İstanbul’un Siyasal İktisadi Yapısı ve Yeni Türkiye Sinemasına Yansımaları – Zahit Atam
Prof. Dr. Esin Küntay’a sunulmak üzere / Küreselleşmenin Sorunları dersi için.
Giriş
İstanbul bir metropoldür. Binlerce yıllık bir metropoldür üstelik. Bu açıdan benim çalışmam, çok sınırlı bir çerçevede olacak ve bu kentin özellikle son yirmi yıllık tarihi içinde sosyo-ekonomik yapısının genel özellikleri ile bu özelliklerin kentte yaşayan insanlara “bir insan” olarak neler vaat ettiklerini açığa çıkarmak ve yeni Türkiye sinemasının filmlerinde bunların izlerini sürmek.
Bunun için kentin imar planlarının tarihi hakkında kısa bir bilgilendirmenin yanı sıra, kentin sosyolojik olarak nasıl bir toplumsal dokuya sahip olduğunu, yeni dünya düzeninin kentteki maddi yaşam koşullarına neler kattığı ve insanların bu sorunlar yumağı karşısında nasıl bir örgütlenme, çare arama, nasıl bir direniş modeli kurduklarını açığa çıkarmak hedefimdir. Bunun için sosyolojik verilerden yararlanmanın yanı sıra, bu verilerin ve sorunlar yumağının –bence büyük bir tutarlılıkla, ama direniş umudunu da içermeden- kent halkı tarafından nasıl karşılandığını filmlerin öykülerini sosyolojik-psikanalitik ve estetik açıdan incelemeye çalışarak açıklamaya çalışacağım.
Bu nedenle, öncelikli olarak sosyolojik ve tarihsel bir bakış inşa edildikten sonra, büyük oranda filmlerin içinde gezinerek, varoluşsal sorunlara eğilmek özgül hedeflerimden birisi olacak. Burada filmleri ele alınan tüm yönetmenler uluslar arası ödüller almış yönetmenlerdir, aynı şekilde ele alınan tüm filmler de uluslar arası gösterimlere çıkmış ve toplumsal yaşamı yansıtmakta etkili olduğu düşünülen filmlerdir.
Filmlerin bir tür uygulama alanı gibi seçilmesinin nedenlerinden birisi, aynı zamanda yönetmenlerin hem bu kentte yaşaması, hem de yeni dünya düzeninin öncesi ve sonrasında, aslında kentin yıkımında en büyük hamlelerin yapıldığı dönemde kentin kültürel tarihine saygı duyan ve değişimin-yozlaşmanın birer muhalifi olmalarıdır. Bu nedenle, zaten her birisi aslında kentin yağmalanmasına tanık olmuş sanatçılardır. İkinci bir neden ise, kentin kaotik ve istikrarsız yapısını, özel olarak ve belirli bir araştırma sürecinden geçirerek filmlerine yalnızca fon olarak değil, bizzat filmlerin kurucu öğesi olarak kentsel yaşamı ve kentli insanların sorunlarına odaklanmalarıdır.
İstanbul ve Kentin İmar Planlarının Kısa Tarihi
İstanbul’un yerleşimindeki nizamsızlık ve çarpık kentleşmenin tarihi 1950’lerden başlar ve günümüze gelindiğinde çözümsüzlüğe doğru evrilmiştir. Esas itibari ile daha öncesinde uygulanan ve bütün kenti kapsayan bir nazım planı yok gibidir.
“İstanbul’un yeniden kalkındırılmasının hikâyesi bir zafer geçidinden oluşur. İstanbul’u bir kez daha fethedeceğiz. Yalnızca İstanbul’u değil, aynı zamanda Ankara ve bütün diğer kentleri de fethedeceğiz.” (Menderes, 26 Şubat 1957)(1)
“İstanbul yeniden kalkındırılması Menderes öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılır. Bugün hala kalkındırılıyor ve kesinlikle bu değişim devam edecektir. Fakat bu kent üzerinde onun damgasını silmek mümkün olmayacaktır. Bunun o derece mümkünü yoktur ki onun ölümünden kısa bir süre sonra Menderes’in basın içindeki en güçlü düşmanları şunu söylemekten kendilerini alıkoyamadılar: “Menderes’i mezarından çıkarmalı ve tamamlayamadığı yolları ve işyerlerini bitirmeliyiz, onun ardından tekrar o çalışma azmini geri getirmeliyiz”(2)
Eğer kentleşme açısından sürece bakarsak, Menderes bu açıdan kahramanlaştırılmış ve erişilmez bir yere konmuş gibi görünmesine rağmen, restorasyoncular ve şehir/bölge planlamacıları tarafından alaycı bir terimle “Laz Müteahhit”le İstanbul’un tanışması dönemi ve İstanbul’un tarihi ve kültürel özelliklerinin yıkılma dönemi olarak görülmektedir 1950’li yıllar.
Tarihte geçmişe uzanarak, bunun öyküsünü çıkarmak çok daha işlevli olabilir.
Cumhuriyet’in kurulmasının ardından, Osmanlının yüzyıllarca elde edemediği bir olguyla karşılaştık, yeni bir barış dönemi Cumhuriyetle birlikte kurulduğunda hem 400 yıl boyunca artmayan Anadolu nüfusunu artırmak hem de batının tekniği, planlaması ve sanayileşmesini kuracak bir ekonomik büyüme ortamını elde ettik. Cumhuriyet Ankara’yı başkent yaptı, İstanbul yüzyıllardan beri Osmanlının başkenti idi, kentin kurulması, imarı ve büyümesinde öncelik Ankara’ya verildi. Uluslar arası plancılar getirildi, yarışmalar düzenlendi, bozkırın ortasında bir kent yaratılmaya çalışıldı. Cumhuriyetin onuncu yılında yani 1933’de ilk kez İstanbul’a ciddi devlet yatırımları ve kentin yeniden yapılandırılması gündeme geldi. Ankara’dan çıkan derslerden elde edilen deneyimlerle, ülkemizde henüz gelişmemiş kent plancılığı dikkate alınarak Avrupalılardan davetle bir planlama yarışması açıldı. Yaygın ve ciddi bir araştırmanın ardından, üç Avrupalı kent plancısı yarışmaya girmek için İstanbul’a davet edildi. Onlar bir ay boyunca İstanbul’da kaldılar, haritalar geliştirildi, kentin tarihi hakkında brifingler verildi, kendileri fotoğraflar çektiler ve planlarını yaptılar: O dönemde her üç mimar-plancı İstanbul’un Arkeolojik mirasına saygı gösterilmesini savundu, ama o dönemde Arkeolojik miras daha çok abide eserlerle sınırlı tutuluyor ve kentin yüzyıllardır çok değişmeyen kültürel ve mimari özellikleri büyük oranda kapsam dışı tutuluyor, bunların dışında kentin modernist anlayışa göre yeniden inşası öneriliyordu.
Plan önerileri verildi, varolan jüri “üç önerinin değerlendirmesi ve incelenmesi için bir alt komite oluşturdu, nihai olarak ise Ehlgötz’ün önerisi hem en gerçekçi hem de en uygun bulundu, aynı zamanda İstanbul’un doğal yönlerine ve tarihsel özelliklerine en az müdahaleyi gerektiriyordu. Jüri alt-komitenin tavsiyelerini kabul etti, ama önerilen plan asla uygulanmadı.”(3)
Bir başka kayda değer öneri efsanevi İsviçre-doğumlu mimar Le Corbusier’in fikirlerine başvurularak oluşturuldu. Le Corbusier’in fikirleri İstanbul’un tarihsel karakteri açısından yarışmaya katılan üç mimardan da farklıydı. Ehlgötz dışındaki her iki katılımcı da büyük ölçekli bulvarları önermişlerdi, Le Corbusier ise İstanbul’un varolan yapısını ve yerleşim örneğini korumayı savundu. İnanıyordu ki İstanbul yarımadasının tam olarak korunması gereklidir, bu yüzden yeni gelişme ve sanayileşme alanları, Bizans Surlarının dışından başlayarak kentin batısına doğru inşa edilmeliydi. Le Corbusier’e verilen resmi yanıt bilinmese de, Arkitekt dergisinde 1949 yılında kendisiyle yapılan röportajda, hükümet tarafından niçin seçilmediğini açıklamaktadır:
“Atatürk yazdığım mektupta hayatımın en büyük stratejik hatasını yapmamış olsaydım, en güzel şehir olan İstanbul’un plancısı olabilirdim, böylelikle en büyük rakibim Henri Prost’un yerine seçilebilirdim. Bu kötü ünlü mektupta, ben aptalca bir söylem tutturarak, yeni bir ulusun en devrimci kahramanına şunu önermiştim: İstanbul’u olduğu gibi bırakın, yüzyılların kiri ve tozu olduğu gibi kalsın.”(4)
Bu arada Türk mimarlar yabancıların getirilerek İstanbul için planlar yaptırılmasına karşı çıkıyorlardı, örnek olarak Burhan Arif şunları söylemekteydi:
“İstanbul’un planlanması çok önemli ve nevi şahsına münhasır özellikleriyle kendine özgü bir evrene sahiptir, bu kentin mimari tarzını bir Fransıza, Almana ya da Amerikan kentine benzetmek büyük hata olacaktır. … İstanbul kenti biricik estetik ölçekleri olan bir kent, hiçbir yabancı doğuda yaşamadıktan ve uzun dönemler boyunca burada ikamet etmedikten sonra buranın yaşamını, kültürünü bilmeyeceği için İstanbul kentini tanıyamaz, bilemez.”(5)
Bu planların hiçbirisi uygulanmadı, yarışmayı kazananları bile. Nihayet Prost özel olarak bir kez daha davet edildi ve onun planı kabul edildi. 15 Mayıs 1936 yılında İstanbul’a gelen Prost 11 Haziran 1936 yılında nihayet kontratını yaptı, kentin baş plancısı olmuştu, bu mevkide 27 Aralık 1950 yılına kadar görevine devam etti. Üç farklı vali ve belediye başkanı ile birlikte çalıştı. Prost metropolün tümünü kapsayan bütünlüklü bir planı hiçbir zaman yapmadı, bunun yerine İstanbul Yarımadası ve Beyoğlu için bir master plan, kentin diğer yerleşim ve çalışma alanları için başka planlar yaptı. İstanbul yarımadası ve Beyoğlu bölgesi için yaptığı planda, altı alt-başlık üzerinden kendi planı için amaçlar koydu: abide eserlerin etraflarındaki yerleri boşaltmak ve buralardaki çirkin binaları yıkıp boş alan yaratmak; eski caddelerin birbirlerine erişebilir hale gelmesini sağlayan yolları yapmak ve yeni bulvarların açılmasını sağlamak; hijyenik konut üretimi ve yeniden oluşturulması gereken alanların yaratılması ile eskilerin rehabilitasyonu ile kötü hizmete yol açan yerleşim yerlerinin ıslah edilmesi; özelleşmiş bölgelerin yaratılması; kentin doğal güzelliklerinin, abide eserlerinin ve bunların içinde yer aldıkları bölgeleri korumak; İstanbul’un siluetini çok önemli görüş hatlarına sadık kalarak korumak, bunların arasında Marmara Denizi, Haliç, Beyoğlu ve Asya’daki kıyıların görünümünü korumak da vardı.
Bu süreç içinde planlı hareket etmeye azami dikkat gösterildi, kent sürekli belirli kaygılar korunarak ve onlara sadık kalınarak inşa edilmeye çalışıldı. Ancak 1950 yılında Demokrat Partinin gelmesiyle süreç birdenbire değişti, bir yandan Marshall yardımları ile büyük bir sermaye girişi oldu, öte yandan ise İstanbul gittikçe hızlanan bir içgöçün odağı haline geldi. Bu tarihten sonra hiçbir uygulanabilir plan hazırlanmadı ve kent büyük bir hızla yıkıldı, tarih arka planda kaldı, nazım planları yapılmaz oldu ve kentin nazım planları birer engel olarak görülmeye başlandı.
Prost’un önerisi hem hükümetin kararları hem de belediyenin imar faaliyetleri ile kullanıma sokulmuştu, belediyede büyük bir heyecan yarattı. Yüzyıllık bir gecikmeden sonra İstanbul nihayet geniş caddeler, parklar, kamu meydanları, spor kompleksleri ve tiyatrolar gibi çağdaş Avrupa kentlerine benzer şekilde yeniden yapılandırılmıştı. Bu kez planlar ayak-bağı olarak görülüyor, kentin mimari yapısı kaotik bir sürece evriliyordu.
Kentin Sosyolojik Sorunlarına Panoramik bir Bakış
1950’li yıllarda süreç bir anda hızlandı, kentin yapısı büyük oranda değişti, burada temel finansman kaynağı Marshall yardımları ile alınan dış borçlardan gelmekteydi: 1950’li yılların ikinci yarısında en radikal gelişmesi o kadar ileri boyuttaydı ki kendi tarihinin içinde bu on yıl ayrıksı kaldı, kentin kültürel, siyasal, mimari özellikleri büyük oranda değişti. Hükümet tarafından büyük fonlar aktarıldı, kaynaklar İstanbul’un yeniden şekillendirilmesine harcandı. Hakikaten başbakan Adnan Menderes kişisel olarak yeniden geliştirilen işlerle ilgilendi, gözetmenlik yaptı, sık sık denetlemelerde bulundu, pek çok özel mülk kamulaştırıldı, devasa bulvarlar inşa edildi, bunlar İstanbul Yarımadası da dâhil olmak üzere kentin diğer bölgelerini de kapsıyordu. Gerçekten de, İstanbul’un yeniden yapılandırılması Menderes yıllarının leitmotifi oldu. Otuz yıl sonra bir kez daha İstanbul değerlendirildiğinde İstanbul yeniden kalkındırılmamış, aksine bin yıllık kültür ve mimari yapı yağmalanmıştı, kaotik yönetim sonucu kent bir tür içinden çıkılmaz sorunların içinde kaybolmuştu, kentin önemli merkezleri ise sularının aşırı kirlenmesi nedeniyle yoğun bir kokuyla kaplanmıştı. .
Sosyolojik olarak ise aynı yılların tam olarak iç göçün hızlandığı, kentin nüfusunun hızla artmaya başladığı, kentin ticari ve sınai büyümesinin artan nüfusu karşılayamadığı, kentin kültürel dokusunun değişmeye (kimilerine göre kaybolmaya) başladığı yıllardı. Artık bütünün görüntüsü yeni yükselen binaların ardında kayboluyordu. İlk gecekondular yapılmaya başlandı, o zamandan günümüze kentin yeniden bir nazım planını uygulayabilmesi için sürekli olarak sermaye eksikliği çekildi, sermaye eksikliği oranında da ise plansız ve hızlı büyümenin tetikleyiciliği ile artık TMMOB tarafından sürekli eleştirilen bir yapılaşma gösterildi. İşin ilginç tarafın TMMOB’da 1953 yılında kurulmuştu ve yarı resmi bir kurumdu.
Bundan sonraki kentin plan-büyüme-yapılaşma diyalektiği, yasaların uygulanamaz, büyük sosyal sorunlara yol açması, bizzat yasaların feasible bulunmaması nedeniyle askıya alınması oldu. Sürekli her nazım planı gündeme geldiğinde, yeterli sermaye yoktu, kentin büyümesi ise sosyal olarak engellenemiyordu, bu kakofoni içinde İstanbul yüzyılların kenti olmasına rağmen, gitgide gecekondularla çevrili bir kente dönüştü, merkezinde ise gökdelenlerin süslediği bir alan, kaldı ki merkezi yerlerde de gecekondulaşma yeniden imar süreçleriyle sürekli bir hal aldı. Kentin yapılaşmasına büyük oranda rant hükmediyordu.
Sosyal Açıdan İstanbul’un Tarihinde Kısa bir Gezinti…
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine bakılarak göç edenler incelenirse, göçün büyüklüğü anlaşılabilir: 1975–80 arasında 3 584 421 (toplam nüfusun % 9,34’ü), 1995–2000 arasında 6 692 263 (% 11,2) olarak artmıştır. Bu yıllar aynı zamanda iç savaşın en sıcak olduğu ve köy boşaltmaların devlet politikası olarak uygulandığı bir dönemdir. Her beş yıllık dönemde yaklaşık % 10’a yakın bir nüfus göçe yazgılı olarak yaşamaktadır. Otuz yıl önce % 10 3,5 milyona, günümüzde ise 7 milyona karşılık gelmektedir (Bak. http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?tb_id=38&ust_id=11)
2000 yılı nüfus sayımı verilerine göre, ülke genelindeki göç nedenlerinin başında iş arama % 45 ve diğer nedenler (% 16,9) gelmektedir (İTO, 368). İstanbul’a göç 15-24 yaş arasında yoğunlaşmaktadır (İTO, 371).
Başta İstanbul olmak üzere, büyük kentlerin göç haritasını incelediğimizde, göç kitleseldir. Radikal farklılıklar olmamasına rağmen, özellikle yüksek öğrenim görmüş insanların göçü dışarıdan içe değil, içeriden dışa doğrudur, bu da tarihsel değişimi gösterir (İTO, 374-75). Geçmişte eğitim için İstanbul’a gelen ve çalışma hayatı için İstanbul’da kalan tablo belirgindi, günümüzde ise eğitim gördükten sonra Anadolu’ya göçenler ağırlık kazanıyor.
Bu verileri değerlendirdiğimizde, ülke için hayati öneme sahip sağlık (hemşire ve sağlık personeli), güvenlik (polis) ve eğitim (öğretmen) alanlarında memurlar için büyük kente gelmek çoğu durumda bir sürgün anlamına gelir, hayat İstanbul’da çok daha zordur. Kentte yaşamanın kendine özgü ekstra maliyetleri dışında, olağan yaşam tablosu içinde harcama kalemleri Anadolu’ya göre çok daha yüksektir.
İstanbul’un büyüklüğü kültür ve ticari hayat açısından geleneksel aile için yıkıcı güçleri barındırmakta, kentin her tarafına yayılan parçalayıcı bir nizamsızlık halkı sürekli tedirgin etmektedir.
2000 yılı verilerine göre İstanbul’a toplam göç 906.950 kişi olmuştur, bunların 707.735’i okul bitirmiş, 343.375’i ilkokul mezunu, 35.110 lise dengi meslek okulu, 92.011’i yüksekokul üniversite düzeyindedir. 63.369 okuma yazma bilmez olarak saptanmıştır. Eğitim düzeyi düşük olan göçmenler daha çok kentin çeperlerine, varoşlara, kayıtsız çalışma bölgelerine Sultanbeyli, Gaziosmanpaşa gibi aynı zamanda yaşamın daha ucuz olduğu ilçelere yerleştiği görülüyor (İTO, 377-378)
31 Aralık 2010 tarihinde yapılan nüfus sayımına göre Türkiye nüfusu 73.722.988 kişidir. Toplam nüfusun % 18’inin (13.255.685 kişi) İstanbul’da ikamet ettiği, yani “ikametgâhlarının İstanbul’da olduğu”, (belgesiz, sürekli ya da mevsimlik olarak yaşayanlarla birlikte nüfus çok daha fazladır) 2000 yılı nüfus sayımına göre İstanbul nüfusu (10.018.735) 3,5 milyona yakın artış göstermiştir. 1990 yılında ise nüfus 7.309.190 idi. Tabi ki bu rakamların tamamı kayıtlı nüfusu göstermektedir (bak: TÜİK 28.01.2011 tarihli 91 sayılı Haber Bülteni)
Genel olarak çalışanlar içinde, sosyal güvencesizlik ve kayıtdışı ekonominin bir parçası olmak çok yaygındır, öyle ki ülkenin iktisadi tablosunda görülmemesi imkânsız büyüklükte bir kayıtdışı ekonomi profili vardır, buna karşın bu alanda çalışan insanların sosyal hakları olmamasının yanı sıra büyük oranda örgütsüz ya da sendikasızdırlar.
“Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden yapılan belirlemeye göre, Eylül’de istihdam edilen toplam nüfus 22 milyon 973 bin olurken, bunun 10 milyon 101 bin kişisini herhangi bir sosyal güvencesi bulunmayanlar oluşturdu.” (Radikal, 16.12.2010)
Bu verilere eklenecek olan ise gidişat içinde kayıtdışı ekonominin büyüdüğü ve istihdam içinde önemli bir yer tuttuğudur, esnek üretim genel olarak kamu sektörü içinde de artmaktadır. Sözleşmeli personel çalıştırma gittikçe hükümet ve özel sektörün belirleyici istihdam politikası haline gelmiştir, çünkü esneklik sosyal güvence maddelerinin törpülenmesi ve kişilerin iş yaşamı hakkında yetkilerinin kısıtlanmasını olanaklı hale getirir. Genel planda Türkiye, iktisadi verilerdeki iyileşmeye karşın, çalışma şartları ve sosyal haklar açısından çok geridir. Boyner’in sözleriyle (chairman of TÜSİAD) iktisadi ölçek bakımından dünyada 16., yaşam standartları ve huzuru açısından ise 86.yız (Milliyet, 30 Mayıs 2011). Bu aşırı oransızlık, batılı ülkelerde olmayan bir şiddeti ve siyasal kargaşayı gündelik hayatın içine taşımaktadır.
“Özetle 2000’ler Türkiye’sinde kısa zaman aralığında kitlesel çapta yaşanan ve geçimlik alan ve olanaklardan koparak gerçekleşen bir işçileşme başat hale geldiği, kentli küçük meta üreticileri “yeni küçük burjuva” kesimlerin de aşağı doğru toplumsal hareketlilik yönünde ilerleyerek yoksullaştıkları ve işçileştikleri görülmektedir.” (BSB, 35)
İstihdamın sektörel yapısı tarımdan tarım dışına, tarım dışında da göreli olarak imalat sanayinden hizmetlere doğru kayarken, tarım dışı istihdamda kamunun payı da belirgin biçimde azalmıştır. Bu değişim tablosu Yeni Dünya Düzeni ve IMF ile hükümetin görüşmelerine de uygundur.
Sözleşme statüsüne sahip olanlar içinde örgütlü olanların sayısı (örneğin sendika) aşırı azdır: “Sözleşme statüsüne tabi yaklaşık 12 milyon işçinin yaklaşık yüzde 7’si sendikalarda örgütlüdür; örgütsüz olmakla birlikte sosyal güvenceye sahip bulunanlar yaklaşık 5 milyon iken, geri kalanlar örgütsüz ve güvencesiz koşullarda çalışmaktadır. Sendikalı güvenceli emekçilerin yaşam tarzı itibarıyla daha çok kentli nüfus özelliklerine, örgütsüz ve güvencesiz emekçilerin ise taşra nüfus özelliklerine yakın olduklarını ortaya koymaktadır.” (BSB, 36)
Kentte yaşayan nüfus, ne İstanbul’da ne de diğer kentlerde modern anlamıyla kentlileşme sürecinden geçmemektedir. Büyük kentin ekonomik yaşamının parçası olsalar dahi, kentte yaşayan nüfus büyük oranda ne kentli ne yerli olarak ifade edilen, genel olarak arafta kalmış, yerleşik bir kültürün parçası olmadan yaşamaktadırlar.
Kentin bir nazım planının olmayışı, kültürel olarak anarşik karakteri, ekonominin büyümesinin kente genel olarak bir refah olarak dönmemesi, esnek üretimin artması, zaman içinde sosyal hakların artmak yerine köklü olarak törpülenmesi tarihsel bir eğilim olarak ortaya çıkmaktadır.
