Category Archives: *Ermeni Edebiyatı
Saragöl – Ömer Polat
Ömer Polat’ın romanı, Doğu’nun gerçeklerinden derlenmiş, kendi dil özellikleriyle ifade edilmiş, Kürt-Ermeni ilişkileri, halkların kardeşliği temeli üzerine kurulmuştur. Şartlandırılmış kişilerin kışkırtmasıyla dostlukların, kardeşliklerin düşmanlıklara dönüşmesi işlenmiştir Saragöl’de…
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Saragöl
Ömer Polat
Evrensel Basım Yayın / Roman Dizisi
İstanbul, 1. Basım
232 sayfa
Yazı okunma sayısı(542) Bugün okunma sayısı(0)
Hay Hikayeler – Pakrat Estukyan
Agos gazetesinde yazdığı yazılarla tanınan Pakrat Estukyan, hay hikâyelerde var olma mücadelesiyle geçen ömürleri, yaşanmış acıları ve hüzünleri dile getiriyor. Yaşanmışlıklardan esinlenerek yazılmış bu öyküler kimi zaman “vatan’a kimi zaman “aile’ye kimi zaman da “geçmiş”e duyulan hasreti anlatıyor.
Kitapta yer alan öykülerde; evlat acısı, savaş ve yoksulluk, köklerini bulma umudu, ülkelerinden sürgüne gönderilmiş toplumların ortak özlemi ve çığlığı, öykülerdeki kahramanların umut ve umutsuzlukları okuyanların yüreklerinde de kendilerine bir yer bulmaya çalışıyor.
Hay hikâyeler, Pakrat Estukyan tarafından Ermenice
“Binlerce mülteci, Eçmiadzin Manastırı’nin surlarının dibine, balık istifi gibi yan yana dizilmişlerdi. Boylu boyunca yatan ölüler ya da ölüm sırasını bekleyenler… Tifodan kırılıyorlardı. Tifodan ve açlıktan…”
(Tanıtım Bülteninden)
Hatırlamak ve unutmak – Jaklin Çelik
(16/12/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
Pakrat Estukyan?ın ?Hay Hikâyeler?indeki on beş öykü, Osmanlı?dan başlayıp bugüne uzanan, ama daha çok Cumhuriyet dönemiyle dertlenen kronolojik bir göç, sürgün ve etnik politika belgeseli niteliği taşıyor. Bugüne kadar uygulanan etnik politikaların çarkları arasında azınlıkların gündelik yaşam içerisindeki savruluşunu çarpıcı bir dille aktarıyor. Hikâyelerde kullanılan dil, bireylerin tecrübelerinde biriken tortuların, toplumların gelecekleri üzerinde bıraktığı vahim etkiye bir kez daha dikkat çekiyor.
1915 ve sonrası… 6-7 Eylül Olayları ve Varlık Vergisi? Bütün bu tarih ve uygulamalar Türkiye?de hayata geçirilen azınlık politikalarının belirgin mihenk taşları olarak duruyor kitapta. Bu politikalardan arta kalan ise dağılmış, parçalanmış bireyler. Ortaya çıkan sonuca azınlıklar açısından bakmak cesaret ister. Çünkü görülecek olan, baskı ve korku ile gelecekleri ipotek altına alınan insanların yüz ifadesidir? O yüz ifadelerinde ölümler, kayıplar, zorunlu göçler, parçalanmış aileler, insanların kendi benzerleriyle birlikte çıktıkları dönüşsüz yolculuklar okunur. İskelete dönmüş tarihin kaburgasında gizlenmesi de mümkün olmayan izler bırakmıştır politikalar? ?Özür, Alay Eder gibi…? adlı öyküde aslen Aborjin olan Catherine, ailesini bulmak için İngiltere?den Avustralya?ya bir seyahate çıkar. ?Yeni doğan Aborjin bebeklerini çalıp onları kentsoylu müreffeh Avrupalı ailelere evlatlık verip bu vahşilerin ?Batı Medeniyetiyle? eğitim almalarını sağladılar.? Catherine ailesini bulur ama artık oraya ait değildir. Dönüş yolunda arabada çalan radyoda Avustralya başbakanı konuşmaktadır. ?…uygarlık adına, Hıristiyanlık adına, Batı değerleri adına, hükümetlerinin Catherine ve annesine yaşattıklarından ötürü resmen özür dilemekte?dir.?
