Basın Özgürlüğü Üzerine – Karl Marx “Çiçekler bataklıklarda da büyürler”
“Ren adaleti tıpkı Türkiye’deki gibi kusurludur!” K. Marx
Marx’tan, ülkemizde de yakıcılığı gün geçtikçe artan basın özgürlüğü konusunda, her zamanki gibi lafını esirgemeden kaleme aldığı polemikçi bir eser. Muhataplarına aman vermeyen diliyle ve sahte polemiklerdeki gibi retorikte kalmayan, gerçek polemiğin olmazsa olmazı diyalektik bir akıl yürütmeyi yazdığı satırlara sindiren Marx, Türkiyeli okura hiç de yabancı gelmeyecek bir basın özgürlüğü ve sansür tartışmasına giriyor.
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Basın Özgürlüğü Üzerine
Karl Marx
Dipnot Yayınları / Politika- Kuram Dizisi
Sunuş: Haluk Gerger
Editör: Utku Özmakas
Dizi Editörü: İbrahim Yıldız
Çeviri: Kurtul Gülenç, Önder Kulak
Ankara, Mayıs 2012, 1. Basım
120 sayfa
Yazı okunma sayısı(895) Bugün okunma sayısı(895)
Ermeni Edebiyatı Numuneleri 1913 – Sarkis Srents
Aras Yayıncılık, 99 yıl önce Osmanlıca olarak yayımlanan Ermeni Edebiyatı Numuneleri’ni bir asır sonra bugün, Latin harfli Osmanlıca ve Türkçe olarak tekrar okuyucularla buluşturuyor.
Ermeni Edebiyatı Numuneleri sekiz ünlü Ermeni yazardan on dört öykü içeriyor. Öyküleri Ermeniceden Osmanlıcaya çevirerek Servet-i Fünun dergisinde yayımlayan Sarkis Srents, dört ünlü Osmanlı aydınından aldığı beğence yazılarını da ekleyerek Numuneler’i 1913 yılında kitaplaştırmıştı.
Kitaptaki öyküler 1900’lerin başındaki Osmanlı İstanbul’undan ilgi çekici manzaralar sunar. Kadıköy’den karşı yakaya geçmek için kiralanan sandallar, Galata’da işleyen atlı tramvaylar, Beyoğlu’ndaki salonlarda düzenlenen maskeli balolar, taşralı hamalların çilesi, koca bulma ümidiyle Bursa’dan İstanbul’a göçen genç kızların hayal kırıklığı, gençlerin sancılı aşk hikâyeleri…
Abdullah Cevdet, Harutyun Şahrigyan, Süleyman Nazif ve Şahabettin Süleyman gibi dönemin ünlü aydınlarının kitapta yer alan beğence yazıları Numuneler’in nasıl büyük bir boşluğu doldurduğunu kanıtlar niteliktedir. İleri gelen şair-yazarlardan Süleyman Nazif’in, “Ermeni Edebiyatı Numuneleri’ni okuyana kadar birçok ırkdaşım gibi Ermeni Edebiyatı’ndan habersizdim” cümlesi bu açıdan önemli bir tanıklıktır.
Osmanlıca – Türkçe olarak okuyucuyla buluşan Numuneler, Ermeni Edebiyatı’nda iz bırakmış önemli yazarlarla tanışma şansının yanı sıra, geçen bir asır içinde dilin uğradığı değişiklikleri de izleme fırsatı da sunuyor.
Ne var ki, yüz yıl sonra bugün, Ermeni Edebiyatı Numuneleri ‘var olan’ın, ‘yaşamakta olan’ın capcanlı bir yansıması yerine, ‘yok olan’ın, ‘artık yaşamıyor olan’ın silik bir yansıması olarak çıkar karşımıza: Osmanlıca yok olmuştur; Türkiye’de Ermenice edebiyat üretilmiyordur ve kitaptaki çoğu öykünün kaleme alındığı dil olan Batı Ermenicesi, unutulmaya yüz tutmuştur. İşte tam da bu sebeplerden dolayı, kitabın adı “Ermeni Edebiyatı Numuneleri” değil, “Ermeni Edebiyatı Numuneleri – 1913”tür.
Dönemin öne çıkan aydınlarından Abdullah Cevdet, Ermeni Edebiyatı Numuneleri için kaleme aldığı beğencesinde, 99 yıldır gitgide büyüyen bu boşluğu öngörmüştür adeta: “Edebiyatçılar, şairler bir milletin ruhudurlar, bir milletten bunlar çıkarıldıktan sonra o millette ne kalır? His ve ileti yeteneğini çıkarırsanız insanda etten başka ne kalır? Güneş doğadan yok edilirse evrende ne kalır?” (Tanıtım Yazısı)
Kitabın Künyesi
Ermeni Edebiyatı Numuneleri
Sarkis Srents
Çeviren: Mahir Ünsal Eriş, Ari Şekeryan
Aras Yayıncılık
Basım Tarihi: 2011-05
374 sayfa
Sarkis Srents’in Hayatı
Asıl adı Sarkis Hovhannes Kılıçyan’dır. II. Meşrutiyet’in ilanına kadar Tekirdağ, Edirne ve Malkara’da öğretmenlik ve okul müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1913-1915 yıllarında ise İstanbul’daki Bezazyan ve Hayrikyan okullarında Fransızca ve Türkçe dersleri verdi. Bu dönemde Azadamard [Özgürlük Mücadelesi] gazetesine Türkçe yayın organlarından yaptığı çevirilerle katkıda bulundu. 1914-1915 yıllarında kısa bir süre milletvekilliği yaptı.
24 Nisan 1915’te diğer Ermeni aydınlarıyla birlikte tutuklanarak Ayaş’a götürüldü. Adının Sarkis Kılıçyan olmadığı, Sarkis Srents olduğunu söyleyerek serbest kaldı ve kimliğini gizleyerek İstanbul’a döndü. Kendisini “Kömürcü Sarkis” olarak tanıttığı Beykoz’a yerleşip çıkmaz bir sokakta kömürcülük yapmaya başladı. Ermeni bir muhbirin ele vermesiyle yakalanarak tehcir edildi. Konya’da, Ermeni Protestan rahibi Der Stepanyan’ın kızı olduğundan tehcire tabi tutulmayan eşini buldu ve bu sayede Der Zor’a götürülmekten kurtuldu. 1922’de 200 Ermeni yetimle Romanya’nın Strunga şehrine geçti ve orada oluşturulan yetimhanenin altı yıl boyunca müdürlüğünü üstlendi. Daha sonra Galati’deki Ermeni okulunda müdürlük ve Bükreş’teki Ermeni okulunda öğretmenlik yaptı.1944 yılında kendisi için düzenlenen bir törenle öğretmenliğinin kırkıncı yılını kutlayarak emekliye ayrıldı. 1955’te, 80 yaşında Bükreş’te hayata gözlerini yumdu.
Yazı okunma sayısı(1121) Bugün okunma sayısı(1121)
Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit – Nihat Behram
Nihat Behram’ın, efsaneleşen unutulmaz kitabı “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” uzun yasaklı yıllardan sonra yine okuruyla buluşuyor. Behram, bu belgesel anlatısında, halka bağlılık ve inancın karşısında işkencenin gücünü yitirişini seslendiriyor. İlk yazıldığı 1976′dan bu yana geçen ve beraatle sonuçlanan yasaklı sürecinin, yasaklara karşı mücadelesinin öyküsü ve albümle genişletilen bu yapıtında Behram 12 Mart Dönemi’ndeki ölümüne direnişiyle efsaneleşen İbrahim Kaypakkaya’yı anlatırken, bir döneme de ışık tutuyor.
Altmışlı yıllardan başlayan kültür, demokrasi ve özgürlük mücadelesine, resmi tarih dışında bir perspektif arayanlara, bu süreci devrimci bir aydın ruhuyla solumuş olan Behram’ın ürünleri önemli bir kaynaktır. (Tanıtım Bülteninden)
Kaypakkaya nasıl öldü? – Aslıhan Gençay
(21/01/2005 tarihli Radikal Kitap Eki)
Her kitabın anlattığı hikâye gibi bir de kendi hikâyesi vardır. Nihat Behram’ın kitabı Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit de oldukça maceralı ve ibretlik bir hikâyeye sahip. İlk baskısı 1977 yılında yapılan kitabında yazar, belgesel anlatı tarzında 1960′lı yılların ikinci yarısında gençlik önderlerinden birisi olan, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü’nün kuruculuğunu yapan, Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık Sosyalist gibi dergilerde yazılar yazan, 1971′den itibaren önce Malatya ve Antep, daha sonra Dersim bölgesinde arkadaşlarıyla faaliyet yürütüp, bu faaliyetler içerisinde TKP-ML TİKKO örgütlenmesini kuran bir İbrahim Kaypakkaya’yı anlatıyor.
Bilinir ki Kaypakkaya, Ocak 1973′te Ali Haydar Yıldız ve arkadaşları ile Vartinik’e bağlı Mirik köyünde kuşatılır. Ali Haydar Yıldız bu kuşatmada öldürülürken, Kaypakkaya kuşatmayı yarmasına rağmen kısa bir süre sonra yaralı olarak yakalanır. Bu hikâyenin sonrası, 12 Mart cuntası hüküm sürerken Gökçe Karakolu’nda, Dersim il merkezinde, Elazığ’da ve sonradan götürüldüğü Diyarbakır’da aylarca süren işkencelerdir. Sosyalizme inanan, yaptıklarından asla pişman olmayan ve bir kelime dahi bilgi vermeyip direnen Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973′te işkencede öldürülür.
Bir dönemin tanıkları
Nihat Behram, Kaypakkaya’nın doğumundan ve ailesinden başlayarak, çocukluğu, ilkgençliği, faaliyetleri ve ölümünü ele alıyor. Elbette bunları yaparken tamamen canlı tanıklıklara ve resmi belgelere yer vererek her satırının doğruluğunu ispatlamaya da önem veriyor. Kaypakkaya’yı tanırken Ali Haydar Yıldız’ı da tanıyoruz. Etkileyici olansa, her ne düşünce ve inançta olursa olsun herkesin lanetlemesi ve tepki göstermesi gereken işkence gerçekliği ve sonucu oluyor. Bu çalışkan, kararlı, yiğit, saygı ve sevgi dolu, her gittiği yerde de halkın sevgilisi olmuş devrimciyi, okurken seviyoruz ve ölümüne isyan ediyoruz. Ne var ki 70′lerden bugüne hâlâ varolan işkence gerçekliği ve mağdurları aklımıza geldiğinde bu isyan Kaypakkaya’yla sınırlı kalmıyor, kalamıyor, kalmamalı da zaten.
“Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim.” Sorgusunda bunları söylediğini öğreniyoruz Kaypakkaya’nın. “Elektrik yetmiyordu; karanlık mahzenler, açlık, susuzluk, zincirler, prangalar, kara bantlar, falakalar, tekmeler, yumruklar, odunlar, demir çubuklar, irade çözen ilaçlar, iğneler, tehditler yetmiyordu” ve “Bunca insanı sorguya çekenler İbo’nun karşısında yenik mi düşeceklerdi? Bunca insanı sorguya çekenler gün gelir mahkemeye çıkarsa nasıl dinleyeceklerdi İbo’yu. Üstelik burada böyle susan orada kim bilir neler söyleyecekti?” diyerek anlatıyor yazar, yaşananları.
12 Mart döneminde yazdıklarından dolayı iki yıl tutuklu kalan, 12 Eylül döneminde vatandaşlıktan çıkarılarak uzun süre yurtdışında yaşayan, 1996′da yurda dönen Nihat Behram’ın her yazdığı ve anlattığının kendi yaşamıyla da tutarlı olduğunu görebiliyoruz. Bu kitabında coşkulu ve şiirsel dili de dikkat çekiyor. Yazarın, Kaypakkaya’nın direnmesinin ve öldürülmesinin nedeni olan siyasi kimliğinden çok, işkence ve işkencede ölümü üzerinde durduğunu, bunu özellikle vurguladığını da atlamayalım. Kaypakkaya’nın ölümünün resmi makamlarca intihar olarak açıklanmasına rağmen, dava arkadaşlarının mahkemelerinde verdikleri dilekçelerde; Kaypakkaya’nın 16 Mayıs’ta (ölmeden iki gün önce) saat 10.00′da hücresinden alınarak götürüldüğünü, cezaevi yönetiminin komutanlıkça sorgu için istendiği açıklamasını yaptığını, o günden sonra bir daha göremediklerini anlattıklarına da yer veriliyor kitapta. Takdir sizin.
Devrimcilerle yüzleşmek – Gülşen İşeri
(15 Mayıs 2011 tarihli Birgün Gazetesi)
Bu yıl İbrahim Kaypakkaya?nın işkencede öldürülüşünün 38. yılı. Yol arkadaşları anlatıyor Kaypakkaya’yı. Neden üzerine bir perde çekildiğini, yok sayıldığını… Ama daha çok bir ülkenin işkence ile yüzleşme savaşını anlatıyor.
EMRAH CİLASUN: Çocukken de yolun düz olanını değil, çakıllı, taşlı olanını tercih ederdi
Bundan tam 38 yıl önceydi… İşkenceyle öldürülüp babasına parça parça verilmişti İbrahim Kaypakkaya. Babası Ali Kaypakkaya onu görme umuduyla gitmiş Diyarbakır?a ancak oğlunun parçalanmış bedenini verdiler. ?…Ordan bi hamal tuttum, o adam öylece baktı. Ondan sonra ?Ne bu? dedi. ?Öğrenciydi? dedim. ?Burada işkencede öldürdüler, Çorum?a götürecem? dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ?Ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun? dedi. Ağladı, yürüdü gitti.? Emrah Cilasun?nun ‘Kırmızı Gül Buz İçinde? belgeselinde oğlunu alışını böyle anlatıyordu.
Belgesele ne zaman baksam ve bu hikâyeleri dinlesem eski bir yaranın içimde dolaştığını hissederim. 80 kuşağı olarak elbette İbrahim Kaypakkaya?yı tanıma/görme şansına nail olamadık ama onun adı bizim evin içinde de sık sık dillendirilirdi. Mahirler, Denizler, İbolar üçgeninde her solcu ailenin çocuğu gibi dolaştım. Tüm bunların bedelini belki de 20?li yaşlarda ayağımın ucuna iliştirilen krem rengi bir torbada en sevdiğinin parçalanmış eşyalarını almak oldu? Ali Kaypakkaya oğlunu nasıl aldığını anlattığında, ben de hep Ankara Adalet Sarayı?nda ayaklarımın ucuna iliştirilen krem rengi torbayı anımsayıp acısını iliklerime kadar hissettim.