Nazım plansızlığından başlarsak, bunun nedeni paradoksal olarak seçimlerdir, i) kentsel sorunlara yapısal çözüm bulacak iktisadi bir seçenek bulamıyorlardı, kentin sosyo-demografik sorunları kentin iktisadi yapısından çok daha hızlı büyüdüğü için sorunlar birikmekteydi, ii) bunlara nazım planı ve altyapıya ilişkin bilinçli çözümler üretmek için çalışacak siyasal kadrolar hiçbir zaman olmadı. Sonuç olarak yapılan, “olduğu gibi bırakmak”, piyasanın anarşisi içinde gerçeklik ne yönde gelişirse onu meşrulaştıracak ve kanun dışı seçeneklere karşı çıkmadan onları kabullenecek bir yolu seçtiler.
1965 yılında 2 milyon olan nüfus günümüzde 15 milyonu geçmiştir. Boğaziçi’ne ikinci köprü yapılması İstanbul’a nüfus açısından maliyeti iki milyonu aşmıştır. Gündemde olan Boğaz’a üçüncü köprü ve Çatalca’ya Marmara Denizini Karadeniz’e bağlayan kanal yapıldığında ise nüfusun yirmi milyonu aşması bekleniyor. Zira köprünün yapımı ile birlikte kentsel nüfusun sınırlı olduğu kentin kuzeyine olan bölge hızla yapılaşacak ve pek çok yerleşim bölgesi oluşacaktır.
Sosyo-ekonomik olarak Türkiye’de 1980 askeri darbesinden sonra toplum büyük oranda küçük burjuvalaşmıştır, bu karakteristik özellik üretim sürecindeki yer ile olan bağlarından kopmuş, davranış kipi toplum için karakteristik olmuştur. Kültür ise farklı katmanları içermeyen, giderek popüler kültür üzerinde yoğunlaşan bir karaktere büründüğü için, toplumun küçük burjuvalaşma serüveni etkili olmuştur. Bu değişim süreci bir anlamda Türkiye’nin baskıyla on yıldır Yeni Dünya Düzenine hazırlandığını düşündürmektedir.
Bu tip sosyo-ekonomik değişimlerin sinemaya yansıması net olarak görülebilir. Bu nedenle Türkiye’de örneğin komedi filmleri içinde canlandırılan karakterler bile köklü olarak değişmiş, genel olarak “tutunamayan karakterler”in sayısında ciddi bir artış olmuştur. Aynı zamanda üretim sürecinde yeterli büyüyememenin doğrudan sonucu olarak, örgütsel mücadele ve dayanışma yerine, bireysel çözümler öne çıkması kaotikliği sürekli kılmaktadır.
Yeni Türkiye Sineması özellikle karakterleri arasında böylesi değişime uğramış, belirli meslek ya da yeteneği olmayan işlerde çalışmayı, insanların kendi başlarının çaresine bakması girişimlerini, herkesin bir yakınından iltimas istemesi gibi durumları sıklıkla beyaz perdeye taşımıştır.
Sosyal Değişimlerin Sinemaya Yansımaları
Yeni Türkiye Sinemasında, İstanbul’un resmedilmesinde dönüm noktası Tabutta Rövaşata (Zaim, 1996) ile başlar. Film iki merkezli bir sosyal ortamda geçer: birincisi filmin ana mekânı (Rumeli)Hisar(6) ve çevresidir. İkincisi ise kente geçici olarak “kamulaştırılan araçlarla” yapılan gezintilerdir. Hisar İstanbul’da neyi temsil eder? Film niçin Hisar’ı kendine mekân seçmiştir? Film kenti nasıl betimler?
Tabutta Rövaşata filminin yapıldığı yıl 1996’dır, yani Recep Tayyip Erdoğan’ın (şimdi başbakan) belediye başkanı olmasının iki yıl sonrası. Bu seçimin ardından İstanbul’da Beyoğlu’nun tarihsel kültürel kimliğinden başlayıp, İstanbul’un itilmişler/kakılmışlar tarafından istila edildiği, kentin talanının burjuva hayatını imkânsız hale getirdiği, medeniyetin talancılığa karşı kaybettiği tartışmaları dönemin gündelik gazetelerinin bir numaralı konusu haline gelmişti. Bu anlamda Hisar neyi temsil eder sorusu özel bir anlam kazanıyor. Hisar Boğaz’ın kıyısındadır, buna karşın, hemen öncesinde Bebek, hemen sonrasında ise Emirgan ve Boğaz’ın diğer yalıları, köşkleri uzanır, örneğin Dünyanın en zenginleri listesinde on yıllarca yer almış Sakıp Sabancı’nın köşküne yürüyerek buradan gidilebilir. Ama Hisar bu iki yerin arasında kalmış, Boğaziçi Üniversitesi’nin eteklerinde, geleceğin büyük menajer adaylarından, büyük sınav başarıları kazanmış olmalarına karşın, burjuva olmak istemeyen ya da burjuvaziye hizmet ederek CEO olmak yarışına katılmak istemeyen insanların, “her şeyle sinikçe alay etme mekanı”, yoksullarla en eğitimlilerin rütbesiz buluştukları bir yer, insanların gündelik hayatın yoğun karmaşası içinde bilinçdışlarını serbestçe paylaşacakları bir buluşma zemini ve bütün bunları tamamlayan ise polis kontrolünün olmadığı bir alan olması. Bu anlamda Hisar iktidarın hemen gölgesinin altında, ama onun gözetleyici gözlerinden ve baskılarından uzakta bir sığınma noktasıdır. Buranın kuralları somut olarak yıkıcı olmadıktan sonra, her türlü “yetkeci söylemin yıkıldığı bir alan” olması, burada insanlar bütün yetilerini parasız değiş tokuş ederler. Bu nedenle Hisar iki nedenle seçilmiştir:
1. Hisar’ın eğitimli ve nitelikli insanlarına bir karşılık ödenmeden ve karın tokluğuna yararlanabilmek ki bir anlamda gerilla tarzı film üretme biçiminin en nesnel dayanağı buydu,
2. Hisar’ın kendine özgü manevi atmosferini çizebilmek ve bu atmosferle uyumlu bir biçimde egemen söyleme, iktidara, kolluk kuvvetlerine mizahla bir direniş hikâyesi kurmak, minimuma dayanarak maksimumun ve egemenin meşruiyetini sorgulamak.
Bu iki özelliğin kesişme noktasında ise, film yapısı gereği eşitsizliği buluşturur, bir yandan gerçek bir kaybedeni merkeze alır, öte yandan siyasi iktidara ve egemene karşı ironiyi en büyük silahı olarak kullanır, nihai aşamada ise barış yanlısı söylemini ve güce karşı masum yapısını her an hissettirir.
Mahzun (üzüntülü, ezik anlamına gelir) (Ahmet Uğurlu) karakteri evsizdir, işsizdir, güvencesizdir, ama öte yandan gerçek bir dosttur ve vefalıdır, doğadaki her şeye karşı sevgi besler. Etrafındaki tüm insanların ona karşı tavırlarında “hem ötekidir hem de bir sırdaştır”, biçaredir ve en önemlisi de zararsızdır. Buna karşın yaşamak için her attığı adım bir çatışma nedenidir, hiçbir şeyi olmadığı için aldığı her şey ancak bir kamulaştırma(7) sonrasında elde edilebilir. Statüko Mahzun’a ancak bir hami atayarak rahatlayabileceğini düşünür, bunu da tehditle yapar. Ama Mahzun varlığına sığındığı aşkın ısısından etkilendiğinde bütün dengeler yeniden sarsılır. Mahzun’un özelliği “görülmek istenmeyen” olmasıdır, varlığının kendisi rahatsız edici hale gelmiştir. Dengeler sarsılıp kendisi kamusal alanda sınırlandığında, binbir çeşit statükonun isnadıyla karşılaşır, bütün zararsızlığı ve çaresizliğine karşı, bir suç makinesi olarak resmedilir. Mahzun aslında İstanbul’un öteki yüzüdür, toplu huruç harekâtıyla temizlenemeyecek, kolektif olarak kentin egemenlerinin sembol-yıkıcı karakter olarak nitelediği, kendisinden her şeyi beklenir olarak göstermeye çalıştıkları, varlığına karşı şüpheyle önleyici duvarları yükselttikleri bir “öteki ve masum”dur. Mahzun varlığı ile statüko-iktidar-burjuva ya da beyaz Türklerin anti-tezidir, ona karşı yüklenilen anlamlar geriye dönüşle anlamdan sizin sorgulanmanız için Hisar tarafından eleştirel olarak ironik bir dille size yöneltilecektir.
Aynı nedenle Tabutta Rövaşata filminde yönetmenin söylemi incelendiğinde, olayın anlatılış biçimi, dramatik yapı, yapının içerdiği bileşenlerin konumlandırılması ve ilişkilerinden, iktidarın, egemenin, beyaz Türklerin, statükonun, erk sahiplerinin sorgulandığı ve Mahzun’a ilişkin üretilen söylemlerin tersyüz edilmesini görmekteyiz. Mahzun bir sahipsiz bölge insanıdır ve dispossessed bir insandır, dolayısıyla diyalektik karşıtı bütün muktedirler ve onların kendini meşrulaştırmak için kullandıkları söylem haline gelir. Hisar ise tam da bu anlamda bu karşıtlığı dayanışma ve bilinçle ve haz alarak yüksek sesle ve estetik bir söylemle kurabilecekleri mekândır.
Üçüncü Sayfa (Demirkubuz, 1999) yapı olarak büyük oranda kolektif olarak Masumiyet’e (Demirkubuz, 1997) yüklenilen anlamların tersyüz edilmesini amaçlar, bu durum mekânsal olarak da geçerlidir. Masumiyet Adana’da hapiste başlar, sonra İzmir, Aydın, Ankara ve en son İstanbul’a gelirler. İlginç olan İstanbul’da hapishaneden arkadaşın Kürt olduğunu öğreniriz çalan ağıttan. Üçüncü Sayfa ise kentin merkezinde başlar: Beyoğlu. Beyoğlu bir yandan eskiden sosyetenin merkeziydi, öte yandan kültür sanat ve eğlence hayatının. Ancak özellikle 1980 darbesinden sonra, her iki anlamını da yitirdi, Yeni Dünya Düzeninin ilan edildiği yıl (1990) Beyoğlu’nun ana caddesi trafiğe kapatıldı, bölge tümüyle deri değiştirdi, giderek salaş bir anlam kazandı. Artık bir yandan ucuz eğlence mekânıydı, öte yandan kentin merkeziydi, aynı zamanda gece hayatının odağına dönüştü. Fuhuş, kumar, uyuşturucu, barlar bölgenin kendi karakteristikleri özelliği kazandı, bunun yanı sıra ise şansını İstanbul’da ya da entelektüel yaşamın içinde denemek isteyen başarısızlığa mahkûm insanların aşırı biriktiği bir mekâna dönüştü. Üçüncü Sayfa böylesi bir karakterin iç dünyasına, kendi karanlık yönlerine ve yitikliğinin öyküsüne dönüşür. Filmin çıkış noktası bir yandan 1980 darbesinden sonra bilinçli bir politika olarak ulusal gazetelerin düzenli olarak adli olayları yayınlamasından yola çıkarak, (pek söylenilmez ama aslında el altından darbenin bir kararı olarak uygulanmıştır) bu olayları okuyan birisinin kendince yaptığı kurguya dayanarak, özenle kurulmuş, dramatik gerilim elde etmek için yapay bir öyküden oluşturulmuştur. Filmin başkarakteri İsa (Ruhi Sarı) bir yerde tutunamayandır ve kentin merkezinde yıkıntı ve döküntü içindeki bir evde yaşar. Bir yandan içinden çıkılamayacak denli kötü koşullar, öte yandan kötü gidişatı değiştirecek hiçbir umudun belirmemesi, düzensiz bir hayat ve bir tür buradan kovulma haberinin “silahlı tehdidin ardından gelmesi” silahın patlamasına yol açar. Bu anlamda Üçüncü Sayfa insanın tükendiği anda doğan şiddetten beslenmektedir, yaşamın normatif kurallarla yönetilmediği ki gerçekten de böyledir, öyle ki Beyoğlu’nda polisin bile kullandığı yöntemler ve davranışlar bile diğer bölgelerden değişiktir, Beyoğlu bir tür onlar içinde canından bezme mekânıdır.
Bu açıdan kentin merkezinde, bir tür kentin üst tabakası, sanat kültür dünyası ve gece hayatına düşkün varlıklı ve ehli keyif insanların buluşma mekânı Beyoğlu’nda bir yandan saf, öte yandan kaybetmeye mahkûm bir karakter çizilir, kentin öteki yüzüne geçilir, kent iki denklemi aynı anda karakterine dayatır:
1. Her şeyi kabullenmesi ve sürekli didinmesi karşılığında sefalet ve “satılacak adam olmanın çekingen üyesi” olmakla yetinme,
2. İsyana karıştığında ise isyanın saflığı bile bir başka kurguda ona figüran rolü vermesi,
Dolayısıyla karakterimizin karakterine uygun bir yaşam alanı sunmayan öteki mekândır, bu mekân ne ıslah edilebilir ne de vazgeçilebilir. Ne kırmızı bölgedir ne de egemen söylem ve ahlakla kurulu bir alan, her an varolduğunu sandığınız kurallar ve koşullar sarsılabilir. Üstelik bu mekân sanki diğerlerinden görünmeyen sınırlarla ayrılmış, burada hayat kendi yitikliği ve boşluğu içinde yaşanır, salınmak serbesttir, ama bütün ipler kontrolünüz dışında kesilebilir. Mutlak kakofoni ve güvencesizlik tipiktir. Bir tür sanal intiharla biter film, iyi ve erdemli bildiğiniz bütün değerlerin yitim noktasında, boşlukta, gece ve karanlığın içinde ilerlerken… Kendisine biçilen rolü hiçbir şekilde yenileyemez, geçmişteki kimliğini de sürdüremez, çıkışın rolü gereği imkânsıza dönüştüğü bir anda.
Güneşe Yolculuk (Ustaoğlu, 1998) İstanbul’da geçen filmler içinde en özgünüdür, bir tür kentin ihmal edilen ve asıl çatışmaların yaşandığı ve göçle büyümüş yan bölgelerinde geçer. İlk önce film İstanbul’un bir varoşunda başlar, bir su birikintisinde kentin inşaatların sürekli olduğu bir bölgede evden çıkarılan tabutun yıkık dökük bir kamyona bindirilmektedir. Ardından sonradan tabutta olan olduğunu anladığımız Berzan’ın (Nazmi Kırık) el arabasıyla gün ışırken kaset satmak üzere Eminönü meydanına ilerlerken görürüz. Koma Amed’den(8) bir parça koymasıyla Eminönü bir anda dolar, canlanır.
Bütün film boyunca kentin varoşlarıyla kentin merkezleri arasında dolaşır film: Bir yandan kentin kenar mahallesinde yaşarlar, burada farklı bir kültürün içindedirler, öte yandan boş zamanlarını değerlendirmek ve elbette çalışmak için kentin merkezine gelirler. Üstelik kentin en tarihi mekânlarında bile şimdi demode olan, tarihi hanlarda bir yandan üretim yapılmakta, kimi katlarında ise bekâr odaları denen yerlerde ciddi sayıda insan barınmaktadır. Çoğunun adresi bile belli değildir:
1996 yılında Türkiye’de HADEP(9) bünyesinde sol ittifak yapmış, bu partinin çatısı altında seçime girmiştir. İstanbul 3. Bölgede parti adına seçim çalışmalarını yönetecek 80 temsilci ile toplantı yapılıyordu, yoğun tartışmaların ardından parti temsilcilerine sorarlar, kimler bu bölgede yaşıyor, bütün temsilciler o bölgede yaşamaktadır. İkinci kez, kimler oy kullanıyor diye sorarlar, yalnızca 20 kişi bu hakka sahiptir, diğerlerinin kaydı yoktur.
Bu açıdan neredeyse Mehmet’in (Nevruz Baz) milli maçı seyretmeye gittiği yer olan Aksaray’ın Batısı bir bütün olarak yüzbinlerce Kürtün yaşadığı, o dönemlerde büyük bölümünün adresinin muhtarda kayıtlı olmadığı, yurttaşlık haklarından sınırlı oranda yararlanabilen insanlardan oluşuyordu. Kent 1984 sonrasında, ölçüsüz bir şekilde büyüdü, milyonlarca insandan oluşan bir göç dalgası yaşadı. İşte, Güneşe Yolculuk bir anlamda kente gelen bu insanlardan olan Mehmet’in ve Berzan’ın adım adım kentin dışına sürüldükleri bir olay akışına sahiptir. Hatta film içinde taşıdığı siyasi gösterilerin çekilmesi için de yalnızca bu kontrollerin daha seyrek olduğu kent dışındaki varoşlarda çekim yapılabilmiştir.
Belediye hizmetleri açısından, örneğin Kürtlerin büyük oranda gelir gider dengesi ve tepkisellikleri ile beslenen tavırları nedeniyle, otobüs biletlerine (sahte biletler ya da sahte aylık kartlarla) ve diğer belediye hizmetlerine kadar ücret ödemeden ve kayıtsızlıkla beslenen büyük gelir kayıpları yaşanmaktaydı. Örneğin bugün İstanbul’da kullanılan Ak-Bil ve diğer kontrol mekanizmaları belediyelerin bu gelir kayıplarını ortadan kaldırmak için yaptıkları teknolojik atılımlarında tetikleyicisi olmuştur.
Kentin içiyle dışı ya da çeperleri arasındaki ilişki, ulaşım araçları içinde geçerlidir. Kentin merkezinde raylı taşımacılık ve otobüs ile ulaşım sağlanırken, kentin çeperlerinde nakit parayla çalışan minibüsler yaygın olarak görülür, aynı zamanda kentin çeperlerine doğru geçerken zamanı ve yeri olmayan bir şekilde araçların durdurulması ve aranması yaşanır. Kentin yetersiz nizamı bile kentin çeperlerinde çok daha fazla anarşikleşir, kendin dışına taşıldıkça güvenlik kuvvetleri açık ve ölçüsüz şiddete daha çok başvurur. Güneşe Yolculuk İstanbul’un en yetkin ve tam genel görünümünün ve resmi olanın sınırlarını sorgulayan film olarak ortaya çıkar, İstanbul’daki gündelik yaşamı ve insanların “ötekileri nasıl gördükleri” en doğal haliyle verilir.
Bu anlamda film varoşlardan kente ekmek derdi için gelen, sonra da adım adım kentin varoşlarına sürüklenen ve birisinin siyasi bir gösteride başına aldığı darbe ile beyin kanaması ile hayatını kaybetmesi, ardından ise diğerinin tabutu bu karakterin doğup büyüdüğü topraklara götürmesinin hikâyesidir. Tam da bu anlamda bu tersine yolculuk bir anlamda kimliğin kazanıldığı, hayat içinde kişilikli duruş için insanın kendini aştığı, öte yandan ise bastırılanın kültürünün ve maddi varoluş koşullarının ortaya çıktığı bir sorgulama sürecidir. Burası gerçektir, Güneşe Yolculuk resmi tarih tezlerini savunan, Kürtleri bölücü olarak gören, o insanları medeniyetten uzak olarak niteleyen, hatta o insanlara karşı her türlü şiddeti önsel olarak kabul etmeye hazır, bir yandan da bu insanlardan korkan kesim için kabullenilemez bir filmdir, belirli ölçülerde masallardaki ulusal öcünün sembolüne dönüşür. Meslek olarak, filmin taşıdığı işlere baktığımızda, sırasıyla: seyyar satıcılık (kayıt dışı), su kaçaklarını tespit etme, garajlarda gece bekçiliği (mafyayı çağrıştırmaktadır), otogarda muavinlik, çöpçülük, çamaşırhane… Bu anlamda Güneşe Yolculuk bir anlamda adım adım çıkışsızlığa ve kentin dışına sürülen insanların manevi isyanına dönüşür, bu insanların yüreklerindeki sızı ve insan sevgisi ise sıcak renkler ve güneş ile sembolize edilir.
Uzak (Ceylan, 2002), filmi bir tür İstanbul’un öteki filmlerde temsilinde eksik bırakılan mekânlarına saygı duruşu gibidir: gemici olmak isteyen Yusuf (Mehmet Emin Toprak) karakteri özelinde, bir yandan kent ve kentli olmak keşfedilirken, öte yandan her tarafı denizlerle çevrili kentin içinde boğulmuş karakterin dışa açılma çabasına karşılık gelir.
Film Üçlemenin son halkasıdır, Çanakkale’nin Yenice ilçesinde kriz nedeniyle işini kaybetmiş olan Yusuf, iş bulmak ve dara düşmüş ailesine maddi destekte bulunmak, öte yandan ise Kasaba’nın insanı boğan tek düzeliğinden kurtulmak için İstanbul’a, bir akrabasının, Beyoğlu’nda oturan Mahmut’un (Muzaffer Özdemir) yanına gelir. Hayali gemilerde miçoluk, kamarotluk yapmak, dünyayı dolaşmak, dövizle maaş almaktır, bir yandan kasabadan kurtulmak, öte yandan ise bir iş sahibi olmaktır. Kriz nedeniyle neredeyse kasabanın ekonomik temeli olan seramik fabrikası kapanmış, bir anda sofraları yoksullaşmıştır.
Yusuf’un çabaları ikilidir, hiç bilmediği bir alan olan gemilerde çalışmak için limanları dolaşır, öte yandan ise Mahmut’un oturduğu mekân olan Beyoğlu ve çevresinde hayatı keşfetmek için dolaşır. Mahmut ise reklam ile sanat fotoğrafçılığını birleştirmiştir. Kentin keşfedilmesi büyük oranda Yusuf ile olur, bu çaba aynı zamanda kentli kültürün keşfedilmesi anlamına da gelir, Yusuf aynı zamanda kente açtır, gözetimsiz bir ortamda gördükleri her şeyi farklı ya da kendince yorumlayarak dolaşır. Aralarındaki ilişki kısaca “koyun can derdinde, kasap et derdindedir”, her birisinin kendi dertleri özelinde bir kesişim kümesi oluşmaz, gittikçe onların meramlarını ayıran sınır, birbirlerine düşmelerine, iletişimin kaybolmasına neden olur. Yusuf gemicilerin takıldıkları bir Karaköy kahvesinde hayatının dersini alır; çünkü kriz yalnızca Kasaba’da değil aynı zamanda kenttedir, yurtdışına ilişkin üretilen bütün hal bilmez hayallere karşın: “Tarzan gidersin Tarzan gelirsin”.
Uzak filmi giderek mekânsal uzaklıktan, meramların/hayallerin/değerlerin/kültürel kodların ve nihai aşamada ise benliklerin uzaklığı anlamına bürünür. İstanbul’un yoğun kar yağışı altında, kentin belli bölgelerinin terk edilmiş havasına büründüğü limanlarda, en işlek caddelerde, kenar kahvelerde, varlıklı semtin yoksulları ile iyi halli küçük burjuvaları arasında dolanır gider. Kayıp ruhlar limanının gemicileri olarak benliklerin birbirine değmediği bir noktada, belli belirsiz ötekinin duyumsandığı bir anda “gemici sigarasının tüttürülerek” diğerinin duyumsandığı anda biter. Uzak Türkiye’nin bir yandan güncel krizlerine, öte yandan ise 1980 askeri darbesinden sonra işçi ile aydın/sanatçı arasında bir türlü geçilemeyen, birbirine erişilemeyen sınırlarda kaybolmuş insanların benliklerinin buluşma çabasının kesintiye uğraması ile çatışmaya dönüşmesinin hikâyesidir.
Sonuç
Tabutta Rövaşata (1996) filminde başkarakter Mahzun Süpertitiz gerçek bir kaybedendir, hiçbir mesleği yoktur, iş arama çabası da yoktur, etrafındaki hiçbir insan düzenli ve belirli bir meslek eğitimi almış vasfı olduğunu göstermez.
Masumiyet (1997) filminde karakterlerin yine hiçbir vasfı ve sanatı yoktur, bir evleri ya da düzenli hayatları yoktur.