?Hay Hikâyeler?, azınlıkların kendilerinden başka kimsenin selama durmadığı öykülerinin bir geçit töreni gibi. Bu geçidin kırık dökük kahramanları, bırakın şimdiki ve gelecek zamanlara korku salmayı, kendi gölgelerinden, seslerinden ve adlarından dahi ürküyorlar. Kahramanlar değil, hissettikleri ürküntünün imgesi korku salıyor yüreğe? ?Kemanla Protest Solo? adlı öyküde, bombalar Sovyetler Birliği Parlamentosu Duma?yı yerle bir ederken bahsettiğim siyasetin, patlama seslerini -aslında ölümü- perdelemek, kamufle etmek- için bandoyu kullanışı anlatılır. Ama bomba seslerinden kurtuluş yoktur. Taş bina yıkılırken, insanlar ölür. Dağılan, bina ya da oracıkta ölen insanların bedenleri değil, geride kalanların gelecekleridir. Böyle bir sahnenin ardından toparlanmak mümkün olmayacaktır.
Pakrat Estukyan, tanık olma eylemini bireylerle sınırlamayıp mekânların tanıklıklarına da başvuruyor. Yalnızca terk edilen yer değil, gidilen yerin de bir veda potansiyeli taşıdığını hatırlatıyor böylece. Bu denli güçlü bir deneyimin, ardından gelen her türlü duyguyu kendisiyle süreklilik arz etmeye zorlayacağını, mekanların aynasında okumak ?şehir? denilen yaşam alanına da farklı bir biçimde bakmayı gerektiriyor. ?Aslında vedalaştıkları, o insanlar değil, Moskova?ydı? derken, her gidişte bireyden topluma dalga dalga yayılan vedalaşma hâlini imliyor. Belli ki Estukyan, insanın hiçbir yere konumlan(a)mama hâline dikkat çekmek istiyor? Bu hâliyle veda, anlatılan, karşı karşıya kalınan acı olaylar karşısında nesilden nesile devreden bitmeyen bir yası andırıyor. Haliyle ecel bireyi önceki nesillerin ölümlerine ağlarken yakalıyor sürekli. Ve yas hiç bitmiyor: ?En gürültülüsü zangoçun ölümüydü. Onu çan kulesinde, çanın halatıyla astılar. O direndikçe çan susmadı, çan susmadıkça canı tenden ayrılmadı. Saatlerce çan sesiyle inledi manastır. Tartımsız, anlamsız, edepsiz bir çan sesiyle üfledi son nefesini.?
1991 yılında Sovyetler Birliği?nin dağılmasıyla birlikte Ermenistan da bağımsızlığını ilan etti. Ülke bir yandan yirmi bin kişinin öldüğü 1988 depreminin yaralarını sarmaya çalışırken diğer yandan ambargolarla kuşatılmış olmanın sıkıntısını yaşıyordu. İnsanlar elektriğin ve doğalgazın olmadığı bir ülkede yaşama tutunmaya çalışıyorlardı. Aman Balam Üşümesin adlı öyküde, yeni doğan bebeğini bir hastane odasında soğuğa kurban veren Hamlet Mıgırdiçyan?ın bütün bu olanlara verdiği cevap hikâye ediliyor: ?…ülkesinin bölünmüşlüğünü, bölünmüşken bütünlüğünü simgeleyen, iç içe geçmiş göğe uzanan iki zirvenin tam dibinde durdu. Durduğu yer bir tepeydi ve 1915 anıtı göğe uzuyordu.?
Kubbesi çökmüş kilise
Hamlet bebeğini, 1915 anıtının bulunduğu tepeye defneder. Tüm bir toplumun peşini bırakmayan küçüklü büyüklü kıyametlerin seslerini gömme telaşı içindedir aslında. Pakrat Estukyan kendinden bir parça olan karakterin kapalı kalan duygularına tercüman olur. Bazen de kapanmaya yüz tutmuş kapıları aralar. Öldü sanılıp bir konteynıra atılan Mesut?un Batman?daki kütüğünden soyağacına ulaşılır ve Ermeni Patrikhanesi?ne teslim edilir. ?Yıllar önce Diyarbakır?da vaftiz ettiği Mesut?u ya da vaftiz adıyla Mesrop?u anımsamıştı başrahip. …kubbesi çökmüş yedi mihraplı kiliseyi anımsadı, gözleri buğulandı.? Kitabın tüm öykülerinde anlatılan tek şey, bir kez vuku bulan soykırımın kesintiye uğramaksızın kendini dayatan sürekliliğidir.