Bu dosyayı hazırlamaya başlarken nasıl anlatacağımı çok düşündüm ama asıl anlatması gerekenlerin ise onun yol arkadaşları, dava arkadaşları olmasını istedim? Muzaffer Oruçoğlu, Nihat Behram, Melek Ulagay? Ama tüm bunların da dışında ömrünün 8 yılını İbrahim Kaypakkaya konusunda araştırmaya vermiş biri daha vardı: Emrah Cilasun. O tanımamıştı Kaypakkaya?yı, daha doğrusu henüz çocuktu Kaypakkaya onların evine gelip-gittiğinde? Cilasun?un tiyatrocu olan anne ve babasını ziyaret edermiş 12 Mart öncesi? Ancak Kaypakkaya ile tuhaf bir bağı olduğunu söylüyordu. Öyle bir tuhaf bağdı ki: Benim doğduğum gün ve ay onun Aydınlıktan kopup kendi hareketin kurduğu tarihle aynı döneme gelmekte: 24 Nisan. Belki de bu tuhaf bağ Emrah Cilasun?un Kaypakkaya ekolünde yetişmesine neden olmuştu, kim bilir. 1990 ile 1994 yılları arasında Kaypakkaya ile ilgili yaptığı araştırma ?Fırtınalı Yıllarda İbrahim Kaypakkaya-Bilinmeyen Yazılar? başlığı altında Ethem Direhşan adıyla Belge yayınlarından yayımlanmış yine Kaypakkaya?nın hayatını konu alan ?Kırmızı Gül Buz İçinde? adlı belgesel DVD kitap El Yayınları?ndan raflardaki yerini almıştı? O yüzden Cilasun?dan da dinlemek gerekti Kaypakkaya?yı. Neden üzerine bir perde çekildiğini, yok sayıldığını?
?Kaypakkaya?nın hayatını anlattığım ?Kırmızı Gül Buz İçinde? belgeselinin çekimleri esnasında İbrahim?in annesi: ?Biliyor musun; benim oğlan çocukken de yolun düz olanını değil; çakıllı, taşlı olanını tercih ederdi? dedi. Bu ?çocuk? hakkında yıllar sonra devletin istihbarat teşkilatının kaleme aldığı bir raporda şu tespit yapılacaktır: ?Türkiye?deki komünist mücadelede şimdiki halde en tehlikeli olan İbrahim Kaypakkaya?nın fikirleridir. Onun yazılarında sunduğu görüşler ve öngördüğü mücadele metotları için hiç çekinmeden ihtilalci komünizmin Türkiye?ye uygulanması diyebiliriz.? (TKP (M-L) Ana Davası 1973 Dosyasındaki MİT Raporu) Bu tespite bir de ?stratejist? kalemşor Avni Özgürel?in 27 Ekim 2003 tarihli Radikal?de, Neşe Düzel?e verdiği mülakattan şu sözleri ekleyelim: ?Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Ama Türkiye?de o dönemde İbrahim Kaypakkaya diye ideolojik formasyonu çok güçlü biri de vardı. Eğer Kürt hareketi düşünce anlamında onun gibi radikal bir kadronun kontrolünde olsaydı, Türkiye?de çok sıkıntı yaşanırdı. Onunla mücadele etmek zorlaşırdı.? Şimdi bu çaptaki bir insanı devlet, Evren?in tabiriyle, asmayıp da besleyecek miydi?? diyerek başlıyor Emrah Cilasun anlatamaya ve devam ediyor: ?NATO?nun ikinci büyük gücü olan Türk devleti, burjuva devlet aygıtının gerektirdiği refleksle hareket etmek zorundaydı. Kaypakkaya?yı ele geçirdiğinde, ona pişman olmasını önerdi. Kaypakkaya, o zor şartlarda dahi, savcı Yaşar Değerli şahsında devlete; ?Hadi oradan? dedi; ?Elinizden kurtulursam gene aynı mücadeleyi vereceğim.? Onun için devlet, Kaypakkaya?yı yok etmek zorundaydı. Haliyle, devletin geçmişte Kaypakkaya?yı yasaklaması, yok sayması tüm bu sıraladığım sebeplerden ötürü gayet anlaşılır.?
Tüm bunları anlatırken hemen aklımıza geliyor; peki ya bugün? ?Türkiye yapısal bir değişiklikten geçmektedir. Hâkim sınıflar bunun gereği yeni bir paradigma oluşturmaktadır. Türkiye, ileride İspanya gibi, Yunanistan gibi bir burjuva demokrasisine sahip olsa bile gene de, o yeni Türkiye?de, Kaypakkaya?ya yer verilmeyecektir. Zira Kaypakkaya?nın vizyonu, ?Burjuva devlet, sınıflar ve sınıf ilişkileri böyle kalsın, Türkiye müreffeh olsun, bütün kimlikler, bütün dinler varlığını sürdürsün, gül gibi geçinip gidelim? vizyonu değildi. Onun vizyonu, toplumdaki tüm sınıf ayrılıklarının, bu ayrılıkların dayandığı tüm üretim ilişkilerinin ve bu üretim ilişkilerinin karşılığı olan tüm sosyal ilişkilerin kaldırılmasını, bu sosyal ilişkilerin sonucu olan tüm fikirlerin de devrimcileşmesini hedef alan bir vizyondu. (O nedenle gayet güçlü bir biçimde Aybar?ın Güler Yüzlü Sosyalizm?ine karşı çıkmıştı.) İşte bu yüzden Kaypakkaya?nın vizyonu, Tayyip Erdoğan?ın, Kemal Kılıçdaroğlu?nun veya Abdullah Öcalan?ın vizyonuna uyar mı? Uymaz. Uymayacağı için de, yeni paradigma sahibi hâkim sınıfların ?yeni? Türkiye?sinde; Kaypakkaya yasaklı olmasa bile yok sayılacaktır. Bu, maddenin kanunudur.?
TARİHİN NASIL YAZILACAĞI DAHA BELLİ DEĞİL
Evet, bugün Kaypakkaya yasaklı değil, açılan çatlaklardan da sızmaya başladığını söyleyebiliriz belki? Emrah Cilasun ise bu ?çatlakları? anlatırken 12 Eylül öncesine gidiyor: ?Türkiye?de, 12 Eylül?den evvel, dünya ile bağı içerisinde, sistemde hakikaten bir ?çatlak? vardı. Bu çatlağı devrimciler açmıştı. Yanı başımızda, İran?da, tacından ve tahtından sual olunmaz olan Şah, 11 Şubat 1979?da devrilip gitmişti. Ve iddia edilenin tersine, daha Humeyni iktidarını sağlamlaştırıncaya kadar orada muhteşem bir devrimci coşku vardı. Tahran sokaklarında, 8 Mart 1979?da, bir milyon, evet bir milyon devrimci kadın, kadınlara uygulanmak istenen Şeriat yasalarına karşı yürüyordu. Humeyni o an için bu yasayı çekti. İran Kürdistan?ında silahlı köylüler Sanandac?a yürüyordu. Bütün bu devrimci coşku takriben bir sene sürdü. İran?daki ?çatlak? buraya, Türkiye?ye de sirayet etmişti. Açın; Evren?in anılarını okuyun. Devlet otoritesi tarumar olmuştu. Polis teşkilatı bile karpuz gibi ortadan yarılmıştı. ?Çatlak? diye ben buna derim.
12 Eylül öncesi ?çatlağın? bugünkü ?çatlakla? kıyaslanması Cilasun?a göre olası değil. Bugünki ?çatlağın? okunması kendi dilince bambaşka: ?12 Eylül?den bu yana durum değişti. Bugün yaşadığımız, ?çatlak? gibi algılanan şey, aslında, devletin ?rıza? gösterdiği ve eninde sonunda kendisine entegre ettiği bir reform hareketidir. Devlet, burada uyguladığı cebirle bu ?çatlak? diye algılananı bir cazibe merkezi haline getirmeye çalışmaktadır. Seçimler bunun en güzel örneğidir.?
Şimdi bahsettiğiniz ?örtünün? kalkma ihtimalleri oluşmakta. Bugün takriben bir milyon metre karede, muhteşem Arap isyanlarına şahit oluyoruz. Bakın; bu isyanlar ve ayaklanmalar, yeni bir dönemin habercisi. Peş peşe ?çatlak?lar yaşıyoruz. Dünyayı alt üst eden ?çatlak?lar. Tarihin nasıl yazılacağı daha belli değil. Arap dünyasının yanı başındaki Türkiye?ye, bu ?çatlak?ların nasıl sirayet edeceğini bilmiyoruz. Dolayısıyla, ?örtünün? kalkıp kalkmaması tüm bunlarla da alakalı.
KAYPAKKAYA?NIN VİZYONU KOMÜNİST BİR DÜNYADIR
Aslında bugün yasaklı değil diyoruz ama hakkında konuşana/övene dava açılıyor. Yakın bir örnektir Pınar Sağ. Kaypakkaya Pınar Sağ?a açılan davayla dillendirildi. Bir sahiplenme süreci yaşandı ancak bu sahiplenmeyi Cilasun farklı bir pencereden bakarak yorumluyor: ?Pınar Sağ ve diğer sanatçıların Kaypakkaya?yı övmelerinden ötürü yaşananlara bir bakın; eğri oturup doğru konuşalım. Sanatçılar, Kaypakkaya?yı samimice sahiplenmiş; ama yanlış bir algılamayla da savunmuştur. Demokrat, Cemevi Sosyalisti, Yurtsever neredeyse, ?Papatya Sevenler Derneği? mensubu bir İbrahim Kaypakkaya portresi çizilmeye çalışılmıştır. ?Stratejist? Avni Özgürel de; ?Fikirlerini beğenmem ama; Cuntalara karşı bir solcuydu? diyerek Kaypakkaya?yı ?övmüştür.? (Radikal, 6 Mayıs 2009) Devlet de mahkemeleriyle abanarak, sonuç itibariyle, böyle bir İbrahim Kaypakkaya portresinin çizilmesine var gücüyle tersinden destek vermiştir. Maalesef, sanatçıların çizdiği Kaypakkaya portresi, MİT raporunun gerisinde kalmıştır. Zira İbrahim Kaypakkaya?nın vizyonu komünist bir dünyadır.?
Genç yaşına rağmen teori ve pratiği güçlü bir biçimde özümseyen Kaypakkaya bugün yaşasaydı nasıl bir değişim olurdu sorusuna heiç çekinmeden yanıt veriyor Emrah Cilasun: İbrahim Kaypakkaya yaşasaydı karşı tarafın bambaşka sorunlarla cebelleşeceğini, bizlerin ise bambaşka sorunları konuşuyor olacağımızı varsayabiliriz. Burada evvela bir iki noktayı açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birincisi, İbrahim Kaypakkaya?nın, yazdıklarına ve yazmadıklarına; ama hem teorik hasımlarıyla hem de yandaşlarıyla verdiği mücadeleye bütünsellikli bakarsanız, satır aralarını dikkatli incelerseniz, bir dinci olmadığını, bilakis, azılı bilimsel olduğunu görürsünüz. Mesela; Kaypakkaya?nın, Kemalizm hakkında söylediklerinin, hatta Mustafa Suphi TKP?sine sahip çıkarken yaptığı eleştirilerin bile bilimsel kaygı taşıdığı çok açıktır. O nedenle, Kemalizm meselesinde ortaya koyduğu tezler tamamen Lenin?e, Stalin?e ve Komintern?e karşı gelen tezlerdi. Mesela; o yıllarda Türkiye?de faşizme ilişkin yaptığı tespitler tamamen Dimitrov?a karşı gelen tezlerdi. Onları inkâr etmemekle beraber onlardan kopması gerektiği yerde kopuyordu. Bu, bilimsel olarak zorunlu ve gerekliydi. En önemli özelliklerinden bir diğeri, o güne kadar, Türkiye?de ve tüm dünyada, Uluslararası Komünist Hareket?te unutulmuş olan komünist çalışma tarzına ilişkin Lenin?in, Ne Yapmalı adlı eserini hatırlatmış olmasıydı. Komünist fikirlerin katiyen, ne ekonomist ne de militan ekonomist bir siyaset üzerinden kitlelere götürülemeyeceği, Kaypakkaya tarafından döne döne vurgulanmıştı. İkincisi; Kaypakkaya, yazdıklarının toplumun göz bebeği olan entelektüeller ve biliminsanları arasında okunup tartışılmasına ehemmiyet veriyordu. Fikr-i mayalanmanın gerekliliğine inanıyor ve güveniyordu. İşçi ve köylülere dayanan bir hareketin, entelektüelleri, sanatçıları ve bilim insanlarını da bağrında toplaması gerektiğini gayet iyi biliyordu. O nedenle 12 Mart şartlarında dahi, yazdıklarını entelektüellere, sanatçılara ve hatta TÜBİTAK gibi kurumlarda çalışan biliminsanlarına ulaştırmaya çalıştı.
NİHAT BEHRAM: Sistem İbo?ya diş bilemesin de ne yapsın?
Nihat Behram ?Ser verip Sır Vermeyen Bir Yiğit? kitabında anlatıyordu Kaypakkaya?yı? Henüz kimsenin konuşmadığı bir dönemde yayımlandığında yer yerinde oynamış, dava üstüne davalar açılmıştı. Yoldaşı, yol arkadaşıydı. Kitabının son sayfasında İbrahim Kaypakkaya?nın keman çalarken bir fotoğrafı var. Behram o fotoğrafı o kadar iyi özetliyordu ki: ?Kitapta anlatılan her şeyin bir özeti gibidir. Onca acının, kahrın, umudun, sevincin, zalimliğin, masumluğun harmanlandığı bir öykünün özeti gibi. İbo odur. İncecik bir sesi arayan kişi. İnsani olanı. Bir ayağı zindanda bir ayağı dağda olması da bundandır.?
>>>Bu yıl Kaypakkaya?nın işkencede öldürülüşünün 38. yılı. Bunca uzun sürece karşın o hâlâ tabu ve ona ilişkin her şey her an baskı ve yasaklara hedef olabiliyor. Kaypakkaya gerçekliği gündeme gelsin istenmiyor. Son aylarda Pınar Sağ nedeniyle gelmesi de bir bakıma popülaritenin sonucuydu. Esas olan bu konunun baskı, tehdit ve yasak altında tutulmak istenmesidir. Türkiye?nin bu ?Kaypakkaya okuması?nı nasıl yorumluyorsunuz?¨
-Sistemin kendi güvencesi için kendini tehdit eden şeylere karşı önlem alması şaşırtıcı değil. Kimi zaman bu önlemler, kendini tehdit eden unsurları sulandırmak, evcilleştirmek çabası olarak şekilleniyor, çoğunlukla bunu başaramadığı kimi zaman da yasak, baskı, katliam biçiminde görünüyor. İbo bir direniş anıtıdır. Direnişi lekesiz bir direniştir. Direnişi cellâdı cüceleştirmiş bir direniştir. Halka bıraktığı miraslardan biri budur. Sistemse halkın teslim olmasını istiyor. İbo?ya diş bilemesin de ne yapsın? İbo, Marksizme gönül vermiş ve düşünceleri doğrultusunda sosyalizm için dövüşmüş bir insandır. Sistemse faşizme odaklı. Tabii ki İbo?yu başının belası görecek. Bin yıl da beklesen zalim kendiliğinden mazluma hakkını teslim etmez. Mücadele edip alacaksın.
>>>Üstü örtülmek istenen bir dönem bugün çatlaklardan sızmaya başladı. Yine de yerini bulduğu söylenemez. Bu örtünün bir türlü tam olarak kalkmayışını neye bağlıyorsunuz?