Üçüncü Sayfa’da (1999) karakterimiz oyuncu olmaya çalışır, ama bir işi yoktur, etrafındaki insanlar da görülmez, dahası bütün ilişkiler hukuki yollarla değil, kendi akışı içinde “güç ve zor ilişkileri” çerçevesinde çözülür, ahlaki değerlerin yıpranması karakterimizin benliğinin sarsılmasına kadar devam eder. Üstelik filmin geçtiği yer İstanbul’un “merkezi”dir.
Güneşe Yolculuk (1998) filminde düzenli bir işmiş gibi görünen Mehmet’in İSKİ’de(10) su kaçaklarını tespit etme işi, hiçbir sosyal hakkı tanınmadan ve haksız yere işini kaybetmesinden de anlaşılabileceği gibi, aslında taşeron bir firmada sözleşmeli olarak çalışmaktadır. Daha sonra yaptığı hiçbir işle ilgili formasyonu yoktur. Berzan karakteri için de durum aynıdır, hiçbir işinden dolayı kayıt altında değildir, gelir vergisi ödediği hiçbir işi yoktur.
Uzak’ta (2002) Yusuf kasabada fabrikada çalışmaktadır, 2001 krizi yaşanırken fabrika kapanmış işini kaybetmiştir. İş umuduyla geldiği kentte formasyonuna sahip olmadığı gemici olmayı düşünür, miçoluk ya da kamarotluğa dair ciddi bir bilgisi dahi bulunmaz, onu çeken dövizle maaş alması (yüksek enflasyona karşı maaşının erimemesi), ülkeler arası gezebilecek olmasıdır. Ancak bu umudu da belirli bilgiye ya da öngörüye dayanmaz, harekete geçirici eğilim çeşitli yerlerden duyduklarıdır. Üniversite mezunu ve sanatla uğraşan Mahmut’un sosyal güvencesi olmadığını düşünmek daha doğrudur, o da düzenli bir hayata sahip değildir, sinemaya geçmek, Tarkovski gibi filmler çekmek ister, ama hayata mola vermiş ve Beyoğlu’nun düzensiz hayatı içinde kaybolmuş gibidir.
Aynı zamanda filmlerdeki karakterlerin hiçbirisi işiyle ilgili bir dernek ya da sendikaya bağlı değildir, krizlere, ücretlerdeki kayıplara, sosyal güvenceye dair hiçbir mücadeleye katılmaz, bu durum söz konusu bile olmaz. Diğer yandan hiçbirisi zaten düzenli ve yerleşik bir hayat da sürmez. Hemen hiçbirisi aldıkları eğitimle ilgili bir meslekte çalışmaz.
Bir başka önemli nokta şudur, karakterlerin hiçbirisi arasında toplumun gidişatı hakkında derin tartışmalar yoktur, neredeyse ülkenin gündemi kriz dışında karakterlerin hayatına girmez, krizler de bireysel yaşamlarına sonuçları ile mevzu bahis edilir. Daha da önemlisi eğer karakterler şu ya da bu nedenle ülkenin geneli hakkında konuşurlarsa, bu söylem ve tepkileri ulusal medyanın söyleminden ve değerlendirmelerinden tümüyle uzaktır, hatta buralarda dile getirilmeyenler itinayla filmlerde içerilir. Bu anlamda Yeni Türkiye Sineması bastırılmışın geri dönüşü ya da görmezden gelinenin dile getiriliş alanı olması nedeniyle, egemen ideolojinin ötesini gösterir.
Sosyal güvencesizlik ve toplumun genelinde açıkça görülen örgütsüzlüğün izleri ise filmlerde çok açıkça görülür. Hemen hiçbir karakter çalışma hayatında hiçbir sendikal faaliyet içinde bulunmazlar, iş kaybetmeler sıklıkla görülür, ama bu durumlarda hiçbirisi işsizlik ücreti almaz, hiçbirisi herhangi bir grevde yer almaz, işten atılma sonrasında bir direniş sergilenmez, tepkilerinde aşırı kaderci bir söylemle “kader utansın” yaklaşım belirgindir. Ülkenin geneli hakkında umutlu bir tablo tek bir filmde bile sergilenmez, aynı zamanda ülkenin geneline ilişkin filmlere içkin söylemde “kime derdini anlatacaksın” ya da “bizim muhatabımız yok ki” yaklaşımı açıkça görülür, genel tablonun kaotik yapısı tepkisizlik içinde kaybolur.
İstanbul Yeni Dünya Düzeninin ideal başkentlerinden biridir.
Zahit Atam (Sosyoloji-Doktora Öğrencisi) tarafından hazırlanmıştır
Notlar
(1) Havadis Gazetesi, 27 Şubat 1957, akt: Murat Gül, The Emergence of Modern Istanbul, Tauris Academic Studies, London-New Yor, s. 140, 2009
(2) Ağaoğlu Samet, DP milletvekili 1950-60, Arkadaşım Menderes, istanbul 1967, s. 42, akt: Murat Gül, age, s.140.
(3) Gül Murat, age, s. 95.
(4) Akt. Murat Gül, age, s.95, çev: Zahit Atam.
(5) Akt. Murat Gül, age, s. 96.
(6) Hisar, İstanbul’un Avrupa Yakası’nda Boğaz kıyısında, Boğaziçi Üniversitesinin eteklerinde, zengin muhitlerin arasında bir bölge.
(7) Kamulaştırma: Argoda ihtiyaç duyulan şeyin karşılığı ödenmeksizin alınması, nazikçe çalınmasına denir.
(8) Mezopotamya Kültür Merkezi bünyesinde Kürtçe müzik yapan, gizlice yaptıkları kayıtları el altından dağıtılan, yıllarca bir efsane gibi dinlenen “sanal müzik grubu”. Amed (Kürtçe Diyarbakır) Grubu anlamına gelen adlarıyla grup sayısız güçlükle mücadele ederek müzik yaptılar, özellikle Derguş (1997) ile tüm Türkiye’de tanındılar. Masumiyet’in finalinde ve Güneşe Yolculuk’un girişinde bu albümden parçalar kullanılır. Hiçbir zaman yasal konserler verememesine rağmen giderek efsaneleşmiş bir gruptur.
(9) Solcu Kürt Partisi, Solcuların İttifak yaptıkları Kurdish Party. HADEP 1994 yılında kuruldu, Kürt sorunu üzerine yoğunlaşan siyaseti ve bileşimi nedeniyle 2003 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.
(10) İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi.
Kaynakça
TÜİK: Türkiye İstatistik Kurumu, www.tuik.gov.tr
İTO, Dünden Bugüne İstanbul’un Nüfus ve Demografik Yapısı, 2006, İstanbul Ticaret Odası Yayını.
BSB, Bağımsız Sosyal Bilimciler, Türkiye’de ve Dünyada Ekonomik Bunalım, 2008-09, Yordam Yayınları, İstanbul, 2009.
The Emergence of the Modern Istanbul, Transformation and Modernisation of a City, Murat Gül, I.B. Tauris Publishers, London-New York, 2009
Yazı okunma sayısı(3341) Bugün okunma sayısı(3341)
Kral 8. Henry – William Shakespeare
Oyunları ve şiirlerinde insanlık durumlarını dile getiriş gücüyle yaklaşık 400 yıldır bütün dünya okur ve seyircilerini etkilemeyi sürdüren efsanevi yazar, tarih oyunlarında özellikle Holinshed’in 1577′de yayımlanan Chronicles adlı eserinden yararlanır. Shakespeare’in 1613 yılında yazdığı Kral VIII. Henry, yazarın kaleme aldığı son oyundur. 1509-1547 yılları arasında hüküm süren VIII. Henry ilk eşi Aragonlu Katherine’den boşanmış, ikinci evliliğini Anne Boleyn ile yapmış,
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Kral 8. Henry
William Shakespeare
İş Bankası Kültür Yayınları / Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Çeviri: Hamit Çalışkan
İstanbul, Şubat 2012, 1. Basım
137 sayfa
Yazı okunma sayısı(54) Bugün okunma sayısı(54)
Harput’taki Hayalet – Metin Aktaş
Harput’taki Hayalet, Osmanlı’nın askeri olmamak için Harput’ta medreseye giden, burada gayrimüslimlerin, Ermenilerin katline tanık olan Roc adlı bir gencin hayat hikâyesi. Ermeni bir kıza âşık olan Roc, bu aşk için kendini tehlikeye atıp Hamidiye milislerinin komutanını öldürünce, Dersim’e kaçarak hayatını başka bir isimle ve bambaşka bir biçimde sürdürmek zorunda kalır. Hayatının geri kalanında onu çetin bir kaçış serüveni ve zorlu savaş yılları beklemektedir. Üstelik uğruna her şeyi göze aldığı sevgilisi Sato’ya kavuşup kavuşamayacağı da meçhuldür.
“Harput’taki Hayalet, salt yaşanmışlıklarla ilgili değil aynı zamanda yakın tarihin iyi bir zemin etüdünün de romana tezahürü gibi. Elbette roman kurgusu içinde.”
Şeyhmus Diken
“Bazen yaşanan büyük acılar, dağa-taşa, toprağa-suya ve gökyüzüne siner. Burada çarpıcı bir Harput öyküsü yer alıyor. Bu öyküde bir genç kızın izlerini bulacaksınız, onun dinmek bilmeyen çığlığını ve üstü betonla kapatılan bir minarenin sırrını…”
Ragıp Zarakolu
Kitabın Künyesi
Harput’taki Hayalet
Metin Aktaş
İletişim Yayınevi / Çağdaş Türkçe Edebiyat Dizisi
İstanbul, Şubat 2012, 1. Basım
436 sayfa
Yazı okunma sayısı(96) Bugün okunma sayısı(96)
Sınıf Mücadeleleri – Dennis Dworkin
Düşünün, sınıf kavramı ne denli çok biçimde kullanılıyor. Bazen sınıf krizinden söz ediliyor, böyle dendiğinde, ekseriyetle Marksizmin tıkandığı, varsayım ve çözüm önerilerinin arkaikleştiği iddia ediliyor. Endüstriyel işçi sınıfının çöküşü, yeni sağın yükselişi ve kaçınılmaz olarak solun krizinden bahsediliyor. Diğer yandan, bu güçlü eğilim ve manipülasyonlara cevap verenler yok değil. Dworkin’in elinizde tuttuğunuz Sınıf Mücadeleleri kitabı bu tür çalışmalardan biri. Elbette sadece düz ve toptancı bir cevap vermiyor, zihin açıcı yorumlarda bulunarak, başarıyla tartışıyor.
Bir kavram olarak sorunlu olabilmesine, oluş halinde olduğu itirazlarına, kimi zaman ele geçirilemez gibi görünmesine ve bazen de sınırlarına ulaştığı düşüncesine karşın “sınıf” insanların yaşamlarını istila eden eşitsizliğin ekonomik biçimlerini haritalandırmada başka hiçbir kavramın yapamadığı kadar çok olanak sağlamaktadır.
Kitabın Künyesi
Sınıf Mücadeleleri
Orjinal Adı: Class Struggles
Dennis Dworkin
İletişim Yayınevi / Politika Dizisi
Çeviri: Utku Özmakas
İstanbul, Şubat 2012, 1. Basım
425 sayfa
Dennis Dworkin Hakkında Bilgi
1992′den bu yana Nevada Üniversitesi Tarih Bölümü’nde çalışmaktadır. Yaklaşımını “tarihsel süreci hem genel hem de özel kavramlarıyla düşünmek” olarak açıklayan yazarın ilgi alanları arasında İngiliz ve İrlanda tarihi, entelektüel tarih ve kültürel kuram vardır. Leslie Romania birlikte Views Beyond the Border Country: Raymond Williams and Cultural Politics (1993) derlemesinin editörlüğünü üstlenmiş ve Cultural Marxism and Postwar Britain: History, the New Left and the Origins of Cultural Studies (1997) çalışmasını kaleme almıştır.
Yazı okunma sayısı(49) Bugün okunma sayısı(49)
Geçmiş Zaman (Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine Bir Tartışma) – Beatriz Sarlo
Ülkesindeki askeri darbe döneminde en etkili muhalifler arasında yer alan, Arjantin’in önde gelen edebiyat ve kültür eleştirmeni Beatriz Sarlo, Geçmiş Zaman’da devlet terörü karşısında öznel anlatının sınırlarını araştırıyor. Bir bireyin, bir toplumun, bir ulusun bütünlüğünün “hatırlama”ya “yani kendisine ve başkalarına ait olguları kaydetme, koruma, yansıtma yeteneğine” bağlı olduğunu kabul edersek, geçmişin bugün üzerinde sürekli etkide bulunacağını da görürüz. Dünyanın her yerinde devlet terörü büyük yıkımlara neden olmuştur: kaçırılan ve yok edilen kişiler,
Beatriz Sarlo bir yandan Arjantin örneğinden hareketle gerçeğin kanıtı olarak kişisel deneyimin değerini incelerken bir yandan da zulümlerle ilgili bilgi ve belgelere doymuş bir dönemde, kültürün bekası için kuramın ve düşüncenin değerini savunuyor. “Anlamak hatırlamaktan daha önemlidir,” diye uyarıyor, Sontag’a atıfta bulunarak “her ne kadar anlamak için mutlaka hatırlamak gerekse de.”
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Geçmiş Zaman
(Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine Bir Tartışma)
Orjinal isim: Tiempo Pasado
Beatriz Sarlo
Metis Yayınları / Edebiyat Dışı Dizisi
Yayına Hazırlayan : Müge Gürsoy Sökmen
Çeviri : Deniz Ekinci, Peral Bayaz Charum
İstanbul, Şubat 2012, 1. Basım
112 sayfa
Yazı okunma sayısı(65) Bugün okunma sayısı(65)
Yeni Bir Öykü Dergisi Çıkıyor: ‘Dünyanın Öyküsü’
İki aylık öykü ve eleştiri dergisi Dünyanın Öyküsü 1 Şubat’ta okurlarıyla buluşuyor. Usta yazar Füruzan’ın yayın danışmanlığını yaptığı derginin genel yayın yönetmenliğini ise yine usta bir öykücü; Özcan Karabulut yapıyor. Heyamola Yayınları tarafından çıkarılan dergiyle ilgili diğer ayrıntılar ve ilk sayının içeriği şöyle…
Çalışma Gruplarından Beslenen Bir Dergi
Dünyanın Öyküsü dergisini diğer edebiyat dergilerinden ayıran en önemli özelliği, Türkiye sınırlarının dışına da taşan 27 kentte çalışma gruplarının olması. Derginin, Türkiye’deki 25 kentin
Zengin İçeriğiyle Kaynak Niteliği Taşıyor
Dünyanın Öyküsü, adına uygun olarak çok sayıda öykücüye yer açıyor. Aralarında öykünün usta isimleri kadar yola yeni çıkan isimler de var. Derginin bu ilk sayısında ikisi yabancı toplam 13 öykü yer alıyor. Öykü seçimindeki tek ölçüt ise “iyi ve kaliteli” edebiyat.
İlk Sayının Sürpriz İsmi Atilla Dorsay
Sinema eleştirisi denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Atilla Dorsay, “Müze Memuru Mithal’la Şişman Ayten” adlı ilk öyküsüyle Dünyanın Öyküsü’nde.
Edebiyatın Diğer Türlerini Konuk Ediyor
Dünyanın Öyküsü bir öykü-eleştiri dergisi olmakla birlikte edebiyatın diğer türlerine de sayfalarını açıyor. İlk sayının konuk türleri ise şiir ve anı. Ferruh Tunç’un “Tatil Ödevi” adlı şiiri ile Deniz Kavukçuoğlu’nun “Erdal Öz’ü Yaşamak” adlı anı yazısı bu sayıda yer alıyor.
Köşe Yazıları
Dünyanın Öyküsü’nün her sayısında köşe yazıları olacak. Kuramsal, eleştirel ya da güncel yazıları kaleme alan Adnan Binyazar, Emin Özdemir, Nursel Duruel, M. Sadık Arslankara, Feridun Andaç, A. Ömer Türkeş, Ömer Lekesiz ve Mehmet Zaman Saçlıoğlu ilk sayının köşe yazarları arasında.
Yazılar, Yorumlar, Söyleşiler, Soruşturmalar ve Atölyeler
Öykünün ilgi alanına giren yazılarıyla Semih Gümüş, Işıl Özgentürk, Sevinç Özer, Birsen Karaca, Asuman Susam, Birgül Oğuz, Birsen Ferahlı, Şükran Yücel, Ayşe Sarısayın, Sibel K. Türker, Murat Özyaşar ve Ayşegül Çelik de ilk sayının yazarları arasında yer alıyor. Dünyanın Öyküsü, öykünün ve eleştirinin ilgi alanına giren yazı ve yorumları; öykücülerle yapılan söyleşileri; öykü eleştirileri; yapıtı odağına alan soruşturmaları ve atölye çalışmalarıyla öykü ve eleştiriyi farklı boyutlarıyla içeriyor.
Füruzan’la Söyleşi
Dünyanın Öyküsü’nün ilk söyleşisi usta yazar Füruzan’la yapıldı. Özcan Karabulut’un sorularını yanıtlayan Füruzan, “Fethi Naci, dikkatli, donanımlı, önemli bir eleştirmenimizdi. Edebiyata verdiği titiz emeği, çalışkanlığı ve dünya görüşü saygıdeğerdir. Bu benim açımdan da böyle düşünüldü, düşünülmekte. Sait Faik’in ve benim romanlarımı başarısız bulmuş olması bu bakışımı değiştirmez,” diyor.
İnci Aral’ın Kaleme Aldığı 14 Şubat Dünya Öykü Günü Bildirisi Dünyanın Öyküsü’nde
Kendisini 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün mimarı ve mirasçısı olarak gören Dünyanın Öyküsü, 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nü çeşitli etkinliklerle beş büyük kentte kutluyor. Bu yıl İnci Aral’ın kaleme aldığı 14 Şubat Dünya Öykü Günü bildiri metnine derginin ilk sayısında yer veriliyor.
Dünyanın Öyküsü, 12. Uluslararası Ankara Öykü Günleri’ni Gerçekleştiriyor
Dünyanın Öyküsü şubat ayında, 1996-2006 döneminde geniş bir coğrafyayı dolaşan Ankara Öykü Günleri’ni yeniden başlatıyor. 12. Ankara Öykü Günleri yaklaşık seksen yazarın katılımıyla uluslararası düzeyde gerçekleştiriliyor. Ankara Öykü Günleri’nin Onur Ödülü sahibi Adnan Binyazar, Onur Konuğu ise Alman Yazar İmre Török.
Dünyanın Öyküsü Öykü Ödülü
Dünyanın Öyküsü, öykü edebiyatına yeni yazarlar kazandırmak amacıyla 2012 yılından başlayarak her yıl bir öykü ödülü verecek. Daha önce öykü kitabı yayımlanmamış yazarların kitap bütünlüğüne ulaşmış, yayıma hazır dosyalarıyla katılabilecekleri ödülde yaş sınırı olmayacak. Yarışmanın seçici kurulu şu isimlerden oluşuyor: Füruzan, Nursel Duruel, Semih Gümüş, Ömer Türkeş ve Özcan Karabulut.
“ÖYKÜYÜ YÜKSELTMEK İÇİN ÇIKIYORUZ”
Derginin genel yayın yönetmeni Özcan Karabulut sunuş yazısında, Dünyanın Öyküsü’nün çıkış amacını ve ilkelerini şöyle ifade ediyor:
“Öykücülüğümüzün ve öykü dergiciliğimizin birikimine dayanarak…
Ankara Öykü Günleri’nin, “İnsan öyküsüyle var!” sloganıyla yola çıktığımız 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün mimarı ve mirasçısı olarak…
Telif haklarına saygılı bir anlayışla…
Eleştiri ve öykünün ilgi alanına giren yazılarıyla, konuk türleriyle, odağına yapıtı alan soruşturmalarıyla…
Bütün dünyadan öykülerle, Dünyanın Öyküsü’yle…
Yenisi, genci, ustası, eleştirmeniyle…
‘İyi’ edebiyatla okuru buluşturmak…
Unutulmuş, değeri yeterince bilinmemiş veya edebiyatımızın kilometre taşı olmuş öykülerle / öykücülerle canlı bir öykü belleği oluşturmak… Sözcükleriyle, dilleriyle, sesleriyle, bakış açılarıyla, yazdıklarıyla “ben de varım”, “bir de bu var” diyen öykücülere sayfalarını açmak…
İlk öykü dosyalarını ödüllendirmek ve kitaplaştırmak…
Kültürler ve diller arasında köprü olmak…
Hayatımızdaki dayatmalara karşı öykücüleri eylemli kılmak, yaratma özgürlüğüyle insanların özgürlük taleplerini örtüştürmek…
Atölyeleri, öykü’forumları, çalışma gruplarıyla öykücülerin yaşadıkları her yere ulaşmak, edebiyat ortamını canlı tutmak…
…muhalif bir tür olan, ele avuca sığmayan öyküyü yükseltmek için çıkıyor!”
KÜNYE:
Heyamola Yayınları adına sahibi: Ömer Şükrü Asan
Yayın Danışmanı: Füruzan
Genel Yayın Yönetmeni: Özcan Karabulut
Yazı İşleri Müdürü: Ömer Şükrü Asan
Editör:Fidan Solmaz
Görsel Tasarım: Didem İncesağır
Grafik Uygulama: Murat İlhan
HEYAMOLA YAYINLARI
www.heyamola.net
Yazı okunma sayısı(2640) Bugün okunma sayısı(428)
12. Ankara Öykü Günleri (10-14 Şubat 2012)
Dünyanın Öyküsü dergisi 12. Ankara Öykü Günleri’ni düzenliyor. 10-14 Şubat günleri arasında Ankara’da yazarları, akademisyenleri ve okurları bir araya getirecek Öykü Günleri’nin bu yılki onur ödülü Adnan Binyazar’a veriliyor. Onur konuğu ise Alman Yazarlar Birliği başkanı İmre Törek olacak. 14 Şubat Dünya Öykü Günü bildirisini ise İnci Aral kaleme aldı. Edebiyatın farklı damarlarından gelen insanların bir araya geleceği Ankara Öykü Günleri’nde Füruzan, Mustafa Şerif Onaran, Sezer Ateş Ayvaz, Çiğdem Sezer, Attila Şenkon, Adnan Gerger gibi isimler etkinliğe katılacak. Edebiyat üzerine panellerin
12. ANKARA ÖYKÜ GÜNLERİ
10 Şubat 2012
Cuma
13.30-13.50 Suzan Bilgen Özgün “Babasız”
13.50-14.10 Mehmet Oğuz Aslan “Denize Ekilen Öyküler”
14.10-14.30 Sedat Erden “Arabacı”
14.30-14.40 Ara
14.40-15.00 Bilge Öngöre “Kızkulesi Uyanırken”
15.00-15.20 Hasibe Ayten “Yaşamın Kıyısında”
15.20-15.40 Sultan Su Esen “Adı Barıştı”
15.40-15.55 Onur Kaya (ASSA) “Pandomim”
15.55- 16.15 Ara
16.15-16.35 Selim Esen “Radyo Kitap Saati”
16.35-16.55 Nurhayat Bezgin “Bankadaki Damat”
16.55-17.15 Murat Darılmaz “Öykü Gücünü Nerden Alıyor?”