Belleğin ?geçmişten çökertilmiş bir tortu olduğunu? akılda tutarsak, ?hatırlama?nın şimdiki zaman açısından nasıl bir tuzak teşkil ettiğini de açıkça görürüz. Pakrat Estukyan bu tortuyu karıştırıyor ve tarihin kaydettiği olaylar ekseninde yarattığı hasarlı karakterleri sakatlanmış mekânlarından söküp alıyor. Üstelik bunu bellek tortusunun o tehlikeli sınırında, hatırlama hâlinin teslimiyet haliyle arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekerek yapıyor. ?Hay Hikâyeler? bu açıdan belleğin mayınlı tarlasında şok edici bir gezintiye benziyor…
İnsan dilini neden özler? – Lusyen Kopar
(Kitap Kirk, Kasım 2011)
İnsan yaşamının sıradanlaştığı, insanın insan yerine konmadığı şu dönemde, insan olduğumuzu anımsamak, duygularımızı, acılarımızı bir nebze olsun yeşertmek için yazılmış hikâyeler vardır. Bunların hammaddeleri insandır, insanın ta derinlerine bakar.
Tıpkı bir ağacın yeşerip yaşam sembolü haline gelmesi gibi, bazı yazarların da yazdığı yazılar yeşerir gönlümüzde, gönül dallarımızda çiçek açtırır, canımızı tazeler, içimizi yeşertir. Pakrat Estukyan?ın Hay Hikâyeleri içimizi burkan, düşündüren ve vicdanımızı sarsan 15 hikâyeden oluşuyor. Kitap Ermenice yazılmıştır ama bu hikâyelerin Ermeniceden Türkçeye tercüme edildiğini söylemek pek de doğru olmaz: yazar hikâyeleri Türkçe baskı için, yeniden yazmıştır. Kitapta yer alan bazı hikâyeler ise yenidir, ilk kez Türkçe yazılmaktadır.
Kitabın ilk hikâyesi ?Kemanla Protesto Solo?da, 81 yaşındaki Yevgeni Mihalenko?nun yalnızlığını anlatır Estukyan. Moskova ile Sibirya arasında geçen hikâye savaşın çıplak yüzünü, yalnızlık ve yaşlılıkla birleştirip en yalın haliyle sunar.
?Aman Balam Üşümesin? adlı hikâye ise Ermenistan?ın kuruluş yıllarında çekilen acıların, adsız ölüp gömülenlerin, yaşanan insanlık dramının anlatıldığı yalın bir anı. Hikâyedeki Hamlet, soğuktan kaybettiği çocuğuna sarılan tek bir babayı değil, o dönem kaybedilen birçok evladı ve ona sarılan birçok babanın hüznünü bize aktarıyor. Okuyucular bu hikâyede büyük kıtlık zamanında Ermenistan?da yaşananları daha iyi anlayacaktır şüphesiz.
Üçüncü hikâye ?Nisan Anıları? ise bir Harput hikâyesi, 1915 yılında tüm Anadolu?da yaşanan acıların bir örneği. Kitaptaki diğer hikâyelerde ima edilen tehcirden, ?Nisan Anıları?nda açıkça bahsediliyor. Khaçig, Vartiter ve Serop?un hikâyesi, çoğumuzun duyduğu ama yazamadığı hikâyelerden sadece biri. Yazar yaşananları, ?Duvarın dibinde ölüm sırasını bekleyenlerden biri Khaçig?di. Ne Khaçig?i, Khaçig bir insan adıdır. Oysa burada, bu duvarın altında insana benzeyen bir şey görülmüyor? ve ?Lanetli günlerdi, lanetli yılın lanetli günleri. Serop?u ve Zaven?i yan yana doğradılar? cümleleriyle özetler.
Estukyan?ın hikâyelerinde ülkeden ülkeye gezmek, şehirden şehre gitmek, dünyayı bir günde dolaşmak mümkün. Hikâyelerde gittiğiniz birçok ülkede bir Hay?a, bir göçmene rastlayabilir, onda kendi anılarınızdan bir şeyler bulabilirsiniz. Savaşın zalim yüzünün anlatıldığı ?Gazze Şehri Oturmuş Ağlıyor? adlı öyküde hemşire Leyla ile ambülans şoförü Lenki Kevork?un mücadelesi anlatılır. Öyküyü okurken insan sorar: Din, dil, ırk farkı nedir?