-Faşizm, kendini tehdit eden her şeyin üstünü açmamak üzere örtmek ister. Kanla, zulümle, katliamla örtmek ister. O örtü vahşetin, alçaklığın, her türden entrikanın, pusunun, kalleşliğin harcıyla örülüdür. ?Bu örtünün tam olarak kalkması?nı örtünün imalâtçısından beklemek de teslimiyetin bir biçimidir. Bu bekleyiş andığımız insanın ruhunu incitir. Bir çatlak varsa, kavgayla verilmiş bir çatlaktır, kendiliğinden bir çatlak değil. Yani mücadelenin hasadıdır. Bakın, o çatlaktan sızanı bile sistem kendine biçmeye çalışıyor. Halkın ölümsüz değerlerini sulandırmak için kullanıyor. Erdal Eren?den söz ederken Başbakan?ın gözlerindeki sahte yaşın anlamı budur. Özgürlük, uğrunda dövüşerek elde edilir. Bütün halk kahramanları gibi İbo da, özgürlük ve sosyalizm savaşçılarının kalbinde özgürdür. Yeryüzünü özgürleştirmenin yolu da budur, yani o kalbi yeryüzüne egemen kılmak.
>>>?Türkiye işkenceyle yüzleşmeli? deniliyor ve bu yönde adımlar da atıldı. Ama konu Kaypakkaya olunca devlet ketum. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Sistem, kendini tehdit eden her şeye şeytani önlemler üretiyor. İşte, ?Kürt açılımı? dedikleri şeyi ?Kürt sorunu yoktur? söylemiyle sürdürüyorlar. ?İşkenceyle yüzleşme açılımını? da yeni işkence, katliam yöntemleriyle. Ben şahsen atılan adım falan görmüyorum. Gericilik mehter temposuyla halkın üstüne kendi adımlarını basıyor. ?Özgürleşme, demokratikleşme adımları atılıyor? söylemi faşizmin yedek gücü liberallerin safsatası.
>>> ?Hatırla Sevgilim? dizisinde olduğu gibi, o döneme ilişkin ürünlerde de bu konu görmezden geliniyor. Görmezlik temelinde bir dönemle yüzleşmek olası mı?
Tabii ki olası değil. Fakat bu ?yüzleşme? olgusunu sistemin yörüngelerinden bekleyenlerin önce kendi bekleyişlerini tartmaları gerekir. Bu bekleyişte çürük olan bir şey var. Bu çürüklük bireysel bir olgu da değil. Bakın ben İbo?yu, ta 1976?da, onun katlinin ertesinde, üstümdeki baskının dağlar gibi olduğu bir dönemde derinliğine yazdım. Tazesi tazesine acının, o gerçeğin üstüne gittim. Munzur?dan Haydaran?lara, Diyarbakır?dan köyünde Ali Amca?ya (babası) dek izlerini topladım. Anımsayanlar bilir, ?Ser Verip Sır vermeyen Bir Yiğit?in gazetede yayımlandığı her gün yer yerinden oynadı. Yayınlandığı her sayı yasaklandı. Her gün için Kürtçülük, komünizm propagandası, isyana tahrik gibi akla gelen her maddeden dava açıldı. Kitap olarak yayını aynı kaderi paylaştı. Hemen yasaklandı. Ama yayınlandı bir kere, elden ele koyundan koyuna dolaştı. Yüz binlere ulaştı. Almanya?da seçkin bir yayınevince ?Tödlicher Mai? (Ölümlü Mayıs) adıyla Almanca yayımlandı. Türkiye?de 17 yıl süren yasaklığı, uzun ve ödünsüz bir mücadele sonunda bitti ve beraat etti. Karar kitaba eklidir. Beraat ettiği gün ?Bu kitabı İbo?nun intihar ettiğine dair yapılan resmi açıklamaların aksine, halkı için kahramanca sürdürdüğü mücadele sonunda zalimlerce acımasızca işkenceye uğratılmış ve o işkencelerde de kahramanca direnmesi nedeniyle alçakça katledildiğini kanıtlamak için yazdım. 17 yıl sürdürülen savunma sonunda alınan bu beraat bu cinayetin onayıdır? diye açıklama yapıp, devrimci güçleri ?İbrahim Kaypakkaya davası yeniden açılmalı ve katilleri cezalandırılmalıdır? diye bu konuda güç birliği içinde olmaya çağırdım. Devrim kahramanları devrimci güçlerin ortak değeridir. Mücadelede ölenler ortak değerimizdir. Senin, benim olmaz. Burası yanlış, orası doğru olmaz. Şimdi, ilkin herkes oturup kendiyle hesaplaşsın ?Bu konuda ben ne yaptım?? diye. ?Görmezlik?se, burada da bir görmezlik yok mu?
->>>Aynı dönemin devrimci mücadelesinden geliyorsunuz. Onunla arkadaştınız. O davanın tutsaklarıyla aynı dönemde aynı cezaevlerinde yattınız. ?Kaypakkaya bugün yaşasaydı? diye düşünecek olursak, Türkiye solu açısından bunun nasıl bir değişim anlamı taşıyacağını düşünürdünüz?
?İbrahim Kaypakkaya bugün yaşasaydı? türünden bir kehanet içine girmem. Benim için öldürüldüğü güne dek yere düşürmeden taşıyarak ölümsüzleştiği yanlarıyla zaten yaşıyor. Diğeri fantezi aramaktır ki her türlü demagoji ve çarpıtmaya açıktır. Bu konuda da biliyorsunuz liberal zibidiler ?Deniz yaşasaydı CEO olurdu, liberal olurdu? türünden zırıldandı. Birisi de çıkıp ?Said-i Nursi yaşasaydı ateist olurdu!? niye demesin. Ölenleri öldükleri yerdeki duruşlarıyla anmak gerekir. Kimisi ilerleyen zaman içinde cüceleşir kimisi devleşir. Tarih biraz da budur.
>>>Babası, ?Kırmızı Gül Buz İçinde? adlı belgeselde anılarını anlatırken mandolin çaldığından söz ediyor. Onun hayatını derinlemesine ve ilk araştıran sizsiniz. Onu iç dünyasıyla, ruhuyla nasıl anlatırdınız?
?Ser Verip Sır vermeyen Bir Yiğit?in son sayfası, İbo?nun ortaokul sıralarındaki bir görüntüsüdür. Keman çalarken. Kitapta anlatılan her şeyin bir özeti gibidir. Onca acının, onca kahrın, umudun, sevincin, zalimliğin, masumluğun harmanlandığı bir öykünün özeti gibi. İbo odur. İncecik bir sesi arayan kişi. İnsani olanı. Bir ayağı zindanda bir ayağı dağda olması da bundandır. Aradığını bulmakta kararlıdır ve kavgadan başka çaresi yoktur. Yeryüzüne ışığı da kemanın sesi gibi bulabilseydi keşke. Onun yaşam öyküsünü yazarken de bu, duygu rehberim oldu. İnsani olanı derinleştirip işlememiz gerekir. Sekterleştirip kabalaştırmadan. Zaten andığımız kişi insanlık için zulmün akıl almaz her yöntemine karşı düşmeden dimdik durmuş bir kişidir. Acımızdır ama ne mutlu ona ve ne mutlu bize ki, aynı zamanda zenginliğimizdir.
MUZAFFER ORUÇOĞLU: O, yoklar hanesinde biri
Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakka?nın yol arkadaşı, dava arkadaşı acılı tatlı anılarını paylaştığı bir dönemin omuzdaşıydı. Onu en iyi tanıyan, ruhunu, içini, gülümsemesini en iyi tarif edendi. Oruçoğlu?nun ?Tohum?u Kaypakkay?yıa anlattığı bir eseriydi. Can yoldaşının aradan 38 yıl geçmesine rağmen hâlâ Türkiye?nin yüzleşemediği bir gerçek olması belli ki canını yakıyordu. Türkiye?ye uzaktan bakıyor olsa da dağlarını, taşlarını dolaştığı bu ülkenin omuzdaşının katliyle yüzleşmemesini ve hâlâ adı anıldığında ?övdüler? diyerek dava açılması da kendi içinde kıyımlara neden oluyordu? ?Türkiye, 38 yıldır Kaypakkaya?yı okuyamıyor, daha doğrusu okumak istemiyor. Türkiye devrimci hareketi ise Kaypakkaya?yı okur görünüyor, ama okumuyor, okuyup kavramak istemiyor. Devlet güçleri, devrim ve demokrasi güçlerine saldırmaya, halk ise sessiz kalmaya ve haksız bir savaşın saflarında ölmeye devam ediyor. Böylesi bir ortamda, Pınar Sağ?ın çıkışı anlamlıydı, cesur bir çıkıştı. Sanatçının sanata en yakın olduğu an, sistemle çatıştığı andır. Sanatçının sanatla özdeşleştiği, sanat olduğu an ise, kendi iç sistemiyle, kendisiyle çatıştığı andır? diyor Muzaffer Oruçoğlu ve Kaypakkaya üzerindeki örtünün kalkmamasının nedenlerini bakın nasıl anlatıyor:
KAYPAKKAYA DEVLETLE DEVRİMİ AYIRDI
?Bu örtünün kalkmamasının ciddi nedenleri var. Kaypakkaya, her şeyden önce, devletle devrimi ayırdı; devleti, devrimin karşısına dikti ve devrimin asli görevinin, bu cihazı parçalamak olduğunu savundu. Kaypakkaya?ya kadar, Türkiye devrimci hareketi, devrimi, hazır devlet cihazıyla, onun reformcu güçleri veya ?milli kurtuluş geleneğine sahip, Atatürkçü ordusuyla, bu ordunun sol kesimiyle? birlikte gerçekleştirmeyi savunuyordu. Kaypakkaya, devrimin bu orduya karşı gerçekleşeceğini; asker-sivil, aydın zümre olarak nitelenen ve devrimin müttefiki sayılan Kemalistlerle birlikte değil, komprador büyük Türk burjuvazisini temsil eden, işçi sınıfını, köylülüğü ve uyruk milliyetleri amansızca ezen Kemalistlere karşı gerçekleşeceğini savundu. Bunu yapmakla tüm Kemalistleri ve Kemalistleri müttefik güç sayan devrimcileri karşısına aldı. Kürt ulusundan ve bu ulusun kendi kaderini tayin hakkından söz etti. Gelmiş geçmiş Tüm Kürt isyanlarının, hâkim ulusun milli boyunduruğuna, baskılarına ve önyargılarına karşı yöneldiklerini ve hangi sınıfın önderliğinde olursa olsun, demokratik bir muhtevaya sahip olduklarını, desteklenmeleri gerektiğini, TKP?nin bu sorunda şovenist bir hat izlediğini savundu. Anadolu?daki tüm ezilen milliyetlerin milli haklarını savundu. Kaypakkaya, geçmişte, Ermeniler, Kürtler ve diğer milliyetler üzerindeki baskıları, bunlara karşı işlenen kitlesel kırım suçlarını lanetledi. Devletin, Kaypakkaya?yı tehlikeli bir düşman olarak görmesinin sebebi, bu ve benzeri görüşleridir. Hal böyle olunca örtü kalkmaz.?
Muzaffer Oruçoğlu?na göre Kaypakkaya?yı sadece devlet yok saymıyordu. Türkiye solunun ezici çoğunluğu tarafında da yok sayıldığını söylüyordu ve devlet ve ordu sorununda, Kemalizmde, Kürt sorununda, sosyalizm anlayışında Türk soluyla nasıl çatıştığını Çin?deki kültür devriminden dersler çıkartarak, devrilmiş olsalar bile, sosyalizmde sınıfların ve sınıf mücadelesinin varlığını kabul ettiğini; işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkinin temel çelişki olduğunu savunduğunu anlatıyordu.
Ve devam ediyordu Oruçoğlu: ?İbrahim Türkiye?de, bugün bile yoklar hanesine yazılan bir insandır. Bu bakımdan, Hatırla Sevgili?nin İbrahim?i hatırlaması zordur. Türkiye?nin tüm bunlarla nasıl yüzleşeceğini bilemem. Türkiye, İbrahim?in parmak bastığı sorunlarla yüzleşiyor. Türkiye sımsıkı sarılmış Kemal?e. Kürtlerle, Ermenilerle cebelleşiyor. Orta yerde kırk bin ölü var. ?Ermeniyi biz kırmadık, Ermeni bizi kırdı? diyor. İbrahim?in işaret ettiği bürokratik diktatörlükler peş peşe çöktü. Çöküşün yarattığı ideolojik krizden de reformizm ve dogmatizm doğdu.?
Peki, ya bugün Kaypakkaya?yla devam etseydiniz yolunuza yani yine yanı başınızda olsaydı dediğimde Oruçoğlu: İbrahim yaşasaydı, hiç kuşku yok ki, sosyalizmin sorunlarını merkeze alır, yirminci yüzyılın büyük deneyimlerini, yenilgilerini tahlil eder, bunlardan can alıcı dersler çıkarır, çok uluslu tekelleşme ile bilim ve teknolojideki ilerlemeleri göz önünde bulundurarak belli teorik sonuçlara varırdı Tabii bu bir kehanettir; İbrahim?in hassasiyetlerine dayanan bir kehanet. Yaşasaydı, dünya ve Türkiye bazında, ulusal soruna ilişkin görüşlerini derinleştirirdi. Türkiye tarihine de eğilebilirdi.
Çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim?in
Birçok insan İbrahim?i, hayata hep siyasal aklının ve davaya olan inancının penceresinden bakan, duygularıyla hareket etmeyen bir insan olarak tahayyül eder ki bu doğru değil. İbrahim?in Çapa dönemi, romantik dönemdir. Siz buna devrimci romantizm de diyebilirsiniz. 1966?dan 1969?a kadar İbrahim, edebiyat ve şiirle yoğun ilgilendi. Varlık, Türk Dili ve Edebiyatı, Soyut, Yeni Ufuklar, Papirus gibi edebiyat dergilerini düzenli olarak okudu; bu dönemde yirmiden fazla aşk ve direniş şiiri yazdı. Cemal Süreya başta olmak üzere, ikinci yeni şairlerinin şiirlerini zevkle, gülerek ve eleştirerek okudu. Şiirde Nâzım Hikmet çizgisini savundu. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu döneminde (1966?1969) aşık olmadı. Kitaplar, dergiler, tartışmalar ve mücadele pratiği, zamanının tümünü emip aldı. Gülmeyi, fıkra dinlemeyi, türkü söylemeyi ve oynamayı seven bir insandı. Balıkesir Bengisini çok sever ve çok güzel de oynardı. Ruhi Su?nun hayranıydı. ?Zahit Bizi Tan Eyleme? ile ?Kalktı Göç Eyledi Avşar İlleri? en sevdiği türküler arasındaydı. Zengin, renkli, şaşırtıcı ve zaman zaman da çocuksu bir iç dünyası vardı İbrahim?in.