17.15-17.25 Ara
17.25-18.25 Panel: “Minimal Öyküler”
M. Kansu / Eren Aysan / A. Galip / Makbule Aras
/ Tarhan Gürhan / Zeynep Sönmez
18.25-18.35 Ara
18.35-18.55 Aysun Sezer “Öykünün Bugünü ve Geleceği”
18.55-19.15 Mine Hoşcan Bilge “Yeni Olan Başkaldırandır”
19.15-19.35 Halit Suiçmez “Düşlerim, Aşkım ve Kedim”
19.35-19.50 Ara
19.50- 20.20 Kevser Ruhi “Mınara Çarnık”
Kafka Cafe
Olgunlar Sk. 9/A
Kızılay
11 Şubat 2012
Cumartesi
12.00- 12.20 Kadim Gültekin “Günümüz Fantastik Edebiyatı ve Öykücülüğü”
12.20-12.40 Lütfiye Aydın “Özlemin Acı Tadı”
12.40-13.00 M.Kansu “Birleşme Anında Zaman ve Mekân Olasılığı”
13.00-13.15 Ara
13.15-14.00 Özcan Karabulut “Füruzan’la Söyleşi”
14.00-14.20 Adnan Binyazar “İri Kanatlı Ak Kuş”
14.20-14.35 Ara
14.35-14.55 Sevinç Özer “Kısa Öykü ve Mitleştirme Dili”
14.55-15.15 Nuray Tekin “Vampir”
15.15-15.30 Ara
15.30-17.00 Panel: “Edebiyat Yaşamın Saldırılarına Karşı Bir Savunma
Olmaktan Çıktı Mı? Ya da Yazar İdeasız Ne Yazar?
Adnan Binyazar / Emin Özdemir / Remzi İnanç /
Hikmet Temel Akarsu / Özcan Karabulut/ Ayşegül Çelik / Metin Turan
17.00-17.15 Ara
17.15-17.35 Mustafa Şerif Onaran “Haldun Taner’in Öykülerinde İroni”
17.35-17.55 Emin Özdemir “Dilin Öte Yakası”
17.55-18.15 Ahmet Say “Cumo ile Kutey”
18.15-18.30 Ara
18.30-19.30 12. Ankara Öykü Günleri Ödül Töreni
Açılış Konuşmaları
Özcan Karabulut Dünyanın Öyküsü Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Ömer Asan Roman Kahramanları Dergisi Genel Yayın Yönetmeni
İmre Török Almanya Yazarlar Sendikası Başkanı
Ahmet Say Edebiyatçılar Derneği Kurucu ve İlk Genel Başkanı
Mustafa Şerif Onaran Edebiyatçılar Derneği Eski Genel Başkanı
Füruzan Dünyanın Öyküsü Dergisi Yayın Danışmanı
Onur Ödülü: Adnan Binyazar Sunuş: Emin Özdemir-Adnan Gerger
Onur Konuğu: Imre Török Sunuş: Arzu Alır
Kokteyl
Kafka Cafe
Olgunlar Sk. 9/A
Kızılay
12 Şubat 2012
Pazar
11.40-12.00 Zennure Kösemen “Küçürek Öykü”
12.00- 12.20 Dede Fatih Kolçak “ Kukla Gösterisi”
12.20-12.40 Sezer Ateş Ayvaz “Günümüz Öyküsü…”
12.00-12.20 Yasemin Yazıcı “13”
12.40-13.00 Serkan Türk “Anadolu Dergiciliği ve Sorunları”
13.00-13.15 Ara
13.15-13.35 Şükran Kara ”Öyküde Yan-Metinsel Ögelerin İşlevi”
13.35-14.05 Çiğdem Ülker-Ayşegül Köksal “ Kenan Hulusi Koray ve Sait Faik öykücülüğü”
14.05-14.20 Ara
14.20- 15.20 Panel: “Edebiyatın Puslu Sokaklarında Çığlık”
Sezer Ateş Ayvaz / Aysu Erden / Yasemin Yazıcı / Tekgül Arı
15.20-15.35 Ara
15.20-16.20 Panel: “Roman Yazma Serüvenleri”
Adnan Gerger / Sibel K. Türker / Fatih Atilla / Şükran Kozalı
16.20-16.35 Ara
16.35-16.55 Hikmet Temel Akarsu “Roman Kahramanları ve Dergiciliğimiz”
16.55-17.15 Arzu Alır “Kub kubar!”
17.15-17.35 Remziye Aslan “Albayın Emri”
17.35-17.50 Ara
17.50-18.10 Birsen Karaca “Döner Kavşakta Bir Rus Klasiği-Bulgakov”
18.10- 18.30 Tuncer Uçarol “Abdullah Baştürk İşçi Ödüllerininin Serüveni”
18.30-19.00 Halil Genç “Aleyna”
19.00.20.30 Ömer Asan “Mübadele- Kardeş Nereye” Sunum ve Film Gösterimi
Kafka Cafe
Olgunlar Sk. 9/A
Kızılay
13 Şubat 2012
Pazartesi
13.30-13.50 Nesime Açılmış “Sahilde”
13.50-14.10 İnci Gürbüzatik “Sihirbozan”
14.10-14.30 Müyesser Güner “Anlam”
14.30-14.45 Ara
14.45-15.05 Tarık Güney “Birikimden Genç Öykünün Serüvenine”
15.05-15.25 Metin Turan “Hikâyeden Öyküye”
15.25-15.40 Özge Atay “Yazık Etti”
15.40-16.00 Ayşe Kaygusuz “Piyango Bayan”
16.00-16.20 Esra Odman “Öyküde Şiddet, Korku ve Gerilim”
16.20-16.35 Ara
16.35- 17.35 Panel: “Edebiyat Ortamında Öykü Grupları”
Şule Şahin / Ali Günay / Murat Gümrükçüoğlu / Döndü Kaygusuz /
Kamer Beyaztaş / Berna Özpınar/ Mustafa Alabayrak
.17.35-17.50 Ara
17.50-18.10 Çiğdem Sezer “Kelimelerin Kardeşliği Roman-Öykü-Şiir”
18.10-18.30 Ayşe Akaltun “Kelebekler Ölüyor Yüreğimde”
18.30-18.50 Serhan Ergin “Onbeş Yıl Sonra”
18.50-19.10 Ara
19.10-19.30 Atilla Şenkon “Osman Olmasaydı”
19.30- 20.00 Imre Török “Ruh Köprü-Am feurigen Berg”
Kafka Cafe
Olgunlar Sk. 9/A
Kızılay
14 Şubat 2012
Salı
17.00 – 17.15 Aysu Erden “Ankara Öykü Günleri ve 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nün serüveni”
17.15 – 17.25 İnci Aral’ın Yazdığı Dünya Öykü Günü Bildirisinin okunması
17.25 – 17.35 İmre Török “Dünya Öykü Günü Bildirisi (Almanca)”
17.35 – 17.45 2011 Yılında Yitirdiğimiz Öykücüler
17.45 – 18.05 Bir öykücü Bir cümle
18.05 -18.20 Öykü Günlerinde yer alamayan yazarların gönderdiği bildirilerin okunması.
18.20 – 18.30 Özcan Karabulut “Kapanış Konuşması”
Kafka Cafe
Olgunlar Sk. 9/A
Kızılay
Yazı okunma sayısı(2417) Bugün okunma sayısı(9)
Ankara’ya Ağlamak – Celal İlhan
Cumhuriyetimizin kuruluşunu gerçekleştiren şanlı I.TBMM. Binasına yaklaşık beş yüz, valilik hizmet binasına yüz metre uzaklıktaki; altı mahallenin birleştirilmesiyle (İsmet Paşa, Turgutreis, İzzetin, Köprübaşı, İnkılâp, Altıntaş) Hacı Bayram adını alan mahalleyi gördünüz, sokaklarında dolaştınız mı hiç?
Birçoğunuzun, “Cenaze kaldırmak için Hacı Bayram’a çok gitmişimdir. Görmeyi istediğim halde caminin gerisinde kalan o yoksul, gizemli,
İçtenlikle söylemeliyim ki Hacı Bayram Camii’nin gerisinde unutulmuş, tüm güçlüklere karşın tarihi dokusunu korumaya çalışan bölgeyi gezip tanımadığım için hayıflananlardan biri de bendim. Gençliğini o bölgede tüketmiş, delicesine yazma tutkunu, şimdilerde aynı bölgede gezer börekçilik yapan arkadaşıma, Börekçi Şaban’a söylemiştim bu arzumu.
On dokuz Eylül akşamı aradı.
“Ramazan nedeniyle börek işi yattı, boştayım. İstersen yarın buluşalım. Tüm mahalleyi gezdireyim sana” diyordu.
Buluşmak üzere sözleştik.
Yıldırım Beyazıt Köprüsü’nün bittiği, Çankırı Caddesi’nin başladığı yerden girdik tarihi Hacı Bayram Mahallesine.
Arkadaşım, girdiğimiz sokağın adının Uzunyol Sokağı olduğunu söyleyerek başladı mahallesini tanıtmaya. Uzunyol Sokağı, Çankırı Caddesi’ne koşut giden, öteki sokaklarla kıyaslanınca geniş sayılabilecek, gerçekten uzun bir sokak. Caddeyle sokak arasında sıralanmış yüksek binaların, ön yüzü ile Uzunyol’a bakan yüzünün hayli farklı olması dikkatimi çeken ilk ayrıntı oluyor. Bunun, kent yöneticilerinin ikiyüzlülüğüne çarpıcı bir örnek olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Binaların, Çankırı Caddesine bakan yüzü bakımlı, cıvıl cıvıl ve sergenleri tüketim mallarıyla dolup taşarken; Uzunyol Sokağına bakan yüzü pislik içinde, kırk dökük; hüznün, yoksulluğun, boş vermişliğin buram buram koktuğu bir görüntü içinde.
Uzaktan bakılınca, Ankara’nın öteki tepelerinden farkı yokmuş gibi görünen bu tepenin yoğun bir tarihi dokuya sahip olduğundan, kaç Ankaralı haberdardır acaba?
Kimi Uzunyol’un üstünde, kimi bir arka sokaktan, “Ben daha ölmedim” diyen eski ahşap konaklar, dilenciler gibi önünden geçenlere el açmış, içten bir bakış, bir ilgi bekliyordu sanki.
Sokak, yarı çıplak, burnu mor sümüklü, arsız, küfürbaz bebelerle doluydu. Arka kapağı açık, içinde kasalar dolusu sebze, meyve bulunan gezer satıcının arabasına asılan çocuklar, bir kasa domatesi yere düşürmenin keyfiyle avazı çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kamyonetin durmasıyla kaçacaklarını sandığım çocukların, işlerine devam ettiklerini görerek şaşırdım. Direksiyonu bırakıp aşağı inen satıcının, çocukları kovalamak yerine alttan alışı,
“Görmesem, bir kazaya sebep olsam suç benim mi şimdi,” diye çevredeki kadınlara sitem etmesi de akıl alır gibi değildi. Kadınlar, sebzecinin sitem ettiği onlar değilmiş gibi oralı olmuyor, toz toprak içinde yuvarlanan domatesleri ustalıkla yakalayıp eteklerine doldurarak savuşuveriyorlardı. Yaşlıca bir kadının satıcıdan yanaymış gibi,
“Yavrum de git işine, bunlarla baş edilmez. Daha dün, senin gibi birinin hem tekerlerini patlattılar hem de ağzını burnunu kan içinde bıraktılar” deyişiyle çileden çıkıyorum.
“Neler oluyor burada, adam neden bağırıp çağırmıyor, malına sahip çıkmıyor? Şu kadına da bak, düpedüz aba altından sopa gösteriyor, dağ başı mı burası” diye sesimi yükseltiyorum. Satıcı dahil, kimse duymuyor sözlerimi.
“Burada böyle abi, sakin ol” diyor Börekçi Şaban, “kimine hay günü kimine pay günü. Yiğitse çocuklardan birinin boynuna bir şamar vursun. Kadının dediği doğru, anında ıhtırılır ne kamyonu kalır ne kırılmadık kemiği.”
İnsana, ‘Ben neredeyim, düş mü görüyorum, Ankara’da mı, başka bir yerde miyim,’ demesini gerektirecek denli garip bir yerdi burası. Arkamıza bakarak uzaklaşıyoruz.
Sokaklarda, yerli halktan çok siyahi yabancılarla karşılaşıyoruz. Bunların, Afrika’dan, Asya’dan gelen yoksul göçmenler olduğunu söylüyor Şaban. Devlet, bu zavallı insanları, kentin en ucuz kiralık evlerinin bulunduğu, Hacı Bayram Mahallesi’nde iskana tabi tutuyormuş. Onların halinin bizimkilerden de beter olduğunu söylemeye gerek yok.
Uzunyol üstünde birçok kahvehane karşılıyor bizi. Şaban, çalışma saatinde bile yarı yarıya dolu, duman duman kahvehaneleri göstererek soruyor,
”Girelim mi abi?”
Kendimi güvende hissetmiyorum, boynumu büküp, “Şaban, sen nasıl istersen öyle yapalım”, diyorum.
Kimi kahvehanede çay dağıtan kadınlar, kimilerinde ocakta çalışıyorlar. Yakından bakılınca, kadınların bildiğimiz çalışan kadınlardan farklı, erkekleşmiş tipler olduğunu görüyoruz. Şaban, “Abi bunların çoğu Çankırı Caddesi’ndeki pavyonlardan gelmedir, çaptan düşenler buralara atıyorlar kendilerini” diyor.
Kahvehanelerden birine dalıyoruz. Bunaltıcı, karışık bir koku karşılıyor bizi. Toprak zeminin sokaktan bir farkı yok. Masalarda, rengi belirsiz, sigara ateşiyle delik deşik örtüler. Arkadaşım, oyun içinde kendini yitirmiş, hırpani kılıklı adamlara selam veriyor. Saygıyla karşılandığını görüyorum. Kimileri selam almakla kalmıyor, Şaban’a hal hatır da soruyor. Ben de yadırganmıyorum. Arkalarda bir masaya oturuyoruz. Sigara içmeyen yok gibi, soluk almakta zorlanıyorum. Çaylarımızı söyledikten sonra, beni bir an yalnız bırakan Şaban, yanında eli ayağı düzgün, giyim kuşamı temiz, yaşı yetmişlerde bir adamla dönüyor.
“Sadık Bey” diyor. Tanışıyoruz.
“Gazeteci misin” diye soruyor Sadık Bey. Şaban benden önce davranıp, gazeteci olmadığımı, kitap yazdığımı, öyle aşk meşk değil, “Eşek gibi çalıştıkları halde bir türlü karnını doyuramayanların, bizim gibi sürünenlerin hikâyesini yazıyor” diyor. Sadık Bey, pişmanlık nedir bilmeyen insanların rahatlığı içinde başlıyor konuşmaya. “Beni yazsın o zaman” diyor, “32 kısım tekmili birden hikâyeler var bende.”
Şaban’ın söylediği çayları yudumlarken, Sadık Bey nazlanmadan sürdürüyor konuşmasını.
“Altı evlilikten sonra bugün yalnız yaşıyorum. Çok sevdim, çok sevildim, çok aldattım çok da aldatıldım. En adisinden en hanımefendisine, her türlü kadınla düşüp kalktım. Şimdi, bu yaşantıdan ne anladın diye sorarsanız, karı ilk karıdır, bunu bilir bunu söylerim. İlk karının kıymetini anladın anladın, anlamadın mı bir daha dikiş tutmaz. İşte benim başıma gelenler gelir adamın başına. Ben, İsmet Paşanın oturduğu Ulucak Sokak’ta ki evde beş yıl oturdum. Bir düşün, İsmet Paşa kim ben kimim!” Susup, benim yerime kendisi düşünüyor bir süre.
“Bu mahallede benden başka erkek yokmuş gibi, başı sıkılan karı arar bulur beni. Eskisinden zaten bezdiğim için, -o da benden bezmiştir ya- onu atar yeni geleni alırım koynuma. Ben size bir şey deyim mi, o karılar, Allah’ımın bana gönderdiği birer nasipti. Baykuşun bakışından büyülenip, kendini “beni ye” diye ona sunan serçeler yok mu, işte onlar gibi. Ben öyle anladım. Nasip işte. Geri çevirmek kimin haddine? İkisi genelev emeklisi, biri pavyon kızı, kocaları ölmüş ortada kalmış iki karı daha. Bir de ilk karım, dört çocuğumun anası, ahretliğim.” Yine soluklanma molası veriyor, bir fırt çay bir nefes sigara çekiyor.
“Benden başka erkek yokmuş gibi diyorum ya. Gerçekten de düzgün aylık geliri olan bir ben vardım koca İsmet Paşa mahallesinde.” Şaban sözünü keserek, “Sadık Bey devlet memuruymuş abi” deyip çekiliyor. “Evet, memurdum, çaresiz kalan, devlete sığınır gibi bana sığınırdı.”
Sadık Bey, karılarının huyunu suyunu ayrıntılara inerek anlatmaya başlayınca, Şaban bir yolunu bulup beni oradan uzaklaştırmayı başarıyor.
Ulucak Sokağı’ndaki İsmet Paşa Konağı ikinci durağımız oluyor. Hiç değilse konağın bahçesini gezmemi sağlamaya çalışıyor. Tek başıma olsam bunların hiçbirine ulaşmam mümkün değil. Bahçe kapısını uzun süre çalmak zorunda kalıyoruz. Tombul, bakımsız, zor konuşan bir kadın açıyor kapıyı. Şaban, daha önce orada oturmuş birilerini sorarak başlıyor konuşmaya. Kadın, o kişileri tanıdığını söylüyor, “Onlar taşınalı iki yıl oldu” diyor. Sonra da anlaşılmayan sözlerle şimdi oturdukları yeri tarife girişiyor. Bahçeye alınıyoruz. Kadın işe yaramanın verdiği hevesle her yanı gezdiriyor bize. İstersek, komşularından izin alarak binanın içini bile gezebileceğimizi söylüyor. Paşa’nın konağında en az altı kiracının bulunduğunu öğreniyoruz.
“Mahallenin geçmişini en iyi o bilir” diye tanıştırıldığımız ayakkabı tamircisi Hasan Amca’dan, Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya ilk gelişinde telgrafhane olarak kullandığı binanın iki sokak aşağıda, Telgraf Sokağı’nda olduğunu öğreniyor, heyecanlanıyoruz.
Soluğu Telgraf Sokağı’nda alıyoruz Şaban’la. Telgrafhane, yıllarca önce, sahibi tarafında Kızılay’a hibe edilmiş, küçük ama güzel bir yapı. Bugüne değin sayısız kiracı ya ekmek kapısı olduktan sonra, şimdi ucuz, garibanlara hizmet veren bir otel olarak kullanılmakta. Son kiracı da, kendi anlayışına uygun bir onarımdan geçirmiş.
“Burayı adam edene kadar neler çektim ben bilirim” diyor. Bitişiğindeki binayı göstererek, “Şu gördüğünüz bina da, Demokrat Partinin kurulduğu binadır” diyor.
Otelden daha görkemli görünen bina, içine kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği denli harap. Vefasızlık denen şey bu olsa gerek diye söyleniyorum.
Yorulup, biraz dinlenmek istediğimiz de öncekinden daha döküntü başka bir kahvehaneye giriyoruz. Arkadaşım yine uzak bir köşe seçiyor oturmak için. Seçtiği köşenin kahvehanenin her yanını görebilecek noktada olmasına dikkat ediyor. En uzağımızda ki masadan başlıyor anlatmaya.
“Şu kapının girişindeki masadakiler var ya, onlar gezgin meyve satıcılar gurubudur. Hastanelerin ve benzeri yerlerin yakınlarında muz, portakal, elma, armut satarak geçimlerini sağlarlar. Yanlarındaki masa da öyle. Şu ocağın önündeki ve yanındaki masa üçkâğıtçıların, ‘bul karayı al parayı’ oynatanların masasıdır. Birbirlerine karışmazlar bunlar, her meslek gurubu ayrı ayrı masalarda oynarlar. Şu köşedeki üç masa dilencilerin masasıdır. Akşama kadar kör, topal, çolak, kötürüm gibi görünenlerin çoğu kahvenin içinde sağlamlaşır, canavar kesilirler. Sen buraları gece saat sekizle on iki arasında göreceksin, Sakarya Caddesi gibi adam kaynar. Sakın ha, akşam saatlerinde buraları gezmeye kalkışma, istemeden bile olsa bir yamukluk yaptığını görürlerse, yazar mazar demez şişlerler vallaha.”
Şaban, doğallıkla ve büyük bir inandırıcılıkla konuşuyor. Aylarca önce okuduğum, bozuk bir daktilo ile yazdığı, yüz sayfayı geçen anlatıları canlanıyor belleğimde. Gördüklerim, romanını okuduğum bir film gibi geçiyor önümden.
Bunalarak dinliyorum anlattıklarını. Zaman zaman masamıza çevrilen kuşkulu bakışlar görüyor rahatsız oluyorum. “Abi seni yadırgıyorlar, benim sürekli konuşmamdan da kendilerince anlamlar çıkarıyor olabilirler. Çayımızı içip kalkalım” diyor.
Kalkıyoruz. Yıkılmaya yüz tutmuş eski Ankara evlerinin önünden utanarak geçiyoruz. Her sokakta birkaç kahvehane çıkıyor karşımıza. Başka hiçbir yerde kahvehaneden sayılıp içine girilemeyecek batakhaneler bunlar. Birbirinden ürkütücü, bir başıma olsam dönüp bakmaktan bile çekineceğim yerler. Şaban, karşılaştıklarımızın en berbatlarından birinin önünde duraklıyor, “Girelim mi abi?” diye soruyor yine.
“Sen bilirsin Şaban, huzursuz oluyorum ya öğretici, ilginç durumlarla karşılaşacaksak katlanırım. Buralarda neler olup bitiyor öğrenmek istediğimi biliyorsun” diyorum. Şaban bir süre kararsızlık gösteriyor, sonra girmekten vazgeçiyor. Ağzını kulağıma yaklaştırarak, “Buralar biraz tehlikelidir abi, eroinci, esrarcı, hapçıların çöreklendiği yerler” diyor. “Hem içerler hem satış yaparlar, kimse de karışamaz, polis molis de yoktur buralarda. Sabahtan beri geziyoruz hiç polise rastladık mı? Birine, ‘biraz öte git’ desen anında bıçaklar çekilir, tabancalar konuşmaya başlar.”
Söylediklerine inanmak istemiyorum,
“Şaban neler söylüyorsun sen, burası dağ başı mı? Ulus Meydanı hemen şuracıkta değil mi? Valilik binası da en çok yüz metre ötemizde bir yerde olmalı.”
“Haklısın abi” diyor Şaban, “yüz metre bile yoktur valilik. Burda yaşayanları gözden çıkarmışlar bir kere.”
En son muhtarlığa uğruyoruz.
Büyük Şehir Belediye’sinin yapılandırma programının on dokuzuncu sırasında yer aldıklarını söylüyor Muhtar, M. Gökçek, üç dönemdir bölgenin yapılandırılmasına başlayacağını söylüyormuş ama ciddi çalışma bir türlü başlatılamıyormuş. Muhtar, başkanını eleştirirken en yüksek özeni göstermeye çalışıyor.
“Elinde olsa yapmaz mı? Yapamadığına göre, olmuyor demek ki,” diyor.
Muhtara, ortalıkta serbestçe dolaştığı söylenen esrar, eroin, hap satıcılarından, sokaklarda korkusuzca sıkılan silahlardan söz ediyorum.
“Beyim” diyor muhtar, “şu anda en az otuz aile var hapishanede, hem öyle bir iki kişi de değil, aileler toptan tıkıldılar içeri. Ama uslanmıyorlar. Devlet üstüne düşeni yapıyor da vatandaş bozuk! Türkiye ve Dünya’da ne kadar ipini koparmış adam varsa burada.”
Devletin üstüne düşeni yaptığına inanmayı çok isterdim.
Muhtarlıktan ayrılırken siyahî bir aile dolduruyor büroyu. Kömür yardımı almak için geldiklerini öğreniyoruz. Hayli genç bir kadın, birkaç sözcüklük Türkçesiyle, kömürünün ille de evine kadar taşınmasını istiyor muhtardan. Bu tartışmayla mahallenin sorunlarından kopuyor muhtar. Bize söylediklerine pişman oluyor belki de.