Kitabın en çok etkilendiğim hikâyelerinden biri Diyarbakır-İstanbul arasında geçen ?Hısım? oldu. Kim bilir belki bu hikâyeden bu kadar etkilenmemin sebebi anlatının İstanbul ayağındaki sokakları tanımam, o sokaklardan geçmemdir. Artık Kumkapı sokaklarından geçerken hep Diyarbakırlı Mesut Mesrob?u anımsayacağım?
?Semaver de Gitti? adlı hikâye azınlık olmak üzerine kurulu. Askerliğini yaptığı halde karakola çağrılan Hamo?nun başına gelenler, bu ülkede yaşayan azınlıkların nasıl korku dolu bir hayata mahkûm edildiğini, zaten herkesten sakınıp, çekinerek yaşarken kimi fırsatçılar tarafından nasıl suiistimal edildiklerini anlatıyor.
?Viva Internationale!? adlı, Ermeni komünist Sarkis Çerkezyan?ın anısına ithaf edilen hikâye Marsilya-Barselona arasında geçiyor. Misak Der Mardirosyan 1914 doğumlu yalnız, yaşlı bir Ermeni partizandır, hikâyede onun Enternasyonal Partizan Cephe?ye ve omuz omuza savaştığı arkadaşlarına verdiği önem anlatılır. Ama Misak Der Mardirosyan dilini, Ermeniceyi neden özler? Bir insan neden ve hangi şarlarda dilini özler?
Kitabın son üç hikâyesi ?Vehanuş Üçlemesi? başlığını taşıyor. Üçlemenin birinci bölümünün adı ?Yol Ayrımı?. Vehanuş?un ailesinin ve oğullarının tanıtıldığı üçlemenin ilk bölümü İstanbul?da, ikinci ve üçüncü bölümler Amerika Birleşik Devletlerinde geçiyor. Estukyan, Türkiye?de azınlık olmayı anlattığı hikayelerden sonra, bu üçlemede diaspora olmanın, dağılmış olmanın ne demek olduğuna bakıyor. Ellili yılların göçlerinde ABD?ye giden, sonra ailelerini yanlarına alan diaspora Ermenilerinin yaşamını, yaşadıkları zorlukları ve özlemlerini aktarıyor.
Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında ?Pakrat Estukyan Hay Hikâyeler?de var olma mücadelesi ile geçen ömürleri, yaşanmış acıları ve hüzünleri dile getiriyor? deniliyor. Hepsi yaşanmış ve Anadolu?ya ait öykülerden öğreneceğimiz çok şey var.
Kitabın Künyesi
Hay Hikayeler
Pakrat Estukyan
Everest Yayınları / Hikaye Dizisi
Yayın Yönetmeni : Sırma Köksal
Kapak : Utku Lomlu
İstanbul, Kasım 2011, 1. Basım
128 sayfa
Yazı okunma sayısı(6488) Bugün okunma sayısı(0)
Arshile Gorky – Kara Melek – Nouritza Matossian
Van’dan Amerika’ya uzanan bir yaşamın tanıklığı ve Ermeni bir ressamın sanatçı olarak ortaya çıkışındaki fırtınalı hayat hikâyesi tarihi arka planıyla okuyucuya sunuluyor. Yazar Nouritza Matossian, yirmi yılı aşkın araştırmalarına dayanan kitabında, doğumundan intiharla sonuçlanan ölümüne dek Gorkyyi ve sanatını bütün yönleriyle mercek altına yatırıyor. Van Gölü kıyısında geçen çocukluğu, savaş ve sürgün yılları, giderek parçalanan bir aile, Erivan, Tiflis, İstanbul ve nihayet Amerika’ya göç ile başlayan ressamlık mücadelesi, fırtınalı ilişkileri Asıl adı Manug Adoyanı yüreğine gömüp Arshile Gorky adına sarılarak Yenidünyaya tutunma mücadelesi.
Horkom, Van Gölü’nün kıyısında küçük bir köydü. Çocuklar ellerinde tatlılarla dışarı fırlayıp hbaeri köye yaydılar. Akrabaları da nazar değmesin diye “tu tut tu” diyerek bebeği övüp anneyi kutladılar. “Benim küçük karam!” diye fısıldadı Şuşan. Kocası Setrak Adoyan, bir doksan boyunda, sağlam yapılı bir adamdı. Alçak kapıdan eğilerek içeri girdi. Oğlunu merasimlerle, dualarla kucağına verdiler.