Gülümseten bir anı
Siverek?e geldiğinde dedim, ?İki köy sahibi bir Hanım Ağa ile anlaştım, bir ay onun köyünde barındım? Dedi, ?nasıl bir anlaşma yaptın?? ?Bu kadın, 12 köy sahibi olan Halit Gülpınar?ın kız kardeşiydi? dedim. ?Kardeşi Halit?le arası iyi değildi. Arandığımı, devrimci olduğumu söyledim. Bana, ?köyümde ağalara karşı propaganda yapmazsan, yarıcıları bana karşı kışkırtmazsan, yani bir evde susar oturursan, istediğin kadar kalabilirsin? dedi, ben de kabul ettim ve Hanım Ağa?nın köyünde bir ay kaldım.? ?Hiçbir şey yapmadın mı?? diye sordu İbrahim. ?Hayır? dedim, ?yan gelip yattım.? ?Peki, bu Hanım Ağa, senin barınmana neden yardım etti?? diye yeniden sordu. ?Mustafa Kemal, bunların babalarını, Şeyh Sait İsyanına katıldı diye, Şeyh Sait?le birlikte, Diyarbakır?da astırmış? dedim. Düşündü ve gülümsedi. ?Yanlış bir anlaşma yapmışsın? dedi. ?O Hanım Ağa?ya, ?tamam, ben köyde kaldığım müddetçe, yarıcılara toprak sorununu anlatmayacağım, ama geçmişteki Kürt İsyanlarını ve Kürtlerin milli haklarını anlatacağım? deseydin, kadın bu noktada seninle anlaşabilirdi. Sen de Kürt halkına anlatmamız gereken temel sorunlardan birisini, programımızın önemli bir parçasını anlatmış olurdun; bir ayın boşa geçmezdi.? ?Boşa geçmedi? dedim. ?Hem ev, hem de ahır olarak kullanılan izbede, inek ve buzağıyla bol bol bakıştım, onların davranış biçimlerini, yaşamlarını öğrendim.? Biraz düşündü, sonra yeniden gülümsedi. ?Doğru, boşa geçmemiş? dedi.
Bir gerillanın düşüdür aşkı da omuz omuza yaşamak
Kaypakkaya iç dünyasını gizlemeyen bir insandı. Açıklıktan yanaydı. Kadın-erkek ayrımı yapmadan, herkesin gerillalaşmasından yanaydı. Bana, iki kadının dağa çıkmak istediğini, şu anda Dersim?in buna hazır olduğunu söylediğinde, silahsız olduğumuz gerekçesiyle kabul etmedim. Bunlardan bir tanesi Kaypakkaya?ya ilgi duyuyordu. Ben arıyordum ama sevgili bulamıyordum. Bakışlarımı, kızların bakışlarından kaçırma gibi bir ilkelliği de henüz üzerimden atmış değildim. Ama barındığım her mağarada, yaktığım her ateşin kıyısında, bir sevgili hayali hep var olmuştur. Zaten her komünist gerillanın ruhunda da, sevgilisini dağa çıkarmama değil, tam aksine, dağa çıkarma ve özgürlüğü onunla birlikte, omuz omuza soluma aşkı vardır.
MELEK ULAGAY: Yok edilen kişiler, halk için ölümsüzleşir
Melek Ulagay 70?lerin kadın gerillası, 80?lerde tutuklu eşidir. Yıllarca hapishane kapılarını aşındırır. Mücadeleyi, fedakârlığı elden hiç bırakmaz? Tüm bu yıllarına Oya Baydar?la birlikte yazdığı ?Bir Dönem İki Kadın -Birbirimizin Aynasında? adlı kitabında yer veriyor. Bir de yol arkadaşı, yoldaşı Kaypakkaya?yı da anlatıyor kitabında? Ben de kitaptaki bilgilerin dışında Kaypakkaya?yı anlatmasını istedim kısa da olsa:
İbrahim Kaypakkaya devlet tarafından öldürüldü ve yok sayıldı ama halk tarafından hiç bir zaman unutulmadı; onu tanıyanlar, dostları, yoldaşları için her zaman önemini ve değerini korudu. Özel bir insandı ve özelliği onu devlet için ?tehlikeli ve yok edilmesi gereken kişi? yaptı. Devlet her zaman insanlar üzerinde etkisi olan, kitlelere ulaşabilen kişileri yok etmeye çalışmıştır. Ancak yok edilen kişiler, halk için ölümsüzleşir. Bugün bile gidin İbrahim’in dolaştığı yörelere ve köylere, halkın onu nasıl yaşattığını görürsünüz. Onun adı sihirli bir etki yaratır. Bu sihir ?liderlik? değil, insanlıktan doğar. Türkiye en değerli evlatlarını yok etmenin acısını yaşıyor. Bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödedik ve ödemeye devam ediyoruz. Eğer 38 yıl sonra devlet hâlâ İbrahim’den korkuyorsa, onun adının bile anılmasından gocunuyorsa, burada ciddi bir sorun var demektir. Onun ölüsünü bile tehdit olarak gören bir devlet her şeyden önce kendisini sorgulamalıdır. Bugün kıyısından ucundan başlayan bu sorgulamalar henüz emekleme sürecinde. Hepimiz kendimizi, tarihimizi, geçmişimizi her an yeni baştan sorgulamak, hesap sormak ve hesap vermek zorundayız. İbrahim Kaypakkaya?yı okumayı ancak o zaman başarabiliriz.
İbrahim sinsice, adeta gizlice yok edildi. Nasıl öldüğü ve öldürüldüğü üzerinde bir sürü değişik söylentiler dolaştı. Devlet bu ölümü ilan etmedi, bir giz perdesi altında bıraktı. Bunun bir nedeni onun ölüsünden bile tedirgin olmaları, diğeri ise açıkça cinayet işlemiş olmalarının bilinmesinden çekinmeleridir. İbrahim’in ölümü tam bir yargısız infazdır. Ne ile suçlandığı, niçin ölüme gönderildiği halen bilinmemektedir. Hukuk dışı bir uygulama söz konusudur. 12 Eylül döneminde ve Diyarbakır Cezaevi?nde görülen hukuk dışı uygulamaların ilk örneğidir. Bu nedenle onun adı kamuoyunda belki Deniz’ler ve Mahir’lerden daha az bilinir. Ancak halk onun değerini her zaman bilmiştir.
Bugün İbrahim Kaypakkaya’nın adının yeniden gündeme gelmesi ve anılması Kürt sorunu ile bağlantılıdır. İbrahim bizim kuşak içinde Kürt sorunu konusunda en fazla kafa yoran, araştıran kişiydi. Kavrayışı ve sezgileri çok güçlüydü. Okuduğu hiçbir şeyi sorgulamadan, üzerinde düşünmeden, kendi yorumunu katmadan kabul etmezdi. O yıllarda henüz çok gençti, yolun başındaydı. Yaşasaydı kendisini çok geliştireceğine, bu topraklarda yaşayan tüm halklara katkısı olacağına her zaman inandım. Bugün onu tanıyan eski arkadaşlarıyla konuştuğumuzda, hepimiz ondan ne kadar çok etkilendiğimizi anlatıyoruz. Sıradışı bir zeka, olağanüstü bir duyarlılık, müthiş bir insan sevgisi ve ışıl ışıl bakan gözleri. Edebiyata, yazıya, sanata çok düşkündü. Ben her nedense onun aslında büyük bir yazar olacağına inanırdım. Dili iyi kullanmaya önem verirdi ve çok yazardı. Onu hep yazı yazarken anımsıyorum. Çok okuyan, çok çalışan, bir saniyesini bile boşa geçirmeyen bir yapısı vardı.
İnsanlara, hiç ayrım yapmadan yaklaşırdı. Kadınların görüşlerine önem verir ve kadınlara danışırdı. Ben de o nedenle kendimi ona yakın hissederdim. Diğer erkek arkadaşlardan farklı bir yanı vardı. Ben kimseyi mitleştirmedim. İbrahim de hepimiz gibi bir insandı kuşkusuz. Hataları ve sevaplarıyla. Yaşasaydı, çok yakın olurduk. Bundan hiç kuşku duymadım.
Kitabın Künyesi
Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit
Nihat Behram
Everest Yayınları / Anılar/Belgesel Anlatı Dizisi
İstanbul, 2011, 14. Basım
155 sayfa
Yazı okunma sayısı(10063) Bugün okunma sayısı(2408)
Şikago Mezbahaları – Upton Sinclair
Şikago Mezbahaları, (İngilizce asıl adı The Jungle) Upton Sinclair’in yazdığı ve ABD’deki işçi sınıfının durumunun çarpıcı bir şekilde anlatıldığı kitap. Roman ilk olarak 1906 yılında The Appeal to Reason adlı sosyalist dergide yayınlanır. Roman hali ise 28 Şubat 1906 tarihinde Doubleday Page&Company tarafından basılır ve kapışılır.
Upton Sinclair’in kitabının orijinal ismi olan The Jungle (Türkçesi:Cangıl, balta girmemiş orman) ile kapitalist sisteme ağır bir eleştiri getirmektedir. Amerikan toplumunun sanayi devrimiyle birlikte makinalaşması topluma gelişme ve iyilik yerine bunların tam tersini getirmiştir.
Sinclair’in özellikle Jurgis’in ilk işi olan mezbahaların durumunu ayrıntılı anlattığı bölümdeki çarpıcı sahneler özellikle gıda sanayisini derinden etkilemiştir. Yazarın amacı özellikle gıda sanayisini eleştirmek olmayıp, kapitalist sistemin kâr üzerine dönen çarklarına dikkat çekmek olsa da, okuyucular gıda sanayisinin iç yüzünü şaşkınlıkla öğrenmişlerdir. Kitabın yaygın olarak okunmasından sonra devlet ve özel şirket yetkilileri bu alanda çeşitli önlemler almak zorunda kalmışlardır. Bu konuyla ilgili Sinclair şöyle diyecektir: Ben toplumun kafasına hedef aldım, attığım yumruk midesine geldi!
Chicago Mezbahaları – Derya Çınar
İnsanlığın büyük bir çoğunluğu, ya büyük felâketler ve saldırgan politikalarla ya da şişirilen özgürlükler ülkesi söylemleriyle tanıdı Amerika’yı. Amerika bugün dünyanın en büyük askeri, siyasi ve ekonomik gücü. İşte bu büyük güç Amerikan işçi sınıfının yoğun sömürüsü üzerine kuruldu. Burjuva ideologlarının allayıp pullayıp üstüne örttüğü aldatıcı kılıf aralandığında altından çıkan gerçeklikler de bunun kanıtı. Bugün Amerikan ekonomisinin büyüklüğü 14 trilyon dolar. Ve bu büyük ekonomi şimdilerde depremlerle sarsılıyor. Batan sermaye kuruluşlarını kurtarmak için 700 milyar dolarlık kurtarma paketleri hazırlayan Amerikan hükümeti geçmişte olduğu gibi bugün de bunun faturasını işçi ve emekçi sınıflara kesecek.
İşçi ve emekçilerin hayatı bankalara olan kredi borçlarıyla, borsa tahvilleriyle adeta ipotek altına alınmış durumda. Milyonlarca insan, bir bankanın kredi kartına, aldığı bir tüketici kredisine, ya da borsadaki hisse senedine bağımlı hale gelmiş durumda. Amerikan burjuvazisi bugün geçmiştekinden daha vicdanlı değil. Amerika’da kapitalizmin ortaya çıktığı yıllardan bugüne kadar yaşananlar bunun kanıtı.
Kapitalizmin Amerika kıtasını fethedişi, acımasızlığı ve vahşiliği, toplumcu yazarların romanlarında da anlatılır. İşte bu romanlardan biri de Chicago Mezbahaları. Amerika’da yaşanan hızlı tekelleşme süreci, sömürünün yoğunlaşması, büyük kitleler halinde toprağından kopartılmış insanların işçileşmesi sırasında yaşanan trajediler, insan aklının alamayacağı yokluk ve acılar, Upton Sinclair’in Chicago Mezbahaları adlı romanının satırlarından ruhunuza doğru içinizi de acıtarak yol alıyor.
Yaşadıkları topraklarda geçinme umutlarını yitiren emekçiler, büyük bir umutla başka diyarlara yola çıkarlar. Bilinmeyen korkutur korkutmasına ama kaybedecek bir şeyleri kalmamıştır bu insanların. Chicago’daki mezbahalarda insanlık dışı koşullarda çalışmaya mahkûm edilen binlerce işçiden kimi sevdiği ile evlenmenin, küçük güzel bir ev sahibi olmanın, kimi çocuklarıyla mutlu olma hayalinin ardına düşüp gelmiştir. Ama kazın ayağı hiç de göründüğü gibi değildir. Amerika’nın Chicago’sunda kapitalizmin en çirkin yüzüyle karşı karşıya gelirler. Bu “rüyalar ülkesinin” topraklarına ilk adımlarını yeni atmışlarken kapitalist sistemin egemenlik araçları devreye girer. Gökyüzünün göründüğü gibi olmadığı bu ülkede, egemen düzenin kirli burjuva siyasetiyle, emlakçısıyla, patronuyla, bankacısıyla ablukaya aldığı işçilerin ve ailelerinin yaşadıkları trajedi yüreklerimizi burkar.
Yazar 1900’lerin başındaki Amerikan kapitalizminin genel durumunu ve Amerikan rüyasının ne pahasına ve neyin üzerinde yükseldiğini, yaşanmış öyküler ve kaybolan hayatlar üzerinden anlatır. Büyüyen, yıldızı parlayan Amerikan ekonomisinin bu gelişmesine, dünyanın her yerinden hızlı bir göç dalgası da eşlik etmektedir. İnsanca yaşam ihtiyacının yola düşürdüğü insanlar, büyük umutların büyük trajedilere dönüştüğü Amerika’ya ulaşmak için nice acılara katlanmışlardır. Ne var ki bu muazzam sömürü çarkı, bu umut yolcularını çok kısa sürede dişlileri arasında öğütür.
Çok zorlu bir yolculuk geçirip, simsarların, dolandırıcıların kucağından Chicago mezbahalarında zengin olma hayallerinin peşine düşen insanlar, bu kazancı bol, fiyatları yüksek ülkedeki yoksul işçinin, dünyanın öbür ucundaki yoksul işçiden en ufak bir farkının olmadığını kısa sürede anlayacaklardır. İrikıyım vücudu ve pazulu kollarına bakıp “bu kollarla insanlar beni aç mı bırakırlar” diye düşünen kahramanımız Jurgis’in öteden beri peşini bırakmayan zengin olma hülyaları da bir gecede sönüp gidecektir.
Binlerce işçi ağır ve vahşi çalışma koşullarına karşı direnmeye çalışır. Sadece karın doyurmaya yetecek kadar kazanmaktadırlar. Barınacak bir yer bulamamalarını, elde avuçta ne var ne yok tükettikten sonra, kimi zaman kış ortasında aç açık kalmalarını ve hayatta kalma, yaşama tutunma kavgalarını anlatır Sinclair romanında. Sadece bununla da yetinmez, bu koşulları işçilere reva gören et tröstlerinin kâr uğruna insan sağlığını nasıl hiçe saydığını gösteren resimleri de çizer satırlarında. Bir gizli kamera gibidir Upton Sinclair’in satırları. Bu nedenle de roman, yayınlandığı yıllarda, işçilerin çalışma ve yaşam şartlarının korkunçluğunun ve et üretiminin insanlık dışı koşullarının duyulması dolayısıyla epey bir fırtına koparmıştı. Amerikan burjuvazisi gıda kanununu değiştirmek zorunda kalmıştı. Yine bu romanda anlatılanlar nedeniyle et üretimini elinde tutan tröstlere karşı saldırıya geçilmişti.
