hali ne?” ya da özetle “Bütün gün ne yaptın?” Kadın bu sorunun cevabını vermek istese de bütün gün çalıştığını söyleyemez. Çünkü bunu kanıtlayacak parası yoktur. Oysa kadın bütün gün çalışır, o anlamsız soruyu soran adamdan daha çok çalışır ve yeniden üretimin sürekliliği için üretmeye devam eder. Buna rağmen dünyanın dört bir yanından erkek akılla kadına sorulan soru aynı:
“Kadınlar dünyadaki işlerin üçte ikisini yapıyor.” Buna rağmen kadınların yaptığı işler ya ücretsiz ya da düşük ücretlerle ücretlendirilir. Bunun başlıca sebebi “ev kadınlığı” rolüdür. Kültürel olarak dayatılan bu rolün barındırdığı emek, görmezden gelindiği gibi kişisel bir iş gibi gösterilerek değersizleştirilir. Bu değersizleştirmenin altında yatan neden açıktır. Her şey yeniden üretimin –kültürel kodlar aracılığıyla- ücretsiz olarak sağlanması içindir. Bu süreç şöyle gerçekleşir: “Rahimde geçen 9 aydan sonra beslenmeli, giydirilmeli, eğitilmeli, çalıştığında yatağı toplanmalı, evinin yerleri silinmeli, öğle yemeği hazırlanmalı, cinselliği tatmin edilmeyip dindirilmeli, gece vardiyasından döndüğünde yemeği hazır olmalıdır.” İşte bu tam olarak kadının yaptığı iştir –fakat kadının yaptığı işin tamamı değildir. İş gücünün üretimi kadının yaptığı işin yarısıdır. Bu işler kadının biyolojik rolünü yani doğurganlığı suiistimal edilerek gizlenir. Oysa doğurmak ve bu işleri yapmak arasında hiçbir bağlantı yoktur.
Kadınlar yaptıkları işler karşılığında “dünya gelirinin %5’ini, varlığının ise %1’ini elde ediyor.” Yani verilen emeğe rağmen “dünyanın en yoksulları”, kadınlar. Kadınlar sermayeye emek gücü sağlamak için harcadığı emek karşılığında hiçbir gelir elde edemezler. Oysa yeniden üretimi –kültürel rollerin dayatmasıyla olsa da- üstlenerek, sermayenin yaptığı yatırımları korurlar. Bunun yanı sıra üretime de katkıda bulunurlar. Dünya üzerindeki gıdanın yaklaşık yarısını üretir; formel iş gücünün üçte birini oluşturur; dünyadaki tüm sağlık hizmetinin toplamından daha fazla sağlık hizmeti sağlarlar. Buna rağmen en düşük ücretli işlerde istihdam edilirler. Erkeklerin iki katı kadar iş yapsalar da kadınların aldıkları ücret erkeklerinkinin dörtte üçünün daha azı kadardır. Bunun temel sebebi “vazgeçilmez” olan işlerin kadınlara ücretsiz olarak dayatılması ve bu işlerin değersizleştirilmesidir. İkinci sebebi ise kadınların bu sayede erkeklere bağımlı kılınmasının sağlanmasıdır. Çünkü kadınlara -ücretli bir işte çalışmadıkları takdirde- “kocalarının getirdiği parayı harcarken çalışmadıkları için asalak oldukları hissettirilir.” Bu da daha fazla suçluluk ve bağımlılığın getiricisi olur.
Unutulmaması gereken şey şudur: “Kadınlık, kârın ve kârı koruyup artırmak için yapılan” işlerin tam merkezinde durur. Dolayısıyla kadınların yaptıkları işler hayatı durduracak kadar merkezidir. Bu nedenle ev işi ücretlendirilmelidir. Ev işinin ücretlendirilmesi, kadının erkekten bağımsız olması anlamına gelir. Bu nedenle kadınlar dışarıda çalışmasa bile evde yaptıkları işlerin ücretlendirilmesi gerekir. Bu sayede kadınlar karar verme hakkına (ne zaman, nerede çalışacağına; nerede yaşayacağına; hangi koşullarda, kimden çocuk sahibi olacağına vs.) yani özgürlüklerine sahip olacakları gibi yaptıkları işlerin görünürlüğü de sağlanır.
Not: Yazıda geçen veriler, bahsi geçen kitaptan alıntılanmıştır.
Elif Kutlu
(16.06.2013)
Yazı okunma sayısı(2082) Bugün okunma sayısı(2082)
Yeniden “81 İl – 81 Şiir” – Doğan Soydan
Doğan Soydan’ın 1980’li yıllardan beri emek verdiği “81 İL – 81 ŞİİR” yapıtının 2. baskısı Payda yayınlarından çıktı. Yazar/şairin; 13×21 ebad, 112 sayfa, 90 gr. 1. hamur kağıt, 350 gr A.Biristol kapak özelliklerini taşıyan kitaba ilişkin, “81 İL – 81 ŞİİR HAKKINDA” yazısı daha önce “İnsanokur”da sunulmuştu. Tıklayınız
Yazar Murat Özmen, kitabın 2. baskısında yer alan İLLERİMİZ – ŞİİRLERİMİZ yazısıyla, yapıtın içeriği okurlara
İLLERİMİZ – ŞİİRLERİMİZ - Murat Özmen (Yazar, araştırmacı)
Öykülerinden ve öykü yapıtlarından tanıdığımız Doğan Soydan, yurt güzellemesi şiirleriyle bir adım daha atıyor yazın dünyasına. Evren gönüllü Soydan, Türkiye’yi kucaklayan
81 İL – 81 ŞİİR adını verdiği yapıtını sunuyor bizlere. Ülkesini seven bir aydının içtenliği var şiirlerinde. Bu duygularını “Adana” ilimizle ilgili şiirinde şöyle dile getiriyor.
“Dört mevsim güneş, dört mevsim yaz, bahar,
“Toprağın, suyun başka müjdesi var,
“Horzum’dan, Obruk’tan Asar’a kadar,
“Toroslardan eser yayla havası.”
Ozan Doğan Soydan yüreğinin bütün barış güvercinlerini uçuruvermiş yurdumuzun dört bir yanına. Onlar Anıttepe’de Atatürk, Konya’da Mevlana, Eskişehir’de yunus Emre, Nevşehir’de Hacı Bektaş Veli olmuşlar. Nene Hatunların, Hasan Tahsinlerin, Sütçü İmamların, Yörük Eli Efelerin kahramanlık destanını yazmışlar.
Ozan, yeşil Bursa’nın ulu çınarlarını, tarihini, camilerini de ustalıkla dile getiriyor:
“Tophane’de iki “Ulu çınar” var,
“Biri Orhan, biri Osman Gazidir.
“Bin asırlık yoldan gelen pınarlar,
“Ak suların damla damla mazidir.”
“Uludağ’da gizemli ağarır tan,
“Barakfakih, Kocayayla, Emirsultan,
“Kucağında yeşil donlu bir vatan,
“Baktıkça baktıkça güzelleşir.” (S.30)
Ankara, Türk tarihinin yeniden yazıldığı yerdir. Bu nedenle olsa gerek, ozan Ankara’yı şöyle yüceltiyor:
“Yüz bin yıllık neslin onuru sensin,
“Yetmiş milyon Türk’ün gurur sensin,
“Doğudan Batıya uzandı sesin,
“İleri gitmektir işin Ankara.” (s. 13)
Türk tarihinin en şanlı bir sayfası Atatürk tarafından yazılmıştır. O nedenle “Çanakkale Geçilmez.”
“Cönkbayırı, Gelibolu,
“Her karışı kanla dolu,
“Hisarlık’ta kalbim atsa,
“Uyanır bu Anadolu.” ( S.31)
Güzel İzmir, düşmanın denize döküldüğü, Türk bayrağının Kadifekale’de dalgalandığı, Hasan Tahsin’in ilk kurşunu attığı yerdir. İzmir şiiri bu duygularla yazılmış:
“Tam elden giderken bu yurt, bu toprak,
“Kolay mı kayadan parça koparmak?
“İşte Hasan Tahsin, tetikte parmak,
“Kurşun hedefini buldu sanırım.” (s. 56)
Kahramanmaraş kahramanlık onurunu Sütçü İmamlardan almış bir kent. O neden çok seviyoruz orayı…
“Sütçü İmam kurtuluşu, onuru,
“Aynı yolda yürür oğlun, torunu,
“Duman duman olmuş Tekir yolunu,
“Her gece düşümde gördüğüm Maraş.”
Ardahan, uğruna çok savaştığımız, kan döktüğümüz bir ilimizdir. Balı, peyniri, yaylalarıyla ünlüdür. Soydan, bu ilimize duyduğu sevgiyi şöyle dile getirmiş:
“Akbaba Dağı’nda doğar Güneş’im,
“Bülbülan’da başlar işim, telaşım,
“Sarıçam’da bal, yaylada kaşarım,
“Çiçek kokuludur aşım ekmeğim.”
“Çok savaşlar verdim toprağın için,
“Bir tek ağacın, bir yaprağın için,
“Namertler uğrarsa kan ağlar için,
“Ömrümce uykusuz nöbetlerdeyim.” (S.15)
Gaziantep, tarihi, coğrafyası ve ekonomisiyle tanınan bir ilimizdir. Kurtuluş Savaşı’nda İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edilse de, kahramanca savaşarak “Gazi” unvanını almıştır. Şahin Bey, o günlerin kahramanlarından biridir. Ozan o günleri ve Gaziantep tarihini coşkulu bir dille şöyle dile getiriyor:
“Bebeğin dilinde Şahin’in adı,
“Sevgisi gönlümde, dilimde yadı,
“Barak havasıdır türkümün tadı,
“Gazi” onuruna erdi Antepli.”
“Emir Afşin, Timur, Yavuz Selim’in,
“İzi kalmış ayağının elinin,
“Kurtuluş Harbi’nde düşman selinin,
“Önüne dağ gibi durdu Antepli.”
Tunceli, ozanın sevdiği bir kent. Onun tarihini de anlatmış:
“Yesevi nesliyim, yurdum Horasan,
“Dersim toprağını vatan bilmişim,
“Şu çıplak dağlara sığınmak için,
“Çaldıran’dan beri savaş vermişim.”
“Nazimiye, Pertek, Hozat arası,
“Her kayada şahin, kartal yuvası,
“Buram buram çiçek kokar yaylası,
“Mercan Deresi’nde huzur bulmuşum.” (s.91)
Batman da güzel illerimizden birisi. Usta işi Batman şiirinden güzel dizeler:
“Subariler, Huriler,
“Tanır beni
“Hasankeyf toprağında
“Hala sakladığım Babil asmalarından,
“Bırakın beni kendime,
“Helkıs Tepesi’nden,
“Batman’a doğru,
“Özgürce bağırayım.” (s 23)
Tarihi eserler kenti İstanbul, Edirne; doğa güzeli Antalya, Adana, Mersin; Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı Samsun, Dadaşlar kenti Erzurum, Mevlana’nın sevgisini evrene duyurduğu Konya güzel yurdumuzun şirin kentleridir. Bizden selam olsun Dadaşlar, efeler, yiğitler ülkesi Türkiye’me.
Türkiye bizim ülkemiz. Onu sevelim, koruyalım, Türkiye’yi bugünlere getirenleri saygıyla analım. Ülkemizi sevdiren, bizleri duygulandıran Doğan Soydan’ı sevgiyle selamlayalım.
Yazı okunma sayısı(2729) Bugün okunma sayısı(2644)
‘Duran Adam’ Penguen’in kapağında…
‘Duran Adam’ haftalık mizah dergisinin kapağında da yer aldı…
Gezi gösterileri çerçevesinde 8 saat Taksim Meydanı’nda kıpırdamadan durarak Türkiye gündemine oturan Erdem Gündüz, 20 Haziran tarihinde çıkacak olan derginin kapağında…
Selçuk Erdem daha eylem esnasında Penguen’i sırt çantasında su ve petibör ile Erdem Gündüz’ün yanına göndermişti.