“Beş yaşındaydım. Konuşmaya o yıl başlamıştım. Annemle kiliseye gidiyoruz. Oradayız. Bir resmin karşısında durmuşum. cehennemden sahnelerin resmedildiği bir tablo. Resimde melekler vardı. Beyaz melekler ve siyah melekler. Bütün siyah melekler Hades’e gitmekteydi. Kendime baktım. Ben de siyahtım. Demek ki cennete gidemeyecektim. Bir çocuğun yüreği böyle şeyleri kaldıramaz. İşte o anda dünyaya siyah bir meleğin de iyi olabileceğini, iyi olması gerektiğini ve ruhundaki iyiliği dünyaya, hem beyaz hem de siyah dünyaya sunması gerektiğini ispatlamaya karar verdim.”
(Arka Kapak Yazısı)
Arshile Gorky: Türkiye’de Yok Sayılan Ressam – Semra Pelek
(Kaynak: Agos gazetesi kitap eki Kitap Kirk’in Kasım 2011 sayısı ve 03 Aralık 2011 http://bianet.org)
Arshile Gorky’nin hayatı Van’dan başlıyor, 1915 soykırımı, Van direnişi, Ermenistan Cumhuriyeti, büyük kıtlık ve nihayet ABD’ye uzanıyor. Dünyanın tanıdığı, Türkiye’nin yok saydığı ressamın biyografisini Aras yayımladı.
Nouritza Matossian, Arshile Gorky Kara Melek kitabının önsözünde Gorky için ”Şüphe yok ki doğduğu ve on üç yaşına kadar yaşadığı ülkenin varisleri olan çağdaş Türkler de ondan tümüyle bihaberdir” der.
Bu, abartılmış bir saptama değildir. Gerçekten de onun gibi sanat tarihinde çok önemli yeri olan ressamlara, soyut dışavurumcu (abstract expressionism) akımının önde gelen çağdaşlarına kıyasla Gorky’nin hayatı ve sanatına dair Türkçe yazılmış çok fazla kaynak bulunmaz.
Sanat tarihi yazılarında Gorky, “Türkiye’den Amerika Birleşik Devletleri’ne [ABD] göç etmiş bir ressam”dır. Bu bilgi eksik değil, tamamen yanlıştır ve ‘göç’ içinde ‘gönüllülük’ imasını barındırdığından soykırım gerçeğinin üstü – kasten olmasa bile – örtülmektedir.
Arshile Gorky’yi merak edip google’da Türkçe içerikle bir arama yapmaya kalkışırsanız karşınıza ‘hüzünlü bir hikâye’ çıkacaktır. Bu ‘hikâyelerde’ de 1915 soykırımı en fazla “Büyük Felaket diye anılan olaylar” diye geçer.
Burada bir yanlışlık yok, eksiklik vardır. Gorky’nin ‘göz ardı edilişi’nin nedenini tam da burada, bu eksik bırakılmış bilgide aramak gerekir.
Matossian bu göz ardı edilişin, Türklerin 20. yüzyılın başlarında, tarihlerindeki en karanlık dönemlerinden biri hakkında hiçbir şey “bilmemelerinden” kaynaklandığını söyler ama bu göz ardı ediliş sadece ‘bilmeme’nin değil, tersine, bilip inkâr etmenin bir sonucudur.
Aras Yayıncılık’ın bu ay yayımladığı Nouritza Matossian’ın Arshile Gorky Kara Melek kitabı, Türkiye’de yok sayılan ressamı tanımak için önemli bir fırsat.
Kitap sadece Arshile Gorky’nin sanatına odaklanan bir biyografi değil, aynı zamanda bir tarih kitabı. Matossian kitaba Arshil Gorky’nin 1900′lerin başında doğduğu Van’dan başlıyor, sonra 1915 soykırımını, Van direnişini, 1918′de Ermenistan Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, yaşanan büyük kıtlığı, 1920 başlarında ABD’ye kaçan Ermenilerin hayatını, Büyük Bunalım yıllarını ve İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıllarda soykırımdan kaçan sanatçıların sığındığı ABD’de şekillenen yeni sanatı anlatıyor.
Baba, anne ve Van
1902′de (kız kardeşi Vartuş, 22 Nisan 1904 tarihini verir) Van Gölü’nün kıyısında Horkom köyünde doğan Arshile Gorky’nın vaftiz adı Manug Vosdanig Adoyan’dır.
Manug büyükbabasının, Vosdanig ismi ise annesi Şuşan’ın köyünün, bugünkü Gevaş’ın adıdır.
Manug Vosdanig Adoyan adını, 19 yaşında (1921′de Boston’daki Güzel Sanatlar ve Tasarım Okulu’na kaydolurken) Arshile Gorky olarak değiştirir.