Romanın kahramanı içimizden biridir. Güçlü, kuvvetli, heybetli, ekmeğini taştan çıkaracak bir Litvanya delikanlısı; adı Jurgis. O, insanların çok çalıştıklarında her şeye sahip olabileceğine inanan, iyi yürekli, saf, dinlenmek nedir bilmeyen, tam patronların istediği ve bulamadıkları için de şikâyet edip sızlandıkları türden bir işçidir. Çalışmaya başladığı ilk zamanlarda Jurgis için etrafındaki işçilerin işlerinden, ustalarından ve patronlarından nefret ediyor olması şaşırtıcıydı. Çünkü onun için ustalar ve patronlar ona güzel günler vaat edenlerdi. İlk karşılaştığı sorunlardan biri sendika konusu olmuştu. Birlikte çalıştığı işçiler birleşip mücadele etmek zorunda olduklarını anlattıklarında Jurgis henüz hak denen şeyin ne olduğunu bile bilmiyordu. Bir tek şeye hakkı vardı onun: iş bulmak ve kendine söylenenleri yerine getirmek. Sendikaya aidat ödemek zorunda olduğu için üye olmaktan vazgeçen, her koyunun kendi bacağından asılacağına inanan biriydi.
Bir gün başına gelen felâketlerden yorulmuş bedenini dinlendirebilmek için bir yer aramaktayken, kendini birdenbire bir toplantı salonundaki yüzlerce insanın içinde buldu. Kürsüdeki adam “…insanlığın sesiyle konuşarak kurtuluşa çağırıyorum. İnsanın ölümsüz ruhu çöplüklerden ayağa kalkıyor, zindanın duvarlarını yıkıp kendini saran, cahillik, sömürü ve baskı bağlarını yırtıp paralayarak, ışığa doğru yürüyor…” diyordu. Bu sözler Jurgis’in hayatını değiştiren sosyalist fikirlerle tanışmasını sağlayacak günlerin kapısını aralayacaktı.
Bu adamın sözleri, Jurgis’in ruhuna düşen yıldırımlardı sanki. Bundan sonraki günlerde öğrendikleri onu tepeden tırnağa değiştirecekti. “Sanki bütün sınırlamalardan kurtulmuş, alabildiğine özgür olmuştu. Dört yıldan beri Jurgis vahşi bir ormanın derinliklerinde şaşkın şaşkın dolaşırken birden kendisine uzanan bir el onu bu karanlıklardan çekip yüce bir dağın doruğuna oturtuvermişti. Her şeyi açık açık görebiliyordu buradan.”
Jurgis’in ruhunu yeniden ayağa kaldıran o günler aynı zamanda Amerikan işçi sınıfının da, kokuşmuş burjuva siyasetinin cenderesinden kendisini kurtarmaya çalıştığı günlerdir. Halkın bilinçlenmesini bin türlü düzenbazlıkla ve hileyle engellemeye çalışan kapitalistlerin çirkin yüzünü de teşhir etmektedir yazar. Jurgis’i değiştiren şey, ona yeniden insan olmayı öğreten sosyalist fikirler ve o dönemde yürümekte ve yükselmekte olan işçi sınıfı hareketidir. Romanı okumayı bitirdiğinde şunu tekrar anlıyor insan, örgütlü mücadele ve sosyalizm gerçekten de insanlığın tek kurtuluş yolu!
(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:44, Kasım 2008)
Kitabın Künyesi
Şikago Mezbahaları
Upton Sinclair
Çev. Belma Özdemir
Yalçın Yayınları,
1. basım, 1991
480 sayfa
Upton Sinclair (20 Eylül 1878 – 25 Kasım 1968)
(http://tr.wikipedia.org/wiki/Upton_Sinclair)
Pulitzer Ödüllü ABD’li yazar. 20. yüzyılın başlarında yazdığı eserlerle şöhrete kavuşmuş ve çok sayıda kitap yazmıştır. Özellikle 1906 yılında yazdığı ve dilimize Chicago Mezbahaları adıyla çevrilen The Jungle adlı eseri büyük yankı yapmış ve kamouyunun dikkatinin mezbahalardaki sağlıksız çalışma koşullarına çekmiştir. Eserin yayınlanmasından hemen sonra ABD’deki et sektöründe iyileştirme çalışmaları başlamış ve konuyla ilgili yasal düzenleme yapılmıştır.
Gençliği
Baltimore, Maryland’de dünyaya geldi. Babası Upton Beall Sinclair, annesi Priscilla Harden’dir. Babası bir içki satıcısıydı. Sinclair’in büyükbabası oldukça varlıklıydı, Sinclair çoğu zaman onlarda vakit geçirirdi. Sürekli olarak zenginlerin ve fakirlerin bulundukları ortamlarda olması onu etkileyecek ve ileride eserlerinin ilham kaynağı olacaktır. 1888 yılında ailesi New York şehrindeki Bronx bölgesine taşınınca, buradaki koleje gitmeye başlar. Okul masraflarını karşılamak için öykü ve makaleler yazmaya başlar.
Yazarlığa adım atışı
Sinclair 1900 yılında ilk eşi olan Meta Fuller ile evlenir. 1904 yılında yazmak için üzerinde çalıştığı kitabı için asıl kimliğini saklayarak Chicago’daki mezbaha ve et üretim kombina tesislerinde çalışır. The Jungle[1] adlı eser 1906 yılında basılınca çok başarılı olur ve büyük bir ilgi görür. Bu eserden kazandığı parayla hayalindeki ütopyayı kurmak için New Jersey Englewood’a gider ve Helicon Hall adında bir sosyalist koloni kurmaya girişir. Sonrasında Kongre seçimlerinde milletvekili adayı olsa da seçilemez. Koloni bir yıl sonra yanacaktır.
Sonraki hayatı [değiştir]
1911 yılında Meta, eşini terk eder. Sinclair, önce Mary Craig Kimbrough ile daha sonra da Mary Elizabeth Willis ile evlenir. Sırasıyla Kaliforniya, Arizona ve New Jersey’e gider. 1968 yılında Washington’da ölür.
Siyasi hayatı
Sinclair 1920 yılında Temsilciler Meclisi ve 192 yılında Senato için sosyalist listeden aday olsa da seçilemez. Siyasete bir süre ara verir. 1934 yılında Kaliforniya valiliği için seçime katılır.[2] [3] Seçimlerde Sinclair, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son (İngilizce: End Poverty in California) adı verilen kampanyayla büyük destek kazanır. Ancak bu dönemde gerçekleşen büyük toz fırtınaları hasadı kötü etkileyecek ve kitlesel göçe yol açacaktır. Eyaletteki muhafazakarlar da Sinclair’i azılı bir komünist olarak gösterecek ve karşı propaganda yapacaklardır. Sinclair seçimleri kaybedince yazarlığa geri döner. Bu döneme dair yaptığı değerlendirmede ilginç görüşler ileri sürmüştür:
“ Amerika halkı sosyalizmi seçecektir ama bu isimle değil. Bunu yoksulluğa son kampanyasında kanıtladım. Sosyalist listeden aday olduğumda 60 bin oy alırken, Kaliforniya’da Yoksulluğa Son! diyerek 879 bin oy aldım. Sanırım düşmanlarımızın hakkımızda öne sürdükleri büyük yalanlar başarılı oldu. Bu yalana cepheden saldırmaktansa etrafından dolaşmak tercih edilmelidir. „
— Upton Sinclair (1951)
Sosyal duyarlılık
Sinclair eserlerinde döneminin sosyal ve ekonomik özellikleri önemli bir yere oturur. Eserlerinde kapitalizmin adaletsizlikleri olarak gördüğü olayların esas olarak Büyük Bunalım yıllarındaki yıkıcı etkisini işler.
The Jungle adlı eserinde Sinclair, denetimsiz kapitalizm yüzünden işçilerin karşı karşıya kaldığı insanlık dışı koşulları işler. Ancak eserde vurgulanan işçilerin karşılaştıkları zorluklar, uzun iş saatleri, göçmen işçilerin maruz kaldıkları baskı, iş garantisinin olmaması ve düşük maaşlar yerine eserde arka planda yeralan et sektörünün içinde bulunduğu sağlıksız durum daha çok dikkat çekecek ve ABD hükümeti tarafından yasal düzenlemeler yapılacaktır. Sinclair bununla ilgili ilginç bir benzetme yapar:
“ Ben toplumun kafasına hedef aldım, attığım yumruk midesine geldi! „
— Upton Sinclair
Lanny Budd dizisi
1940 – 1953 yılları arasında Lanny Budd adıyla bilinen ve 11 dizi macera kitabından oluşan seriyi yazar. Kahramanı ünlü bir ABD’li silah üreticisinin oğlu olan dizide I. Dünya Savaşından başlayarak döneme ait çelişkileri ve sol bakış açısını aktarır. Bu dizi basıldığı sırada çok popüler olacak ve 21 ülkede baskısı yapılacaktır. 1943 yılında basılan serideki Dragon’s Teeth adlı eserle Pulitzer Ödülü’nü alır.
Geleneği
Sinclair’in Monrovia, Kaliforniya’daki evi müze olarak korunmaktadır. Ayrıca kendisine ait çok sayıda el yazması, fotoğraf ve ilk baskı kitaplar İndiana eyaletindeki İndiana Üniversitesi Lilly Kütüphanesinde sergilenmektedir.[4]
Sinemaya etkileri
1906 yılında basılan ‘’The Jungle’’ adlı eser 1914 yılında filme çekilse de bu film kaybolmuştur ve hiç bir kopyası bulunmamaktadır. Ayrıca Sinclair, çok sayıda filmin senaryo çalışmasında yer almıştır. Bunların en bilineni Sergey Ayzenştayn ile birlikte yapımında yer aldığı ¡Que viva México! filmidir. Bu dönemde Charlie Chaplin ile de ortak çalışmaları olmuştur.[5] 1927 yılında yazdığı Oil! adlı eser ise 2007 yılında çekilen There Will be Blood adlı Oscar ödüllü filme esin kaynağı olmuştur.
Türkçeye çevrilen bazı eserleri
Altın Zincir, May Yayınları, İstanbul, 1966, Çeviren: Emin Türkeliçin (Asıl eser adı: Mammonart, Basım yılı: 1925)
Şikago Mezbahaları, May Yayınları, İstanbul, 1968, Çeviren: Zeyyat San (Asıl eser adı: The Jungle, Basım yılı: 1906)
Petrol, May Yayınları, İstanbul, 1968, Çeviren: Ş. Emrah (Asıl eser adı: Oil!, Basım yılı: 1927)
Sanayi Kralı, Oda Yayınları, İstanbul, 1976, Çeviren: Zaven Biberyan (Asıl eser adı: King Coal, Basım yılı: 1917)
Patron, Oda Yayınları, İstanbul, 1983, Çeviren: Zaven Biberyan (Asıl eser adı: Flivver King, Basım yılı: 1937)
Jimmie Higgins, Birinci Dünya Savaşı’nda Amerikalı Bir Sosyalist İşçinin Romanı, Yar Yayınları, 2004, Çeviren: Nadire Y. Çobanoğlu, ISBN 975-7530-72-7 (Asıl eser adı: Jimmie Higgins, Basım yılı: 1919)
Kaynakça
1^ Eser Türkçeye Chicago Mezbahaları adıyla çevrilmiştir.
2^ Bu seçimlerde aldığı 879 bin oy seçim kampanyalarının en başarılısı olsa da seçilmesi için yeterli olmaz.
3^ Kaliforniya Valiliği Demokratik Parti adayı Sinclair ile 13 Ekim 1934 tarihli yapılan röportaj, Virtual Museum of San Francisco, 10 Mart 2010 tarihinde erişilmiştir
4^ İndiana Üniversitesi internet sitesi, 10 Mart 2010 tarihinde erişilmiştir
5^ Upton Sinclair sayfası, IMDb, 10 Mart 2010 tarihinde erişilmiştir
Yazı okunma sayısı(2486) Bugün okunma sayısı(139)
Bebek Patikleri (Ele Avuca Sığmayan Bir Tür Kısa Öykü) – Aydın Şimşek
Kısa öykü yapıcı değil aksine yıkıcı bir türdür. İlk saldırdığı yer sıradan, gündelik dil ve anlamlardır. Bu nedenle de kısa anlatı türü yaygın dile, yaygın yazmaya ya da yayarak yazmaya olanak vermez. Diğer yandan kısa öykü nedenselliği (yani içeriksel gerçekliği) önce anlamaya, sonra da onu terk etmeye yönelmesi için her defasında okura kapalı bir zarf uzatır. Bu zarfın içindekini merak eden her okur, bu zarfı açmak zorundadır.
Bir örnek verecek olursak;
“For Sale. Baby shoes. Never worn.”
(Satılık bebek patikleri. Hiç giyilmemiş.)
Ernest Hemingway
Hemingway bu kısa öyküsünde okurla arasına kalın bir çizgi çeker ve tüm anlam katmanlarını, çözümlemeleri okura bırakır. Böylelikle yazar aradan çekilirken, öykü her okurda kendince bir özgünlük kazanır.(Arka Kapak)
Kitabın Künyesi
Bebek Patikleri
(Ele Avuca Sığmayan Bir Tür Kısa Öykü)
Aydın Şimşek
Kanguru Yayınları / Edebiyat Dizisi
Katkıda Bulunan : Nurgül Gökmen
Ankara, 2011, 1. Basım
112 s
Yazı okunma sayısı(1190) Bugün okunma sayısı(9)
Dönüş Yolu – Erich Maria Remarque
Savaşın incittiği insanlara bir ses veren Erich Maria Remarque, bize hatırlattıklarıyla her zaman el üstünde tutulması gereken bir yazar. Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanoğlunu birbirine nasıl yabancılaştırdığını birinci ağızdan, çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar.
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’un devamı niteliğinde olan Dönüş Yolu, I. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle evlerine dönen bir grup askerin topluma uyum sağlamakta yaşadıkları zorlukları anlatıyor. Başta aileleri olmak üzere tüm toplumdan kopmuş, ıssızlaşmış askerler gündelik hayatın akışına kapılmakta, askerdeki hiyerarşik ve sosyal düzenin artık geçerli olmadığını idrak etmekte güçlük çekmektedirler. Onca ölüm gördükten sonra yaşamın anlamını sorgulamaya başlayan eski askerler nihayetinde birbirlerine de yabancılaşmaya başlarlar.
Yayımlandığı günden bu yana güncelliğini koruyan Dönüş Yolu, şimdi Burhan Arpad’ın Remarque’la yaptığı röportajla birlikte Everest Yayınları’nın dünya klasikleri dizisindeki yerini alıyor.
(Everest Yayınları Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Dönüş Yolu
Erich Maria Remarque
Everest Yayınları / Edebiyat – Roman Dizisi
Editör: Berrak Göçer
Çeviri: Burhan Arpad
Ankara, Mayıs 2012, 1. Basım
296 sayfa
Nazi rejimi tarafından yasaklanan ve 1933 yılında ünlü kitap yakma operasyonunda yakılan, 1931′de yayınlanan Erich Maria Remarque’nin Dönüş Yolu adlı bu çok sevilen romanında, yazar, savaş sonrası, insanın yalnızlığını, döndüğü eski çevresine yabancılaştığını vurgular. Bu yabancılaşma, romanın kahramanlarından birinin kendini öldürmesine varacak kadar yoğundur.