İşte 20 Haziran 2013 tarihli o kapak:
Yazı okunma sayısı(202) Bugün okunma sayısı(202)
Entelektüellerden hükümete “şiddete son” çağrısı
Dünyanın dört bir yanındaki entelektüeller hükümeti halkın meşru protestosunu şiddetle bastırmaya bir son vermeye çağırdı.
Türkiye hükümetinin kendi vatandaşlarını şiddet yoluyla bastırmasını, alenen gayrimeşru olan göz yaşartıcı gaz kullanımını, şiddet edimlerini; biber gazı silahları ve sis bombalarıyla binlerce insanın yaralanmasına yol açmasını, toplantı ve gösteri yapma hakkı gibi en temel özgürlüklerini kullanmak isteyenlerin hayatlarını düpedüz tehlikeye atmasını kınıyoruz.
Türkiye hükümetinin bizzat kendi halkına saldırması, demokrasinin ilkelerine yönelik bir saldırı ve meşru yönetim yolundan kopuştur – bu tür gözdağı verme, sindirme taktiklerine ve devlet şiddetine kesinlikle karşıyız. Demokrasinin ilkeleri adına, Türkiye hükümetini şiddet içeren eylemleri derhal bırakmaya çağırıyoruz. Kamusal alanların özelleştirilmesine, hiçbir meşruiyeti olmayan bu devlet şiddetiyle iyice ayyuka çıkan otoriter yönetim anlayışına ve halkın gösteri hakkının böylesine kısıtlanmasına itiraz eden bu halk direnişinin amaçlarını destekliyoruz.
Hükümeti;
(a) Bütün göstericilere, medya çalışanlarına, bilhassa habercilere ve avukatlara uygulanan dayak vb. şiddete son vermeye,
(b) Yaralıların tıbbi yardım almasını engellemeye son vermeye,
(c) Göstericileri, sağlık personelini, hukuk danışmanlarını usulsüz ve kanunlara aykırı bir biçimde göz altına almaya ve tutuklamaya son vermeye,
(d) Polis tarafından yaralananların tıbbi bakım ve hukuki temsil hakkını engellememeye çağırıyoruz. Bu dehşet verici devlet şiddetinin derhal sona ermesi gerektiğini savunuyoruz. Halkın muhalefet ve direnme haklarını, hükümet güçlerinin sansüründen geçmemiş bir medyadan bilgi alma hakkını, demokratik hayatın önkoşullarından biri olan kamusal alanlarda bulunma ve düşüncelerini özgürce ifade etme hakkını destekliyoruz.
İmzacılar
Tarik Ali, yazar ve editör, New Left Review, İngiltere
Tewfik Allal, Manifeste des Libertés Başkanı, Fransa
Etienne Balibar, Universite Nanterre, Fransa
Rosi Braidotti, Utrecht University, Hollanda
Margaret Brose, University of California, Santa Cruz
Wendy Brown, University of California, Berkeley, ABD
Judith Butler, University of California, Berkeley ABD
Alex Demirovic, Technische Universitat Berlin, Almanya
Lisa Duggan, New York University, ABD
Cynthia Enloe, Clark University, ABD
Eric Fassin, Universite Paris – 8, Fransa
Michel Feher, Zone Books Yöneticisi, Fransa
Alfredo Saad Filho, BM ve SOAS, İngiltere
Nilüfer Göle, Ecole des Hautes Etudes, Fransa
Siba N Grovogui, Johns Hopkins University, ABD
İlker Ataç, University of Vienna, Avusturya
Hannes Lacher, York University, Kanada
George Liagouras, University of the Aegean, Yunanistan
Michael Lowy, CNRS, Fransa
Adam David Morton, University of Manchester, İngiltere
Matthieu de Nanteuil, Universite de Louvain, Belçika
Ravi Palat, State University of New York, Binghamton, ABD
Hugo Radice, University of Leeds, İngiltere
Josep Ramoneda, gazateci ve filozof, İspanya
Miranda Schreurs, Freie Universitat Berlin, Almanya
Stuart Shields, University of Manchester, İngiltere
Daniela Tepe-Belfrage, University of Sheffield, İngiltere
Eleni Varikas, Universite Paris 8, Fransa
Hayden White, Stanford University, ABD
Paul Zarembka, University of Buffalo, ABD
Slavoj Zizek, Ljubljana, Slovenya
(Çeviren: Özge Çelik)
Yazı okunma sayısı(502) Bugün okunma sayısı(39)
Kanter İçinde – Nazım Hikmet
KANTER İÇİNDE
Yapıcılar türkü söylüyor
Yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.
Bu iş biraz zor.
Yapıcıların yüreği
bayram yeri gibi cıvıl cıvıl
ama yapı yeri bayram yeri değil.
yapı yeri toz toprak.
Çamur, kar.
Yapı yerinde ayağın burkulur
ellerin kanar.
Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli
her zaman sıcak,
ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak
ne herkes kahraman
ne dostlar vefalı her zaman.
Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı
bu iş biraz zor,
zor ama
yapı yükseliyor, yükseliyor.
Saksılar konuldu pencerelere
alt katlarında.
İlk balkonlara güneş taşıyor kuşlar
kanatlarında.
Bir yürek çarpıntısı var her putrelinde
her tuğlasında
her kerpicinde.
Yükseliyor, yükseliyor yapı
kanter içinde.
NÂZIM HİKMET
Yazı okunma sayısı(3742) Bugün okunma sayısı(17)
Hükmen Yenik! (Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği) -Dağhan Irak
Politika ve futbol aynı “saha”da dans eder.
Zamanla dekor, “saha”, kostüm, izleyici, müzik değişir… Lakin bu ikili, dans için gerekli bütün “yan öğeleri” “yeniden üretir” ve tempo artarak devam eder.
Bu nedenle “büyük resmi” görebilenler iyi bilir: Futbol, sadece maç izleyerek anlaşılmaz! Onu anlamak ve anlatmak için en elverişli “saha” siyasal tarihtir. Ne var ki, futbolun “saha”sında politika,
Dağhan Irak’ın araştırmasının iddiası bu noktadadır; görünenin ardındaki gerçeği ve ilişkileri ortaya çıkarmak.
Bu savla, İngiltere ve Türkiye siyasi tarihinde futbol ve futbol taraftarlığının dönüşümünü incelemekte, tarihin “görünmeyenleri”ni görünür kılmakta, “hükmen yenilgi”nin nedenlerini sorgulamakta.
Okur, kitabın tüm bölümlerinde yazarın “hükmen yenik”lerin bir gün mutlaka “oynayacaklarına” inandığı “rövanş maçı”nın hazırlıklarını da bulacaktır.
-Rahşan İnal-
(Arka Kapak)
Kitabın Künyesi
Hükmen Yenik!
(Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği)
Dağhan Irak
Evrensel Basım Yayın / İnceleme Dizisi
Kapak Uygulama: Devrim Koçlan
Kapak Tasarımı: Savaş Çekiç
Editör: Rahşan İnal
İstanbul, 2013, 1. Basım
200 sayfa
Yazı okunma sayısı(1530) Bugün okunma sayısı(13)
“Diyarbakır Ansiklopedisi” Meraklılarını Bekliyor – Müslüm Üzülmez
Diyarbakır hep gündemde olan, söylemlerimizden hiç eksik olmayan, kadim, önemli bir tarih ve kültür şehridir.
Eskiden birçok inanç ve etnik gruba mensup insanlar birlikte yaşardı. Bu inanç ve etnik gruplardan bazıları bugün niceliksel olarak azalmış olsa bile halen bu özelliğini korumaktadır. Nedeni tarihin belli dönemlerinde birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış olmasıdır. Hurri-Mitanni Krallıklarından Asur Urartulara, Perslerden Makedonyalılara, Ermeni Krallığı (Büyük Tigran) ve Partlardan Romalılara, Sasanilerden Bizanslara;
Böylesi muazzam tarih birikiminden bizlere miras kalan, başta mağrur Diyarbekir Surları olmak üzere yüzlerce, binlerce eser… Dünya tarihinin ilk yerleşim yerlerinden Çayönü (Qoté Ber Çem), ayrıca Bırkleyn, Hasuni ve Ashab-ı Kehf mağaraları, kaleler, saraylar, camiler, kiliseler, sinagoglar, medreseler, köşkler, konaklar, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, köprüler, çeşmeler, kantaralar… Dicle’de kelekler, şehirde paytonlar… Hevsel Bahçeleri, Ben u Sen, Anzel, Ulu Camii… Daha neler neler…
Bu şehir Diyarbekir… Amid’imiz, Amed’imiz, Diyarbakır’ımız…
Türk, Kürt, Acem ve Arap, nice farklı kavimlerin Müslüman ahalisiyle; Ermenisi, Süryanisi, Rumu, Keldanisi, Katoliği, Protestanı ve Yahudisiyle; her ırk ve inançtan insanların yüzyıllarca birlikte yaşadığı barış ve esenlik şehri…
Bu şehir Diyarbakır… Bu şehir Amed…
Nice medeniyetler görmüş ve tarihi binlerce yıl öncesine uzanan Diyarbakır hakkında acaba bizler ne biliyoruz?
Ya da bilmemiz gerekenlerin, bildiklerimizden daha fazla olduğunu biliyor muyuz?
İhsan Işık’ın editörlüğünde hazırlanan ve Elvan Yayınları tarafından yayımlanan Diyarbakır Ansiklopedisi sayesinde artık Diyarbakır hakkında bilmediklerimizi ve bilmemiz gerekenleri bileceğiz. Diyarbakır “A”dan “Z”ye her yönüyle, tüm tarihî ve kültürel zenginliğiyle tanıtılıyor. Ansiklopedi 5 cilt olarak yayımlanmış. Diyarbakır’ın bütün yönleriyle anlaşılması ve bilinmesini sağlayacak bir kılavuz niteliğinde.
Ansiklopedide, özetle:
1. Yazılı tarih öncesinden günümüze kadar Diyarbakır tarihi, coğrafyası, ekonomisi, kültürel zenginlikleri, mimarisi, tarihi eserleri, basın tarihi, gelenekleri, folkloru, yemekleri hakkında ayrıntılı bilgilerin yanında tablo, rölöve, plan, resim, istatistikler yer almaktadır.
2. Diyarbakır’ın tarih boyunca yetiştirdiği ünlü şahsiyetler (ülke ve dünya çapında bilim insanları, mutasavvıflar, şairler, yazarlar, bestekârlar, ressamlar, hattatlar, ses sanatçıları, sinema ve dizi film oyuncuları, ünlü sporcular vs.) ile Diyarbakır’da mezarı bulunan, defnolunan ünlü şahsiyetler (peygamberler, sahabeler, veliler, devlet adamları vs.) resimleriyle birlikte tanıtılmaktadır.
3. Diyarbakır’ın sosyo-ekonomik durumu, yatırım potansiyeli, ticaret, sanayi, eğitim, spor vs. durumu hakkında tablolar ve istatistikî bilgiler verilmektedir.
4. Tarih boyunca tüm Diyarbakır valileri, milletvekilleri, senatörleri, belediye başkanları, müftüleri ile şimdiye kadar yapılmış tüm genel seçim sonuçları ve yerel seçim sonuçları il merkezi ve ilçelerin tümü itibariyle tablolarla sunulmaktadır.
5. Diyarbakır şehir merkezi yanı sıra, tüm ilçeler (17 ilçe) bütün yönleriyle, resimler ve tablolarla tanıtılmakta, tarihî ve kültürel zenginlikleri hakkındaki bilgiler yer almaktadır.
Velhasıl, Diyarbakır Ansiklopedisi oldukça kapsamlı. Sabırla hazırlanan titiz bir çalışmanın ürünü. Hazırlık aşamasında, basımında ve dağıtımında yoğun bir emek ve bunun yanında maddi bir külfet var. Hazırlık aşamasında ve öncesinde bilgilerin temini için yapılan yazışmaları, telefon konuşmalarını ve verilen uğraşıyı da bu külfete eklemeliyiz. Ben, bizzat tanığıyım. İhsan Işık, bilgi ve görsel malzeme temini için onlarca kez telefonla beni aramış ve internet üzerinden yazışmıştır.
Çokça emek verilen ve maddi külfete girilen bu çalışmanın kıymetini bilelim.
Kıymetini bilelim ki emek değerini bulsun.
