Mavi Kumru Moteli’ndeki Memleket – Selma Sayar

Barbarın KahkahasıÇevremdeki kitapsever arkadaşların önerileri, hakkında okuduğum yorumlar, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığı haberi ve Sema Kaygusuz’un adı; bunların bir araya gelmesi, Barbarın Kahkahası’nı okumak için bir heves, bir heyecan yarattı. Böyle yüksek beklentiyle bir kitaba başlamak, elbette hayal kırıklı yaşamak riskine de neden oluyor. Ama daha ilk sayfalarda felsefesi, meselesi ve adı gibi ilginç konusu olan kitap okumanın sevincini hissetmeye başladım.

Ne zaman aydının iktidar karşısındaki durumu söz konusu olsa, aklımıza düşen şahıslardan biri: Miguel de Unamuno

UnamunoNe zaman aydının iktidar karşısındaki, hele de baskıcı bir iktidar1 karşısındaki durumu söz konusu olsa, alması gereken tavır, geliştirmesi uygun düşen tepki tartışılsa adı ilk aklıma düşen şahıslardan biridir Miguel de Unamuno, -şüphesiz başkalarına haksızlık etmeksizin- yurtdışından Howard Zinn, Eduardo Galeano, bizden Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi isimlerle birlikte. Ne mutlu ki, İnsanlığın tarihi, dünyanın ahvali, ortalığın halleri hasebiyle sık sık hatırlama imkânım olur bu kişileri ya da onlar gibilerin erkek ya da kadın kardeşlerini!

Hitler’in üstün ırk propagandasını yıkan zenci atletin öyküsü

race1930’lu yıllar. Avrupa kaynamakta, Almanya’da yükselen faşizm tüm dünyayı tehdit etmekte ve Naziler’in gücü artmaktadır. Adolf Hitler, yaklaşan 1936 olimpiyatlarını, ideolojisini dayadığı ‘ari ırkın üstünlüğü’ düşüncesini sağlamlaştırmak için bir büyük fırsat olarak görür.

Voltaire – Candide; savaşa, rasyonelleşmiş askeri düşüncelere, engizisyon yargıçlarına, kendini bilgin sanan içi boş aydınlara yapılmış bir eleştiri

candideOldukça karışık ve aktarılması güçtür “Candide”in konusu. Yine de özetlemeye çalışacağım bu hikaye biraz gülünç, hatta ucuz görünebilir ilk bakışta. Ancak “Candide”in metaforik bir roman olduğu ve Voltaire’in rasyonalist felsefesini edebi bir üründe canlandırdığı unutulmamalı. Öyle ki, bu akıl almaz serüven, aynı zamanda iyimser dünya görüşüne; “herşeyin olacağına varacağına” olan inanca bir eleştiridir.

Cioran’ın Var Olma Eğilimi: “Hiçlik kuşkusuz daha rahattı. Varlık’ta erimek ne kadar da zor!”

Var Olma Eğilimi“Keşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz”

Bu cümleyle başlıyor Var Olma Eğilimi. Yine İnsan’dan bahsediyor E.M Cioran; var olma sancısı çeken insandan; tabii ki yine bize öğretilen bildiğimiz şekliyle değil, bize öğretilmemiş şekliyle, rutinimizi bozarak karşımıza çıkıyor.

Oblomov’un hırkasından çıkamadık

Gonçarov

Gonçarov

Rus edebiyatına ilgimiz, nedense, diğer ülke edebiyatlarına göre her zaman daha yakından olmuştur. Büyük bir çoğunluk en azından bu edebiyatın temsilcisi isimlerden birkaçını bir çırpıda sayabilir durumda: Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Çehov gibi…

Kuşkusuz bu köklü edebiyat bir çırpıda sayabildiğimiz birkaç isimden ibaret değil –örneğin Birsen Karaca, hazırladığı Rus Edebiyatı Öykü Antolojisi’nde (Kavis Kitap, 2010), daha 1989 yılında Sovyet Yazarlar Birliği’ne kayıtlı üye sayısının 9920 olduğunu aktarmıştı–, ancak illa bir bütünlük sağlanmak isteniyorsa, Dostoyevski’ye atfedilen şu söz ön plana çıkarılabilir: “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık.”