Manug, Gorky soyadını hayranı olduğu Rus yazar Maksim Gorki’den almıştır, Arshile ismi ise saklamak zorunda kaldığı Ermeniliğine bir göndermedir; Arshile, Arşag, Ardzruni, Ardziv gibi ‘ar’ harfleriyle başlar.
Bir insan neden ismini değiştirir? Bu soruyu cevaplamak için Arshile Gorky’nın hikâyesini bilmek, daha doğrusu Türkiye tarihinin en karanlık dönemine bakmak gerekir.
Manug, isminden çok önce babası Setrak’ı kaybeder. Çiftçi olan babası Setrak Adoyan, 1908′de, Osmanlı’nın Ermenilerden aldığı ağır vergiler nedeniyle o dönem pek çok Ermeni erkeğin yaptığı gibi çalışmak için ABD’ye ‘göç’ etmiş, bir daha Van’a dönememiştir.
Manug’un ikinci ismi Vosdanig ise 1915 soykırımında yakıp yıkılan, talan edilen Van’ın enkazı altında kalır.
Manug’un Vosdanigli annesi Şuşan, Ermeni tehciri ve katliamında Van direnişi sayesinde kurtulur ama Rus ordusu Van’dan çekilince bütün Ermeniler gibi çocuklarıyla Anadolu’yu terk etmek zorunda bırakılır.
Şuşan, Van’dan bugün Ermenistan sınırları içinde kalan Eçmiyazin’e 200 kilometrelik zorunlu yürüyüşten birkaç yıl sonra, Türk – Rus savaşı ve Türkiye’nin sınırlarını kapatması nedeniyle Ermenistan’da yaşanan büyük kıtlıkta açlıktan ölen 200 bin kişiden biridir; toplu bir mezara isimsiz gömülür.
Gorky’nin resimlerinde, geri planda, kapı aralıklarında kaybolan, resimlerden çıkıp giden belli belirsiz bir erkek figürü kullanması, onları terk ettiğini düşündüğü babasına duyduğu öfkeye yorumlanır.
Diğer taraftan annesine duyduğu özlemi, 1926′da yapmaya başladığı ‘Sanatçı ve Annesi’ (The Artist and His Mother) adlı tablosunda resmetmiştir.
Gorky, soykırımdan önce ABD’deki babasına yollamak için annesiyle çektirdiği fotoğrafı resmettiği tabloda annesinin ellerini çizmemiştir.
Sanat tarihçileri bunu farklı şekillerde yorumlar: Gorky ya annesinin ellerinin sıcaklığını istediği gibi resminde verememiştir veya resimde bütünlüğü sağlayamadığı için elleri çizmemiştir.
Gorky’nin resimlerinde bir daha görmediği Van’ın renkleri, bahçeleri, Akhtamar’ın freskleri (Sanatçı ve Annesi tablosu kilisedeki Meryem Ana fresklerine benzetilir), khaçkarların (haç motifli oyma taşlar) şekilleri de vardır.
Sahte bir geçmişle yaşadı
Soykırımdan sonra Yerevan’a, 1920′de ise ABD’ye kaçan Manug, Rus yönetimi altındaki Ermenistan’da olduğu gibi ABD’de de işaret parmağıyla gösterilen “Şu Ermeniler”dendir.
Aynı bugün orta sınıf şımarıklığıyla yemeğini yemeyen çocuklara Afrikalı çocukları örnek gösteren anneler gibi, 20′lerin başında ABD’li anneler yemeğini yemeyen çocuklarını “Aç Ermenilere döneceksin” diye korkutmaktadır.
Boston’da ilk özel resim derslerini aldığı öğretmeni ise Manug’a, bir Ermeni’nin ABD’de ressam olamayacağını söyler.
Almanlar ve Ruslar ressamlığa layık görülür, Ermenilerin ise ait olduğu yer izbe fabrikalar, kömür ocaklarıdır. Manug, akademiye Arshile Gorky ismiyle kaydolur, herkes onu Rusya’dan kaçmış bir Gürcü, yazar Maksim Gorki’nin uzak akrabası olarak tanır.
Gorky, Modern Sanatlar Müzesi’ne verdiği özgeçmişinde Nizhni Novgorod’da doğduğunu, üç ay Rus ressam Wassily Kandinsky’nin yanında çalıştığını yazar.
Sanat çevresine sahte bir geçmişle girer ve böyle kabul edilir.