Müslüm Üzülmez
e-posta: muslimce@yahoo.co.uk
http://www.uzulmez.info/muslum
Yazı okunma sayısı(2679) Bugün okunma sayısı(8)
abdullah çiçekleri – onur bayrakçeken
abdullah cömert’in anısına,
ben ve ayyaş hamdi oturuyorduk serindi
sadece orası serindi çünkü paramız yoktu
iş makineleriyle geldiniz kağıtsız kitapsız
çünkü sizin paranız çoktu
yine bütün yasalara kement attınız
dedik ki halkındır ağaçlar gölgemize dokunma
sizin kulaklarınız kibirle küçülmüş küçülmüştü
bizse büyüdük hem de öyle büyüdük ki
yüreklerimizi taşıdık gökyüzüne
astık bulutlara
anadolu’ya yağmur diye yağdılar
gece birden yandı bütün kibritler
siz dertsiz şehirlere zehir döktünüz
kederli şehirlerin yaralarını kaşıdınız
panzerlerinizi sürdünüz üzerimize
coplarla dövdünüz bombalarla öldürdünüz
abdullah kardeşimi toprağa düşürdünüz
öfke tohumları ektiniz yüreklerimize
biz
ellerimizi birbirimize uzattık
rengârenk oldu şehirler
bütün cadde başlarında barikatlardaydık
rengârenk oldu taşlar yollar ve demirler
bizi şaşkın bakışlarla seyrettiniz
çünkü biz ayrı yolların seyyahlarıydık
imkânsızdı
aynı toprağa bile basamazdık
halbuki her ağacın bir gövdesi
bir gövdeden yükselen binlerce dalı vardır
uzansa da her dalın ucu ayrı yıldızlara
hepsinin aynı güneşi arayan yaprakları vardır
demiştik ki halkındır ağaçlar halkındır halk
halk meydanları zapteder istediğinde
çünkü vuran da insandır vurulan da
ama vurulanlar daha çok daha çokturlar
yeminli kuvvetli ve cesurdurlar*
ve böyle kalabalıkların karşısında yalnızlık
telaş etmektir önce
sonra korkmak
sonra kaçmaktır
kendini yalnız bıraktıkça küçülür insan
küçüldükçe yalnız kalır
halk büyüyor siz küçülüyorsunuz
telaş edeceksiniz
korkacaksınız
kaçacaksınız
ve o gün her parkında türkiye’nin
abdullah çiçekleri açacak
onur bayrakçeken,
8 haziran 2013
*“onlar ki toprakta karınca, suda balık,
havada kuş kadar çokturlar;
korkak, cesur, hakim ve çocukturlar” –nâzım hikmet
Yazı okunma sayısı(1655) Bugün okunma sayısı(7)
Don Kişot – Miguel de Cervantes Saavedra “Bir çağın eleştirisi”
Dostoyevski’nin; “İnsan düşüncesinin son ve en yüce sözcüğü” olarak tanımladığı, Miguel de Cervantes’in hapishanede kaleme aldığı Don Kişot adlı eser, 1605 ve 1615′te iki bölüm halinde yayımlanmıştır. Cervantes, Dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alan “Don Kişot’u, o günlerde çok tutulan şövalye romanlarına bir yergi olarak yazmıştır.
Ayrıca modern romanın ilk örneği sayılan “Don Kişot”, 17. yüzyılda çökmeye yüz tutan İspanyol feodal toplumunun eleştirel çözümlemesini de içerir.
Şövalye öykülerinin komik bir birleşimi olarak tasarlanan “Don Kişot”, bu serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı şövalye olan “Don Kişot’un, atı Rosinante ve gerçekliğe bağlı uşağı Sancho Panza ile birlikte geçirdiği serüvenleri gerçekçi bir dille anlatıyor. Aynı zamanda yazılış amacı toplumun Don Kişot’a deli gözüyle bakması, aslında delinin o toplum olduğunu karmaşık bir anlatımla dile getiriyor.
Sevdiği ve uğruna yel değirmenlerine saldırdığı Dulsinya, aslinda fakir bir köylü kızıdır ama Don Kişot onu asil bir hanımefendi olarak görür. Yıllarca sadece bir şövalye hikayesi olarak değil, Cervantes’in yaşadığı çağın eleştirisini yaptığı bir felsefe kitabı olarak da görülmüştür eser. Yel değirmenleri sistemin çarkları, Dulsinya ise Don Kişot’un uğruna savaştığı davasına taktığı addır.
Cervantes, Don Kişot karakteri ile kahraman, tutkulu, doğal ve göz alıcı portresini oluşturdu. Ve Cervantes, iyi ve yüce amaçlar uğruna mücadele eden Don Kişot karakteriyle hayran duyulacak öyle bir portre çizdi ki, delilikle karıştı; Sancho Panza ise, kendini beğenmesi, bütün müsrif umutlarda kör güveni yerleştirmesi basitliğin bir bileşiği ile Don Kişot’un tersi karakteri olarak oluşmuştur.
Yazarın Don Kişot (Don Quixote) eseri; 100 roman, öykü ve oyunun yer aldığı diğer eserlerini gölgede bırakmıştır.
Nazım Hikmet’in Don Kişot adlı roman hakkında yazdığı şiir ise şöyledir:
Don Kişot
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına
bir temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının:
Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun ve kahraman Rosinant’ı.
Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot’um benim, yolu yok,
yel değirmenleriyle dövüşülecek.
Haklısın, elbette senin Dulsinya’ndır dünyanın en güzel kadını,
elbette sen haykıracaksın bunu
bezirganların suratına,
ve alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar seni.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek.
Nazım Hikmet Ran
Miguel De Saavedra Cervantes - A. Ömer Türkeş
(http://www.pandora.com.tr)
Bundan yaklaşık 450 yıl önce, İspanya’nın Alcala de Heneras kasabasında, -eczacı olduğu da rivayet edilen- yoksul bir sağlık memurunun yedi çocuğundan biri olarak doğmuştu Miguel De Cervantes. Amerika kıtasından İspanya kralına akıtılan zenginliklerin, İspanyol altın çağının başlarıydı o yıllar. Yoksullar için ise değişen pek bir şey yoktu. Ailesi ile Madrit’e taşınan Cervantes, ancak kısa bir süre okula gidebilmiş, eğitimini kendi kendine tamamlamıştır. Edebiyatla ilk tanışması da bu yıllardadır.
Cervantes, 1569′da, kimilerine göre hapse mahkum edildiği için, İtalya’ya gitti. Osmanlılara karşı düzenlenen Haçlı seferine katılmak üzere donanmaya yazıldı. 1571 Leponte deniz savaşında yaralandı, sol elini kaybetti ama yine de savaşmayı sürdürdü Cervantes… Dönüş yolculuğu sırasında ise talih sırt çevirmişti ondan. Cezayir’deki Türk korsanların eline düştü. Birkaç başarısız kaçma girişiminin ardından, istenen fidye parası temin edildi ve 1580 yılında özgürlüğüne kavuşarak İspanya’ya döndü. Ne var ki beklediği bir mevkii sunulmadı kendisine. Yazarlık hayatı bu nedenle başlar. Önceleri tiyatro ile ilgilendi. Bir çok oyun yazdıysa da, bugüne yalnızca “El trato de Argel ” ve “La Numanica” ulaşabilmiştir. Ardından ilk romansı “La Galatea”yı tamamladı, kitabın getirisi ile de evlendi. Bu evlilik ona huzurdan çok geniş bir ailenin sorumluluğunu yüklemiş; bakması gereken insan sayısı artmış, evin geçimi zorlaşmıştı. Tekrar memuriyete döndü. Donanmanın ambar memuruydu ama hesapları iyi tutamadığı için kasa açık verdi ve Cervantes yeniden hapse düştü.
Hapisliği verimli geçti Cervantes’in. Don Kişot’u burada tasarladı. 1605 tarihinde kitap yayınlandı ve sevildi. İlk birkaç hafta içinde kaçak olarak üç baskısı daha sürüldü piyasaya. Ancak, Cervantes Lemos kontunun himayesi altına girene dek parasızlık derdinden kurtulamadı. Geçimi kont tarafından sağlanan Cervantes, artık rahatça yazabilirdi öykülerini. 1613 yılında basılan “Novajeles ejampleres”te 13 öyküsü yer alır. 1614 tarihli “Vaje del Parnaso” ise yergi şiiridir. “Don Kişot”un ikinci bölümünü, bazılarının kitabı kendilerine mal etmeleri üzerine 1615′de yazar. 1616′da tamamladığı son yapıtı “Los trabojos de Persiles Sigusmunda”nın -(Persiles ve Sigismunda’nın Seyahatleri)- yayımlanmasından bir süre önce de ölür.
İlk roman, ilk klasik
Romanın ilk örneği olarak kabul edilir Cervantes. Modern romanın miladı olarak burjuva devrimlerinin gösterildiği düşünülürse, erken bir üründür o. Henüz feodalitenin tasfiye edilmediği, burjuva birey kavramının oluşmadığı bir tarihte, Cervantes, Don Kişot’un şahsında klasikleşen ve günümüze kadar gelen bir tip yaratmayı başarmıştır. Hayatını bir hiç uğruna harcayan bu meczup, hem ortaçağ şövalyeliğinin sonunu ve trajedisini, hem de inandığı değerler uğruna savaşan, bir kolunu kaybeden, fedakarlığının karşılığını alamayan ve iyi niyeti nedeniyle hapse düşen Cervantesin kendi düş kırıklıklarını simgeler.
Konu artık herkesin ezberindedir herhalde; I.Bölümde, Le Mancha bölgesinde yaşayan Alonso Quijano, okuduğu romantik çağ şövalyelerinin romanslarından etkilenerek, bu müessesenin yeniden canlandırılması için yola çıkar. Ancak, ideali ile kendi gerçekliği arasındaki görüntüsel uçurum bile komiktir. Kafasında bir tas, elinde bir sopa, üzerinde paslı bir zırh ve cılız atı ile o, bir şövalye karikatürüdür. Maceralarını adamak için seçtiği güzel, yakınlarındaki bir köylü kızıdır. Önemsizdir bütün bu ayrıntılar; her şey -Don Kişot adını alan- Alonso’nun kafasında olup bitmektedir zaten. Gördüğü nesnelerin asıllarından büyü nedeniyle farklılaştığına inanınca mesele de kalmaz. Bir şato olarak varsaydığı köhne bir handa yapılır şövalyelik töreni. Dönüş yolunda -bol vaatle kandırdığı- Sancho ile karşılaşınca ekip tamamlanır. Bundan böyle maceralar, yel değirmenlerine, koyun güden çobanlara, makinelere, şarap tulumlarına saldırılar başlayacaktır. Bölümün sonunda, akrabaları ve köyün papazı tarafından kandırılarak evine -biraz da zorla- getirilir.
İkinci bölümde -zihinsel olarak değilse bile- sıhhati düzelmiştir Don Kişot’un. Sancho ile yeniden yola koyulurlar. Bu arada ünü duyulmaya başlamıştır. Eğlenceye pek meraklı olan Dük ve Düşes, onun için bir oyun hazırlarlar. Don Kişot şatoda gerçek bir şövalye gibi iltifat görür, Sancho’ya ise bir ada niyetine, bir çiftlik parçasının valiliği verilir. Kahramanlarımız mutludur ama oyun uzun sürmez. Adasını istediği gibi yönetemeyeceğini anlayan Sancho istifa eder. Don Kişot -bir mizansen olan- düelloda yenilir ve koşul gereği köyüne dönmek zorunda kalır. Yeniden eve gelen Don Kişot aniden hastalanır. İşin tuhafı artık deliliği de sona ermiştir. Hayaller dünyasına geri dönmeyi reddeder, papaza günahlarını çıkarttırır ve ölür.
Romanstan Romana
Romanslar, Orta çağın, soyluların ve şövalyelerin maceralarını, kahramanlıklarını, aşklarını, erdemlerini hikaye eden popüler bir edebi türüydü. O yüzyılın romanıydı romanslar. Romandan en büyük farkı, bireyi değil, dönemin yüksek değerlerinin simgesi olan bir kahramanı anlatmasındaydı. Bu anlatılarda aşk öne çıktığı zaman pastoral romans, yiğitlik ön plana çıktığı zaman şövalye romanı adlandırması yapılıyordu.