El sıkışıp çıkarken, “Beyim bu işler sandığınız kadar kolay değildir, yazmasına yazarsınız da ne olur, onu bilemem. Bize de fazla yüklenmeseniz iyi olur”, diyor.
Bölgeye gösterilen vefasızlığın ve aymazlığın nedenini anlamaya çalışıyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında İsmet Paşa’dan, Cihan pehlivanı Yaşar Doğu’ya kadar tarihe mal olmuş yüzlerce ünlü kişinin oturduğu, eski Ankara evlerinin en güzel örneklerinin bulunduğu bir yerleşim alanı bu kadar nasıl ihmal edilebilir?
Ankara’yı güzelleştirme dernekleri, aynı amaca yönelik vakıflar, varlıklarını bu kente borçlu eski yeni milletvekilleri, ATO, ASO ve öteki STÖ örgütleri, sizi hiç rahatsız etmiyor mu başkentin göbeğindeki bu batakhaneler?
Celal İlhan
Yazı okunma sayısı(2106) Bugün okunma sayısı(7)
Düşünce, Eylem Pratiği Birlik ve Çelişki – Nejdet Evren
İnsan ile düşünce, insan ile eylem ve düşünce ile eylemin yan yana durmaları kimi düşünürlerce insanlaşmanın başlangıcı sayılan sözcüklerin çizgilere ve yazıya dökülmesinden bu yana çeşitli evrelerden, evrimlerden geçerek düşünce, dil ve edim üçlemi ile var ola gelmiştir. Olgusal yapısı ile dil, düşüncenin/soyutlamanın gelişmesi ile bir ün, bir nida, bir çığlık olmaktan çıkarak anlamlı, anlaşılır bir iletim/ifade biçimine dönüşmüştür. İnsanın eylem pratiği onun tür olarak varlığını sürdürme eğiliminin doğal bir sonucudur. İnsanın devinimi, yapması ile yaratması arasında geçen süre belki de
Düşünce, sadece beyin dokusundaki milyonlarca nöronun enerji iletimleri sonucu ortaya çıkan bir olgu değildir. Düşünce, onu besleyen, büyüten önce zeka düzeyinde ortaya çıkaran ve bilinç ile kapsayarak fark etmesini sağlayan ve daha sonra nedenler, sonuçlar, olaylar ve ilişkileri arasında var olan bağları, ayrımlarını analitik süzgeçten geçirip bir yargıya dönüştüren, içinde bulunduğu topluma neden olmuş tarihsel bağ, biyo-kimyasal evrim süreci, siyasal, kültürel, bilimsel, etik, estetik, çevresel doku, beslenme, barınma ve güven duygusunu oluşturan koruma ve korunma koşullarının tüm neticesinde ortaya çıkan tarihsel, sosyal, kültürel bir olgudur. Düşünce, bilincin bir toplamı olmadığı gibi kişisel edimler ile belirginleşen kolektif aklın ürünüdür. Bu yönü ile düşünce, maddi bir gerçekliktir. Sözlü olarak açığa çıktığında görüngüsü olmayan bir eylemlilik biçimini alır. Bu eylemselliği/eylem biçimi sayesinde o/düşünce karşı tarafça algılanır ve geleceğe doğru hareket etmesini sağlar. Düşüncenin felsefi ve entelektüel yapısı var olandan hareketle –olgusal-, gözlem ve deney sonucunda edinilen bilgi birikimi –epistemoloji-, sayesinde öz ve biçim ilişkisini görünen ve algılanan bir biçimde tanımlama, değerlendirme –değer felsefesi- ile gerçekleşir.
Düşüncenin oluşumuna etki eden tüm faktörler onu biçimlendirirler. Bu faktörlerin tümünün kişinin benliğinde, belleğinde yoğrulması ve bir sonuç/yargıya dönüşmesi o kişinin varlık biçimi ile sürece katılması şeklindeki artı katkısı ile gerçek boyutunu kazanır. Ham aşamadaki düşüncenin anlakta yoğrularak netlik kazanması süreci, düşünce oluşumunun ilk halkasını oluşturur. Kendi iç devinimindeki materyallerden beslenen ham düşünce, henüz dış etkileri yaratmaya açımlanmamış olması nedeniyle pasif haldedir, sönmüş volkanik bir dağın lavlarını yeniden akıtmayı beklemesi gibi demlenme aşamasındadır. Düşüncenin bu oluşum evresi de bir sürü eylemlilikler sayesinde gerçekleşmektedir. Pasif kalan, henüz aktif hale gelmemiş ham düşüncenin kendisidir.
Düşünce, kozasından çıkma zamanı gelen bir ipek böceği gibi sarmal dokusundan çeşitli yollarla aktif hale geçer. İnsanın karar verme, tercih yapma süreci ile bu kararını uygulamaya geçirmesi süreci yek-diğerini adım adım izleyen süreçler olarak ortaya çıkar. Düşüncenin ham olan kısmı bu kadar olan kısmı ile bir değer taşımaz, anlam ifade etmez ve bir sonuç doğuramaz. Onu değerli ve anlamlı kılan şey açığa çıkması, etkimesidir. Açığa çıkmanın türlü şekilleri vardır; bir işaret, bir söz, bir edim –yazı dahil- ya da mimik ve göz hareketi ve hepsi ile birlik şeklinde olabilir. Havadaki molekülden gırtlaktaki ses teline, ciğerde solunan ve atmosferdeki hava moleküllerine kadar kullanılan tüm materyaller ve bedenin tüm devinim biçimi ile düşünce açığa çıkar. Açığa çıkan düşüncenin bir anlama sahip olabilmesi için sosyal/tarihsel bir ortaklaşma kültürünün, yaşayış biçiminin olması hem gerekli ve hem de zorunludur. Bir edimin/edimsizliğin –en geniş anlamı ile-, bir süzün ya da suskunluğun anlam ifade edebilmesi için bunlara önceden yüklenmiş anlamların varlığını, bu konuda sosyal bir ortaklaşmanın bulunmasını gerekli kılar. Bu durum çerçevesinde düşüncenin , sosyal, tarihsel, kültürel ve entelektüel kolektif ortaklaşmanın bireyde yeniden ve kendince üretilmesi olduğu sonucu rahatlıkla görülebilir. Bu nedenledir ki, düşünceye özgürlük tanınması ve korunması sadece bir kişinin korunması değildir.
Devinim, sonsuzlukta kendi dinginliği içinde var olandır; onun farkında olmak onun varlık nedeni değildir ve ancak devinimin şekli, etki ve tepkilerinden yararlanılmasını sağlar. Devinmek, bir eylemsellik ile var olabilir. Var oluşların tümü bir devinim içerisindedirler. Var olmak bu nedenle devinimin manzumesi sayılabilir. Devinimler arasındaki fark –düşünce bazında- tercihler açısından bir eşik-değere sahip olur. Eşik-değer tarihsel/toplumsal bir olgudur. Yüreğin/kalbin kendi devinimi olan kan alıp pompalaması ile her hangi bir durum karşısında hızını azaltıp-arttırması bir ve aynı olgular değillerdir. Ayrıca, devinime bir şekil veren düş/duygu zenginliği içerisinden çıktığı öz-ün kabuğunu zorlayan ve yeri geldiğinde bunu çatlatan tohuma benzer. Devinimin tüm şekillerindeki farklılık onun eşik-değer ile olan yakınlığı ve uzaklığı ile ilgilidir ve ona yakın ve uzak olma sonuçlarını doğurur. İki hidrojen ve bir oksijen elementlerinin tepkime ile su molekülüne dönüşmesi, iki canlının bir araya gelip başka bir canlıya vücut vermesi ile aynı olgular değillerdir. Su molekülü ısı ile elementlerine ayrıştırılabilir; canlılarda bu durum söz-konusu olamaz. İnsana dair eylemlerin bilinçli bir tercihin sonucu olmalarından dolayıdır ki, insan insana karşı sorumlu sayılır. Bu sorumluluk yargılanma ve yadırganmayı barındırır. Düşüncenin eyleme aktığı her alan , her biçim bir yansımadır. Bu yansıma, insandan insana doğru olan bir yansımadır. Birden çok insanın yaşamadığı bir yerde ne düşünce ne eylem ne de yansıma bir anlam ifade etmez. Yanı-sıra, ham düşüncenin olgunlaşması her zaman onun açığa çıkmasına ne bir gerekçe ne de bir zorunluluk oluşturmamaktadır. Düşünce saklanabilir bir olgudur.
Soyutlayan insan kendi çelişkisinde çelişkisiz sentezi yaratabildiği için tüm sentezlerinde eylem-pratiği ile örtüşmez. Onun tümden örtüşmesi, anlamı yoklaştırır. Bu nedenledir ki hem düşünce açıklamasının hem de edimsel dışa-vurumun kişinin gerçek düşüncesi ile örtüşüp örtüşmediği ya da anlatılmak istenenin ne olduğuna dair ince, ayrıntılı bir değerlendirme yapılmasının gerekli olduğu zamanlar çoğunlukta olur. Bazı açılımlarda açılımın netliği sayesinde ona bir anlam yüklenmesi ve araştırmaya konu edilmesi yönlerinde bir değerlendirmeye tabi tutulmasına gerek yoktur. Tümden örtüşmenin anlamı yoklaştırması bu nedenledir. Anlam ve anlamlı olma durumları bir ve aynı olgular/durumlar değillerdir.
Düşüncenin açığa çıkarılması yöntemlerinden en etkili ve güçlüsü olan ve zaman içerisinde yitip gitmeyen olanı dil/sözel-yazınsal ile yapılanıdır. Dil de düşünce gibi kolektif bir emeğin sonucunda ortaya çıkan sosyal/tarihsel bir olgudur. Dil üzerinden yapılan iletişimin hem kolaylığı ve hem de zenginliği düşüncenin şekillenmesinde, gelişip, değişip dönüşmesinde muazzam bir etkisi vardır. Dili olmayan bir düşünce her halde düşünülemez.
Eylem/edimler somut görüngülerdir. Bunların kişi üzerindeki yansımaları edimin ilk göründüğü şekli ile olur. Her edimin iç yapısı görüngüsü ile örtüşmeyebilir. Bu nedenle onun yöneliminin nedenlerine göre etkileri de farklılık gösterecektir. Değerlendirilmesinde ise, her iki durumun örtüştürülmesi halinde doğru değilse yanlış sonucu doğuracaktır. Bir edimin/eylemin sosyal bir ortaklaşmanın ürünü olup olmaması onun yönelimi ile ilgilidir. Ancak, ne olursa olsun tüm edimler kolektif aklın ürünü olan düşünceye dayalı oldukları zaman sosyal bir içeriğe, anlama kavuşabilir. Sosyal ortaklaşmadan bağsız olan edimlerin/eylemlerin düşünsel zeminden kopuk olduğu söylenemez. Ortaklaşmaya aykırı ve ters düşen bu edimlerin bireysel ve sosyal yanları bir diğerinden ayrışır ve bireysel eğilim/yönelim ve istekler ile toplumsal eğilim/yönelim ve istekleri farklı olarak etkilenirler/etkirler. Bir edimin aykırı olması ona etki eden düşünce yapısını da aykırı kılar. Aykırılık üzerindeki toplumsal ortaklaşma ise, mevcut olan ortaklaşmaların varlığına bağlıdır. Böyle olunca, aykırı düşünce ve edimin kök olarak var olan ortaklaşmalar üzerinden referans aldıkları söylenebilir. Her hal ve şartta bu son durumun kendisi de bir karşı-ortaklaşma anlamına gelir.
Eylemin kişi/ler üzerindeki etkisi, düşüncenin kendisinden daha fazla olduğu için karşı tepkiler, yoğunlukları ve gecikmeyişleri de bir o kadar anlaşılır ve kaçınılmazdır. Bu nedenle düşüncenin kendisi ile açığa çıkması arasındaki muazzam fark her iki olguyu ayrı kefelere koyarak değerlendirme yapılmasına neden olmaktadır. Ham düşüncenin bir kıymet-i harbiyesi olmadığı gibi, paylaşılmaya düşüncenin de bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Öyle ise, rahatlıkla görülebilir ki, düşünce dil ve eylem bir diğerinden ayrı ele alınıp değerlendirilemezler.
Düşüncenin açığa çıkması onun bir tür yönelimi ile gerçekleşir. Bu yönelimin kendince bir anlamı ve amacı vardır. Bu durum onun açığa çıktığı görüngüsü ile örtüşüp örtüşmemesine, birlik ve çelişkisine neden olur. Düşüncenin açığa çıkmasının tüm şekilleri bir edim olmakla birlikte pratik edimlerle doğrulanıp, tutarlılık göstermesi sonucunda amacı ile örtüşüp örtüşmediği anlaşılabilir, değerlendirilebilir ve denetlenebilir. Bu eylem pratiği onun bir nevi test edildiği alanı oluşturur. Düşüncenin muhataplarınca algılanması, değerlendirilmesi ve sonuçlarını doğurması onu açığa çıkartan kişinin gerçek düşüncesinin yönelimi ile aynı olmayabilir. Kişiyi gerçek düşüncesini açıklamaktan alıkoyan bir çok toplumsal neden vardır. Bir soytarının kralı yermesi ancak onu yücelten düşüncelerde gizlenmekle mümkün olabilmektedir. Düşüncenin içinde bulunduğu ve sıkıştırıldığı toplumsal ve hiyerarşik kurumlar/yargılar/değerler onun açığa çıkarılma biçimini kişiden kişiye farklılık göstererek etkiler/biçimlendirir. Düşünce yok edilemediğinden baskılanması da bir o kadar yoğundur. Eylem pratiği ile düşünce arasındaki çelişki onun niyetliliğini, amacını ve gizliliğini ortaya koyar.
Bir düşünce eylem-pratiği ile örtüşmese dahi kendince doğru olduğu inancına dayanır. Uzlaşmazlık ve doğruluk arasındaki fark düşüncenin niyetliliği, yönelimi ile ilgilidir. Eylem-pratiği ile çelişkili olması bir istenç olarak ortaya çıkar. Özde ise bu bir aldatmadır. Altında ise, kişisel beklentiler, kazanımlar, iç-hesaplar yatar. Bu çelişkiyi açığa çıkaran olgu edimin/eylemin kendisidir. Bunun açığa çıkması, belirginleşmesi ve tanımlanabilmesi için pratik –yaşam içinde bir sürecin mutlak surette geçirilmesi gerekir. Görünen niyetlilik/yönelim ile gerçek niyetlilik/yönelimin örtüşüp örtüşmediği zaman dilimindeki yaşam-pratiğinde test edilebilir.
Pratiği ile örtüşmeyen düşünce içten-pazarlıklıdır, sahtedir.
Nejdet Evren
Kasım/Aralık 2011 Batı
Yazı okunma sayısı(4283) Bugün okunma sayısı(5)
Arshile Gorky’yi kim öldürdü? Celâl Üster
Arshile Gorky’yi tanıyor musunuz? Ya da, Arshile Gorky adını duydunuz mu? Geçen yüzyılın sanatının değişmesinde önemli bir rol oynamış olan bu ressamın yaşamöyküsünü kaleme alan Nouritza Matossian’nın dediği gibi, ‘Resimleri Amerika ve Avrupa’daki büyük müzelerde asılıyken ve sanatını Ermeni kültürü besleyip zenginleştirmişken, Gorky, paradoksal bir biçimde, Ermenilerin çoğu tarafından bile tanınmamaktadır. Şüphe yok ki, doğduğu ve on üç yaşına kadar yaşadığı ülkenin vârisleri olan çağdaş Türkler de ondan tümüyle bihaberdi’.
Oysa Arshile Gorky ya da vaftiz adıyla Manug Adoyan, 1902 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları Van’da dünyaya gelmişti. 1915 Felaketi’nden mucize eseri kurtularak Ermenistan’a göç ettiğinde henüz on üç yaşındaydı. 1919′da Amerika’ya gittiğinde ise on yedi yaşında’
Ermeni yazar ve insan hakları savunucusu Matossian, Aras Yayıncılık’tan çıkan Arshile Gorky: Kara Melek adlı kitabında, Gorky’nin doğumunu şöyle anlatıyor:
‘Horkom, Van Gölü’nün kıyısında küçük bir köydü. Çocuklar ellerinde tatlılarla dışarı fırlayıp haberi yaydılar. Akrabaları da nazar değmesin diye ‘tu tu tu’ diyerek bebeği övüp anneyi kutladılar. ‘Benim küçük karam!’ diye fısıldadı Şuşan. Kocası Setrak Adoyan, bir doksan boyunda, sağlam yapılı bir adamdı. Alçak kapıdan eğilerek içeri girdi. Oğlunu merasimlerle, dualarla kucağına verdiler”
Kitabın Kara Melek adını taşımasının nedenini ve Gorky’nin ilk kez bir resimle karşılaştığında neler duyumsadığını ise kendi ağzından öğreniyoruz:
‘Beş yaşındaydım. Konuşmaya o yıl başlamıştım. Annemle kiliseye gidiyoruz. Oradayız. Bir resmin karşısında durmuşum. Cehennemden sahnelerin resmedildiği bir tablo. Resimde melekler vardı. Beyaz melekler ve siyah melekler. Bütün siyah melekler Hades’e gitmekteydi. Kendime baktım. Ben de siyahtım. Demek ki cennete gidemeyecektim. Bir çocuğun yüreği böyle şeyleri kaldıramaz. İşte o anda dünyaya siyah bir meleğin de iyi olabileceğini, iyi olması gerektiğini ve ruhundaki iyiliği dünyaya, hem beyaz hem de siyah dünyaya sunması gerektiğini ispatlamaya karar verdim.’
Manug Adoyan, Amerika’ya gittiğinde, adını Arshile Gorki olarak değiştirmiş. Arshile’i Akhilleus’tan türetmiş; Yunan mitologyasının yiğit ve yakışıklı yarı-tanrısından. Gorky soyadını da, yazar Maksim Gorki’nin adından almış. ‘Gorki’ sözcüğünün Rusçada ‘acı’ anlamına geldiğini düşünürsek, ‘Arshile Gorky’ adının, bu coşkulu, ardında güçlü yapıtlar bırakan, ama yaşamı acılarla dolu insan için biçilmiş kaftan olduğunu görürüz.
Sanat yazarları, Arshile Gorky’yi, ‘Avrupalı gerçeküstücü ressamlarla Amerikalı soyut dışavurumcular arasındaki bağı kuran ressam’ diye tanımlıyorlar. Bir dönem Cézanne, Miró, Picasso gibi sanatçıların biçemleri doğrultusunda çalışmış Gorky. Ama 1939 dolaylarında gerçeküstücü Şilili ressam Roberto Matta’yla tanışması, yaşamında gerçek anlamda bir ‘dönüm noktası’ olmuş. Hem gerçeküstücülükle tanışması, hem de ileride karısının biraz da Matta’nın yüzünden kendisini terk edecek olması bakımından.
Sanatı, sanatçının bilinçdışının bir anlatımı olarak gören gerçeküstücü düşünceyle tanışınca, Gorky’nin arayış dönemi sona ermiş. Kişisel biçemini, bu düşünceden yola çıkarak oluşturmaya başlamış.
Çocukluk çağında yaşadığı 1915 Felaketi’nin izleri, bu duyarlı sanatçının yaşamında hiçbir zaman kaybolmamış. Ama ABD’nin en önemli ressamlarından biri olduğu sırada art arda yaşadıkları yaşamını altüst etmiş. 1946′da atölyesinde çıkan yangında resimlerinin çoğu yanan Gorky, kısa bir süre sonra bir kanser ameliyatı geçirmiş. Haziran 1948′de geçirdiği bir araba kazasında boynu kırılmış. Bir ay kadar sonra da, karısının kendisini terk etmesi üzerine canına kıymış.
Matossian, yazınsal bir dil ve ince bir duyarlıkla kaleme aldığı Kara Melek’te, Gorky’nin yaşamını hem tüm ayrıntılarıyla, hem de yakınındaki kişilerin tanıklıklarıyla anlatıyor. Bizimle aynı topraklar, aynı coğrafya ve aynı iklimde büyük bir acının içine doğan, delikanlılık çağında gittiği Amerika’da yirminci yüzyılın en önemli yapıtlarından bazılarını yaratırken, yalın ve dürüst kişiliğiyle hep çelişen, tepeden tırnağa maddeci dünyada umarsızca ayakta kalmaya çalışan Gorky’nin yaşamöyküsünü mutlaka okumalısınız.
Evet, Arshile Gorky kırk altı yaşında canına kıydı. Ama böylesi ölümlerde hep akıllara gelen soru bir kez daha dilimin ucunda: Arshile Gorky’yi kim öldürdü?
2004-2007 arasında Hrant Dink’le yaptığı söyleşilerin video kayıtlarından ‘Hrant Dink: İki Milletin Kalbi’ adlı filmi oluşturan Matossian, ‘kitabının Türkçeye çevrilmesinin Hrant Dink’in arzusu olduğunu’ söylüyor. Cinayet davası yeni sonuçlandı, birileri hüküm giydi, ama Hrant’ın gerçek katilleri ortaya çıkarılmadı. ‘Hrank Dink’i aslında kim, kimler öldürdü?’ sorusu da yanıtını bekliyor.
Pek çok ölümde, öldürümde bu soruyu hep yinelemeliyiz: Aslında kim öldürdü?
Mürekkebi kurumadan
Derin bir trajedi
Nouritza Matossian’ın Arshile Gorky: Kara Melek kitabından birkaç bölüm:
‘Evden bir kilometre kadar ötede, Gorky’nin en sevdiği yerlerden biri olan köknarlı koyağa doğru yola koyuldular. Otların arasında güçlükle ilerleyerek arıyorlar, sesleniyorlar, ama yanıt alamıyorlardı. Geri dönerken, bir yan yolda Gorky’nin küçük köpeğinin havlayarak onlara doğru koştuğunu gördüler. Köpeği takip ettiler. Onları arkasında görünce havlamayı bırakan köpek, taş kırıcıya doğru koştu. Böylece bir yanı açık eski bir barakaya vardılar.
Gorky orada, ayakları yerden sadece üç-beş santim yukarıda asılı duruyordu. Gömleği yukarı sıyrılmıştı. Pantolonu, bir deri bir kemik kalmış bedeninden düşmekteydi’
(‘)
André Breton, Gorky’nin intihar haberi geldiğinde Paris’te, Sydney Janis’in de aralarında bulunduğu arkadaşlarıyla bir kahvede oturuyordu. Sevdiği ve saygı duyduğu, Amerika’nın en büyük ressamlarından biri olarak nitelediği adamın ölümüyle yıkıldı; hâmiliğini yaptığı ve birlikte çalıştığı Matta’nın, Gorky’nin hayatına elleriyle son vermesine yol açan olaylar silsilesine katkıda bulunmuş olması ise onu çileden çıkardı’
(‘)
Gorky’nin intiharının yarattığı sarsıntı savaş sonrası sanat dünyası üzerinde derin bir gölge bıraktı. Yankıları hem özel hem kamusal alanda devam etti. Yakın arkadaşları, Gorky’nin saygınlığını korumak için onurlu bir yol seçtiğine inandılar. İnsani dayanma gücünün ötesinde sıkıntılar yaşayan duyarlı ve cesur bir adam olarak takdir edilen Gorky’ye ‘karşı işlenen günahlar kendi günahlarını aşmıştır.’ Bazıları onun kırılgan Gerçeküstücülerin kayıtsızlığına kurban gittiğini düşünüyordu. Baştan çıkarılan, seferber edilen, sonra da yem edilen bir adam. Bazıları ise, Ermenistan’ın kapalı, bütünleşmiş toplumundan sonra New York sanat dünyasının parçalanmış, yapısız toplumuyla uyuşamadığına ve bu dünyanın günah keçisi olduğuna inanıyordu. Materyalist Yenidünya, ona önce yeteneklerini geliştirebileceği güvence ve özgürlüğü sunmuş, ancak sonra onun keskin duyarlılığını öğüterek yok etmiştir.