Gorky, 1915 soykırımından kurtulmuştur; bir kılıç artığıdır ama onun hikâyesini sadece soykırım üzerinden ele almak, kişisel hikâyesini dramatize etmek, sanatına haksızlık olur.
Cézanne, Picasso ve Miro’dan etkilenen ve ilk çalışmalarında bu üç ressamın etkisi görülen Gorky, 1940′ların ortalarında New York’ta ortaya çıkan Soyut Dışavurumculuk akımının önemli isimlerinden biriydi.
Diasporaların şekillendirdiği sanat
Soyut Dışavurumculuk ilk Amerikan sanat akımı olarak kabul edilir ve sanat merkezinin Paris’ten New York’a kaymasında etkili olmuştur.
New York’un eski Avrupa’dan sonra dünyanın yeni sanat merkezi olması 2. Dünya Savaşı yıllarına rastlar. Almanya’da ve Fransa’da Nazilerin soykırımından kaçan yazarlar, şairler, ressamlar, aydınlar New York’ta toplanır.
Josef Albers, Hans Hofmann, Andre Breton, Max Ernst, Roberto Matta, Fernand Leger, Piet Mondrian 1940′larda New York’a kaçan isimlerdendir; bu isimler, ABD’de sürrealist ve kübist fikir ve sanatının yayılmasında ve gelişmesinde etkili olur.
Denilebilir ki Soyut Dışavurumculuk diasporaların şekillendirdiği bir sanat akımıdır.
Gorky de bu çevrenin içindedir. Arshile Gorky Kara Melek kitabında kullanılan, Breton onuruna verilen yemekte çekilen bir fotoğrafta başta Andre Breton oturmaktadır.
Diğer konuklar arasında New York’a kaçan ilk sürrealistlerden Yunanlı şair Nicolas Calas, Naziler tarafından tutuklanan ve sonra hapishaneden kaçarak ABD’ye sığınan gerçeküstücü ressamlardan Max Ernst, sürrealist mimar Frederick Kiesler, ?illili sürrealist ressam Roberto Matta, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından olan, İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’da pop sanatı ve kavramsal sanatın temellerini atan Marcel Duchamp oturmaktadır.
Yahudi soykırımı zamanında ABD’ye sığınan sanatçılardan önce buraya kaçan Gorky, Avrupa ve Amerika sanatı arasında bir köprü olur.
Gorky, yakın arkadaşı Andre Breton’un fikirlerinden etkilenir ama Breton’un da dediği gibi, o, 1940′ların başından itibaren kendi tarzını geliştirmiştir. ‘Soçi’deki Bahçe’ (Garden in Sochi) resmi, kişisel tarzının örneklerindendir.
Resimlerinde kullandığı teknik kadar, şiirsel bütünlük, lirik soyutlama öne çıkar. Gorky boya işleme, ifade, incelik ve resimlerindeki derinliği ile çağdaşlarından ayrılmaktadır.
Gorky’nin sanatı Amerika’da modernizmin başını çekmiş ve onu yirminci yüzyılın en önemli sanat akımına dönüştürmüştür; eserlerinin arka planda ise kayıp ve acıyı yaşamış bir kılıç artığı tarafından dönüştürülen ve tekrar kurulan zengin bir Ermeni kültürü yatar.
Gorky’nin çağdaşları ve aynı zamanda rakipleri Matta, Jackson Pollock, Willem de Kooning, Rothko, Franz Kline, Clyfford, Barnett Newman, Philip Guston’dur. Willem de Kooning, Gorky’nin sanatından etkilenen isimlerdendir.
Gorky,40′lı yaşlarından sonra ağır hastalıklar geçirir, karısı Agnes Magruder onu en yakın arkadaşıyla aldatır, son olarak trafik kazasında boynu kırılır, yatağa bağımlı hale gelir.
Bütün bu trajediler nedeniyle yaşadığı büyük çöküşle Gorky, 22 Temmuz 1948′de “Hoşça kalın sevdiklerim” yazdığı bir mektup bırakarak intihar eder.
Manug Vosdanig Adoyan ya da Arshile Gorky, William Feaver’ın Şubat 2010′da The Guardian’da yazdığı gibi “Amerika’nın en büyük ressamlarından”dır.