16.yüzyılda, romanlarda giderek sıradan insanlar da görülür oldular. 1553 tarihli “Lazarillo de Tomes”, bir köylünün serüvenlerini oldukça gerçekçi bir biçimde aktaran ve en başarılı bulunan romanstır. Öyküdeki kahraman gibi işsiz güçsüzlerin İspanyolca’daki karşılığı olan picaro, bu yeni türe pikaresk denmesine neden olmuştur. İşte Cervantes böyle bir yazım kültürünün mirasçısıdır. “Don Kişot” ise, bir pikaresktir aslında ama pikareskten romana geçişin de öncüsüdür.
Eleştiri yüklüdür metin. Ancak bu eleştiriyi yalnızca “ölmekte olan şövalyeliğe” karşı düşünmek doğru olmaz. Tersine, uçup giden değerler karşısında hüzün doludur Cervantes. Oysa, yapacak insani bir uğraşları olmayıp günlerini eğlenmekle geçiren Dük ve Düşes özelinde soyluluğa karşı acımasızdır. Şövalye saf ve temiz ruhludur. İnsanlığı kurtarmak, kötülüğü yenmek gibi bir amaçla çıkmıştır yola. Onun fark edemediği, kötülüğün artık doğa üstü olmadığıdır. Kötü olan güçlü kişilerdir ve onlara karşı savaştan bir idealistin galip çıkması mümkün görünmemektedir.
Hikayenin en önemli öğelerinden birisi “deliliktir”. Deliler, Orta Çağ’ın ilginç bir topluluğuydu. Hemen her yerleşim bölgesinde rastlanabilen bu insanlar, toplumla iç içe yaşıyor, zaman zaman alaya alınıyor, itilip kakılıyor, ama bir dokunulmazlık zırhı ile korunuyorlardı da. Kimsenin söylemeye cüret edemediği kelimeler onlara yasak değildi, doğal davranışların dini baskılarla kısıtlandığı o yıllarda, delilerin içlerinden geldiği gibi hareket etmesinde yadırgatıcı bir yan yoktu. Aslında delilerin dünyası daha akılcıydı. Bu akılcılığı Erasmus “Deliliğe Övgü”de işlemiş ve bir bilge-deli yaratmıştı. Edebiyatın ilk bilge delisi ise Don Kişot’tur. Haksızlık etmeyelim, Sancho da onun kadar bilge, onun kadar delidir.
Çağdaş bir anlatı
Aradan bunca yüzyıl geçmesine, yazıldığı dönemde henüz birtakım yazım teknikleri denenmemiş olmasına rağmen, “Don Kişot” hem içerik hem de biçimsel yönlerden çağdaş bir metindir. Bugüne dek, Dostoyevski’nin “Budala”sı Prens Mişkin’den, Flaubert’in “Madame Bovarys”ine, oradan Kafka’nın Bay K.’sına kadar pek çok roman kahramanına bulaşmıştır Don Kişot’luk. Hatta romanlardan gerçek dünyaya taşmış, umutsuz mücadelelere girişen kişilerin nitelemesi olmuştur.
Kurgusallığın ve metinler-arasılığın kökleri de “Don Kişot”ta bulunabilir. Romanını yazarken, kendi dönemindeki bütün yazım türlerini denemiştir Cervantes. Epik parodi, pastoral romans, ulusal dildeki öyküleme, soneler, hükümdar tartışmaları, pikaresk ve doğu öykü anlatımını bir araya getirmiş ve modern romana bir zemin hazırlamıştır. Bölümler arasına serpiştirilmiş ek öyküler ve hayali Arap tarihçisi Cid Hemata Benegeli’ye dayandırılan geri plan ise, post-modern edebiyatın, Borgesvari bir anlatım tarzının atasıdır.
“Don Kişot”, kişilerin gelişimini, birbirlerini etkileyişini ve karakter özelliklerinin yer değiştirişini hikaye sürerken diyalektik bir biçimde sergilemesi açısından da ilgiye değer. Başlangıçta Sancho, aç gözlü, maddi değerlere düşkün ve cahildir. Don Kişot ise düşler ülkesinde dolaşan bir bunak. Şövalye ve uşağı yaşadıkları maceralar sonunda giderek birbirlerine yaklaşır, her biri diğerinin özelliklerini de taşımaya başlar. Don Kişot, Sancho gibi halk ağzı ile konuşmaya başlar, Sancho saraylı diline özenir. Sancho, parayı pulu şan için tepip, düşler ülkesinde yaşamayı özler, Don Kişot ise gerçekleri fark etmiştir artık. Bütün bu simgesel motifler arasında, fantazyalarından uyanan Don Kişot’un ölümü de bir simge, gerçek dünyanın tahammül edilecek bir yer olmadığının işaretidir.
“Don Kişot” için söylenmiş güzel bir sözle bitireyim; “İnsan onu hayatında üç kez okumalıdır. Kahkahanın kolayca dudaklara fırlayıp duyguları harekete geçireceği gençlikte, mantığın hakim olmaya başladığı orta yaşta, her şeye felsefe açısından bakıldığı ihtiyarlıkta”. Cervantes ve “Don Kişot” üzerine söylenecek çok şey var, belki de hiç bir şey yok. Çünkü, o, okunduğunda kendisini gizlemeyen, herkese hitap edecek kadar katmanlı ve zevkine doyulmaz bir kitap.
La Mancha?lı Yaratıcı Asilzade ?Don Quijote? – Adnan Binyazar
(Kitap-lık Sayı: 84 Haziran 2005)
?Don Quijote?yle1 tanışmamın üzerinden elli yılı aşkın bir zaman geçti. Köy Enstitüsü?nde okuyor, yaz dinlencelerini anamın yanında geçiriyordum. Bir iki tarla, küçük bir bahçe, bir inek, birkaç koyun, yaşlı bir eşek, daha anasının memesi ağzındayken çayırlarda hoplayan üç beş kuzu… bizi mutlu etmeye yetiyordu. Öyle bir mutluluk ki, avlu komşularla, onların büyüklü küçüklü çocuklarıyla dolup taşıyordu. Avlunun onur konuğu, ayrıntılı adıyla ?La Mancha?lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote? idi.
Okumaya sınırsız hevesimi bildiklerinden bana evde pek iş yaptırmıyorlardı. Yaptırsalar da beceriksiz olduğumu görüyorlardı. Benim işim okumaktı. 1952 yazının en sıcak günleriydi. Sinek girmesin diye yukarıdaki odalardan birinin bütün pencerelerini kapıyor; sıcaktı, terlemeydi demeden, saatlerce Don Quijote2 okuyordum. Romanda öyle çarpıcı, öyle güldürücü olaylarla karşılaşıyordum ki, coşkulara kapılıp, duvarların arasına sığıştıramadığım gülmelerimi avluya taşırıyordum.
Kendimi okumaya böylesine kaptırdığımı görenler sanırım bana âşık, karasevdalı, belki de deli gözüyle bakıyorlardı. Sezgi bağlamındaki bu gizli tepkiler, okumanın sonsuz yolunda ilerlememi engellemiyordu. Yine odama çekilip saatlerce okuyor, merdivenleri kahkahalarla iniyordum. Gülmelerimin merak konusu olduğunu anamın kararsız bakışlarından anlıyordum. Bir gün dayanamadım, neye güldüğümü onlara da anlattım. Anlatmakla da kalmayıp kitabın güldürücü bölümlerini onlara da okudum. Don Quijote?nin deli saçması serüvenlerini dinledikçe, özellikle yaşlılar gülmekten kırılıyorlardı. Böylece Don Quijote ?asilzade?liğinden soyunmuş, aramıza katılmıştı. Okudukça gelişmeleri merak ediyorlar, kitabın bir yerinde de dendiği gibi, Don Quijote?yi ?çocuklar karıştırıyor, gençler okuyor, yetişkinler anlıyor, yaşlılar alkışlıyor?du.
Avlu nerdeyse bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Don Quijote?nin düşünsel evreninde ilerledikçe, çevremdekilere, düşlemimde canlandırdığımız kişilerin adlarını vermeye başlamıştım. Kemikleri Rocinante?ninki gibi dışarıya fırlamış olmasa da, Rocinante3 adına tek aday eşeğimizdi. Öylesine kendimizden geçmiştik ki, kardeşler bir araya gelip gülüşerek, eşeğin karnına yağlıboya ile ?Rosinant? bile yazmıştık. Nedense, Don Quijote yerine koyduğumuz birini, onun soyadı olduğu sanılan ?Quesada? diye çağırıyorduk. Evin tek ineğini ve koyunları sağan anama birkaç gün Dulcinea dedikse de bu ad pek tutmamıştı. Bizim mahallede Sancho Panza?ya benzeyen kimse yoktu. Onu karşı mahalleden transfer ettik. Her gün, sabahları eşeğiyle tarlaya gidip akşamları evine dönen okumasız yazmasız yoksul bir çiftçi; kısa boyu, şiş göbeğiyle, çağımızda yeniden yaratılmış tam bir Sancho?ydu. Cervantes, Dulcinea (dulce: tatlı) örneğinde olduğu gibi, kişilerine ad seçerken anlamı ve ahengi nasıl göz önünde bulunduruyorsa, biz de, seçtiğimiz kişilere gelişigüzel ad vermiyorduk. Arada şiir çiziktirmelerim olduğuna göre Miguel de Cervantes Saavedra?lık da bana düşüyordu. Anamın gözünde ise ben, kendini okumaya kaptırmış ?divane? bir Don Quijote?ydim… Eğlentili günler çok gerilerde kaldı. O günden bu güne Don Quijote?yi yanımdan hiç ayırmadım. İspanya?ya bir gittim, bir daha başka bir ülkede tatil geçirmedim. Ellerine o güne değin tek roman almamış kişilerin nasıl olup da Don Quijote?den hoşlandıkları düşüncesi, bellek dağarcığımın bir köşesinde hep kaldı. Belli yaşlara gelip toplumları ortak ?gülüşler?de, coşkularda, acılarda buluşturan kitaplar okudukça, sorun?un ışıklı yüzünü az çok görüyordum. Yazımda, bu yoldaki görüşlerimi kanıtlayıcı verilerle besleme yollarını edebiyat araştırmacılarına bırakarak, ?deneme?nin yoruma elverişli özgür koşulları içinde bir sonuca varmaya çalışacağım.
Don Quijote?nin bizim insanımıza ilginç gelmesi, acaba bu romanın, Doğu anlatıları; ya da geniş bir anlatı kültürüyle beslenip Mısır?da bugünkü biçimini aldıktan sonra oradan Mağrip4 ülkelerine kadar uzayan; Endülüs Emevileri yoluyla İspanya?ya geçen Binbir Gece Masalları?yla akrabalığına bağlanabilir miydi? Araştırılıp yanıtı bulunması gereken bu ?soru?nun, toplumlararası kültürel iletişim ağına çok şeyler kazandıracağı kanısındayım. Gücümün, belki bir ipucu olur diye, ancak Borges?in bir yorumunu anımsatmaya yeteceğini biliyorum. Doğu anlamına gelen ?Orient? sözcüğünü ?or? (altın) köküne bağlayarak açıklayan Borges, bence ?doğunun [kültürel] zenginlikleri? konusuna, ucunu kendi sivrilttiği altın bir çivi çakmıştır. Binbir Gece Masalları?nı bu bağlamda önemli bulduğu ?on önemli eser? arasında sayınca, bu ?altın çivi?nin de değeri anlaşılıyor.