Sanatı gibi intiharı da bir dönemin bitişi ve yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Kübizm defterini kapatarak Soyut Dışavurumculukla birlikte Gerçeküstücülük sayfasını açmıştır. Gorky iki Dünya Savaşı, Büyük Felaket ve Büyük Bunalım yıllarının ruhsal çalkantılarına uğramıştı’
Sanatı, nihayet uluslararası boyutlarıyla görülmeye, olması gerektiği gibi araştırılmaya ve gün ışığına çıkarılmaya başlamıştır. Breton onun ‘esas sırra tamamiyle vâkıf ilk ressam’ olduğuna inanıyordu. Yeteneğinin çok yönlü doğası ve kişisel mücadelesi başka sanatçılara esin kaynağı oldu. Yakın arkadaşı De Kooning ondan ‘büyük üsluba’ hâkim, saf ve tutkulu, büyük bir sanatçı diye övgüyle söz ediyordu. Sanatında ya da yaşamında asla ödün vermeyen Gorky, çalışmaları aracılığıyla büyük bir neşe ve derin bir trajediyi miras bıraktı. Gorky’nin, bir dostunun resimleri için söylediği sözler kendisini de en iyi şekilde tanımlamaktadır: ‘O resimler bizi gerçekliğin ötesine, bir zamanlar büyük asırların dans ettiği doğaüstü bir âleme götürüyor.”
Celâl Üster
26 Ocak 2012, http://www.cumhuriyet.com.tr
Kitabın Künyesi
Arshile Gorky: Kara Melek
Nouritza Matossian
Aras Yayıncılık / Biyografi Dizisi
Çeviri : Menekşe Arık, Tankut Aykut
İstanbul, 2011, 1. Basım
668 sayfa
Tanıtım Yazısı
Aras Yayıncılık’ın Türkçeye kazandırdığı yeni kitabı, bir başka ötekilik halini konu alıyor. Van’dan Amerika’ya uzanan bir yaşamın tanıklığı ve Ermeni bir ressamın sanatçı olarak ortaya çıkışındaki fırtınalı hayat hikâyesi tarihi arka planıyla okuyucuya sunuluyor. Yazar Nouritza Matossian, yirmi yılı aşkın araştırmalarına dayanan kitabında, doğumundan intiharla sonuçlanan ölümüne dek Gorky’yi ve sanatını bütün yönleriyle mercek altına yatırıyor. Van Gölü kıyısında geçen çocukluğu, savaş ve sürgün yılları, giderek parçalanan bir aile, Erivan, Tiflis, İstanbul ve nihayet Amerika’ya göç ile başlayan ressamlık mücadelesi, fırtınalı ilişkileri… Asıl adı Manug Adoyan’ı yüreğine gömüp Arshile Gorky adına sarılarak Yenidünya’ya tutunma mücadelesi…
Yazı okunma sayısı(77) Bugün okunma sayısı(6)
Theo Angelopoulos – Derleyen: Dan Fainaru
“Benim sinemam, epiktir; öyküdeki kişiyi tarihsel bir bağlama yerleştirir. Karakterleri hayattakinden daha büyük olan Brecht’te olduğu gibi, tarihin ya da fikirlerin taşıyıcısı olan benim karakterlerim de analiz edilmezler, Bergman’ınkiler gibi işkence çekmezler. Çok daha insancıldırlar. Kayıp şeyleri ararlar, arzu ile gerçek arasındaki kopuşta kaybolmuş şeylerin peşindedirler.”
“Çok eski olmayan bir zamanda, dünya tarihi arzuya dayanıyordu: dünyayı şöyle ya da böyle değştirme arzusuna. Şimdi, hazin bir yüzyılın sonuna geldiğimizde bu arzuların
(Arka Kapak)
Söylediğini yaptı, film çekerken öldü…
(25 Ocak 2012 tarihli http://haber.sol.org.tr)
Dün sette geçirdiği bir trafik kazasında yaşamını yitiren büyük Yunan yönetmen Theo Angelopoulos ile 2000 yılında Yeni İnsan Yeni Sinema dergisi tarafından yapılmış olan röportajı, Çağrı Kınıkoğlu’nun giriş yazısıyla birlikte okurlarımızla paylaşıyoruz.
Theo Angelopoulos ile 2000 yılında, 19. İstanbul Film Festivali’ne konuk olduğunda tanışmıştık ilk defa. Aşağıda, bu röportajın Yeni İnsan Yeni Sinema’da basılmış halini okuyacaksınız. Röportaja başlamadan, birkaç not paylaşmak anlamlı olacak:
1980’lerin ikinci yarısında, o zamanın İstanbul Festivali Sinema Günleri’nde izlemiştik Angelopoulos’un filmlerini. Kumpanya’yı, Avcılar’ı, Kitera’ya Yolculuk’u, Büyük İskender’i… Bir dönemin sinemacıları için neredeyse bir okul olan Sinema Günleri’nde rastladığımız bu sinemacının sinematografisine, entelektüel derinliğine, siyasal canlılığına ve kimliğine hayran kalmıştık. O dönemin Türkiye’si hesaba katıldığında, çoraklaşmaya, entelektüel-siyasi tartışma heyecanını boğmaya başlayan bir kültürel ortamda, düşünmek, anlamak, mücadele etmek için zihnimizde ve yüreğimizde şimşekler çaktıran bir sinemacı, bir aydın ile tanışmanın heyecanı sarmıştı hepimizi. Sonrasında, Yeni İnsan Yeni Sinema dergisini çıkarmaya başladığımızda, ilk sayının kapağında Ulis’in Bakışı’ndan bir kareyi basmamız neredeyse kaçınılmazdı.
Sonrasında, dergimizin çeşitli sayılarında kendisine bir yer buldu Angelopoulos daima. Gerek çeviri yazılarda, gerekse bizim yazılarımızda, Brecht’i özümsemiş, kendi topraklarının kültürü olarak antik Yunan mitolojisi de dahil tarihten beslenen, tarih bilinciyle yüklü, Yunanistan İç Savaşı’ndan Albaylar Cuntası’na kadar, Yunanistan’ın yakın siyasal tarihinde ideolojik olarak komünist hareketin saflarında yer almış bu değerli sinemacının, ülkemiz sineması için dikkate alınması ve anlaşılması gereken bir sanatçı olduğuna inanıyorduk.
Bu nedenle 2000 yılındaki o karşılaşmamız bizim için çok heyecan vericiydi. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren ürettiği Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı filmlerindeki melankoliyi anlamakta güçlük çeksek de, 1995’te gerçekleştirdiği Ulis’in Bakışı filmiyle o zaman kaynamakta olan Balkanlara dönük çarpıcı bakışıyla yine bizi sarsmıştı.
Entelektüel gelişkinlik ve siyasal kimlikten fellik fellik kaçan ana akım sinema yazarları ve popüler kültür nedeniyle, yalnızca 1998 tarihli Sonsuzluk ve Bir Gün ile, daha çok da bu filmin müzikleriyle tanındı Angelopoulos memleketimizde. Bir de “plan-sekansları” ile. Hani şu “uzun uzun yürüyen adamlar, konuşmadan duran insanlar” gibi geyik muhabbeti argümanlarıyla anılan plan-sekanslarıyla. Bu anlatımı niye tercih ettiğini, derdinin ne olduğunu anlamaya çalışmaktan imtina eden sivri zekalara inat, üretmeye, yaratmaya tutkun sinemacı, yeni filminin setinde bir saçma kazada yaşamını yitirmiş oldu. Aşağıda okuyacağınız söyleşisinde söylediği gibi, çalışırken, üretirken, yaratırken ölmekti hayali; hayali gerçek oldu. Çalışmaktan ölen beyaz yakalılar gibi değil, kendi canını, ruhunu, yarattıklarına veren bir yaratıcı olarak.
1980’lerin ortalarından itibaren umudunu yitirmişti; kim bilir, belki Yunanistan işçi sınıfının ve YKP’nin yükseltmeye başladığı mücadele, ona yitirdiği umudu yeniden kazandıracaktı, olmadı. Bu değerli sinemacıya saygı sunmak kaldı bize.
İnanıyoruz ki, bu ülkenin devrime inanan sinemacılarının üretimlerinde, onun da bir rengi olacak: Üretme heyecanı ile, kendi memleketinin diliyle konuşma tutkusu ile, Tarih’i uydurulmuş kahramanların değil, gerçek insanların yaptığı bilinci ile, “sıradan” insana verdiği değer ile, sinemayı bir sanat olarak kavrayışı ile…
Bu az şey mi?
Çağrı Kınıkoğlu (soL)
Theo Angelopoulos ile Açık Bir Diyalog
Yeni İnsan Yeni Sinema dergisi (Sayı 8, Kış 2000-2001)
Sizinle çok uzun zamandır tanışmak istiyorduk ve böyle bir söyleşinin hayalini kuruyorduk. İlk önce kendimizi tanıtalım. Biz üniversite yıllarından beri sinema üzerine çalışıyoruz ve bu çalışmalarımızı dergimizde yayınlıyoruz. Sizin sinemanız ve filmleriniz üzerine de dergimizde pek çok yazı yayınlandı. İlk sorumuz sinemayı çok yakından ilgilendiren bir konuda. Biliyorsunuz dünya, özellikle Avrupa sinemasında Büyük Yönetmenler Kuşağı olarak adlandırılan bir dönem yaşandı. Fakat bu dönem artık sona erdi, hatta sizin için -bu kuşağın son temsilcisi sayıldığınızdan dolayı- “The Last Modernist” (Son Modernist) adında bir kitap bile yayınlandı. Önümüzdeki dönemde bir Tarkovski, Antonioni, Bunuel’in yetişmesi için nasıl bir ortamın olması gerekiyor sizce?
Biliyorsunuz, Tarkosvki, Antonioni ve pek çok başkalarının film yaptığı dönem, sinemanın dengede olduğu bir dönemdi. Amerikan sineması vardı ama aynı zamanda Avrupa sineması ve Japon sineması da vardı. Bu dönemde sinemalar arasında bir çeşit denge söz konusuydu. Şimdi Amerikan sinemasının tam hakimiyeti söz konusu. Okulu bitirip Fransa’dan döndüğümde Brezilya sineması patlama yapmıştı; Luis Guerra ve diğerleriyle birlikte. Çek, Polonya sineması vardı. Ülke sinemaları vardı. Ülke sinemalarının canlanma, patlama yaşadığı bir dönemdi. Doğal olarak daha önce tamamen yanlış değerlendirilmiş, belli bir dönem Amerikan sinemasının, vizyonu ve yeniden değerlendirmesi Yeni Dalga’yla birlikte gerçekleştirildi. Aynı dönemde gerçek Amerikan sinemasını keşfetmeye başladılar. Yalnızca ticari olarak başarılı olanlar değil aynı zamanda eski Amerikan ustalarının çok ilginç diğer filmlerini de. Avrupa bunları keşfetti. Bu tamamen başka bir dönemdi. Toplumsal, ekonomik ve politik olarak farklı bir dönem. Savaş sonrası, ‘52-60 arası, her şeyin daha netleşmediği bir dönemdi. Daha sonra 60′ların başında gerçek bir patlama yaşandı. Bugünün sineması toplumlarımızı yansıtıyor. Sinema bir aynadır. Sinemaya neden talep var? Bugün sinemada geçmişin büyük yönetmenlerinin neden olmadığını soruyorsunuz. Fakat müzikte, sinemada, edebiyatta, şiirde, sanatta genel olarak daha önce sahip olduğumuz ustalara sahip miyiz? Bugün bir Picasso var mı?
Bugünün sinemasının toplumu yansıtmakta başarılı olduğunu mu söylüyorsunuz?
Hayır, sinema toplumun içsel hareketlerinin varolmayışını (non-existence) yansıtıyor. (Sinema toplumdaki boşluğu aynı şekilde yansıtıyor.) Toplumda hiç içsel hareket yok ve sinema bu boşluğu gösteriyor. Evet, sinema bu boşluğun şahididir.
Ken Loach’la aynı dönemde sinema yapmaya başladınız…
İkimiz de soldan başladık. O hala orada, ben değilim. Yani, o hala inanıyor. Ben duygusal olarak soldayım. Fakat inanmıyorum. Ken Loach hala işçi sınıfının devrim yapacağına ve değiş(tir)eceğine inanıyor.
Sizin bu ifadenizin genel bir geçerliliği var mı? Yani, Avrupalı aydın 1989′dan sonra tamamen yenilgiyi kabul etmiş ve geçmişini terk etmiş durumda mı?
Biliyorsunuz… öyle değil… Bu konuda açık bir diyalog yok… Diyalog yok, monolog var… Örneğin bir gazetede bu konular üzerinde konuştuğum çok uzun bir söyleşim yayınlandı. Fakat bu bir diyalog değildi. Yalnızca bana ait bulgular vardı söyleşide. Eğer diyalog olsaydı baskın bir atmosfer olup olmadığını bilirdim. Bu tarihle belirlenmiş insanlar, bu tarih tarafından yaralanmış insanlar var. Sonuç olarak, artık ilgisini yitirmiş insanlar…
Yunanistan’da, bizim de Türkiye’deki ayağına katıldığımız, Clinton’un ziyaretine karşı çok büyük gösteriler oldu. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? (soL okuyucuları için not: Söz konusu ziyareti, Bill Clinton’un 1999 depreminden sonra, 2000 başlarında Türkiye’de ziyaret ettiği bir çadırkentte kucağına aldığı bir bebeğin fotoğraflarından hatırlayabilirsiniz.)
Gösteriler doğruydu. Bu doğru bir yol. Clinton eskiden Roma imparatorlarının imparatorluğun himayesindeki ülkelere yaptığı geziler gibi bir Avrupa turu yaptı. Yani o da aynı şeyi yaptı. Seattle’da olanların, bu sabah da söylediğim gibi, çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve Washington’daki eylemlerin… Bu tepkileri ABD’den geldiği için de çok önemli buluyorum. İmparatorluğun merkezi olan ülkeden geliyor. Belki bu ilerde tüm dünya gençlerinden gelecek. Gerçekte içinde en önemli ve dışsal şeylerin bile mala dönüştü(rüldü)ğü / ticaretin konusu olduğu ticaretin krallığı globalizasyona (küreselleşmeye) karşı bir reaksiyon.
Pek çok kere Japonya’ya gittim. Her gittiğimde, “gelenek” dediğimiz şeyin daha fazla kaybolduğunu gördüm. İnsanların giderek tek bir üniforma giymeye başladığını gördüm. Sadece Tokyo’nun Wall-Street’i olan yerde değil her yerde gri giyinen insanları görmek mümkündü. Herkes. Gerçekten üniforma gibi. Bürolarda, bankalarda çalışan beyaz yakalı bu insanlar, yani ticaretin merkezinden. Bu tek tip bir dünya…. Japonya zenginleştikçe -fakat zenginlik nedir, paranın gereği nedir, tek bir rüyaya sahip olmanın daha fazla paraya sahip olmanın gereği nedir? Değerlerin meta olduğu bir dünyada yer almak. Biri bana Japonya’da ofisteyken birdenbire nedensiz olarak ölen insanların olduğunu söyledi. Bu beyaz yaka hastalığı olarak adlandırdığımız şey. Ben film yaparken öleceğim (gülerek söylüyor). Kısaca söylemek istediğim şu; toplumlarımızın geleceği ruhsuzluk olacaksa, otomat haline gelmekse ben bu dünyayı reddediyorum.
Sabah yapılan basın toplantısında sizi dinledik. Konuşmalarınızdan kendinizi her şeyin dışında tutuyormuşsunuz gibi bir izlenim edinmek mümkün. Genel olarak konuşursak kendi kuşağınızın toplumsal mücadeledeki rolünün sona erdiğini söyleyebilir miyiz?
Benim kuşağımın görevi nedir? Döngüsünü mü tamamladı? Benim kuşağım söylemesi gerektiğini söyledi. Belki, belki… Bana benim kuşağımın bittiğini söyleyemezsiniz. Bunu söylemek çok zor. Ama belki doğrudur. Bilmiyorum.
Kolay değildi, sizi temin ederim kolay değildi. Kesinlikle kolay değildi. Fakat gerçekten güzel bir dönem yaşadık. Toplumda ve sinemada hareketin olduğu bir dönem yaşadık ve umutlar… Ve belki bitti. Bu tarihle birlikte biz de bittik. Fakat bunu ben söyleyemem.
Filmlerinizdeki karakterler arasında bir farklılık buluyor musunuz? Benim için var. Örneğin Kitera’ya Yolculuk’taki Spyro kendi kişiliğinde 2. Dünya Savaşı’ndan önce Yunan adalarında işkence görmüş, savaş sırasında Nazilere karşı partizan mücadelesi vermiş daha sonra iç savaşta faşistlere karşı savaşmış bir kuşağı temsil ediyor. Oysa son filminizdeki (Sonsuzluk ve Bir Gün) şair böyle bir temsiliyetten uzak.
Bir keresinde Madam Bovary’i yazan Flaubert’e sormuşlar: “Madam Bovary kimdir?”, “Madam Bovary benim” diye yanıtlamış. Yani benim filmlerimdeki karakterler de benim bir parçamdır. Fakat aynı zamanda bildiğim diğerlerinin de bir parçasıdır. Soru bu muydu yoksa başka türlü müydü. Çünkü soruyu doğru çevirdiginden emin değilim.
(Festival çevirmeni soruyu bir kere daha sormaya çalışıyor.)
Zamanın geçişiyle birlikte kendi kuşağımdan davayı bırakmış insanlarla daha çok karşılaştım. Karakterlerdeki bu değişimler aynı zamanda, bunu da temsil ediyor.
Benim kuşağım örneğin Oşima, hasta, beyin travması geçirdi, Cannes’de yer alan yeni bir film çekti. Fakat hala hasta. Herzog yeni bir film yapacak, ama uzun zamandır sinemayı bırakmıştı. Wenders Amerikaya gitti. Kieslowski öldü. Nikita Mihailkov megaloman filmler yapıyor. Gerçekten parçalanmış bir kuşak görüyorsunuz. Retrospektifimin ve üniversitede panellerin olduğu bir etkinlik için Roma’ya gittim. Yunan Konsolosluğu bir resepsiyon verdi. Taviani, Rosi, Antonioni… geldi. Gördüğüm hayalet (fantom) bir sinemaydı. Tavianiler bana “biliyor musun, devam eden tek kişi sensin” dediler. Fakat, Tavianilerin yaptığı filmlerin dünya çapında bilindiği bir dönem vardı. Rosi’nin ilk filmlerinin hepsi sıra dışıydı. Antonioni, büyük Antonioni ve aynı zamanda genç sinemacılar… Fakat şimdi bunlar ne yapıyorlar? Sonraki kuşak, İtalya’da büyük kuşağı takip eden kuşak. Kim, Amelio? Fakat Antonioni ve diğerlerine asla ulaşamadı. Bir dönem dünyanın en büyük sineması olmuş, Büyük İtalyan sineması nerede? Yani bu sinema için çok zor bir dönem. Belki yeni bir kuşak olabilir fakat tamamıyla yeni, çok yeni, gerçekten yeni; yeniden sinema yapmaya başlayabilir. Ve sinemayı yaşamış ve seven tüm insanların umutları sinemanın bizden sonra devam etmesi ve sinemanın önünde yeni bir yol açılmasıdır. Kendi döneminin sorularını yanıtlayacak olan sinemacılar.
(…)
Son filmlerinizde ana temalardan birisi de Balkanlar. Balkanlar’daki barışın politikadan ziyade, bu bölgenin toplumları arasında kültürel bir etkileşimle gerçekleşeceğini söylüyorsunuz. Bunu daha fazla açar mısınız?
Türkiye Balkanlar üzerinde önemli bir role sahip çünkü orada izler bırakmış. Balkanlarda Osmanlı İmparatorluğu dönemi yaşandı. Bu dönemden bazı şeyleri unuttuk fakat bazılarını da hatırlıyoruz ve ortak izler bıraktı. Yüzlerine bakarken, bir gerçeği, Atina sokaklarında dolaşirken rastladığım bana çok yakın bir bakış görüyorum. Burada insanlarla konuşurken Kuzey Avrupalılara göre çok daha fazla iletişim kanallarının olduğunu görüyorum. Bu dönemde biz kendi tarzımızı birlikte yaşadık. Bana göre Türkiye ve aynı zamanda Yunanistan da kültüre, sinemaya, müziğe… ve bunların arasındaki etkileşimlere daha fazla önem vermeli. Farklılıkları koruyarak, farklılığın zenginlik olduğunu bilerek. Çünkü homojen olmak istemiyoruz. Türk olan her şey Türk, Yunan olan her şey Yunan, Bulgar olan Bulgar… Herkes kendi kimliğini, geleneğini, dilini, kültürünü korumalı. Fakat ikisi arasındaki etkileşim önemlidir. Çünkü düşündüğünüzden çok daha fazla ortak şeyimiz var.
Yeni projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?
Yeni projelerim? Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Bu sabah tutku üzerine bir hikaye çektiğimi söyledim. Yani aşk üzerine. Yüzyılın başlangıcında başlayan ve yüzyılın sonunda biten bir hikaye. Ayrılan iki insan tekrar birleşir, tekrar ayrılır, fakat sonunda birbirlerine kavuşurlar. Ne anlama geliyor? Hiç, aşkın gücü, tarihin ve zorlukların üstesinden gelir. (Bu film, 2004’te gösterime giren Ağlayan Çayır’dı.)
Daha sonra size tekrar ulaşmak için adresinizi alabilir miyiz?
Kendim yazabilirim. Daha soracak pek çok sorunuz olduğunu çok iyi anlıyorum… Fakat eğer devam etmek istiyorsa sorularınızı bana faksla iletebilirsiniz.
Bir e-mailim var, fakat hatırlamıyorum. Zaten elektronikle aram da pek iyi değil.
Bu arada Kasım’daki Selanik festivalinde tüm filmlerimin gösterildiği retrospektifim olacak. Aynı zamanda tüm dünyadan akademisyenlerin olduğu, çalışmalarım hakkında yeni basılacak 7-8 kitabın tanıtıldığı büyük bir sempozyum olacak. Dekor, kostüm ve fotoğraf sergileri olacak. Eleni Karaindrou büyük bir konser verecek. Aynı zamanda tartışmalarda olacak.
Tüm filmlerinizin gösterildiği bir etkinlikte konuşma yapmanız için sizi Türkiye’ye davet etmek isteriz; ne dersiniz?
Mayısın başında Özbekistan’a gidiyorum, daha sonra Cannes, New York ve Kanada. Haziran başında İspanya’da olacağım. Haziran sonunda boşum, fakat korkarım pek uygun olmaz.
Eğer böyle bir şey olacaksa İspanya ve İtalya’daki gibi üniversitelerden gençlerle konuşmayı tercih ederim. Öğrencilerle uzun bir panel yapabilirim. Çünkü genç insanlarla konuşmayı benim çalışmalarımı çok iyi bilen ve benim de onları iyi bildiğim eleştirmenlerle konuşmaya tercih ederim. Gençlerle yapılacak bir konuşma benim için eleştirmenlerle yapılacak olandan çok daha yararlı. Dünyanın nereye doğru gittiğini eski kuşaktan ziyade genç insanlarla konuşarak anlamaya çalışıyorum. Birkaç gün önce Wim Wenders’le bir yemek yedim. Durum üzüntü vericiydi. Ne Wim Wenders’le ne de Mihail Koch’la ve kendi kuşağımdan diğer insanlarla görüşmek istemiyorum. Öğrencilerle yapılacak tartışmanın bütün hepsinden daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yani sizin ve öğrencilerin söyleyecekleriyle ilgileniyorum, burada daha fazla devam edemiyoruz, fakat eğer şansımız varsa daha sonra devam edebiliriz.