(*) “Remarque, Dönüş Yolu’nda, yenilmiş Alman İmparatorluğu?nu ve patlayan devrimi, kitlelerin umutla devrime katılmalarını, askerlerin terhisten sonra ikiye bölünerek bir kısmının devrimin, diğer bir kısmının ise karşı-devrimin saflarına katılmasını anlatıyor. Kitabın girişi savaşın son günlerini anlatsa da, kitap bir savaş kitabı sayılmaz. Savaş sonrasında terhis olmuş askerlerin toplumla bağ kuramamasını, işsiz güçsüz sokaklarda dolaşmalarını, gelişen devrimi ve ardından gelen karşı-devrimi anlatması bakımından oldukça önemli Dönüş Yolu. Zira 1918?in toplumsal krizini, yükselen devrimci dalgayı ve Sosyal Demokrasinin ihanetini, Spartakistlerin yetersizliğini çok yalın bir şekilde anlattığından dolayı, öğreneceklerimiz var bu kitaptan. Askerler ne düşünürler, aç susuz ve işsiz güçsüz kalmış yığınlar ne istemektedir, tepkileri ne olmaktadır: tüm bunları içten bir dille ve hiçbir abartmaya yer vermeden anlatıyor Remarque.
Terhis olan askerlerin cephe hatlarından çıkıp yollara düşmeleri sırasında yaşanan ilginç bir olayı anmadan geçmeyelim: ?Amerikalılar bizleri görünce şaşırıyorlar. Konuşmaları yarıda kesiliyor. Ağır ağır yaklaşıyorlar. Arkamızı sağlama almak için bir sundurmaya doğru geri geri çekilip, bekliyoruz. Yaralıları ortamıza alıyoruz. Bir dakikalık bir sessizlikten sonra, sırık gibi uzun bir Amerikalı mangadan ayrılıp bize el sallıyor. “Hello arkadaş!” Adolf Bethke de elini havaya kaldırıyor: “Arkadaş!” Gerginlik azalıyor. Amerikalılar yanımıza geliyor. Bir saniye içinde sarılıyoruz. Esir düştükleri veya vuruldukları zaman böyle yakından görmemiştik onları.?
Amerikalı askerler de Alman askerlerini o güne kadar yakından görmemiştir. Yıllarca düşman diye karşı cephelerde birbirlerinin boğazına sarılan bu askerler gerçekte aynı sınıfın evlatlarıdır. Yoğun bir burjuva milliyetçi ideolojinin etkisinde kalan askerler, savaşta çarpışırken öldürdüklerinin kimler olduklarını sorgulamaya pek zaman bulamazlar; dahası karşıdakiler de aynı durumdadır ve sürekli bir kör dövüşü yaşanır. Ölüm ve yaşamın ne demek olduğunu çok iyi bilen askerler, aradaki düşmanlıkların kırıldığı ortamlarda dostça sarılmaktan geri durmazlar. Her iki taraftaki insanlar da aynı refleks içindedir; savaşın tüm iğrenç yüzünü görmüşler ve bunun kendi savaşları olmadığının öyle ya da böyle farkına varmışlardır. O güne kadar hiç tanımadıkları insanların kendileri gibi emekçi sınıflardan olduğunu ve düşman olmadığını, cani hiç olmadığını kesinkes anlamışlardır. İşte bu, buzların eridiği ve kardeşçe bir ilişkinin gelişmekte olduğu anlardır. Böylesi birçok örnek mevcuttur. 1917 Rus Devrimi olduktan sonra Rus ve Alman askerlerinin savaşmayı bir kenara bırakıp, kendi mevzilerini terk ederek, günlerini birlikte geçirdikleri bilinmektedir. Rus askerleri bildiriler dağıtarak devrimi anlatırken, Alman askerleri de onlarla devrimi tartışmaktan ve kendi komitelerini örgütlemekten geri durmamışlardı.
Dönüş Yolu?nun amacı bir anlamda, savaştan bitkin çıkmış askerlerin durumunu anlatmak ve bu askerlerin devrimle olan ilişkisini kurmaktır. Uzun yıllar cephelerde kalmış ve her an öldürülme tehlikesi içinde yaşamış bu askerlerin toplumla bağ kurması kolay değildir. Ama öte yandan, klasik deyimle hayat da devam etmektedir. Cephede edinilmiş dostluklar, ölüm arkadaşlıkları toplumsal yaşamın içinde parçalanıp gidiverir. O güne kadar dost olan askerler, sivil yaşama geçince, devrimin de etkisiyle kendi sınıfsal doğalarına göre hareket etmeye başlarlar. İşçiler yine işçidir ve yoksullukları işsizlikle birleşince çekilmez bir hal alır; az ya da çok mülk sahibi sınıfın çocukları ise ayrıcalıklarını kaldıkları yerden sürdürürler. Cephelerde can ciğer olan askerler tez zamanda sınıfsal bir bölünme yaşarlar.
Sonra devrim Sosyal Demokrasi eliyle boğazlanır ve egemen sınıflar kendi işlerini yürütmeye devam ederler. Burjuva kurumlar çalışmasını sürdürür. Daha düne kadar, egemen sınıflar cephelerdeki askerleri kahraman olarak ilan ederek ikiyüzlüce alkışlamışken, şimdi onların paspas kadar değeri yoktur. Askerler, burjuva düzen için çarpışarak ölmüşler ve çevrelerinden yüzlerce arkadaşlarını yitirmişlerdir; fakat bunlar çoktan unutulmuştur. Bir olaydan dolayı mahkemeye düşen askerleri egemen sınıfların intizamlı çalışan kurumları ağır bir şekilde cezalandırmaktan geri durmaz. Yoksul sınıfın bu üyelerinin yaşadıkları, bir kez daha sınıfsal ayrışmayı gözler önüne sermekte ve savaşın kimin savaşı olduğunu ortaya koymaktadır.
1918 Devriminin nasıl bir umutsuzluk içinde yitip gittiğini anlattığı sahneler bakımından kitap oldukça önemli. Devrimin emekçi sınıflara getirdiği pek bir şey yoktur. Burjuva düzen olduğu gibi devam etmektedir. Sosyal demokrat SPD kitleleri kandırmaya devam eder; devrimi burjuvazinin çıkarları doğrultusunda rayından çıkartır. Oysa yoksul sınıfların ihtiyacı olan, sorunlarının bir an önce çözülmesidir. Binlerce işçi doğru düzgün ücret alamadığı gibi ücretler düşüktür; işsizlik had safhadadır; binlerce asker savaşta sakat kalarak sokağa terk edilmişken, yüz binlercesi terhis olduktan sonra işsiz kalmıştır. Köylüler yoksulluk içinde kıvranmaktadır; kentli küçük-burjuvazi mülkünü kaybederek açlığın pençesine düşmüştür. Yani ezilen geniş yığınların umudu devrimdir. İşçiler ve askerler, SPD devrime ihanet ettikten sonra tekrar sokaklara çıkmaktan ve bir kez daha silaha sarılmaktan geri durmazlar. Ama ne yazık ki, Rusya?daki toplumsal krizi bir devrimle emekçi kitlelerin iktidarını kurma doğrultusunda çözen Bolşevik Parti Almanya?da yoktur; Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht önderliğindeki Spartakistler ise çok güçsüzdür. Devrim başarıya ulaşamaz.
Kitabın en trajik sahnelerinden biri binlerce işçi ve askerin Berlin?de gösteriler düzenleyerek hükümet binalarına karşı yürüyüşe geçtikleri andır. Berlin?de gece boyunca olaylar yaşanır. Belediye binasını saran göstericiler içinde askerler de vardır; buna karşın belediye binasını koruyan askerlerin ve rütbelilerin bir kısmı aynı askerlerin cephe arkadaşlarıdırlar. Ancak sınıfsal ayrışma, bu cephe arkadaşlarını karşı karşıya getirmekten geri durmaz. Ve göstericilerin önünde yürüyen askerler, yine cephe arkadaşları tarafından yere indirilir; öldürülür. Düzen safındaki askerler tüm kitlenin üzerine kurşun yağdırır. İşte bir sahne: ?Evlerin kapı ağızlarında yüzüstü yatmaktayız. Kurşunlar vınlıyor. İnsanlar haykırışıyor. Kapılıp sürükleniyoruz. Nefretten çılgın gibiyiz. Kaldırımlar kan içinde. Yine askerler olduk. Savaşın gümbürtüsü ve kudurması yine üzerimizden akıp geçiyor, aramızda ve içerimizde dolaşıyor. Her şey bitti. Makineli tüfekler arkadaşlığı delik deşik etti. Askerler askerlere ateş açıyor. Arkadaşlar arkadaşlara ateş ediyor. Bitti, her şey bitti??
Devrimin başarısızlığı, bununla birlikte toplumsal krizin devam etmesi, kitlelerde hiç bitmeyen bir huzursuzluğa ve umutsuzluğa yol açar. Devrim yenilmesine karşın, burjuvazi düzeni bir türlü sağlayamamıştır. Kitlelerin düzene duydukları nefret, komünist bir önderlik tarafından doğru yola kanalize edilememiş ve yerini umutsuzluğa bırakmıştır. Bu umutsuzluk gelecekte faşizmi iktidara taşıyacaktır. Küçük-burjuva kitleler devrime arkalarını dönerek umutsuzluklarının hesabını devrimden sormaya başlayacaktır. Bunu ise, bizzat Nazizmi destekleyerek, işçi sınıfına saldırarak yapacaklardır. Perişan askerler, işsizlikten bunalmış askerler, sakat kalmış ve birer süprüntüye dönüşmüş askerler, hayatta kalabilmek ve yaşama umutlarını sürdürmek için, düzen vaat eden faşizme bağlanacaklardır. Dönüş Yolu faşizmin yükselmesini anlatmıyor, hatta bu konuya değinmiyor. Fakat toplumsal çöküşün tablosunu çok iyi veriyor. İnsanlar umutsuzca intihar ediyor; bir kısmı çıldırıyor. Devrimin muzaffer olamadığı koşullarda toplumsal krizin karşı-devrimle son bulduğunu, akabinde ise Almanya?da faşizmin yükseldiğini bugün biliyoruz. Dönüş Yolu, bu sürecin toplumsal koşullarını anlatıyor.
Bir taraftan ise Alman egemen sınıfları gelecekteki savaşa hazırlanıyorlar. Okul çocuklarına yine savaş bir ülkü olarak sunuluyor. Bir önceki savaşta yenilen askerler birer düşman, Bolşevik vatan haini olarak damgalanıyorlar. Gelecekte, Alman onurunu şimdiki öğrenci-askerler kurtaracaklardır! Eğitim yaptırılan öğrenciler, ormanda dolaşan askerleri gördüklerinde, ?yaşasın cephe! yaşasın cephe!? diye slogan atarlar. Bu sahnede bir asker, ?Evet, böylece her şey yeniden başlıyor? demektedir. Devrimin yenilmesi sonucunda, burjuvazi umutsuz yığınları kendi çıkarları için kullanmaya devam etmekte, kuşkusuz öncesinde düzenini sağlamlaştırmaktadır. Evet, her şey yeniden başlamaktadır ve gelecekteki savaşta Alman emperyalizmi için çarpışanlar işte bu küçük neferler olacaktır!
Emperyalist savaş çanlarının dünya üzerinde çalındığı bir ortamda, Remarque?nin bu iki önemli kitabını yeniden gündeme almak, genç kuşaklara savaşın ne menem bir şey olduğunu anlatmak bakımından önem taşıyor.
Son olarak şunu söyleyelim ki, bu iki kitap bir bütündür ve mutlaka birlikte okunmalıdır. Daha az bilinen ve bulunan Dönüş Yolu savaşın sonrasında yaşananların anlaşılması bakımından oldukça yararlıdır. Dahası Dönüş Yolu devrim karşı-devrim kapışmasını, toplumsal yıkımın nasıl faşizme giden yolu açtığını anlatması bakımından mutlaka okunması gereken bir kitaptır.
(*) Alıntı Kaynak: Marksist Tutum dergisi, Şubat 2006
Yazı okunma sayısı(890) Bugün okunma sayısı(22)
Zor Zamanlar – Charles Dickens
“Yazarın İngiltere’de Endüstri Devrimi sonrası dönemin sosyal sancılarını yansıtan Zor Zamanlar adlı romanı, yıpratıcı-öldürücü fabrika ortamı, sendikal örgütlenme mücadeleleri, işverenlerin bunları bastırma çabaları, iş kazaları ve Yoksul Yasaları da dahil olmak üzere; işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı çalışma ve yaşama koşullarını etraflıca resmetmektedir.”Ahmet Makal
İnsanları, rakamlarla, kurallarla, biçimlerle değerlendiren; her şeyin, yaşamların bile her santiminin parayla alınıp satılan bir mal olduğunu savunan bir yaşam felsefesinin kentsoylu savunucuları ve uygulayıcıları… Bunların boyunduruğunda ve kömür madenleriyle dokuma fabrikalarında yaşamaya çalışan işçiler… Sevme hakkı bile olmayan kadınlar… Coketown kasabasının insanları…
Geniş yığınların sanayi devrimi sırasında çektiği acıları ve yoksullukları gerçekçi bir bakışla anlattığı romanlarıyla tanınan 19. yüzyılın en büyük İngiliz yazarı “Charles Dickens” (1812-1870), “Zor Zamanlar” adlı bu romanında, Coketown kasabasının insanlarının buruk yaşamını anlatıyor.
(Arka Kapak)
Kitabın Künyesi
Zor Zamanlar
Charles Dickens
Oda Yayınları / Dünya Klasikleri Dizisi
Çeviri : Füsun Elioğlu
İstanbul, 2009, 3. Basım
272 s
Yazı okunma sayısı(1338) Bugün okunma sayısı(13)
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – Erich Maria Remarque
Remarque’ın, I. Dünya Savaşı’ndaki bir grup askerin hikâyesini on dokuz yaşındaki bir çocuğun gözlerinden anlattığı Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, yayımlandığı günden bu yana, devamı niteliğinde olan Dönüş Yolu’yla birlikte tüm dünyada büyük ilgi görmeye devam etmekte. Canlı çarpışma sahnelerinin yanısıra savaşın abesliğinin ve askerlerin ıssızlığının vurgulandığı cephe arkası bölümleriyle de okuru içine hapseden roman, Yaşar Kemal’in sözleriyle
Savaşın incittiği insanlara bir ses veren Erich Maria Remarque, bize hatırlattıklarıyla her zaman el üstünde tutulması gereken bir yazar. Savaşın dehşetini, beraberinde getirdiği yıkımı, insanoğlunu birbirine nasıl yabancılaştırdığını birinci ağızdan, çarpıcı bir şekilde dile getiren Remarque, savaşla ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekleri sorgulamamızı sağlarken, edebiyatın ne kadar güçlü ve ölümsüz bir kaynak olabileceğini de bir kez daha kanıtlar.
(Everest Yayınları Tanıtım Bülteninden)
“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” (Im Westen nichts Neues) Erich Maria Remarque’nın yazdığı, savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını ele alan bir romandır. Roman ilk kez Almanya’da 1929 yılının Ocak ayında yayımlandı ve daha ilk yılında 26 dile tercüme edilerek dünyaca meşhur oldu. Günümüze kadar 50 ayrı dile tercüme edilmiş ve 15-20 milyon satmıştır. Almanya’nın Nazi döneminde 1933 yılında gerçekleşen “Kitap yakılması” eylemlerinde bu roman da yakılan kitaplardan biridir.