Hıristiyan Batı toplumlarının Doğu?ya düzenledikleri Haçlı Seferleri?nin (1095-1291) Avrupa?ya kazandırdığı kültürel zenginlik göz önünde bulundurulursa 196 yıl süren bu dinsel seferlere koyulmak yalnızca Kudüs?ün alınmasına, Bizans?ın Müslümanların elinden kurtarılmasına bağlanamazdı. Rönesans?ın başlangıcının bu sefer yıllarına denk düşmesi rastlantı değildir. Haçlı Seferleri öylesine bir süreçtir ki, Papa?lar zaman zaman bunun ateşini yakmışlardır. Ülkesinde bir kavgadan dolayı hüküm giyen Miguel de Cervantes Saavedra da Papa V. Pius?un Osmanlılara karşı düzenlediği art Haçlı Seferleri?nden birine katılmak üzere İtalya?ya kaçmış, 1571?de katıldığı İnebahtı Deniz Savaşı?nda sol eli sakatlanmıştır. Tutsak olarak Osmanlıların eline düşen, uzun süre Fas?ta, Cezayir?de Mağriplilerle birlikte yaşayan Cervantes, orada edindiği Doğu deneyimleriyle dünya yazınına Don Quijote gibi eşsiz bir roman kazanmıştır. İlk cildi 1719?da Life and Strange Surprising Adventures for Robinson Crusoe (Robinson Crusoe?nun Yaşamı ve Şaşırtıcı Serüvenleri) adıyla yayımlanan Daniel Defoe?nun Robinson Crusoe?su, Jonathan Swift?in Güliver?in Gezileri (1726), amaçları ayrı olsa da, anlatımsal yaklaşımı ve taşıdıkları ironi yönünden Don Quijote?ye yakınlık gösterir. Avrupa?da çağdaş romanın gelişiminde yerleri olan bu üç eserin uzantılarının, anlatış yöntemleri ve serüvenci kurgularıyla, geniş ölçüde Doğu öykülerinden, Binbir Gece Masalları?ndan beslendiği ileri sürülebilir. ?Robinsonad? diye adlandırılan serüven romanlarının buradan doğduğu bilinmektedir. Binbir Gece Masalları Fransızcaya 1704?te, İngilizceye 1830-41 yıllarında çevrildi, ama kuşkusuz Avrupa bu masalları çok önceden tanıyordu.
Don Quijote?de özellikle Doğu anlatılarının etkisi somut verilerle ortadadır. Romanda sık sık adı geçen İbn-is-Serrac, ?Mağrip dilinde yazılmış ilk öykü olan ve 16. yy.?da çeşitli versiyonları yayımlanan İbn-is-Serrac ve Güzel Şerife adlı bu doğu öyküsünün kahramanıdır.? Don Quijote, ?… güzel Şerife, şimdi güzel Dulcinea del Tobosso?dur,?5 diyerek Don Quijote?yle bu anlatılar arasındaki bağlantıyı belirtmiş oluyor. Kitapta adı ?Don Quiojete?nin anlatıcısı? olarak sıkça geçen Seyyid Hâmid Badincani ise, Don Quijote?nin kaynaklarını Doğu öykülerinde arama gerektiğine yönelik yaklaşımın gereğini güçlendiriyor. Salamanca?da öğrenimini tamamlayıp dönen Sansón Carrasco, Sancho?ya, Don Quijote?nin başından geçenlerin, La Mancha?lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote adıyla yayımlandığını anlatır. Don Quijote?nin, bunun ancak ?bilge bir büyücü? tarafından yazılabilmiş olacağını söylemesi üzerine Sancho, ?Bilge ve büyücüyse, hikâyenin yazarının adı nasıl Seyyid Hâmid Patlıcan olur??6 der. Don Quijote, Sancho?dan onu Sansón?la buluşturmasını ister. Sansón?un, ona, ?Yüce kahramanlıklarınızın hikâyesini yazan Seyyid Hâmid Badincani çok yaşasın; Arapçadan bizim gündelik İspanyolcamıza çevirtme zahmetine katlanan, bütün dünyaya eğlence sağlayan meraklı, daha da çok yaşasın.? demesi üzerine, Don Quijote, ?Yani benim hikâyemin yazıldığı ve yazanın Mağripli bir bilge olduğu, doğru mu?? diye sorar; Sansón da, ?O kadar doğru ki, bana kalırsa bugüne kadar on iki binden fazla kitap basılmıştır; olmazsa, Portekiz, Barcelona ve Valencia?ya sorulsun; buralarda basıldılar; hatta Anvers?te bile basıldığı söyleniyor; bana öyle geliyor ki, tercüme edilmediği bir ülke, bir dil olmamalı.? diyerek, ilginç bir kurgu tekniğiyle, romanın kahramanıyla, romanın basıldığını konuşur (s. 465-467). İşin garip yanı, Don Quijote, bir yerde Seyyid Hâmid Badincani?yi çok meraklı, her konuda titiz, ne kadar küçük ve önemsiz olsa da, hiçbir ayrıntıyı atlamayan, her şeyi kaydeden, olayları kısa ve öz biçimde anlatan; dikkatsizliklerinden, kötülüklerinden ya da cehaletlerinden, meselenin önemli kısmını es geçen ciddi tarihçilerin ondan ders alması gereken örnek bir tarihçi sayarken; bir yerde de Don Quijote şöyle anlatılır: ?Seyyid7 adına bakılırsa yazarının Mağripli olması onu üzüyordu; Mağripliler?in hepsi düzenbaz, sahtekâr ve palavracı olduklarından, doğru herhangi bir şey beklenemezdi kendilerinden.? (s. 466).
Don Quijote?de birer bölüm oluşturan ?Münasebetsiz Meraklının hikâyesi? (I, 33-35; s. 280-318), ?Esir hayatını ve başına gelenleri anlatılır? (I, 39-41; s. 338-367) vb. anlatılar bu bilgilerin ışığında okunursa, romanın Binbir Gece Masalları?na yakınlığı sezilecektir. Ne var ki, ?Esirin öyküsü?nde İspanyol?la Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçmiş olan8 Süreyya arasındaki aşkın, bu masalları çağrıştıracak bir üslupta yazıldığı da görülüyor. Osmanlıcayı bilip bilmediği kesin olmasa da, Cervantes?in kalyonlarda geçen esareti boyunca bu tür öyküler dinlediği düşünülebilir. Örneğin şu kısacık alıntı bile, Şehrazat?ın, öykülerin ilginçliğini belirtirken biçimlediği üslubu andırıyor: ?Emin olun yüzbaşı, bu garip hikâyeyi anlatış biçiminiz de, olayların ilginçliğini, değişikliğini aratmayacak nitelikteydi. Hepsi çok ilginç, çok tuhaf, dinleyenleri şaşırtan, hayran bırakan serüvenlerle dolu. Hikâyeniz o kadar hoşumuza gitti ki, dinlerken güneş doğacak da olsa, baştan dinlemek isterdik.? (s. 367).
Bu sözlerde, Şehrazat?ın ölümü geciktiren sözsel gücünün büyüsü sezilmiyor mu?..
Toplumlar, birbirlerinin anlatı kültürlerini çoğaltırlar. Çeviri kültürü belki de olanakları daralmış anlatılara geniş soluk aldırmak üzere doğmuştur. Ayrıca, büyük romanların geniş bir halk bilgisiyle yazıldığı biliniyor. Diliyle varlık kazanmamış bir topluluk, gerçek anlamda halk sayılamaz. Cervantes, halkını diliyle, ironisiyle, çürümüş değerlere karşı başkaldırısıyla yeniden yaratmıştır. Sıradan insanların bile Don Quijote?nin dünyasına girebilmesi, onun, halkının ruhunu evrensel insanlığa sunmasıyla açıklanabilir. Yaşar Kemal, ?En büyük zekâ kalabalığın zekâsıdır? sözüyle bu gerçeği vurguluyor. Yoksa o, yargılarında hiçbir zaman halk hayalciliğine kapılmaz, ona idealistçe yaklaşmaz. Ona bunu söyleten, halka inancı, halkın yarattıklarını görmesi, destan oylumundaki bütüncül anlatısını o yaratılarla beslemiş olması. Cervantes?in Don Quijote?nin önsözünde,9 ?Bunca yıldır unutuluşun sessizliği içinde uyuduktan sonra, şimdi bütün bu yılların yüküyle, böyle bir hikâyeyle karşısına çıktığımda, halk denilen eski kanun koyucu ne diyecek?? diye sorması, ondan dört yüz yıl sonra yaşayan Yaşar Kemal?i daha iyi anlamamızı sağlıyor. Cervantes, soru sormakla yetinmiyor, onun ardından, ?Saman gibi kupkuru, yenilikten yoksun, üslubu güdük, kavram yoksulu bir hikâye; bilgi ve doktrinden tamamen mahrum; sayfa kenarlarında notlar, kitabın sonunda açıklamalar yok; oysa diğer kitaplar öyle, görüyorum; uydurma ve acemice olsalar bile, okuru hayran bırakan, yazarlarına okumuş, bilgili, belagatli adam şanı kazandıran alıntılarla dolular; Aristoteles?ten, Platon?dan, bütün filozoflar gürûhundan,? deyip çağının yazınsal portesini çizerken, Shakespeare gibi bir ozanın yıllar sonra, yalınlıktan yoksun bu tür eserleri zambağa benzeteceğini, ?zambağın da çayır otundan tez çürüdüğünü? söyleyeceğini nerden bilecekti?..
Cervantes, pastoral romanlarla, eşkıya anlatılarıyla, şövalye abartılarıyla, bayatlamış aşk söylemleriyle çürük mezar zambağına dönmüş anlatıların karşısına, ?halk denilen eski kanun koyucu?nun bin yılların anlatı geleneğini getiriyor Don Quijote tipiyle. Cervantes ne yazacağını düşünürken, yanına gelen ?çok esprili ve bilgili dostu?, bin sayfayı bulan romanının amacını belirtecek, anlatımsal sınırlarını şöyle çizecektir: ?Önemli olan tek şey, yazılanlarda taklitten yararlanmaktır; taklit ne kadar mükemmel olursa, yazılan da o kadar iyi olacaktır. Sizin bu kitabınızın amacı, şövalyelik kitaplarının dünyadaki ve halk üzerindeki otoritesini, etkisini kırmak olduğuna göre, filozoflardan cümleler, Kutsal Kitap?tan nasihatler, şairlerden efsaneler, retorikçilerden söylevler, azizlerden mucizeler dilenmenize gerek yok; aksine, cümlelerinizin, paragraflarınızın, sade bir şekilde, anlamlı, açık, yerinde kelimelerle, fikrinizi mümkün olduğunca canlandırması, düzgün ve renkli olması için uğraşın; kavramlarınızı karmaşık, karanlık hale getirmeden anlatın. Ayrıca, hikâyenizle hüzünlü kimseleri neşelendirmeye, neşelilerin neşesini artırmaya çalışın; saf kimseleri kızdırmayın, zeki kimseleri yeniliğe hayran bırakın, ciddi kimseler küçümsemesin, ihtiyatlı kimseler de övmeyi ihmal etmesin. Kısacası, amacınız, birçok kişinin nefret ettiği, daha da fazla kişinin övdüğü bu şövalyelik kitaplarının temelsiz sanat yapısını yıkmak olsun; bunu başarırsanız, az şey başarmış olmazsınız.?10 der.
Cervantes, haksızlığa uğrayanları koruyan, sorunları çözümleyen, kadınlara kızlara kanat geren bir kır kabadayısı olan Don Quijote?nin karşısına Sancho Panza?yı çıkarır. Gerçekte, az çok mürekkep yalamış, bir ölçüde asilzadeliğe bulaşmış Don Quijote, umut verilip, kapıldığı her umutla yenilgiye uğrayan ?halk?ı simgeleyen Sancho?yu olayların içine çeker. Roman, Don Quijote?nin de, Sancho?nun da yenilgisiyle sonuçlanır. Sonuçta Don Quijote ölür, Sancho umudunu yitirir. Doğada, insan ruhunda yitime uğrayan hiçbir şey gerçekte yitip gitmez. Don Quijote de, ardında yitmiş gibi görünen koca bir ruh dünyasını bırakmıştır. Cervantes, Don Quijote?yle, çağların biriktirdiği bağnazlığın taşlaşmış anlayışına aydınlanmanın mızrağını saplamıştır. ?Yeldeğirmenleri?ni dev gibi görüp onlara saldıran, kendi bir yana, mızrağı bir yana savrulan Don Quijote?nin, ?… büyücü Frestón, bu devleri değirmene çevirdi; onları yenmenin şanını elimden almak için,? diye saçmalamasını yirmi birinci yüzyılın başında bile onaylayan, beyni örümcek bağlamış kafalar var. Yalnızca yeldeğirmenlerine saldırıyla sınırlı değildir bu değerlendirme. Koyun sürüsünü düşman orduları sanan Don Quijote, ?Saldırdığınız ordu değil, koyun sürüsü demedim mi?? diye onu uyaran Sancho?ya uzun nutuklar çekerken şunları söyler: ?Düşmanım olan o kurnaz büyücü işte böyle yok oluverir, kılık değiştirir. Şunu bil ki Sancho, bu gibiler için, bizim gözümüze istedikleri şekilde görünmek, çok kolay bir şeydir. Peşimi bırakmayan o açıkgöz, bu savaşta kazanacağım galibiyeti görüp kıskandı ve düşman ordusunu koyun sürüsüne dönüştürdü. İnanmıyorsan, yalvarırım, dediğimi yap Sancho, o zaman dediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Eşeğine bin ve usulca peşlerinden git; göreceksin, buradan biraz uzaklaşınca eski hallerine dönecekler, koyun olmaktan çıkıp sana tarif ettiğim gibi, etten kemikten adamlar olacaklar…? (s. 151).