(Not: Bu söyleşi Angelopoulos’un 2000 yılındaki İstanbul Film Festivali’ni ziyareti sırasında yapıldı. Festival çevirmenin kavramlara ve olgulara ilişkin yetersizliği, festival yöneticilerinin “artık bitirmelisiniz” türünden aralıksız sıkıştırmaları nedeniyle, istediğimiz gibi bir söyleşiyi yapamadık.)
Kitabın Künyesi
Theo Angelopoulos
Orjinal isim: Theo Angelopoulos – Interviews
Dan Fainaru
Agora Kitaplığı / Sinema Dizisi
Kapak Tasarımı : Mithat Çınar
Dizgi : Sibel Yurt
Derleyen : Dan Fainaru
Çeviri : Mehmet Harmancı
İstanbul, 2006, 1. Basım
199 sayfa
Theodoros Angelopoulos Hakkında Bilgi
(Vikipedi, özgür ansiklopedi)
(Yunanca:Θόδωρος Αγγελόπουλος ) (d. 27 Nisan 1935 – ö. 24 Ocak 2012) Yunan sinemasının Costa Gavras ve Costas Ferris ile birlikte öncü yönetmeni. Sanatsal sinemanın en önemli çağdaş temsilcilerindendir.
Mitololojik göndermelere bol yer verilen filmlerinde, daha çok bireyden hareketle tarihsel bağlam içinde toplumsal olaylar konu edilmektedir. Özellikle entelektüel bireyin yaşama dair ızdırapları ve düş kırıklıkları işlenir. Filmlerinde geniş plan çekimler ve uzun sekanslar çokça yer alır. Çoğunu Eleni Karaindrou’nun müziklediği filmleri arasında şunlar sayılabilir: 36 Günleri, Avcılar, Kumpanya, Kitera’ya Yolculuk, Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı, Ulis’in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Ağlayan Çayır, Zamanın Tozu.
Theo Angelopoulos, 20-26 Eylül 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen 17. Altın Koza Film Festivali’nin onur konuğu olarak Adana’ya gelmiş ve ödül törenine katılmıştı. Bu festivalde yönetmenin “Kiteraya Yolculuk”, “Arıcı”, “Leyleğin Geciken Adımı”, “Ulis’in Bakışı”, “Sonsuzluk ve Bir Gün”, “Ağlayan Çayır” ve “Zamanın Tozu” adlı filmlerinin “Balkanların Belleği – Theo Angelopoulos” adlı özel bir bölümde gösterileceği ilân edilmiştir.[1]
Angelopoulos 24 Ocak 2012 günü, akşam saatlerinde Pire-Drapetsona otoyolunda, Öteki Deniz-The Other Sea adlı yeni filminin çekimi sırasında çarpan bir motosiklet yüzünden yaşama veda etti. Olay yerinden ambulansla Faliro’daki bir hastaneye götürülen ünlü yönetmen, yoğun bakıma alındı ancak hastanede yaşamını yitirdi. [2] Yunanistan’ın önemli gazetelerinden Kathimerini, Angelopoulos’un ölüm haberini, ölümünün şüpheli olabilecegi iması ile, mansetten verdi. Gazete henüz teyit edilemekle birlikte Angelopoulos’a çarpan aracın polise ait olduğu iddiasını da dile getirdi.
Yazı okunma sayısı(4188) Bugün okunma sayısı(9)
Berrin Taş Şiiri 4 – Mustafa Özmen
Platon’un bilindik adalet tanımı şuydu; “Adalet, güçlünün işine gelendir.” Günümüz adaletinin de uyguladığı budur. Bu adalet kavramı; soğuk mahkeme duvarlarını, yasaları, düzmece tutanakları, gözaltıları, hukuksuz dava süreçlerini çağrıştırır. Bu dava süreçleri ancak “güçlünün” adalet anlayışıdır. Bu süreçler gelip geçicidir. Bir de insanlığın adalet süreçleri, adalet tanımları vardır. Bu sürecin en önemli yapıcıları sanatçılardır, şairlerdir, yazarlardır. Sanatçılar insanlığın adalet arayıcılarıdır. Bu arayış durmaksızın sürmektedir. Sanatçı, daha güzel bir dünya adına yargılar “güçlüyü”. Şiiriyle yargılar, resmiyle, sinemasıyla, tiyatrosuyla, romanıyla…
Fırtına(*)… İhanete Karşı Yürüyüş
Yaşam dediğimiz olgu, birçok çelişkiyi içinde barındırır. Yaşam güzellikleri içinde barındırdığı kadar, ihanetleri de içinde barındırır. İnsan ihanetlerle de karşılaşır. Tökezler, düşer. İnsan düşe kalka öğrendiğinden, yeniden ayağa kalkar. Yeniden gökyüzüne, yıldızlara, güneşe bakar. Yeni arayışlara girer. Yeni arkadaşlıklar kurar. İnsana inanan bilir ki, insanlık bir gün mutlaka güzel dostluklar yaratacaktır.
Berrin Taş’ın “Fırtına” yapıtı, ihaneti irdeler. Şairin yaşam deneyimi şiirleşir. İhaneti görmüştür şair. Bu ihanet şiir ile dışlaşır. Şiir şöyle başlar; “İhanet gözlerde başlar / bakışlar sıcaklığını yitirir ilk”. İhanet; insanın dış dünyaya açılan penceresini yani gözleri bozar ilkin. İhanet ile insan görme yetisini yitirir. Yani ne görebilir, ne bakabilir. Başka bir deyişle hem görüşünü hem de bakışını kaybeder. Bakışların sıcaklığını yitirmesi ne midir. İnsanın kendinden, insanın insandan uzaklaşmasıdır, sıcaklığın yitirilmesi. Gözler sıcaklığını yitirdi mi bir daha asla kavuşamaz o sıcaklığa. Bakışların sıcaklığı, insanlığın sıcaklığıdır. Şair, ihanetin insanı nasıl yabancılaştırdığını bu iki dize ile anlatır. İhanet tüm bedene yayılır. “ardından sözcükler kekreleşir / yayılır gövdeye / ellere ayaklara / mideye yayılır”. Şairin yaşam deneyimi güçlüdür. İhaneti bilir. “İhanet bedeni ele geçirir / kokusu bozulur arkadaşlığın / inanmak yitirilir”. Yaşama sızan ihanet, he rşeyi kokuşturmaya, bozmaya başlar. Arkadaşlığın kendine özgü bir kokusu vardır. Arkadaş sıcaklığı, arkadaş kokusu. Paylaşılan sıkıntılardır arkadaşlık, insanın en zor anında uzanan sıcak bir eldir arkadaşlık, uykusuz sabahlamaktır yeri geldiğinde. İhanet, arkadaşlığın yarattığı değerleri yerle bir eder.
İhaneti irdelemeyi sürdürür Berrin Taş; “ihanet değersizliktir / değerin değeri yoktur / pusu kurar / ansızın saldırır kuytudaki karanfile / sınırlarını aştığını sanır”. İnsanlık tarihi değerler yarata yarata varolmuştur. İnsanı en karamsar günlerde bile ayağa kaldıran bu değerlerdir. Değerlerini yitiren insan kör karanlık bir kuyunun dibine yuvarlanır. Bu yuvarlanışın sonuysa yoktur. Değerlerini yitiren insan düştükçe düşer. Biz ki düşmanın bile mert olanını yeğleriz. Mertçe dövüşmeli insan olan deriz. Düşmana bile saygıyla bakabilen bir gelenekten gelmekteyiz. Oysa ihanet pusu kurmaktır. Sinsiliktir. Sırtından vurmaktır gözünü kırpmadan. Kuytudaki karanfil, büyük savaşımlarla kendini yeniden yaratan insandır. Kendini doğuran insandır. İhanet, kendini yaratan insana saldırıdır. Bu saldırıyı da binbir ayak oyunuyla yapmaya çalışır. Saldıracak ya, binbir gerekçe bulur. Binbir ayak oyunu ihaneti gerekçelendirme çabasının adıdır. İhanet edenlerin kesinlikle ama kesinlikle, “çok ama çok önemli gerekçeleri olacaktır”. Bu gerekçelerle çok ama çok büyük işler yaptıklarını sanacaklardır. Ama bu gerekçeler birer sanı olarak kalacaktır. Şair adım adım ihaneti anlatıyor… Bozulan bakış, yiten sıcaklık, sevgisizlik, değersizlik…
Şair şöyle sürdürür; “ihanet kendi diliyle konuşur / anlamak için yaşamak gerekir”. Her düşünce, her davranış kendi dilini yaratır. İhanetinde dili vardır. Bu dilin anlaşılması içinde ihanetin ne olduğunun bilinmesi gerekir. Bunu en iyi yaşayan anlatabilir. Şair bir anlamıyla yaşadıklarını dışlaştırmıştır. Bu durum içten bir anlatımdır. Yaşam deneyiminin şiirleşmesidir.
Şiir Direniştir
Şair güzel bir dünya düşler. İhanetler onu yıldırmaz. İhaneti sorgular. Hangi koşullar insanı ihanete sürükler. Bir yanda insana inanmak öbür yanda ihanet; “yazık insansız bu çağda inatla / insan diyen benim gibi özgecilere / acımıyorum yine de ne kendime ne boşa giden emeğime / kapitalizmin buyruğudur değere ihanet / emeği sürdürmek direnmektir sabaha takoz koyanlara”. Şair, insani değerlerin yerle bir edildiği bir dönemi yaşamaktadır. Bu bir savaşım sürecidir. Şair bu süreci çözümlemekle yükümlüdür. Şair ihanete takılıp kalırsa, olgusalda kalır. Ama şair olgusalda kalmıyor. Yaşama bütünsel bakıyor. İhaneti körükleyen temel etkeni görüyor şair. Kapitalizm… Kapitalizm, insanlığa ihanetin adı oluyor şairde. Kapitalizm insan emeği ile yaratılan değerleri yerle bir etmeye çalışırken, şair değer yitimine karşı durur. Şair emek harcar. Emeği sıkça da boşa gider. O yeniden ayağa kalkar, yeniden emek harcamaya başlar. Şair ;“emeği sürdürmek direnmektir”, diyor. Şair, inatçı bir direngen, şiir ise inatçı bir direniştir. Berrin Taş bu anlamıyla direngen bir şair, şiirleriyse direniş şiirleridir. İnsana inanan, insan için yazılan.
Berrin Taş’ın, “Fırtına” yapıtının gözü kulağı sokaktadır. Bir bakarsınız karşı pencereyle konuşur, bir bakarsınız durakta bekleyenle, tecavüze uğrayan çocukla konuşur, tmk çocuklarıyla… Berrin Taş, şiirlerde seçimini hep sokaktan yana yapmıştır. Bu yapıtta bu sürekliliğin bir parçasıdır. Sokağa kulak vermek, sokağı anlamaya çalışmak, şairin şiir evrenini genişletiyor. Berrin Taş’ın geniş bir evreni olduğu görülür.
İnsanlığın Acılarını Taşımak
Berrin Taş, şairin özelliklerinden birini dile getirir. “Şair içini çeker, susar. İnsanlığın acılarını taşımaktadır. Bir sözcüdür o.” Şairin benliği insanlığın benliğidir. O hem kendini yaşar hem tüm insanları. Bundan ötürü insanlığın acılarını taşımakla yükümlüdür. Bu şairin zorunlu görevidir. Bundan ötürü şairlik bir bilinç işidir. Çünkü sırtında milyonların sevincini, milyonların acısını taşıyacaktır. Bu durum şairi bilgeleştirmiştir. Şair bilgedir. Yaşam bilgesi. Boşuna değildir şairin insanlığın sözcüsü olması. Sırtındaki yükü bilinçle taşır.
Şiir Büyütür İçini İnsanın
Berrin Taş, omuzlar yaşamı. Yaşam ile şiir bütünleşir şiirde. Bu bütünlüğü şiirin şu bölümünde görebiliriz; “şiir büyütür içini insanın / ağaçlarla kuşlarla konuşmayı / fırtınada şarkı söylemeyi öğretir / arındırır öfkenin ve nefretin umarsız hazzından”. Şair öncelikle şöyle diyor; şiir büyütür içini insanın. Şair, şiirin gücünü bilir. Şiir, insanın ufkunun genişlemesidir. Şair, insanın ufkunu açmalıdır. Şiirin bilinç işi olması bundandır.
Şair, şiir yolculuğunu şöyle sürdürür; ağaçlarla kuşlarla konuşmayı. Doğadan kopan insan doğaya yabancılaştı. Şair doğanın canlı bir bütün olduğunu görür. İnsan da bu bütünün bir parçasıdır. Ağaç ile kuş, doğaya yabancılaşan insanın, bu yabancılaşmayı kırmasını simgeler. İnsan doğayı anlamalı. Doğayı anlamak günümüzde önemini daha da arttırmaktadır. Bir yandan nükleer santral tamtamları, öbür yanda Hes’ler, savaş çığırtkanları, siyanürlü maden arayıcıları. Kapitalizm doğayı her gün daha fazla talan ediyor. Talan yasaları çıkarılıyor, talan meclislerince. Yasal bir biçimde Hes’lerin önü açılıyor. Yasal bir biçimde doğa katlediliyor. Her şey yasal. Kesilen ağaçlar, öldürülen kuşlar, talan edilen orman. Her şey yasal. Bu yasallığı tanımayan bilge şair ağaçlarla kuşlarla konuşur. Bu yeryüzü, topraklar, ırmaklar, bu ormanlar yalnızca insanların değildir. Dünya insanların tapulu malı ise hiç değildir. Bu dünya tüm canlılarındır. İnsanın olduğu kadar, balıklarındır, böceklerindir, kurtlarındır, kuşlarındır. Şair bunun bilincindedir. Doğaya diyalektik bakabilen insan, ağaçlarla kuşlarla konuşur. Berrin Taş’ın doğaya bakışı, diyalektik bir bakıştır.
Fırtınada şarkı söylemek… Şairin direncidir fırtınaya karşı şarkı söyleyebilmek. Güzel havalarda herkes şarkı söyler. İş fırtınada şarkı söylemektir. Şairler, bunu hep yapar. Kara bulutların çöktüğü günlerde bile şairler, karamsar tabloyu silip süpürmüşlerdir. Toplum sussa ya da susturulsa bile onlar hiç susmamış, hep doğru bildikleri şeyin ardından gitmişlerdir. Bu anlamıyla şair, toplumun vicdanıdır. Toplumun vicdanı olmak şairlere dünden kalan, geleneksel bir mirastır. Şairlik, Dadaloğlu’nun dediği gibi “ Ferman padişahın, dağlar bizimdir” diyebilmektir. Evet dağlar bizimdir.
Ağıt… Sekiz İşçi Kadına
Şair, toplumun belleğidir. Yaşananları bellekte taze tutmalıdır şair. Berrin Taş, selin alıp götürdüğü sekiz işçi kadını unutmaz. “ insan olduklarını zaten unutmuş / sekiz işçi kadın paket taşınır gibi / penceresiz servis aracına bindirilmiş / sel onları da götürdü / sel onları da götürdü ”. Şairin yaratım süreci bir seçimler sürecidir. Sel belki o gün birçok insanın ölümüne neden olur. Ama bu ölümler içinde en tipik olanı sekiz işçi kadının ölümüdür. En ucuz ölüm onların ölümüydü. Göz göre göre ölüme gitmişlerdi. Onlar ne insandı, ne anneydi, ne sevgiliydi, ne kardeşti. Onlar kapalı kasa bir araca tıkıştırılan birer eşyaydılar. Belki unutulmuşlardı aracın içinde. Ne düşlemişlerdi güne uyandıklarında. Ne için çırpınıyorlardı. Nasıl ölmüşlerdi. Kadındı onlar. Kadın ucuz ölümün adı. Kadın ucuz iş gücünün adı.
Berrin Taş; ölen sekiz işçi kadının unutulmasını önler. Toplumun belleği olur. Topluma sesleniştir bu bölüm. Unutma Güldane’yi, unutma Naciye’yi… Unutma.
“Güldane yirmi iki yaşında / tekstil fabrikasında makinacı / ne yaşamıştı ki o güne dek / ya makinaya kaptıracak kolunu / ya da selde gidecek”. Sekiz kadından biri Güldane. Ne yaşamıştı ki Güldane. İnsan emeğinin en yoğun sömürüldüğü tekstil kolunda. Yirmi iki yıllık, kısacık bir yaşam. Bu toplumun sana bir özür borcu var Güldane. Hem yaşatamadıkları, hem de yaşattıklarından ötürü.
“aklına gelmiş miydi / kırkyedi yaşındaki Naciye’nin / leke çıkartıcı ütücü sigortasız / yarın kaygısının yolunu fabrikaya düşürdüğü Naciye’nin / beş kızını kocasını ardında bırakıp / daha çekeceği yoksunlukları tüketemeden / çekip gideceği bu insansız dünyadan / aklına gelmiş miydi ölümün sabahında”. Naciye tipik bir tekstil işçisidir. İş bakımından, işçinin nitelikleri azdır. Tekstil iş kolunun tipik özelliği budur. Tekstil işçisi çok sık iş değiştirir. Bunun temel nedeni, zamanında ya da hiç ödenmeyen ücretler. Sigortasız çalıştırılma. İşten kolaylıkla çıkarılma. Kötü çalışma koşulları. Bu iş kolunda emeği en çok sömürülen çocuk yaştaki işçiler ile kadınlardır. Beş çocuk annesi Naciye çalışmak zorundadır. İş seçimi yapacak konumu olmamıştır Naciye’nin. İş sigortalı ya da sigortasız. Ne önemi vardı ki. Naciye kırkyedi yıl boyunca yoksulluktan payını almıştı.
Özlem, Bircan, Fikriye, Nuriye, Nebahat, Altun… sel onları da almıştı. Nuriye oğluna bir daha okul parası veremeyecekti. Nebahat’in on üç yıllık kalite denetçiliği, hiçbir denetimin yapılmadığı bir servis aracında son bulacaktı. Dindardı Altun. Değerli olsun diye konmuştu bu ad ona. Ama onun da bir tabutluk yeri varmış dünyada. Özlem bir daha başağrısı çekmeyecek. Bircan okuyamadığı için artık yakınmayacak. Fikriye’nin üç yıllık fabrika işçiliği ise son bulmuştu.
Berrin Taş, sekiz işçi kadını unutturmaz. Bu toplumsal belleği diri tutmaktır. Onlar artık yalnızca ölen sekiz işçi kadın değildir. Bir zamanlar onlar da yaşamıştı, adları vardı hepsinin, düşleri…
Tmk Çocukları
Tmk çocukları. Ülkenin uzun süredir gündemde olan, bir türlü çözülemeyen sorunu. Aslında sorunun kökeninde Terörle Mücadele Kanunu denen kanun var. Bu kanunla yapmış olduğunuz herhangi bir davranış “terör” suçu olabilir. İstendiği an telefonunuz dinlenebilir, bilgisayarınız didik edilebilir. Tutuklanabilirsiniz. Uzunca bir süre neden tutuklandığınızı bile bilmeden hapis yatabilirsiniz. Bu yasanın ucu açıktır. Her an her şey terör suçu olabilir. Gündemde bulunan birçok dava bu Tmk’nın ürünüdür. Bu davalar başlı başına yasallıklarını yitirseler de, devletin mahkemelerinde güncellikleriyle gündemdeler. Bu yasanın en büyük zararını çocuklar görmekte. Onlarca çocuk bugün hapislerde. Yasa oyun oynama çağında olan çocukları “terörist” ilan etmiş, özgürlüklerini elinden almıştır. Bu çocukların birçoğu dört duvar arasında büyümektedir. Tmk çocukları öbür adıyla taş atan çocuklar. “Devletin ve vatanın bölünmez bütünlüğünü yıkmakla” suçlanmışlardır. Bu işin gözüken yanı. Bu safsata ile toplum terörize edilmektedir. Toplumsal muhalefet bu yasa ile susturulur. Bunun diyetini ise haksızlığa uğrayan çocuklar öder.
Berrin Taş, Tmk çocuklarından birinin annesiyle konuşur; “ah çocuğum ahh… / göğsümde korkunç bir ağırlık / kıpırdayamıyorum yerimden”. Annenin üzerine çöken ağırlık onu hareketsiz kılar. Ama anne hem yalnızlığı duyumsar. Hem bu süreçte direnmeyi öğrenir. “şaşıyorum doğrusu kendime / inatla yaşamakta direniyorum” . Yaşam anneye direnmeyi öğretir. Anne eski anne değildir artık.
Berrin Taş, Tmk çocuklarına kulak verir. “kimin çıkarına taş attım / nereye vurdu elimden çıkan / bilmiyorum / niye içerdeyim ben”. Tmk çocukları, kimin çıkarına taş atar. Çocuklar aslında kimsenin çıkarına taş atmaz. Çocuklar kullanılarak topluma korku körüklenir. Bir korku toplumu yaratılmaya çalışılır. Bu haksızlıklara susa susa bugünlere gelindi. Oysa Tmk mecliste sunulurken, başta aydınlar, sosyalistler, insan hakları savunucuları, sendikalar bu yasalara karşı çıktılar. Bu karşı çıkışlarını bildirilerle, eylemlerle topluma duyurmaya çalıştılar. Ama başarılı olamadılar. Kimse duymadı. Duyan sustu. Tmk çocukları, bugün için haksız yere, adil olmayan bir biçimde, hapislere tıkılan binlerin simgesidir. Tmk çocukları, yalnızca çocuk değil, muhalif olmanın karşılığıdır. Sen misin muhalif olan. Al sana mahkemeler, hapishaneler, iddianameler…
Tmk çocuğu sorar; “söyleyin / niye içerdeyim ben”. Bu soru, güncel bir sorun. Arada bir bu sorun gündeme gelmekte. Ama sorun Türkiye’nin öbür tipik sorunları gibi çözümsüz kalmaktadır. Tmk çocukları, sizin bu sorunuza bizim bu toplum, bu anlayış yanıt veremeyecek. Bu sorun, öbür sorunlar gibi sürüncemede kalacak. Keşke sorunları çözen bir toplum yapımız olsaydı. Keşke insana değer veren bir düzen kurabilseydik. Keşke, keşke siz içeride olmasaydınız. Berrin Taş’ın anlatmak istediği de bu keşkeler olsa gerek.
Yitirdiğimiz Ustalar
Berrin Taş, ustası Kemal Özer’i yitirir. Kemal Özer, toplumcu edebiyatımızın önemli şairlerinden biridir. Berrin Taş’ın olduğu kadar, bizlerin de ustasıdır. Çok şey öğretti, çok şey öğrendik. Berrin Taş ustasını uğurlar; “dün akşam bir şairi yitirdik / dün akşam bir yıldız tortusu bırakarak / ışığını bırakarak güvenli ellere / dinlenmeye çekildi”. Kemal Özer bir ışıktı bizim için. Işığıyla çoğaldı, çoğalttı. “dün akşam bir şairi yitirdik / ıssızdı akşam ıssızdı yollar / kimse duymadı yalnızdır şair / insansızlığın kuytusunda”. Kemal Özer’in ölümü, Berrin Taş’ta şu düşünceyi çağrıştırır. Şair, ülkesinde yalnızdır. İbni Rüşt, cahiller ülkesinin filozofunun, gurbette yaşayan bir filozof olduğunu söyler. Çünkü cahiller ülkesi, kendi filozofunu anlayamaz. Berrin Taş’ın, “kimse duymadı yalnızdır şair” dizesi de, şairin kendi ülkesinde gurbette olduğunu anlatır. Şairler bu ülkede doğup, bu ülkede gurbeti yaşayan gurbetçilerdir. Duyulmamaları, bilinmemeleri ondandır. Şairler kendi ülkelerinde kimileyin gurbette olsalar da onlar dünya yurttaşıdırlar. Nazım, Türkiyeli bir dünya yurttaşı, Neruda Şilili bir dünya yurttaşı, Ritsos Yunanlı bir dünya yurttaşıdır. Şairlerin böyle ikili yaşamları vardır. Hem gurbeti yaşarlar, hem dünyayı. Kemal Özer de gurbeti yaşayan, bir dünya yurttaşı, bir dünya şairiydi.