İspanya İç Savaşında Bir Rektörün Direnişi: Miguel de Unamuno ve Tarihi Konuşması – Ercan Eyüpoğlu

UnamunoKendi üniversitesinin çatısı altında baskına uğrayan Miguel de Unamuno ?işgalciler?in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:
“Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim.”
Sevgili Rona Aybay Hoca’nın 24 Mayıs 2012’de bu sütunlarda yayımlanan yazısı, pek çok yapıtı Türkçeye de çevrilen fakat gereğince tanınmayan büyük İspanyol Direnişçisi Cumhuriyetçi Miguel de Unamuno’nun soylu ve yüce anısını tazelememize vesile olabilir.

Oblomov’lar ölmedi, içimizde yaşıyor…

oblomov“Rusya üç devrim geçirdi, ama gene de Oblomov’lar kaldı; çünkü Oblomov’lar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski Oblomov’un içimizde olduğunu görürsünüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.”

Ötekilerin tarihinde ser verip sır vermeyen yiğit olarak kaldı: Adı İbrahim’di.

İbrahim KaypakkayaGünlerden 20 Mayıs’tı. Çocuğunu görecekti. Uzun bir yoldan gelmiş, yorulmuştu.

Üçüncü gelişiydi, bu sefer görecekti, kesindi. Öyle yazmıştı oğlu. Bekleme salonundaki memur da söylemişti bunu, kısa kollu, mavi gömlekli üsteğmen de. Başını sallayarak onaylamıştı yanındaki. Ve hatta, onu götüren şoför bile bu sefer tamam demişti.

İçinde, oğluna duyduğu hasret duygusu önce ılık ılık aktı yüreğine, sonra göz bebeklerine hücum etti, billur bir ay ışığı gibi parladı.

Tarih, Oblomov’a yalnızca insanlığın ne kadar zavallı olduğunu öğretmişti

gonçarovOblomov böyle eve kapanıp ne yapıyordu? Okuyor mu, çalışıyor mu, yazı mı yazıyordu? Evet, eline bir kitap, bir gazete geçerse okurdu. Önemli bir eser çıktığını duyunca da okumaya heveslenirdi; kitabı elde etmeye çalışır, ondan bundan ister, çabuk getirirlerse okumaya koyulurdu. Konuyu şöyle böyle anladı mı, zihni işlemeye başlardı; biraz daha gayret etse eseri kavrayabilirdi; ama sabrı tükenir, yatağa uzanır, gözlerini tavana diker, öyle bakakalırdı. Kitap da yanında bitirilmemiş, anlaşılmamış dururdu. Çabuk uyanan hevesi hemen geçiverirdi. Bir defa kapadığı kitabı da bir daha açtığı olmazdı.

Cemal Süreya: Orhan Kemal’in mektupları

cemal_süreya_Fikret Otyam’ın Arkadaşım Orhan Kemal adlı kitabında Orhan Kemal’in mektuplarım okuyorum. Bu mektuplar Orhan Kemal’in günlük hayatını göstermesi bakımından çok ilginç. Ancak mektuplarda bazı adlar olduğu gibi yayımlandığı halde, bazı adlar açıklanmamış. Bunu Fikret Otyam mı, yayınevi mi yapmış, anlayamadım. Fikret Otyam, çeşitli notlar, açıklamalar, anılarla mektupları birbirine bağlamış. Bu yüzden kitap bir bütünlük kazanmış.

“Bu maden ocağı, dünyayı yemek üzere çökmüş, doymak bilmez bir yırtıcı hayvana benziyordu” Emile Zola

germinalKara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık gecede, düz ovada, Marchiennes’le Montsou’yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda, bir adam tek başına yürüyordu. Bastığı yeri bile göremiyor, engebesiz vadinin uçsuz bucaksızlığını da, ancak denizi döven sağanağı andıran, çırılçıplak tarlaları ve bataklıkları yalayıp gelirken buz kesen mart rüzgârından sezebiliyordu. Göğün tekdüze karanlığını bozan tek bir ağaç gölgesi yoktu, taş döşeli yol karanlık sağanağı içinde bir dalgakıran düzlüğüyle uzayıp gidiyordu.

Page 1 of 941