Yirminci yüzyılın son yıllarında, Don Quijote?den dört yüz yıl sonra, en üst düzeydeki kişilerin karıları saraylarının arka kapılarından içeriye ?ünlü falcılar?ı sokarken, Cervantes?in o yüce ?kanun koyucu?nun ruhundan yarattığı insanlıktan utanmamış mıydı?..
Roman boyunca başını taştan taşa vuran, Sancho?nun hiçbir öğüdüne kulak vermeyip onu aldatışlarla ardından sürükleyen Don Quijote, kaçık görünerek kendini insanlık uğruna feda etmiş bir kır kabadayısıdır; güldürüsü acılarla beslenen koruyucu bir kabadayı…
I. 1 O yıllarda Fransızca söylenişi ile ?Don Kişot? deniyordu. Reşat Nuri Güntekin?in kısaltılmış, Hamdi Varoğlu?nun tama yakın çevirisi de bu adla yayımlanmıştır. Çevirisinde Don Kişot?u İspanyolca yazımıyla (?Don Quijote [okunuşu: Don Kihote]) ilk kullanan Bertan Onaran?dır.
II. 2 Eser adı Don Quijote eğik yazıyla yazılmıştır.
III. 3 Beygirlerin en önde geleni.
IV. 4 Başta Fas olmak üzere, Cezayir, Tunus, Trablus…
V. 5 Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha?lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, Çev.: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul – Nisan 1996 (906 S.), s. 71.
VI. 6 Badincan İspanyolcada ?patlıcan? anlamına gelir. Sancho burada ?patlıcan? diyerek, Mağriplilerin, kuşkusuz aşağılayıcı bir nitelemeyle esmerliğini ima ediyor (s.465). Hemen ardından, Don Quijote de, ?Bu bir Mağripli ismi,? diye bunu doğruluyor.
VII. 7 Seyyid, Arapça beyefendi demektir (s.466).
VIII. 8 Haçlı Seferlerine katılmak üzere Roma?ya gidecek ölçüde koyu bir Katolik olan Cervantes?in, çağının Hıristiyanlık propagandası bağlamında Süreyya?yı öyle gösterdiği düşünülebilir.
IX. 9 La Mancha?lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, s. 38.
10 Agy., s. 41
Don Kişot ? Cervantes - Emine Gürbüz
Yazı Kaynağı: Düşle Edebiyat Dergisi
“Aylak okur: Bu kitabın, zihnin, düşünülebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterdim; buna yeminsiz inanabilirsin. Ancak, tabiat kanununa karşı çıkamadım; tabiatta her şey, benzerini doğurur. Benim kısır, gelişmemiş, zekâm da, her türlü rahatsızlığın hâkim olduğu, her türlü hazin sesin duyulduğu bir hapishanede doğmuşçasına kuru, kırışık, maymun iştahlı ve çok çeşitli, kimsenin aklına gelmeyecek düşüncelere boğulmuş bir evlâttan başka ne doğurabilir!.. Ama Don Quijote?nin babası gibi görünsem de, üvey babası olan ben, âdetlere uyup, başkalarının yaptığı gibi, neredeyse gözlerimde yaşlarla, oğlumla göreceğin kusurları affetmen veya görmezden gelmen için sana yalvaracağım, sevgili okur.?
Cervantes, Don Kişot?u yazarken insanlık tarihinin aklını yüzyıllarca kurcalayacağını biliyor muydu! Sanırım ki bu aklının ucundan bile geçmemiştir. Bu şekilde düşündüğünüz zaman Don Kişot romanının kahramanın Cervantes olduğunu da söylemek mümkün. Belki de hiç olmayacak, hiçbir zaman meyhaneden dışarı çıkmayacak bir roman yazdığını sansa da aklının ucunun en uzak köşesindeki o umut, onu geleceğe taşımıştır. Don Kişot hayatını bir hiç uğruna harcayan asıl kahramandır elbette romanda, oysa yaşamda hayatını belki de bir hiç uğruna harcadığını düşünen Cervantes kazanmıştır, çünkü inancın getirdiği o büyülü etki kazananını ortaya koyar her zaman. Acı çeken, hapse düşen, kendince bir mücadele içine giren Cervantes bugün dünyadaki onlarca dilde en az bir defa aslından çevrilmiştir ve okunmuştur. Buradan baktığınızda, Don Kişot ve Cervantes arasındaki bağı görmeniz daha kolay olabilir. Boş işlerle uğraşan Don Kişot, uğraştıklarını insanların zihnine kazımayı başararak yaptıklarının aslında boş olmadığını kanıtlamıştır.
Kafasında bir tas, elinde bir sopa, üzerinde paslı bir zırh ve cılız atıyla yola çıkar Alonso. Amacı şövalyeleri yeniden ortaya çıkartmaktır. Oysa bakıldığında o yalnızca bir şövalye karikatürü olabilecek kadar şövalyedir. Maceradan maceraya atılmak ister, bunun için de tıpkı şövalyelerin yaptığı gibi bir kadın bulur kendine (en azından yakınlardaki bir köylü kızını bahane eder.) Kendine fiyakalı bir isim de seçer, Don Kişot. Zihninde canlandırmaya başladığı efsane parçaları tamamlanmaya başlar. Eksik olansa mekânlar ve düşmanlardır. Köhne bir han birden şövalyelik töreni yapılan bir şato olarak görünür ona, buradan çıktığında yol arkadaşı olacak Sancho ile karşılaşır ve onu türlü vaatlerle kandırır. Düşmanlarını da bulur yolculuk sırasında, yel değirmenleri, koyun güden çobanlar, makineler?
Akıl hastalığı boyutuna varan düşleriyle ve kendi yarattığı dünyasındaki mutluluğuyla ün yapmaya bile başlar Don Kişot. Ama olaylar nedense cansız varlıklarla iyi giderken, araya başka insanlar girdiğinde birden değişir ve bu değişim onun iyileşmesiyle birlikte yaşamına mâl olur.
Yazıldığı dönemden sonra sadece okuyucuları için değil, ardından gelen yazarlar için de karakter benzerlikleriyle ölümsüzleşmiştir Don Kişot. Dostoyevski?nin Prens Mişkin?i Don Kişot?luktan nasibini almış denir birçok yerde. Bir nebze de olsa doğrudur bu. Örneğin Mişkin?le de cansız nesneler arasında garip bir ilişki oluşur budalalığından ötürü, ?kırılacak bir vazo?nun göze çarpması gibi. Sadece bu örnek bile onu Don Kişot?a yakınlaştırır. Kaldı ki daha sonra Flabuert?in Madame Bovary?si heyecanlı karakteriyle yine Don Kişot?a yaklaşır.
Türkiye?de nedense bir çocuk kitabıymışçasına yabana atılan Don Kişot?un nasıl bir süreç geçirdiğini görmezden gelmeniz olanaksız. Evet, Don Kişot Türkiye?de edebiyatla uzaktan ilgilenen biri için elli altmış sayfalık bir çocuk masalıdır. Oysa, Roza Hakmen ve Ahmet Güntan çevirmenliğinde ve Mine Urgan?ın düzeltmenliğinde ?Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi?nde ?Don Quijote ? La Mancha?lı Yaratıcı Asilzade? adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından 906 sayfalık bir çeviriyle yayınlanmıştır.
Cervantes?in ölümsüz eserini henüz okumadıysanız çok da şanssız sayılmazsınız. Çünkü bu eksiğinizi Yapı Kredi Yayınları?nın baskısıyla tamamlayarak belki de bu sene kendiniz için en iyi iyiliği yapmış olursunuz.
?Sen onun (Don Quijote) ne akrabasısın, ne arkadaşı, ruhun kendi bedeninde; gayet yetenekli, hür bir iraden var; evindesin ve kralın vergilerinin efendisi olduğu kadar, sen de evinin efendisisin; bilirsin, herkes kendi evinde kraldır. Bütün bunlar, seni her türlü saygı ve mecburiyetten azade kılıyor; kısacası, hikâye hakkında, kötü söylersen karalanmaktan, iyi söylersen, ödüllendirilmekten korkmadan, istediğini söyleyebilirsin.?
Rüzgâra Karşı Yüzyıllarca Direnmek ya da Cervantes - Emine Gürbüz
http://www.dusle.com/icerik/index.php?p=47&kt=4&es=49
Bundan yaklaşık 450 yıl önce, İspanya?nın Alcala de Heneras kasabasında, yoksul bir sağlık memurunun ya da bir eczacının (tam olarak bilinmiyor) yedi çocuğundan biri olarak doğmuştu Miguel de Saavedra Cervantes. Amerika Kıtası?ndan İspanya Kralı?na akıtılan zenginliklerin, İspanyol altın çağının başlarıydı o yıllar. Yoksullar içinse değişen pek bir şey yoktu. Ailesi ile Madrid?e taşınan Cervantes, ancak kısa bir süre okula gidebilmiş, eğitimini kendi kendine tamamlamıştır. Edebiyatla ilk tanışması da bu yıllardadır…
Cervantes, 1569?da, kimilerine göre hapse mahkûm edildiği için, İtalya?ya gitti. Osmanlılara karşı düzenlenen Haçlı Seferi?ne katılmak üzere donanmaya yazıldı. 1571 Leponte (İnebahtı) Deniz Savaşı?nda yaralandı, sol elini kaybetti ama yine de savaşmayı sürdürdü… Dönüş yolculuğu sırasında ise talih sırt çevirmişti ona. Cezayir?de Türkler?e esir düştü. Birkaç başarısız kaçma girişiminin ardından, istenen fidye parası temin edildi ve 1580 yılında özgürlüğüne kavuşarak İspanya?ya döndü. Ne var ki beklediği mevkii sunulmadı kendisine. Böylece yazarlık hayatı başladı. Önceleri tiyatro ile ilgilendi. Birçok oyun yazdıysa da, bugüne yalnızca ?El trato de Argel” ve ?La Numanica? ulaşabilmiştir. Ardından ilk romansı ?La Galatea?yı tamamladı, kitabın getirisiyle evlendi. Bu evlilik ona huzurdan çok geniş bir ailenin sorumluluğunu yüklemişti, bakması gereken insan sayısı arttığı için evin geçimi zorlaşmıştı. Tekrar memuriyete döndü mecburen. Donanmanın ambar memuruydu, ama hesapları iyi tutamadığı için kasa açık verdi ve Cervantes yeniden hapse düştü.
Hapis yaşamı verimli geçti Cervantes?in. ?Don Kişot?u burada tasarladı. 1605 tarihinde kitap yayınlandı ve sevildi. İlk birkaç hafta içinde kaçak olarak üç baskısı daha sürüldü piyasaya. Ancak, Cervantes Lemos Kontu?nun himayesi altına girene dek parasızlık derdinden kurtulamadı. Geçimi kont tarafından sağlanan Cervantes, artık rahatça yazabilirdi öykülerini. 1613 yılında basılan ?Novajeles Ejampleres?te on üç öyküsü yer aldı. ?Don Kişot?un ikinci bölümünü, bazılarının kitabı kendilerine mal etmeleri üzerine 1615?te yazdı. 1616?da tamamladığı son yapıtı ?Los trabojos de Persiles Sigusmunda?nın -(Persiles ve Sigismunda?nın Seyahatleri)- yayımlanmasından bir süre önce de yaşamı kaybetti.