Ölüm, Demirtaş Ceyhun’a da uğrar. “geçmiş gitmiş Demirtaş / zamanı söze yazmış / ağuyu güle yazmış / kanamış arkadaşı için C.G.”. Demirtaş’ta gitmiştir, ağuyu güle yazarak. Yaralar zamanla kabuk bağlar. Kemal Özer ardından Demirtaş Ceyhun, Berrin Taş’ı olduğu kadar yol arkadaşı Cengiz Gündoğdu’yu da etkiler. Cengiz Gündoğdu için Kemal Özer’in ayrı yeri, Demirtaş Ceyhun’un ayrı yeri vardır. Kemal Özer ile Varlık dergisinde çalışma arkadaşlığı. İki ustayla uzun yıllar yanyana giden düşün yoldaşlığı. İki yol arkadaşlığıyla ayrılık; “sözü zamana yaymış oğlum / zamanı taşa yazmış / ağuyu güle yazmış C.G. / ağuyu güle yazmış”.
Yaratıcı Yalnızlık
Berrin Taş, yaratıcı yalnızlığı anlatır. Bu yalnızlık insanlardan küsüp, bohem bir yaşamı sürmek değildir. Bu yalnızlık süreci, şairin yarattığı, yaratırken yapıtlar çıkardığı süreçtir. Bir soluklanma anıdır yalnızlık. Bu yalnızlık, soyut anlamda bir yalnızlıktır. Berrin Taş, yalnızlığı şöyle anlatır; “yalnızlıktır yaratıcılık / kendine soluk alacağı odalar yaratmaktır / odalardan geniş bir evrene açılan kapılar / besler insana giden yolu / konuşur şair adına ağaçlar kuşlar kelebekler”. Berrin Taş, soluklandığı odalardan evrene açılır. Evrene açılmak, şairin şiirini yaratmasıdır. Şair için, sanatçı için yalnızlık dendiğinde anlaşılması gereken yalnızlık budur.
Şairin yalnız kaldığı an, evreninin en geniş olduğu andır. Gündelik insan olmanın, sıradanlığın dışına çıktığı andır. “susar engin diliyle anlatmaz derdini / yücelerde oturur o bakar aşağılara / acır güne teslim olana / acır susturulmuş sözcüklere / şakıyacak dile bakar aşağılara”. Şairin suskunluğu, yaratıcı yalnızlığın bir parçasıdır. Yaratım için, gündelik sıkıntıları aşmalı şair. Şiir, bu anlamıyla güne teslim olmamaktır. “söz gelene dek / bekler sonsuzluğun kucağında / susar insana adanmış sesiyle / susar geveze aldanışlara / yalnızlık yaratıcılıktır”. Bu süreç, sözün dile gelmesidir. Sözün insana gelmesidir. Berrin Taş, sözünü insan için söyler. İnsan için susar, insan için bekler. Toplumcu anlayış için yaratıcı yalnızlık, şairden insana giden bir yoldur.
Soluklanma
Berrin Taş, Fırtına yapıtında şairin, şiiri yaratma süreçlerine değinmeyi sürdürür. Yaratıcı yalnızlığın ardından, soluklanma dönemini aktarır; “-Sustu şair. Geçici bir suskunluk bu. Soluklanma isteği. Yeni bir güçle konuşmak için ara verme gereksinimi. Ara uzun sürmez.” Şair, sürekli kendini yeniler. Yinelemeye düşmemek için soluklanır. Bu soluklanma süreci, geleceğe atılan bilinçli bir adıma gebedir. Şair bu süreçte kenara çekilir, susar, izler. Kendi iç dönüşümünü sağlar. Yeni bir şiir serüvenine başlar. Şairin sürekli kendini yinelemesi şiirin gelişimini durdurur. Şiir, dümdüz asfaltta yol alamaz. Yolunu şaşırır. Şiirin gelişimi, dağ doruklarında, ırmak kenarlarında soluklanmakla olur. Şiir fırtınayla koşar, tipiye karşı yürür. Yağmurda, çamurlu yollarda iz sürer. Ormanda kaybolur, bataklıklara bata çıka dalar. Ücretli köleliğe karşı, ücretsiz bir işçidir şiir. Şiir öldürülen kadındır, katledilen doğadır. Şiir karşı koyuş, şiir isyandır. Her soluklanma yeni bir isyanın habercisidir. Şair soluklandı mı, bilki bir fırtına kopacak. Berrin Taş’ın suskunluğu, soluklanması, yeni fırtınalar koparacak…
Pencere Açmak
Berrin Taş soluklanmış, yeni kavgalara hazırlanmıştır. Kavganın adı Pencere Açmak’tır. “pencere açmak bedel ister / terlemiş sırt nasırlaşmış el / pencere açmak yürek ister / demirde dövülmüş ateşte pişmiş / kabından taşan boran ister”. Berrin Taş, ben hazırım diyor. Bedel ödedim, ter döktüm, nasırlaştı ellerim, yüreğimi koydum kavgama, ateşlerde piştim. Şair dünyayı bir daha değiştirecek gücü edinmiştir.
Berrin Taş’ta Pencere Açmak nereye götürür insanı. “pencere açmak sonsuza dek sürmeli / insan insanlığını derinden duyuncaya dek / onurunu korumak için dimdik durmayı anımsayıncaya dek / pencere açmak süreci beslemektir”. Berrin Taş’ın savaşımı, insanın insanlığını derinden duyması içindir. İnsan tekdüze yaşamaya alıştırıldı. Tekdüze yaşam insanın doğasına aykırıdır. İnsanın tekdüzeliği kırması için, insan olduğunun yeniden anımsanması gerekmektedir. “Nedir insan” sorusunu yeniden sormaktır. Belirli saatlerde çalışıp, belirli saatlerde uyumak mıdır insan. Yoksa belirli saatlerde aptal kutusunun karşısına geçip koltukta uyumak mıdır. Nedir insan olmak. İyi bir iş, iyi bir ev midir insan olmak. Hayır. İnsan olmak, selde ölen sekiz işçi kadını anımsamaktır. Tmk çocuklarını savunmaktır. Değer bilmektir. Savaş tamtamlarına karşı barışı savunmaktır. İnsanlığın acılarını, sevinçlerini duyumsamaktır insan olmak. Kapitalizmin yabancılaştırdığı bencil insan öbür insanları duyumsamaz. Dünyanın merkezinde yalnızca kendisi vardır. İnsan bencilliği de kırmalı, yalnız kendini yaşamamalıdır. Öbür insanı da anlamalı, öbür insanın da acılarına ortak olmalı. Berrin Taş, Tmk çocuklarından birinin annesini konuşturur. Bu konuşma Berrin Taş’ın bencilliği kırdığını, karşısındaki insanı anlamaya çalıştığını gösterir. İnsan olmak, ben merkezciliğin yıkılmasıdır. Berrin Taş şiiriyle ben merkezciliği yıkar.
Barışa Şiir Yazmak
Barışa şiir yazmak. Silah tüccarlarına, çok uluslu şirketlere, militarizme, kapitalizme savaş açmaktır. Barış ile savaş… Hem birbirine yakın hem de birbirine bu kadar uzak iki sözcük. Berrin Taş savaş çığırtkanlarının, tamtamları arasında inatla barışa şiirler yazıyor. “barışa da bir pencere açmalı / çocuklar için yalnız ekmek yetmez / balla pekmezle de doyurmalı / balla pekmez de yetmez / barışa da bir pencere açmalı”. Şair olmak, yaşamdan yana olmaktır. Yaşamı savunmaktır. Berrin Taş, barışa pencere açalım derken, yaşamı savunur. Ölümlere, kırımlara, bombalara karşı yaşamı savunur. Çünkü dünya yalnızca bugünü yaşayanların değildir. Dünya en çok yarını olan çocuklarındır. Gençlerindir. Çocuklara kuru ekmek dışında bal pekmez sunmak, onlara tüm zenginlikleri sunmaktır. Bu hem somut anlamda zenginlik, hem soyut anlamda zenginliktir. Bal pekmez bu anlamıyla hem somut olan zenginliktir. Hem de soyut olan. Berrin Taş, tüm zenginlikleri çocuklarla verir. Barış ile çocuk, Berrin Taş’ta bir bütündür. Barış bugün içindir ama daha çok, yaşanılası güzel bir dünya hak eden çocuklar içindir.
Berrin Taş sürdürür; “çocukları yalnız sarıp sarmalamak yetmez / onlara güvenmeyi öğretmeli / inandırmalı geleceğe giden yolların tıkalı olmadığına / korkuyu silmeli / yüzyılın savaş rüzgarlarında büyümüş korkuyu / barışa da bir pencere açmalı”. Berrin Taş, geleceğin güzel olacağına ilişkin düşlerini yitirmez. Gelecek düşü şairi, şiiri ayakta tutar. Gelecek düşü ancak insanla gerçekleşebilir. Berrin Taş bunun bilincindedir. Günümüzde çocuklar, gençler, sınavdan sınava koşan birer at yarışına dönüştürüldü. Herkes herkesin rakibi. Bir puan daha fazla alabilmek için kırk takla atmaya hazır kuşaklar yetiştirildi. Bir puanın önemine ilişkin saatlerce konuşan insanlar yetiştirdik de, arkadaşlığa, dostluğa ilişkin konuşabilecek insanlar unutuldu. Arkadaşlık, dostluk karşılıklı güvenle sağlanır. Herkesin birbirinin rakibi olduğu, bir puanın bu kadar önemli olduğu toplumlarda ne arkadaşlık ne dostluk kurabilir. Toplumsal gelecek düşü yoktur bu toplumun. Bireyci kurtuluş yolları aranır. Sistemin istediği tam da budur. Bireyci kurtuluş yolu arayan kuşaklar. Bu dönemde “gemisini kurtaran kaptandır” gibi toplumun bencil yanlarını öne çıkaran atasözleri çocukların kulaklarına küpe yapıldı. Berrin Taş, insanın insana güvendiği bir kuşak ister. Bu istem, çocukları yarış atı yapanlara karşı duruştur. Bu karşı duruş için, çocuklara güven öğretilmelidir. Yarış atı değil, öncelikle insan oldukları öğretilmeli çocuklara.
Bu topraklar yıllardır savaşlara gebe. On yıllardır süren bir savaş var. Bu toprakların üzerindeki ölüm korkusu silinip atılmalı. Ölümlere doydu bu topraklar. Ölümü değil yaşamı savunmalı analar, babalar. Barış için korkmamalı insan. Korkuyu yenmeli. İnsan ancak barış ile özgürleşebilir. Bunun için barışa bir pencere açmalı insan.
Berrin Taş, barış için kavgaya hazırdır. “ sen insansın demek yetmez / pencereleri çoğaltmalı / her adımda yeni pencereler açılmalı / hergün barışı yaşamak için kavga vermeli / çocuklara barışı göstermeli”. Barış için kavga etmeli. Barış istemek yetmez, barış için kavga vermelidir. Barış için emek harcanmalıdır. Barış, hadi gel barışalım demek ile olmaz. Barış isteyenler, barış için kavga edenler, bu istemlerini toprağın her bir karışına duyurmalı her karışına yedirmelidir. Barış istemi yağmur olmalı, rüzgar olmalı, fırtına olmalı. En çokta fırtına olmalı. Önündeki tüm engelleri silip süpürmeli. Barış istemi doğudan batıya, batıdan doğuya bir güvercin olmalı. Barış istemi her pencereden içeri girmeli. Her pencereden bir güvercin olup uçmalı. Pencereler barışa açılmalı. Bunun içindir ki barış emek ister, hem de çok. Barış yılgınlığı reddeder. Barış canlıdır, diridir. Barış istemi toplumsal bir isteme dönüşünceye dek, durmaksızın barış için çalışılmalı. Çocuklar barışı görsün diye çalışılmalı. Barış ancak, barışı isteyenlerin sesi, savaşı isteyenlerin sesini bastırınca sağlanır. Savaşın, ölümün kutsandığı bir dönemde barışı savunmak, insan olmaktır.
Berrin Taş duruşuyla, kavgasıyla, bilinciyle, şiiriyle güzel bir insan, güzel bir şairdir. Hem öğrenen, hem öğreten bir şair olmayı sürdürüyor. Berrin Taş bir Fırtına’dır, esip gürlüyor.
(*) Kitabın Künyesi
Fırtına
Berrin Taş
İnsancıl Yayınları / Şiir Dizisi
Yönetmen : Cengiz Gündoğdu
Yayımcı : Berrin Taş
Ofset Hazırlık : Deniz Saraç
Kapak Tasarımı : Deniz Saraç
İstanbul, 2010, 1. Basım
64 sayfa
Yazı okunma sayısı(4838) Bugün okunma sayısı(3)
Uçurtmam Çaylak Kuyrukları Yarka – Yalvaç Ural
Uçurtmam Çaylak Kuyrukları Yarka, tavuklarını bir çaylağın elinden kurtmaya çalışan Kırmızılı’nın öyküsü.
Ural, kentlerde yaşayan günümüz çocuklarının uzak kaldığı kırsal yaşamı onlara şiirsel dili ve kolaj tekniğiyle yaptığı resimlerle anlatıyor.
Günümüzde yitip gitmek üzere olan kimi sözcükleri de çocuklara hatırlatmaktan vazgeçmiyor ve kitabında şöyle diyor:
“Sözcükler kullanıldıkça yaşar. Kullanılmayan sözcükler unutulur, sonra da ölür.”
Yalvaç Ural, bu kitabını 1991 yılında yazdı.
Ancak bu şiirsel, masal tadındaki öykü, ilk kez 1992 yılında eski Yugoslavya’da Türkçe yayımlanan bir çocuk dergisinde basıldı.
Kitap bu ilk yayımından tam 19 yıl sonra ülkemiz çocularıyla tanışıyor. (Tanıtım Bülteninden)
Bir Çaylak bütün gün dönüp durdu başlarında – Burcu Aktaş
(20/01/2012 tarihli Radikal Kitap Eki)
Yalvaç Ural’ın kitaplarının çoğunun bir öyküsü vardır. Bahsettiğim içlerindeki öyküler değil, kitapların yayımlanış hikâyesi. Sanırım en ilginci ise Ural’ın yeni kitabı ‘Uçurtmam Çaylak Kuyrukları Yarka’nın basılış serüveni.
Şu sıralar kitapçılarda arzı endam eden kitabı, Yalvaç Ural 1991’de yazmış. Öykü ilk kez Eski Yugoslavya’da Nova Makedoniya Yayınevi’nin Türkçe yayımlanan Birlik gazetesinin çocuk dergisi Sevinç’te Ekim 1992 yılında yayımlanıyor. Ural o yıllarda Yugoslavya’da, Makedon, Arnavut ve Türk çocukları arasında oldukça popüler aslında. Yazarın böyle bir özelliği var. Kitaplarının çoğu önce yurtdışında basılıyor.
90’lı yıllarda Ural’ın sıklıkla Makedon çocuk dergilerinde şiir ve öyküleri yer alıyordu. ‘Müzik Satan Çocuklar’ kitabı da ilköğretim okullarında yardımcı ders kitabı olarak okutulmaya başlanmıştı. Deyim yerindeyse oralarda bir Yalvaç Ural fırtınası varken biz buralarda bu fırtınadan ne kadar nasibimizi alıyorduk tartışılır.
Sözcükleri hatırlamaktan vazgeçmeyen adam
Yirmi yıl sonra Türkiye’de okurla buluşan ‘Uçurtmam Çaylak Kuyrukları Yarka’ çok özel resimlerle basıldı. Kitabın resimleri Yalvaç Ural’a ait. Ressamlarla çalışıp bütçelerin ve imkânların kısıtlı olmasından usanan yazar oturup şahane kolajlar yapmış öyküsü için. Tabii ki bir esin kaynağı var. Çocukluğunda annesinin bir kitabında gördüğü Japon bir kolajcının işlerini örnek alarak yapmış ‘Uçurtmam Çaylak Kuyrukları Yarka’nın resimlerini ve tam bir buçuk yılda tamamlamış.
Yalvaç Ural, oyuncaklarını tamir edemeyen hatta onları bozamayan günümüz çocuklarına masal tadında bir öykü anlatıyor yeni kitabında. 12 yarka ve kırmızılı çocuğun bir çaylakla geçirdiği macera olarak özetleyebiliriz kitabı. Dağların en yüksek yerinde, beyaz bulutların üzerinde kendilerince yaşayanların hikâyesi bu. En çok da Kırmızılı’nın ve yarkalarının… Şiir tadında, hayale yakın… İsterseniz gerçeğe de…
Söz konusu Yalvaç Ural ise sözcüklerle kurduğu ilişki illa ki layıkıyla yer alacaktır kitaplarında. Bu kitapta da kural bozulmuyor. Yarkadan kınnapa, cırnakdan ferik horoza okura sözcük sandığının kapağını aralıyor yine. Kitabının arkasına sözlüğünü ekleyip notunu düşüyor: “Sözcükler kullanıldıkça yaşar. Kullanılmayan sözcükler unutulur, sonra da ölür.’’
Araştırmacı titizliği
Yazarın bir özelliği de yazdığı her şeyi bir antropolog, zoolog, etimolog gibi araştırarak yazması. Bitkiden hayvana ya da bir hayvanın ötüşünden herhangi bir özelliğine tüm detayını bilir ve bunlara kitaplarında hatasız yer verir. 100’ü aşkın kitabı var Yalvaç Ural’ın… Hikâyelerindeki bu özen, üslubunun eşsizliği, didaktik olmayan kalemi, çocuklara asla tepeden bakmayan tavrı Yalvaç Ural’ı bir değil birkaç kuşağın yazarı yapıyor. ‘Uçurtmam Çaylak Kuyrukları Yarka’, çocuk edebiyatına gönül veren bir yazarın hikâyenin ötesine geçip görselleriyle okuru nasıl şaşırtabileceğinin en iyi örneklerinden biri.
Bir varmış bir yokmuş
Bütün masalların başladığı gibi;
Bir varmış bir yokmuş…
Bir anne, bir baba,
Bir Ferik Horoz, bir Karatavuk,
On iki yarka, bir Kırmızı Çocuk…
Bir de kestane ağacı,
Bir de ev…
Dağların en yüksek yerinde,
Beyaz bulutların üzerinde
Yaşarlarmış, kendilerince.
Bir de…
Bir de Çaylak varmış,
Tavuk hırsızı Çaylak.
Bütün gün
Dönüp dururmuş başlarında.
Yalnız yakalarsa yarkaları,
Ok gibi atılırmış üzerlerine.
KİTAPTAN
Kitabın Künyesi
Uçurtmam Çaylak Kuyrukları Yarka
Yalvaç Ural
Marsık Yayıncılık / Yalvaç Ural Dizisi
İstanbul, 2011, 1. Basım
92 sayfa
Yazı okunma sayısı(106) Bugün okunma sayısı(2)
Felsefe Sözlüğü – Voltaire
Yaşamış en büyük filozoflardan biri olarak görülen Voltaire’in fikirleri bugün bile o kadar günceldir ki, yazdıklarının hiçbirinde modası geçmiş ya da tanınmadık bir şeye rastlanmaz. Akla gelen her türlü yazın biçimini kullanarak üretkenliğinin doruğuna ulaşan Voltaire, dönemindeki sansür yasalarına rağmen toplumsal devrimin tok sözlü savunucularından biriydi. Yazılarında hoşgörüsüzlüğü, dini dogmayı ve yaşadığı dönemin güç sahibi kurumlarını sürekli eleştirmişti.
Voltaire’in Felsefe Sözlüğü ilk olarak 1764 yılında basıldı.
Voltaire’in Felsefe Sözlüğü’nde değindiği konular genellikle hayatı boyunca tanık olduğu adaletsizliklerin toplamıydı. Dini fanatiklik yüzünden masum insanların karşılaştığı adaletsiz davranışlara ve baskılara tanık olmak, yaşadığı dönemdeki bütün tehlikelere rağmen Voltaire’in böyle bir eseri ortaya çıkarma konusundaki azmini ateşlemişti. Esprili, dürüst, eleştirici ve çağdaş bakış açısına sahip bir filozof olarak tanımlanan Voltaire’in bütün özellikleri bu mükemmel yapıtta karşımıza çıkar.
Voltaire’in Katolik Kilisesi’nin adaletsizlikleri, hoşgörüsüzlük, fanatiklik gibi konulara karşı duruşuyla, yaratancılık, hoşgörü, basın özgürlüğü gibi konuları savunuşu bu eserin konuları arasındadır. (Arka Kapak)
Kitabın Künyesi
Felsefe Sözlüğü
Voltaire
Kapak Tasarımı : Sait Maden
Editör : Senem Davis
Düzeltmen : Kerem Keskiner
Çeviri : Lütfi Ay
İnkılap Kitabevi
Kasım 2011,
684 sayfa
Yazı okunma sayısı(142) Bugün okunma sayısı(5)
Kedicik Patileri Minicik – Muzaffer İzgü
Çocuk yazını denince ilk akla gelen isimlerden olan Muzaffer İzgü, ‘Kedicik Patileri Minicik’te, öykülerinden bir demet sunuyor. Kitapta, ağaçtan inmeye çalışan bir yavru kedinin çabaları, bir çamaşır gününde yaşanan ilginç olaylar ve heyecan dolu anneye yaş günü hediyesi seçiminin anlatıldığı hikâyeler bulunuyor. Kitapta, Kara Çiçek, Balık Çocuk, Noel Anne ve banyo yapmayı sevmeyen kuş gibi karakterler de karşımıza çıkıyor.
Tanıtım Yazısı
Çok sevdiği çocuklar düşlerini sevgiyle beslesinler diye “yazar dede” Muzaffer İzgü’den hem okul öncesi hem de ilk okuma dönemi için…
Rengârenk, cıvıl cıvıl, oyun ve bilgi dolu öyküler…
Okuma alışkanlığına doğru…
İnatçı kedi Minnoş ve ailesi, kara çiçek, çıtıpıtı kız, balık çocuk ve daha birçok yeni oyun arkadaşı bu öykülerde sizi bekliyor. Bu kitapla hem ilk okuma heyecanını yaşayacak hem de bambaşka dünyalara gideceksiniz.
- Çocukların “yazar dedesi” Muzaffer İzgü’den yepyeni bir kitap.
– Çocukların severek okuyacakları, kendilerinden çok şey bulacakları, bilmedikleri şeyleri öğrenecekleri on öykü.
– Çocuk edebiyatının en çok okunan yazarından, çocukların okul öncesi ve ilk okuma dönemi için…
– Süleyman Özkonuk’un usta çizimleriyle.
– Rengârenk resimler sizi öykülerin büyülü dünyasına götürecek.
Kitabın Künyesi
Kedicik Patileri Minicik
Muzaffer İzgü
Bilgi Yayınevi / Çocuk-Öykü Dizisi
Resimleyen : Süleyman Özkonuk
Ankara, 2011, 1. Basım
208 sayfa
Yazı okunma sayısı(65) Bugün okunma sayısı(3)