“Savaşı anlatan ve üstelik bunu yaşamış bir insan olarak anlatan yazarların en önemlilerinden biri Erich Maria Remarque?dır. Savaş karşıtı yazarların öncülerindendir Remarque. Onun, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabı dünyaca ünlü savaş karşıtı bir klasiğe dönüşmüştür. Gerçekleri tüm çıplaklığıyla anlatmakta, insanın savaş anında yaşadığı duyguları çok canlı olarak gözler önüne sermektedir.
Yazar, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok?un devamı niteliğindeki Dönüş Yolu adlı romanında ise savaşın bitmesiyle başlayan cephe dönüşünü işler. Savaşın bitişini, başlayan 1918 Alman devrimini, karşı-devrimin üstün gelmesini ve geri dönen askerlerin korkunç bir travmaya kapılıp topluma uyum sağlayamamasını etkileyici bir dille anlatır.
Yazar, Birinci Emperyalist Savaşa Alman ordusundan katıldığında daha 17 yaşında bir lise öğrencisidir. Savaş heyecanının tüm halkı esir aldığı, burjuva ideolojisinin insanların bilincine ket vurup gözlerini kör ettiği günlerde o da savaşa tutkuyla katılmak isteyenlerden biridir. Alman burjuvazisi, emekçi yığınları kendi emelleri doğrultusunda kullanmak maksadıyla hiç aralıksız, Alman halkının ne kadar üstün bir millet olduğunun propagandasını yapar. Topluma militarist bir kültür egemen kılınır; daha savaş başlamadan çok önceleri tüm ortaokul ve lise öğrencileri birer asker gibi yetiştirilmeye başlanır. Kışladaki askeri eğitimin aynısı okullarda da verilir ve burjuva ideolojisinin yıkıcı zehri genç beyinlere zerk edilir. Savaş, adeta bir ülkü halinde sunulur gençlere. Yeni yerlerin keşfedilmesi, başka ülkelerin fethedilmesi ülküsü?
Tüm gençler, yaşlarının bir döneminde kendilerini kanıtlamak isterler; bunu bilen Alman egemen sınıfı, kendisini ortaya koymak isteyen genç kuşağa savaşı romantik bir hale büründürerek sunar. Böylelikle romantik bir ülkü haline büründürülmüş savaş, genç kuşakları yakıp tutuşturur. Savaş bandolarının çalınıp şenliklerin başlamasıyla bu tutku daha da kabarır. Savaş korkunç bir yıkım, yok etme, ölüm demek değil, topluca oynanan şenlikli bir oyundur gençlik için. Alman burjuvazisi gençliği özellikle bu yönde manipüle eder; savaşa katılmak bir gençlik aşkına dönüştürülür böylece.
Ancak savaş hiç de bir aşk değildir; daha bunu trenlere binip cephelere yollanırken anlarlar askerler. Oyun bitmiş, her şeye bir ciddilik hâkim olmuştur; onların hiç de hesap etmediği korkunç olaylar başlamıştır. Henüz cepheye ulaşmadan, ölenlerin, sakat kalanların haddi hesabı olmadığını görürler. Hastaneler yaralılarla dolup taşarken, morglar ölü yığınına dönmüştür. Bu ilk şok, yani gerçeğin korkunç yüzü, başlarının üzerinden kara bulutlar olarak dolaşıp gider. Ama ne zaman ki kendilerini cephede bulurlar ve karşı siperlerden atılan toplar yanı başlarına düşmeye başlayıp birkaç kişi paramparça olur, işte o zaman savaşın bir oyun olmadığını tüm çıplaklığıyla görerek anlarlar. Her tarafta paramparça olmuş cesetler, kol ve bacaklar, bağıran, inleyen yaralılar ve durmaksızın süren top atışı: yer gök barut ve kan?
Savaş, korkunç bir altüst oluşla yeni bir çağı açıyordu 1914′te. Savaşla birlikte o güne kadarki tüm toplumsal yapılar köklerinden sarsılır, kitleler tüm yeknesak yaşamlarından sıyrılarak savaş devinin kucağına düşerler. Halklar birbirlerinin boğazına sarılırlar. Egemen sınıflar ise hiç de eski alışkanlıklarını değiştirmezler başlangıçta; onlar yine zevk ve sefa içinde, salonlarda lakırdıyla günlerini geçirmektedirler. Fakat bu kez, muhabbetin konusu savaş ve yeni fethedilecek ülkelerdir. Diğer halklar iğrenç bir tiksinti uyandırır onların gözünde; dünün süprüntü askerleri ya da ayaktakımı veya alt tabakanın meydana getirdiği askerler ise kahraman ilan edilivermişlerdir birden bire. Şimdi kahraman askerlerden beklenen savaş sanatını uygulamaları, ülküleri uğruna çarpışarak yeni zaferler kazanmalarıdır. Ancak egemen sınıfların bu yüce ruhluluğu kısa zamanda yerini önce tedirginliğe, sonra da korkuya bırakacaktır.
Savaşın uzaması toplumu derinden sarsacak ve kitleleri bir iç dönüşüme uğratacaktır. Askerler bir süre sonra kandırıldıklarını kavrayacaklardır. Savaşın yıllarca sürmesi, ölüm ve yaşam çizgisindeki askerlerin kendilerine başka bir dünya yaratmasına neden olur. Savaşın içinde çocukluklarından kurtulan askerler, kan ve barutun havasına alışırlar; bir taraftan duyuları körelir, bir taraftan da umutsuzluğa düşerler. Artık hiç bir şeyin anlamı kalmamıştır onlar için. Şimdi artık ölümler normal sayılmakta ve mümkünse acısız bir ölümü tercih etmektedirler. Nitekim kitabın ismi, değişen pek bir şeyin olmadığını, savaşın devam ettiğini anlatmaktadır. Yazar kitabının sonunu şöyle bağlar: ?Garp cephesinde yeni bir şey yok.? Ve devam eder: ?Yüzükoyun düşmüştü ve yerde uyur gibi yatıyordu. Sırt üstü döndürdükleri zaman fazla ıstırap çekmemiş olduğunu gördüler. Yüzünde, öyle sakin bir ifade vardı ki, bu sonuçtan âdeta memnun kaldığı sanılırdı.?
Alıntı Kaynak: Marksist Tutum dergisi, Şubat 2006
“İki savaş arasında yazılan “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”, dünya edebiyatının bu alandaki başyapıtlarıdan biridir. Cepheye sürülen gencecik Alman askerlerinin teker teker yitip gidişini evrensel bir trajediye dönüştüren E. M. Remarque, insan hayatına verdiği değerin bedelini, diğerleri gibi “vatanhaini” ilan edilerek ödeyecektir…” A.Ömer Türkeş
Kitabın Künyesi
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Erich Maria Remarque
Everest Yayınları / Roman Dizisi
Editör: Berrak Göçer
Çeviri: Burhan Arpad
İstanbul, Mayıs 2012, 1. Basım
216 sayfa
Kitabın Künyesi 1
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Erich Maria Remarque
Engin Yayıncılık / Dünya Klasikleri Dizisi
Çeviren: Nihal Yeğinobalı
Baskı Tarihi: 1998
224 sayfa
Kitabın Künyesi 2
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Erich Maria Remarque
Oda Yayınları
205 sayfa
Erich Maria Remarque (d. 22 Haziran, 1898 – ö. 25 Eylül, 1970) Hayatı
Erich Paul Remark Osnabrück’te Roma kilisesine bağlı katolik bir ailenin içinde doğdu.Babası Peter Remark bir basımevi ustasıydı.Osnabrück arşivlerinde bulunan nüfus kayıtlarına göre 17.yy’da ihtilalde katoliklere yapılan baskılar yüzünden Fransa’dan göç etmişlerdi.Önceleri Remarque olan soyisimleri Alman imlasına göre Remark olmuştu.Bir süre Münster Üniversitesi’nde öğrenim gördü ama 18 yaşında birçok kez yara aldığı 1. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kaldı. Savaştan sonra öğretmenlik, taşçılık ve Berlin’de bir tekerlek firması için test sürücülüğü yaptı.
1929′da, Remarque’nin savaşın mutlak kötülüğünü 19 yaşındaki bir askerin gözünden anlattığı, en ünlü eseri, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues) yayımlandı. Bu kitabın ardından savaş zamanı ve sonrasını yalın ve duygusal bir dille gerçekçi bir şekilde anlattığı başka eserleri de yayımlandı.
1931′de İsviçre’ye yerleşti. 1933′te, Naziler eserlerini yaktılar ve yasakladılar. 1938′de Alman vatandaşlığından çıkarıldı ve 1939′da Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Hollywood’da tanıştığı Paulette Goddard ile 1958 yılında evlendi.
72 yaşında Locarno, İsviçre’deki Sant Agnese kliniğinde aylardır acı çektiği anevrizmadan dolayı öldü.
Ek bilgi: Asıl adı Erich Paul Kramer’dır. Sonraları annesinin adı olan Maria’yı almış ve bunun ardından da Kramer’in tersten okunuşu olan Remark’ı soyad olarak kullanmıştır. Bununla da yetinmeyip Remark’ı fransız kökenine işaret etmek istercesine Remarque olarak değiştirmiştir.
Eserleri
Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, (1929)
Dönüş Yolu, (1931)
Hayat Kıvılcımı, (1952)
Yaşamak Zamanı, Ölmek Zamanı, (1954)
Ölesiye Yaşamak, (1956)
İnsanları Seveceksin
Yazı okunma sayısı(502) Bugün okunma sayısı(13)
“Tay” Sırtında İki Gün – Duran Aydın
Şiir insanı korur mu?
Korurmuş…
Yaşayarak gördüm ben bunu. Dünyanın kiri-pası, çamuru-çirkefi bulaşmazmış şiirle yıkadın mı yüreğini… Sabahın seherinde, akşamın yorgun sularında yüzüne şiir serpersen olacağı budur: Arınmış, durulmuş, başkalaşmış, rafine bir yaşam biçimi…
Bir de şiir, yeni dostluk kapıları açarmış insanın önüne. Pörsümüş birlikteliklerin enkazını, yanık şehirler gibi ardına almayı belletirmiş.
Biliyorum, şu an yeryüzünde birçok otobüsün, tren, uçak ve geminin birçok yolcusu şairdir. Dağlar, ovalar, kasabalar ötesine giden şairler; tıpkı benim şimdi olduğum gibi, yeni arkadaşlık ve dostlukların sımsıcak yorganına sarınıp yüreğini ısıtıyordur.
Varılacak yerlerde açılan kollar, sunulan çiçekler, gülümseşen gözler hep, hep şiir adınadır. Kimseler bilmez bunu. Bilseler de anlamak istemez, garipserler.
İşte şimdi şu tüneli geçince bu otobüsteki diğer yolcular gibi ben de varmak istediğim kentle, Karabük’le kucaklaşmış; ilk kez yüzlerimizi göreceğimiz dostlarla sarmaşmış olacağız…
Ne demişti Gülderen Canyurt, unutmamalıyım: “Karabük’e varmadan, içinden geçeceğin tünelden sonra beni ara…”
Ben onu arayacağım, eşimle beni otogardan alacak, aylardır beklenen ilk görüşmenin heyecanıyla kanatlanacağız!
Soldaki küçük tepenin üzerinde bir yazı: “Cumhuriyet Kenti Karabük…” Etkilendiğim, beğenimi okşayan güzel bir söz. Eskiden mi öyleydi, şimdi mi? Böyle bir sorunun yanıtı iç açıcı olacak mı? Nedir Karabük’ü “Cumhuriyet kenti” yapan özellikler? Bu anlamda ülkenin diğer kentlerinden Karabük’ü ayıran dokular nelerdir? İzmir, Adana, Bursa; ne bileyim Antep, Gümüşhane… “Cumhuriyet kenti”nden sayılmazlar mı?
Solda fabrikalar… Kömür karasına yakın pis yeşile bürünmüş ağaçlar… Dağlarda duman sisi! Kentin ortasında bir soba yanıyor da bacadan çıkan dumanın isi gökyüzünü örtmüş gibi! Bir zamanlardaki Ankara ve Adana’nın güney mahallelerinde olduğunca zehirli bir ağ gerilmiş Karabük semalarına!
Kentin ana caddeleri şantiye halinde. Harıl harıl çalışılıyor. Yollar, kaldırımlar yeniden biçimlendiriliyor. Karabük de Adana gibi doğalgazla yeni tanışacak. Açılan kanallar, döşenen borular bunu anlatıyor. Şunu daha sonra göreceğiz: Öyle bir caddeden geçiyoruz ki; örneğin bir Moskova, örneğin bir Fransa’daki gibi evler ağaçların arasında kaybolmuş! Meyvesiz de olsa yapraklarının fısıltısı, savurduğu serinliğiyle ürpertiyor içimizi… Bütün Anadolu kasabalarında, illerinde görülen sakin, sessiz; Adana’dan alışık olduğumuz çocuk dolu sokakları Karabük’te de, Eflani’de de, Safranbolu’da da göremiyoruz…
Otobüs, bir caddede dönel kavşaktan sola kıvrılıyor. Elli metre sonra sağa, otogara…
“Bekleyenim” yalnız değil, yanında birisi var. Otobüsten inmeden göz gözeyiz. Ellerinde eşim ve bana verecekleri çiçeklerle Gülderen Canyurt ve Sevim Yazar; aynı o çiçekler gibi gülümseyerek karşılıyorlar bizi. Sevim Yazar: Karabük’ün, onu tanıyan herkesin ve şairlerin ve ille de Gülderen Canyurt’un “şiir annesi!”
Ben de “Sevim Abla” desem kabul eder mi? Önce “ablalığı”, sonra da “anneliği”ni eşimden ve benden de esirgemediği için sevgimiz, saygımız sonsuzca olsun Sayın Sevim Yazar’a… Dileriz ki çok uzun yıllar yaşasın daha…
Canyurt’la Yazar’ın gülümsemeleri, seslerindeki cıvıltılı tını insanın içini ısıtıveriyor. Eşim ve ben bize sunulanın çiçek değil iki güzel yürek olduğunu anında algılıyoruz.
Sevim Abla’nın adını elbette biliyorum; TURUNÇ’ta daha önceleri bir şiirini yayımlamıştık. Dergimize abone olduğu gibi, bulur da… Bir de, dosyamızdaki “Suya Düşen Sözcük”le ilgili tanıtım yazısını anımsıyorum. Artık biliyorsunuzdur: “Suya Düşen Sözcük”, Gülderen Canyurt’un yakında ikinci baskısını yapacağı ikinci şiir kitabı…
Gülderen Hanım’la bilgisunar üzerinden kurduğumuz aylar öncesine dayalı bir tanışıklığımız var. Şiir dostum benim o… Hâlâ ciddi ciddi mektuplaşırız Canyurt’la; eskidenki gibi yani… “Bu geleneği yaşatalım istiyorum; ne dersin Duran, mektuplaşalım mı?” dediğinden beridir yazışıyoruz. Elyazısıyla kâğıtta harflere dönüşen mürekkep sıvısı; sevgi-saygı-dostluk-kardeşlik duygularını perçimliyor yüreklerimize. Yalnız hemen belirtmeliyim, sizler de yaşamış olabilirsiniz: Kimi zamanlar gönderilerimiz buharlaşıyor; meraktan gebertiyor bizleri! Posta dağıtıcıları ya da kurumda birileri Allahsızlık yapıyor bugünlerde. Son yazdığım mektubu postaya verdikten hemen sonra Gülderen Hanım “Ölüdeniz Edebiyat Festivali”ne katılmak için Muğla’ya gitti, geldi; bir ay sonra ben Karabük’teyim, bizim mektup hâlâ Adana-Karabük arasında bir yerlerde otlanıyor!