Cervantes yaşamıyla olsun, eseriyle olsun kapalı bir dünya oluşturan ilkeler üzerinde kurulmuş bir topluluktan, bireylerin duyduğu açlığın alabildiğine doyurulmasının genel bir yabancılaşmanın ve yalnızlığın temeli haline getiren bir topluma geçişin kanıtlarını ortaya koyar.
Cervantes her şeyden önce çağının tanığı ve oyuncusudur. Modernleşmenin şokuyla karşılaşan çelişkilerle dolu bir imparatorlukta yaşamıştır. İspanya?nın kırsal ve feodal yapıları, yeni dünyadan akan altının ve Hollanda gibi modern kentleşmiş, sanayileşmiş bir yönetime geçmeyi beceremeyen bir politik yapının ağırlığı altında çatırdıyordu. İspanya Krallığı, Protestanlığa ve Osmanlılara karşı askeri, ideolojik siper olma tutkusuyla kendini tüketiyor, gücünü Yahudi asıllı Hıristiyanların ülkeden kovulmasına harcıyordu. Hatta, Yenilmez Armada?nın hazırlanmasına paraca katkıda bulunmaya kalktı ve haliyle bütün parasını harcadı. Neden sonra aforoz bile edildi.
Cervantes bunların dışında ünlü, ama yaşadığı dönemde düşündüğü yere ulaşamamış bir yazardır. Edebiyatın ikinci derecede sayılan türlerinde ve meyhane müşterilerinin oluşturduğu çevrelerde başarı kazanmıştır. Oysa onun hedefi çoban türküleri, tiyatro, alegorik ve ansiklopedik anlatı gibi soylu türlerdi.
Marjinal bir dahi olan Cervantes karşımıza tutucu bir tavırla çıkar. Bütün büyülerin bozulup dağıldığı dönemde Rönesans?ın artık eskimiş ideallerinin peşinde koşar. Dünyanın bilim ve edebiyat sayesinde daha iyiye gideceği konusunda inat eder. Öle ki denenmiş biçimleri yeni kılıflara büründürmeye çabalar durur.
Yeni bir edebiyat türünün de yaratıcısı olmuştur Cervantes. Artık kimsenin değer vermediği, kuralların uygulanmasını herkese ve her şeye karşı savunmayı kendine iş edinen kahramanın aykırı efsanesidir. Değerlerini yitirmiş dünyada, kaybedilenleri inatla arayan Don Kişot bir özel ad olmaktan çıkıp az rastlanan gönül zenginliğinin tanımlaması olmuştur. Yazarınaysa modern romanın babası tanımlamasını vermiştir…
Cervantes?in romanı gerçek bir edebiyat kuramının temelleri üzerinde yükselmeye çalışır. Tanrısal uyumun ve toplumdaki inanç birliğinin reddedilişi adaletle de, gerçekle de, güzellikle de bağdaşmaz… işte böyle bir toplumda destana da, şiire de yer yoktur. Böyle olunca da roman kuraldışı ve karmaşık bir tür olarak görünür. İçine dramatik ve lirik öğelerin karıştığı düzyazıyla kaleme alınmış bir destan…. Düzyazıyla kaleme alınmış romanın hedefi gerçeğe ulaşmak değil, gerçekmiş gibi olanı yansıtmaktır; kahramanın zihninde taşıdığı düş-gerçek karışımının kökeninden. Cervantes?in yaşadığı dönemde onun kuşağının beslendiği macera kitapları yatar. Onun otaya koyduğu en büyük yenilik ahlak değerlerinin gücünün bir dizi engelin zaferler kazanılarak aşılmasıyla değil art arta gelen başarısızlıkların kabul edilmesi ve rezil bir toplumun aşağılanması yoluyla kanıtlanmasıdır.
Cervantes tıpkı kahramanı Don Kişot gibi hiçbir zaman umutsuzluğa düşmemiştir. Döneminin taraf tutmayan anlatıcısı olarak herkesin şiddet ve maddi çıkar peşinde koştuğu bir dünyada ruh zenginliği olarak kabul ettiği altın çağa dönüş konusundaki inancını sonuna kadar korumuştur. Başlattığı türün inanılmaz dinamizmi işte bu inançtan kaynaklanır belki de. Rousseau aynı yürek temizliğiyle bir adım daha atacak ve eğitim romanını yaratacaktır; Goethe bu türden daha olgun bir iyimserlik içinde bir bireyin kendi yaşam deneyimlerinden mutluluklarından ve mutsuzluklarından kendini tanımlama imkânını çıkartabildiği bir öğrenme romanı çıkaracaktır; Balzac bir adım daha ileri giderek romanının örselenen yaşamların dramını onulmaz bir biçimde çürümüş bir dünya da soylu sınıfının gençliğin ve masumluğun soysuzlaşmasını anlatan bir tür haline getirecektir.
Cervantes belki de çağımızın en çok konuşulan edebiyatçılarından biridir. Arkasında bıraktığı tek bir eser bile onun herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde anılmasına yetmiştir. İşte bu yüzden sanatta nicelik ve nitelik konusunda da ondan alınması gereken dersler vardır. Kaldı ki onun sanat anlayışı, belki de adını bildiğiniz tek romanı, o romanın kahramanı gibi hayalcidir. Gerçek ve hayal arasında yazılan bir roman, gerçekliğe ne denli yakınsa, Cervantes de okuyucusuna o kadar yakındır. Ayrıntıda görülen ince çizgi, Cervantes?i nice yüzyıllar boyunca okunmaya devam edecek bir yazar haline getirecektir.
Don Kişot 400 yaşında! – Ilan Stavans?ın The Chronicle Review?da yayımlanan makalesinden kısaltarak çeviren: ASLI ONAT
(http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/010205/02.html)
ÜZGÜN görünümlü şövalye Don Kişot, bu yıl 400. yaşına basıyor. Bazı kayıtlara göre, Miguel De Cervantes?in başyapıtı sayılan ”Don Kişot”un ilk bölümü 1605 yılının Ocak ayına kadar Madrid?de bulunamasa da 1604 yılının Noel arifesigeçmiş,e kaplanmış bir zırhı? bulunan bu açık yürekli centilmen, ?hakkından gelinecek kötülükler ve düzeltilecek yanlışlar? bulunan çürümüş dünyaya adım atmış oldu.
Cervantes, kitabında günümüz için genç sayılan ama İspanya?nın ”Altın Çağı”nda elden ayaktan düşecek kadar ihtiyarlamış olmak anlamına gelen 50. yaşını süren, hayatta yenilgiye uğramış bir İspanyol asilzadesinin portresini çiziyor. Kahramanımızın teni doğa koşulları yüzünden yıpranmış; zayıf bir bedeni ve ince bir yüzü var. Don Kişot?un çocukluk ve yetişkinlik dönemi hakkında ise hiçbir şey bilmiyoruz. Yalnızca çok az uyuyup çok fazla roman okumuş olmaktan dolayı beyninin ?sulandığı? konusunda bilgilendiriliyoruz.
Yaklaşık bin sayfa sonra Don Kişot?u (Cervantes?in kendisine verdiği diğer isimlerle Alonso Quixada ya da Quexada) ölüm yatağında görüyoruz. Kitabın 1615 yılında çıkan ikinci cildinde Don Kişot ölüyor.
Alonso Fernandez de Avallaneda adlı biri, Cervantes?i yapıtını tamamlaması konusunda zorlayan unsurdu. Belki yazarın kendisi de 1616 Nisanı?ndaki ölümünün yaklaştığını hissetmişti.
Don Kişot?a saygı duruşu
Don Kişot ölmüş olabilir ama hayaleti yaşamaya devam ediyor. Ona bayılanlar ve (azınlıkta kalsalar) da onu sevmeyenler bir tür lejyon gibiler. Don Kişot?tan esinler taşıyan operalar, müzikaller, sinema uyarlamaları ve kurgu eserler ortaya çıkmaya devam ediyor. Laurence Sterne, ”Tristram Shandy”yi yazarken Don Kişot?tan esinlenmişti. Gustave Flaubert, ”Madame Bovary”de tıpkı Dostoyevski?nin ”Budala”da yaptığı gibi, ona saygı duruşunda bulundu. Isaac Bashevis Singer?ın ”Gimpel The Fool” (Aptal Gimpel) adlı eseri, Don Kişot?tan esinlenilerek yazılan bir başka romandı. Örnekler böyle uzayıp gidiyor.
Düşünce konusunda hep ileri adımlar atmayı başarmış olan Miguel Unamuno, Josa Ortega y Gasset, Salvador de Madariaga y Rojo ve Americo Castro gibi İspanyol ve Portekizli yazarlardan Samuel Johnson, Denis Diderot, Franz Kafka, Thomas Mann, Lionel Triling ve Vladimir Nabokov gibi isimler de Don Kişot?tan etkilenenler arasında.
Şizofreni çalışmalarına örnek
18. yy.?da Don Kişot?un kaçık olduğuna inanıldı. Viktorya çağında ise tıpkı sanatçılar ve peygamberler gibi, kendi rüyasına hapsolmuş romantik bir hayalperest olduğu düşünüldü. Modernistler onun iç dil arayışını takdir ettiler. Postmodernistler belli bir yere bağlı olmayan kimliğine imrendiler. Psikiyatristler Don Kişot?u şizofreni çalışmalarında örnek olarak kullanırken, komünistler onu ?pazar güçleri?nin kurbanına dönüştürdü. Entelektüel tarihçiler ise onun portresini ?İspanya?nın entelektüel cehalete gerileyişinin habercisi? olarak çizdi.
Tüm bunların savaş alanlarındaki zaferleriyle ve dokunaklı bir şekilde başarı hayalleriyle yaşayan eski bir asker ve vergi tahsilatçısı olan Cervantes?i bile şaşırtacağına şüphe yok. Cervantes, bin kadar komedinin dramaturjisini gerçekleştirmiş olan, zamanının ünlü dramaturgu Lope de Vega?ya gıpta ediyordu. Zamanının züppe edebi çevresi ise Cervantes?i küçük görüyordu.
Kısacası toplum tarafından dışlanmıştı. O, hâlâ İspanya?nın eşi benzeri olmayan simgelerinden biri çünkü İspanyollar onunla ne yapacaklarını bir türlü bilemiyor. Vega?nın Madrid?deki evi bir müzeye dönüştürüldü. Cervantes?in onun hemen yanında bulunan evi ise defalarca el değiştirdi ve üzerine yalnızca zavallı bir levha çakılmakla yetinildi.
İnsan merak ediyor: ”Don Kişot bugün yazılmış olsa yayımlanacak bir kitap olarak değer görür ve basılır mıydı? Şüpheli… Çünkü kitap, tam da editörlerin problemli bulacağı cinsten. Bir kere öykünün kendi içinde sorunları var. O kadar çok macera barındırıyor ki bir yerden sonra anlatım aksıyor. Okurun karşısına çıkan bazı karakterler, birdenbire ortadan yok oluveriyor.
”Aşk kalbin tek kurtuluşu”
Cervantes?in metninin birinci bölümü (büyük olasılıkla El ingenioso hidalgo Don Quixote de la Mancha adı altında) basım izni alınabilmesi için Kastilya Konsülü?ne gönderilmişti. Metin daha sonra Engizisyon bünyesinde görev yapan sansür yetkililerinin onayına sunuldu. Cervantes, dönemin modasına uygun olarak, kitabın girişine koymak için ünlü bir kişinin, romanının baş karakterini öven bir şiir yazması için uğraştı. Ama başarılı olamadı ve şiiri kendisi yazmak zorunda kaldı. Buna rağmen, romanının birinci bölümü basılır basılmaz büyük bir başarı elde etti. İlk 1800 kopya tamamen tükendi ve -1612 yılındaki İngilizce baskı gibi- art arda yeni baskılar yapılmaya başlandı. Romanın ikinci bölümü 1615 yılında yayımlandığında ”Don Kişot” artık bir bestseller olmuştu. Kitabın çok eğlenceli oluşu ve ”Aşk kalbin tek kurtuluşudur,” mesajını vermesi, okuyucuları büyülemişti.
Don Kişotvari
Antikahramanlarla süperkahramanların önde gideni Don Kişot, Orman Şövalyesi ve devler gibi hayali düşmanlarını alt edemiyor olabilir ama hâlâ kalpleri fethetmeye devam ediyor. Çünkü çok komik ve kendi evrenini yaratabilmiş bir karakter. Onunki, herkese rağmen kendi düşüncelerinden vazgeçmeyen, aynı zamanda yoksulluğun ve hayalgücünün değere dönüştürülmesi, sınıf, kader ve sınır tanımayan romantizm üzerine bir ders niteliğinde.
Bazı yazarlar kendilerinden sonra gelenlere öylesine ilham vermişler ki adları sıfata dönüştürülmüş: Dantevari, Proustvari, Hemingwayvari gibi. Peki kaç edebi kahraman onlarla aynı kaderi paylaşmış? Oxford?un İngilizce sözlüğünde yer alan ?quixotic?, ?Quixotism? ve ?quixotry? kelimelerinin tamamı ”Quixote”tan türemiş sözcükler ve ”Gerçek olamayacak hayaller peşinde koşan, Don Kişotvari” açıklamasıyla sözlükte yer alıyorlar.
Tanıtım Yazısı
Cervantes dünya çapındaki ünlü yapıtı Don Kişot’ta bütün insanlığın ince, derin ve zekice bir tablosunu çizmiştir. Yazar, ölümsüz tipleri Don Kişot ve Sanço Panza’nın karşıtlıklarıyla insanın iki yönünü sergiler; biri soylu, cesur ve idealist, öbürü bencil, silik, çıkarına düşkün ve sağduyu sahibidir. Doğal ve zengin üslûbuyla İspanyol dilinin en yetkin örneği sayılan Don Kişot modern romanın da başlangıcı olarak kabul edilmektedir.
Kitabın Künyesi
Don Kişot (2 Cilt)
Miguel de Cervantes Saavedra
Engin Yayıncılık
Çeviren: İsmail Yerguz
Baskı Tarihi: 1999
1020 sayfa
Miguel de Cervantes Saavedra (d. 29 Eylül 1547 ? ö. 23 Nisan 1616), İspanyol romancı, şair ve oyun yazarıdır.
Sanat yaşamına genç yaşta başlamıştır. Yazıları ve tiyatroları ile kısa sürede tanınan bir yazar olmuştur. 15 Eylül 1569′da Madrid’de bir yaralama iddiasıyla Miguel de Cervantes adlı biri hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Verilen cezaya göre sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktı. Bir ad benzerliği söz konusu değilse bu olay Cervantes’in İtalya’ya gidişinin nedeni olabilir. 1570′te II. Selim Kıbrıs’ı ele geçirince Papa V. Pius Osmanlılara karşı birlik çağrısında bulundu. Çağrıya yalnızca İspanya ve Venedik karşılık verdi. Cervantes Roma’daki İspanyol birliğine katıldı. 7 Ekim 1571′de Osmanlı donanmasıyla Lepanto (İnebahtı) Körfezinde yapılan İnebahtı Deniz Savaşı’na katılan Marquesa adlı kadırgada bulunan Cervantes; iki kez göğsünden yaralandı, bir top güllesiyle sol elini kaybetti. Daha sonra Osmanlılar tarafından tutsak edilen Cervantes, 1575-1580 yılları arasında Cezayir’de esir olarak yaşamıştır. Ancak orada da dolandırıcılıkla itham edilip hapse atılmıştır. Burada yazmaya daha sıkı sarılmıştır. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)’u hapishanede kaleme almıştır ve bu eseri sayesinde tüm dünyada tanınmıştır. Eserde yazarın kendi hayatıyla alay ettiği ve kahramanla aralarında çokça benzerlikler olduğu görülür. Don Kişot dünyanın en çok okunan eserlerinden biridir ve 38 dile çevrilmiştir.
Yazı okunma sayısı(9187) Bugün okunma sayısı(7)
SES – Nazım Hikmet
SES
Çeneni avuçlarının içine alıp,
duvara dalıp
kalma!.
Çeneni avuçlarının içine alma!.
Kalk!
Pencereye gel!
Bak!
Dışarda gece bir cenup denizi gibi güzel,
çarpıyor pencerene dalgaları..
Gel!
Dinle havaları:
havalar seslerin yoludur,
havalar seslerle doludur:
toprağın, suyun, yıldızların
ve bizim seslerimizle…
Pencereye gel!
Havaları dinle bir:
Sesimiz yanındadır,
sesimiz seninledir…
Nâzım HİKMET
Yazı okunma sayısı(1186) Bugün okunma sayısı(0)
CHE – Arif Damar
CHE
Bir sesti O
Bütün sesler içinde ayrı
Yürü diyen bir ses
Savaş diyen bir ses
Katıl diyen bir ses
Dağlar yadırgamaz en yüksek sesi
Sesi dağlara uygundu
Elleri vardı akan
Durmaya okşamaya alışamayan
Çiçekten sudan yapraktan
Kaleme silâhlara açılan
Elleri sesine uygundu
Saklardı kentin sevincini avuçlarında
Saklardı bir sıcaklığı
Geleceğin güneşini andıran
Hey Hey Hey
Kaç Köroğlu birden göçtü
Kaç Dadaloğlu indi dağdan
Kaç ırmak durdu kaç yıldız aktı
Düştü yere kaç bin tüfek
Gün gelecek Gün gelecek
Bir köyde yağmur dinecek
Çocuklar güneşte sevinecek
Yolu açık Guevara’nın
Yolu açık Guevara’nın
Çocuklar kadar kim bilecek
Yürüyecek Yürüyecek
Evimize konuk olsa
Yolu da var gidilecek
Sesler ışıklar dursa
Yolu da var gidilecek
Gün gelecek Gün gelecek
Yolu da var gidilecek
Arif DAMAR
Yazı okunma sayısı(1333) Bugün okunma sayısı(0)
Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden – Ahmed Arif
HANİ KURŞUN SIKSAN GEÇMEZ GECEDEN
Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu…
Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs…
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan’ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış…
Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe…
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.
İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam…
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri…
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep…
Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık…
Ve zehir – zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık…
Ahmed ARİF
Yazı okunma sayısı(1662) Bugün okunma sayısı(17)
Karanlığa Mektuplar / Seraphita, Bir Ömürlük Kitap! – Dağhan Dönmez
“Belki de ölüler, çözülecek bir sır kalmadığı için suskundurlar.” Kumral
“…Bu eser neden bilhassa sizin gibi, yalnızlık sayesinde dünyanın bayağılıklarından korunmuş şu soylu ruhlara ait olmasın?” İthaf yazısında böyle der Balzac, Madam Eveline de Honska’ya. Tıpkı Nıetzsche’nin Zerdüşt’ü gibi ruhun tekamülü için tenha bir coğrafyayı mesken tutmuş; adeta mitolojik, münzevi bir karakteri anlatır. Romanın, Norveç’in o büyülü doğasında geçmesi bundandır. Balzac’ın, İsveçli bilim adamı, filozof Emanuel Swedenborg’un tezleri ve
“ İnsanın ya üst ya da alt dünyalarda yaşadığını matematiksel olarak tespit ettikten sonra , Sivedenborg, bu dünyada, melek olmak için semavi aleme çıkmak üzere hazırlanan varlıklara meleksi ruhlar adını veriyor. Ona göre, tanrı melekleri özel olarak yaratmamıştır; daha önce dünyada insan olarak yaşamamış melek yoktur. Böylece, dünya göğün melek fideliği oluyor. Demek ki melekler kendiliklerinden melek değiller, Tanrı’yla , Tanrı’nın asla kaçınmadığı, samimi bir birleşimle meleğe dönüşüyorlar, çünkü Tanrı’nın özü asla negatif olmayıp sürekli olarak aktiftir.” (sayfa:79)
Seraphita 1834 yılında yazıldığında, Pozitivist düşünür Ernest Renan henüz 12 yaşındadır; gelgelim Pozitivist düşünce, kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştır. Fransız İhtilali’nin öncesine dayanan kilise ve bilim temsilcileri arasındaki ayrım, zamanla derinleşecek ve aynı Renan; “İnsanlık gün gelecek inanmayacak, bilecek” diyecektir. Seraphita, Kara Avrupasının bu geçiş döneminin tam ortasına tekabül eder.
Realist romanın kurucularından sayılan Balzac, Seraphita’sında metafiziğin sınırlarını zorlar. Romanı için şunları söyleyecektir: “Seraphita benim ustalık eserim olacaktır. Bir Goriot Baba her gün yazılabilir ama Seraphita gibi bir yapıt bir ömürde ancak bir kez ortaya çıkar.” Yazarın kendine özgü bol tasvirli, ağdalı dili, zaman zaman okumayı zorlaştırıyor olsa da; aynı zamanda lirik bir sahne dekoru da yaratır. Bu dekor, hiç şüphesiz ki kitabın muhtevası ile örtüşmektedir.
Anadolu Nakşibendileri mana ve ilimi iki başlık altında tasnif ederler. Bunlar, Batıni ve zahiridir. Batıni bir başka deyişle görünmeyen ilim, maneviyatı karşılar ki; spiritüel bilgiye dayanır. Zahiri ilim ise, dünya hayatına dair; herkesçe ulaşılabilecek bilgiden teşekkül eder. Bana bunları anımsatan yine Seraphita’dan şu satırlar oldu: Teşbihte hata olmaz!
“İki tür algı vardır: Biri deruni, diğeri harici. İnsan tamamen harici, meleksi ruh tamamen derunidir. Ruh, sayıların dibine nüfuz eder, onların tümüne sahiptir, anlamlılıklarını bilir. Hareket yetisi vardır ve ubiquite (Çevirmen bu kelime için, aynı anda birçok yerde bulunabilme durumu diyerek not düşüyor. Sanırım bunun da nakşi kültüründeki karşılığı “rabıta” olacaktır.) sayesinde her şeyle ortaklık kurar: Bir melek, İsveçli peygambere göre, istediği zaman bir başka meleğe arz-ı mevcudiyet eder. Zira bedeninden ayrılma yetisi vardır.” (sayfa:85)
Romanın en tartışmaya açık bölümü ise, zannımca 117.sayfa ile başlayan ve Rahip Becker, Wilfrid ve Minna’nın Seraphita/Searphitus adlı bu cinsiyeti belirsiz varlığı sorgulamaya gittikleri son bölümdür. Tabir yerindeyse, buradan itibaren okur; kendini felsefi ve teolojik bir tartışmanın ortasında bulur. Öyle ki, sorulan sorular ve diyaloglar, hazırlıksız okuru dağıtacak cinstendir. Bir nevi, kainatın düzeni ve Tanrı’nın varlığıdır tartışılan. “Serafin havalanmak üzere kanatlarını katladı ve artık onlara doğru dönmedi. Artık dünyayla hiçbir bağlantısı kalmamıştı. Birden havalandı, ışıltılar saçan geniş tüylü kanatları iki görücüyü rahatlatıcı bir gölge gibi örttü.” (sayfa:189)
Saygıdeğer okur, ister İslam kültürü olsun, ister Hristiyan; ruhun tekamülünü ve Tanrı’nın buyruğunu önceleyen tüm doktrinler, sükuneti, ahlakı ve bir başkasını anlamayı taltif ediyor. Oysa dindarlaştığı öne sürülen coğrafyamızın ufku kesif bir buluttan görünmüyor; riyadan, kavgadan ve biber gazından! İşte benim kitaptan çıkardığım ders. İyi teneffüsler!
Çünkü kitap karanlığa gönderilmiş mektuptur!
Dağhan Dönmez
Kitabın Künyesi
Seraphita
Honore de Balzac (Honoré de Balzac)
Jaguar Kitap / Roman Dizisi,
Çeviren: İsmet Birkan,
Jaguar Yayınları,
2013
sayfa:195
Yazı okunma sayısı(3479) Bugün okunma sayısı(5)