Gülderen Canyurt şimdilerde TURUNÇ’ta… Yeni TURUNÇ’un yeni “Yazıişleri Müdürü…” Karabük’teki kanadımız. Soluğumuza güç katan emeğini edebiyatımız ve biz unutur muyuz?
İyi de; “Karabük nire, Adana nire?” Bizi Karabük’e getiren nedeni, bu soruyu bana Adana’da sorar gibi yapan otogardaki bilet satıcısına da anlatamamıştım! Burada bu imrenilen işleri yapan güzel yürekli, gerçekten “iyi” insanların arasında bulunmamın nedeni: 2011’in “İbrahim Yıldız Şiir Ödülü”ne değer görülen 3. şiiri yazmış olmam; “Şubat Mavisi…”
Eşimle birlikte buraya Ekim’in 21., Cuma günü geliş nedenimiz yalnızca ödül töreni değil. TAY dergisi 12. yaşına girdi, biliyorsunuz. Oğlu Halil Nihat Yıldız’ın; babası, şair İbrahim Yıldız’ın anısına, arkadaşlarıyla Karabük’te yayımladıkları TAY’ın yeni yaşı, ödül töreniyle birlikte düzenlenen etkinlikte kutlanacak.
Kutlandı da… Ama etkinlik Karabük’te değil, İbrahim Yıldız’ın doğduğu ve mezarının bulunduğu yer olan Eflani’de yapıldı. Yarışma birincimiz Ali Ziya Çamur “Kalk”, ikincimiz Keramettin Çetin “Kağıt Toplama Günleri”, üçüncümüz ben de “Şubat Mavisi” adlı şiirlerimizle ödüllendirildik.
Eflani Belediye Başkanı, Kaymakam, Garnizon Komutanı da konuşmalarında şair İbrahim Yıldız’dan, şiirden, TAY dergisinden söz ettiler. İmrendim doğrusu… İki buçuk milyon nüfuslu Adana’da ne böyle bir şiir yarışması yapılıyor, ne protokol’dan insanlar geliyor, ne de Karabük Kültür ve Sanat Derneği gibi bir derneğimiz ve bürosu var! 1978’den bu yana içinde, mutfağında bulunduğum dergilerin hiçbirinin bürosu mürosu olmadı! Hep kahvehane, çayocağı köşelerinde kotardık dergi ve kitaplarımızı!
Halil Nihat Yıldız’ı, Hüseyin Özmen’i, Tahsin Şentürk’ü, İsmail Arslan’ı, Gülderen Canyurt’u, Sevim Yazar’ı, Döndü Açıkgöz’ü, Ertan Şahin’i, Mustafa Yanık’ı, Ali Cengiz Topçuoğlu’nu, Hüseyin Lütfi Ersoy’u ve bütün Karabüklü şair ve yazarları kıskandım açıkçası… Kıskandım; “Adana’da neden böylesi bir birliktelik yaşanamıyor?” sorusuyla da iğneyi kendime batırdım!
Bizim, Adana’larda pek beceremediğimiz gibi; kimse kimseyi düşüncesinden dolayı dışlamamış… Küslerin küslükleri kalplerinde gömülü… Bir araya gelmeyi biliyorlar. En azından ben öyle gördüm! Dayanışma içinde, dostlar. Bu ateşle sarmaşıyorlar…
İbrahim Yıldız herkesin saygı duyduğu önemli bir “insan” ve “şair…” Sevmeyen, tanımayan yok! Lokantada, otelde, muhtarın otobüs bileti satılan bürosunda… nerede kime sorduysam, biliyor, tanıyor, seviyor… Adana’nın Orhan Kemal’i, Yaşar Kemal’i, Yılmaz Güney’i gibi!
Mezarının başında onu ananlar saygılı, içten ve vefalıydı. Şiirler okundu, dualar edildi. Ağlamayı becerebilenlere ağlayamayanlar imrendi…
Eflani’yi bir kovboy kasabasına benzettim! Hani başı sonu belli düz bir yol vardır. Düzülüdür evler, dükkanlar, berber, gazino, lokanta… yolun iki yanağına… Bütün Anadolu kasabaları gibi Eflani de öyle! Zaman buralarda nasıl böylesine yavaş geçer? Hiç kimse hiçbir şey için acele etmiyor gibi! Kavga eden de yoktur Allah bilir buralarda! Trafik sıkışmaz, at arabasıyla Mercedes aynı caddeyi bölüşmez, şalgamcı-kebapçı, bicici zaten bulunmaz! Pazar pazara, çarşamba da çarşambaya benzemiyor doğrusu…
Gece. Otel. Soba… Soba, evet! Gerçi Gülderen Hanım bizi çok korkutmuştu; “Aman kalın giyinin, eşin çizmeli gelsin!”
Geldik de ne gördük! Aynı Adana… “Sarı Sıcak”ımızı da bavulumuzda getirmişiz meğer… Ortalık yaz, bahar; gökyüzünde “Şubat Mavisi…”
Otel görevlisi genç kömür sobasını tutuşturmuştu. Önce battaniyesiz, atletle. Gece 24; bir battaniye. 03; iki battaniye bir mont, artı çoraplar…
Aşağıda, köşedeki bakkal aynı zamanda oteli de işletiyor. Nedense, yıllar önce okuduğum Halide Edip’in “Sinekli Bakkal” adlı romanını anımsıyorum. Belki düzeninden, sıcaklığından, çoktandır unutulan “bakkal amca” görüntüsünde yaşlı bir sahibinin oluşundan…
Otel mi? Otel, Yusuf Atılgan’ın bir yalnızlık başyapıtı olan, Ömer Kavur’un filme aldığı “Anayurt Oteli”ndeki gibi sessizliğin sesine gömülü…
Sabah… Kahvaltıda soruyorum lokantacıya: “Nedir geçim kaynağı Eflanililerin?” Büyük çoğunluğu emekliymiş. Bir ayakları İstanbul’daysa diğeri Ankara’daymış. Kavgasız, gürültüsüz düz bir çizgi üzerinde yaşayıp gidiyorlarmış. Burada ve birçok yerde hoşgörülen, geçiştirilen küçük olaycıklar için biz Adanalılar hemen parlar, kavga ederiz oysa!
Karabük’e dönme zamanımız Eflani’deki ilk ve son kahvaltıdan hemen sonra 10.30’daydı. Keramettin Çetin, ben ve eşim aynı minibüsle Karabük’e dönerken, Ali Ziya Çamur çoktaan Anamur değil, İstanbul yollarına düşmüştü…
Karabük’e girmeden Safranbolu’nun karnını yara yara ilerliyor minibüsümüz. Daha sonra Sevim Yazar ve Gülderen Canyurt’la birlikte; eşim ben ve Keramettin Çetin, parke taşlı Safranbolu sokaklarını adımlayacağız. Ama, öncesinde “Karabük Kültür ve Sanat Derneği – Tay Dergisi”nin bürosuna uğramak var. Çantamın ağırlığını o hep güleryüzlü, sıcak ve alçakgönüllü insan Halil Nihat Yıldız’la üleşiyoruz.
Bir işhanı. Yukarı katlardan üçüncüsünde dernek odası. Çanta ağır; girişteki çaycıya emanet olsun mu? Birazdan ineceğiz; Gülderen Hanım’ın konuğuyuz bundan sonra… Sözleşme saati 12.
Halil Nihat Yıldız, Keramettin Çetin’le; Hüseyin Özmen’in demlediği çaylarımız eşliğinde, Sevim Yazar ve Ertan Şahin’in yeni çıkan kitaplarına dokunuyoruz… Kitapların buğusu üzerinde… Yazarlarının mutluluğu bulaşıcı; bizlere işliyor. Sevim Yazar ve Ertan Şahin de ilk kez o an görüyorlar kitaplarını… Heyecanları gözlerinden okunuyor. Okunmaz mı?
Saat tam 12’de Canyurt’un telefonu! Sevim Abla, Keramettin, ben ve eşim Gülden, dernekteki arkadaşlardan izin isteyip ayrılıyoruz.
Canyurt, araba kullanmakta da usta! Karabük’ü, Safranbolu’yu gezeceğiz. Ağaçlıklı, minyatür havuzlu bir lokantada hayatımda ilk kez “kuyu kebabı” yiyeceğim.
Safranbolu’da hepsi birer tiyatro dekorundaki gibi şirin, sıcacık görünümlü evlerin, hanların, hamamların arasındaki gezintimiz fotoğraflarla belgeleniyor…
Akşamüzeri yeniden Karabükte’yiz. Canyurt örgütçü! Her şey tıkır tıkır! Keramettin, Halil Nihat’la buluşacak; derneğin önünde ayrılıyoruz.
Karanlık iyiden iyiye çöktüğünde, Gülderen Hanım’ın kitap, dergi, fotoğraflarla döşenmiş çalışma odasındayız. Antika eşyalar, gramofon, asma bir kilit; hangisini sayabilirim? Zevkine göre döşemiş evini… Hanım eli değen her yer gibi burası da incelikler yüklü…
Sevim Abla, eşim ve ben salonda söyleşinin en koyusundayken Gülderen Hanım mutfakta… Biraz sonra gelen diğer konuklar, ilk kez tanışacağım Gülderen Hanım’ın eşi Taner Canyurt’la doyumsuz bir yemek ve söyleşi eşliğinde türküleşeceğiz… Daha doğrusu, onlar söyleyecek biz eşlik edeceğiz… Alışkın olmadığım böylesi bir konuklukta hiç yabancısımadım kendimi! Kibir yok. Kimsenin burnu havada değil! Konuklarına güler yüzlü dostluklarını sunmakta cömertler.
Sabaha yolculuk var. Ne biçim bir Adana ki bu; ondan ayrılmaya iki gün bile dayanamıyorum!
Duran Aydın
Yazı okunma sayısı(936) Bugün okunma sayısı(7)
Evrimsel Biyoloji Yazıları – Ergi Deniz Özsoy
Evrimsel Biyoloji Yazıları, içeriğiyle evrimsel biyolojinin bilimsel kapsamını özetleyen bir bütün sunmaktadır. Kitapta sözü edilen konular evrimsel biyolojinin tarihsel gelişiminden, ilgili olduğu teknik ana başlıklara kadar uzandığı için kitap evrimsel biyolojiye bir giriş niteliğindedir.
Kitap, evrimsel biyolojinin tarihinin özetlendiği bir bölümle başlayıp, Türlerin Kökeni’nde dile getirilmiş doğal seçilim algısının tarihsel ve modern yüzlerine değinen ve seçilimin bir sonucu olan adaptasyonu seçilmiş açık örneklerle izah eden iki temel bölümle devam ediyor.
Bunu, insanlığın ortak köken ilişkisinin çerçevesini çizen Afrika kıtasından çıkış hipotezinin doğal bir sonucu olarak “ırk” kavramının biyolojik geçersizliğini ortaya koyan bölüm izliyor. Irk kavramıyla yapılan insan sınıflandırmasının geçersiz kılınması ve ırkçılığın bu nedenle temelsiz yapısının ortaya konması evrimsel biyolojinin tipik bir başarısı olarak karşımıza çıkıyor. Kitap, temel evrimsel biyolojik yaklaşımlar ile “yaratılışçı savları” karşılaştıran bir bölümle de sona ermektedir.
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Evrimsel Biyoloji Yazıları
Ergi Deniz Özsoy
BilgeSu Yayıncılık / Bilim Dizisi
Ankara, Mayıs 2012, 1. Basım
146 sayfa
Yazı okunma sayısı(4022) Bugün okunma sayısı(12)
Susmalar Kitabı – Aydın Şimşek
Aydın Şimşek, önce yayınladığı beş şiir kitabı ve bir eleştirel inceleme kitabıyla yazma deneyimini bugüne getirdi. Bu deneyimler Susmalar Kitabı’nda, kendini tekrar etmeden kendi kalabilmeyi, bir özgünlük çizgisini yaratmak için sahici olabilmeyi işaretlemekte. Yoğun, zorlayıcı, zihni tembelliği izin vermeyen eleştirelliği, şiirlerin atlasında belirgin vadilere ve rüzgarlı yokuşlara götürüyor okurunu.
-Ahmet Telli-
Şiirin bir “mesele” sorunu olduğu kadar bir dil sorunu olduğunu da duyumsatan şiirlerden oluşuyor kitap. “Kalbin şiir ve dilden gelinen seyyah, şiire ortak suç, dile susuş” demişseniz. Susmalar Kitabı’da görünen bu…
-Şükrü Erbaş-
(Arka Kapak)
Kitabın Künyesi
Susmalar Kitabı
Aydın Şimşek
Kanguru Yayınları / Şiir Dizisi
Kapak Tasarımı : Nurgül Gökmen
Genel Yayın Yönetmeni : Aydın Şimşek
Ankara, 2010, 4. Basım
80 s.
Yazı okunma sayısı(1677) Bugün okunma sayısı(16)
Vietnam Günlüğü (ABD’nin Vietnam’da İşlediği Savaş Suçlarına Karşı Russell Mahkemesi) Mehmet Ali Aybar
Mehmet Ali Aybar, ABD’nin Vietnam’da işlediği savaş suçlarını araştırmak amacıyla filozof Bertrand Russell’ın girişimiyle oluşturulan “Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi”nin bir üyesiydi. “Russell Mahkemesi” olarak da bilinen Mahkeme’nin bir tahkikat komisyonuyla Vietnam’da yaklaşık bir ay incelemelerde bulunan Aybar’ın tuttuğu günlük ilk defa yayımlanıyor. Russell’ın, Mahkeme’nin programının hazırlandığı ilk bir araya gelişte yaptığı konuşmayı ve Jean-Paul Sartre’ın Stockholm toplantısı sonrasında açıkladığı hükmü de içeren
Kitabın Künyesi
Vietnam Günlüğü
(ABD’nin Vietnam’da İşlediği Savaş Suçlarına Karşı Russell Mahkemesi)
Mehmet Ali Aybar
İletişim Yayınevi / Mehmet Ali Aybar Bütün Eserleri Dizisi
İstanbul, Mayıs 2012, 1. Basım
267 sayfa
İçindekiler
Sunuş / Kıvanç Koçak
“Bu Mahkeme’nin Sessizlik Suçuna Mani Olmasını Dilerim” / Bertrand Russell
“Paris’e Gidiyorum…”
Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nin Stockholm Toplantısı’nda Varılan Kararlar / Jean-Paul Sartre
Vietnam Günlüğü
Vietnam Savaşı Ve Milletlerarası Savaş Suçları Mahkemesi
“Kopenhag’a Gidiyorum”
Savaş Suçları Uluslararası Mahkemesi İkinci Oturumuna Mehmet Ali Aybar Tarafından Verilen Jenosit Hakkında Rapor.
Russell Mahkemesi Karar Verdi:“Amerika Suçludur
Bertrand Russell’ın Mehmet Ali Aybar’a Mektubu
Mehmet Ali Aybar İle Vietnam Üzerine Söyleşi
Yazı okunma sayısı(1418) Bugün okunma sayısı(3)