Yaşarken eserleri Modern Sanatlar Müzesi tarafından satın alınmış ve sergilenmiştir. Gorky, sanatıyla sadece çağdaşlarına değil, sonraki nesillere de ilham vermiş, taklit edilmiştir. Resimleri dünyanın en önemli müzelerinde sergilenmektedir. (SP/YY)
Sanat tarihine geçen resimler
Arshile Gorky’nin en önemli resimleri arasında şunlar bulunur:
* Sanatçı ve Annesi (The Artist and His Mother), yaklaşık 1926-1942, Washington Ulusal Sanatlar Galerisi. [Yandaki fotoğraf]
* Soçi’deki Bahçe (Garden in Sochi), 1941, New York Modern Sanatlar Müzesi.
* Şelale (Waterfall), 1943, Londra Tate Galerisi.
* Ciğer Horozun ?biğidir (The Liver is the Cock’s Comb), 1944, New York Albight – Knox Galerisi.
* Gönül Çelenin Güncesi (Diary of a Seducer), 1945, New York Modern Sanatlar Müzesi.
* Kömürleşen SevgiIi I (Charred Beloved I), 1946, Los Angeles David Geffen Koleksiyonu.
* Saban ve Türkü (The Plough and the Song), 1947, Ohio Allen Memorial Sanat Müzesi.
* Istırap (Agony), 1947, New York Modern Sanatlar Müzesi.
Not: Semra Pelek’in yazısı Agos gazetesi kitap eki Kitap Kirk’in Kasım 2011 sayısında yayınlandı.
Kitabın Künyesi
Arshile Gorky -Kara Melek
Nouritza Matossian
Çeviri : Menekşe Arık, Tankut Aykut
Aras Yayıncılık / Biyografi Dizisi
Yayın Tarihi: Kasım 2011
666 sayfa
Yazı okunma sayısı(4891) Bugün okunma sayısı(1)
Son Arapgirli / Varsen Oruncakcıel: The Last Remaining Arapgirtsi – Söyleşi: Mayda Saris
1914 doğumlu Varsen Oruncakcıel ?Ben son Arapgirliyim? diye söze başladığında bizi sağlam hafızasıyla şaşırtırken, bizzat tanık olduğu yaşanmışlıkların yanı sıra, babasından edindiği bilgileri de bir bir sıralıyor. Bizi zaman tünelinden geçirerek yaklaşık yüzyıl öncenin Arapgir?ine, halkının büyük kısmını Ermenilerin oluşturduğu, Mikael Efendilerin, Aslanyan Krikor Ağaların başlarında fesleriyle at üstünde gezindiği bu Anadolu kasabasına ve daha sonra yerleştiği Malatya?ya götürüyor.
Varsen Oruncakcıel, who was born in 1914 and introduced herself by saying, ?I am the last Arapgirtsi?, what amazes us is the clarity of her memory. Not only does she recount the events she herself experienced, but also provides us with information her father passed on to her. She takes us through a time tunnel to Arapgir of a century ago, to the predominantly Armenian town where people like Mikael Efendi and Aslanyan Krikor Agha strolled about on horseback wearing fezes, and to Malatya, where she latter settled.
Kitabın Künyesi
(Türkçe) Son Arapgirli: Varsen Oruncakcıel
(İngilizce) Varsen Oruncakcıel: The Last Remaining Arapgirtsi
Dil: Türkçe – İngilizce (aynı ciltte iki dil)
Yazar (Söyleşi): Mayda Saris
Editör: Osman Köker
Çeviri: Sylvia Zeybekoğlu
Yayınevi: Birzamanlar Yayıncılık
Fiziksel özellikleri: 24 cm x 22 cm
tamamı renkli 53 fotoğraf
120 gr 1. hamur kâğıt
Tel: 0212 523 25 06
Faks: 0212 523 25 11
e-mail: info@birzamanlaryayincilik.com
evran@birzamanlaryayincilik.com
Yayın tarihi: Kasım 2011
108 sayfa
Yazı okunma sayısı(2157) Bugün okunma sayısı(0)
Ermeni Tarihi (Ermeni Halkının Tarihine Kısa Bir Bakış) – George A. Bournoutian
Kapsamlı tarih araştırmalarıyla tanınan akademisyen George Bournoutian’ın bu çalışması, Ermeni halkının kimliğine, uyanışlarına, savruluşlarına ve 20. yüzyılda ayakta kalma çabasına dair açıklamaların yanı sıra, Ortadoğu, Orta Asya ve Avrupa tarihine dair ipuçları da veriyor.
Ermeni halkının Urartu, Pers, Roma, Helen, Moğol, Haçlı, Osmanlı, Rus, Arap ve Batı medeniyetleriyle ilişkileri; krallıkların, savaşların, göçlerin ve ticaretin gölgesindeki
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Ermeni Tarihi
(Ermeni Halkının Tarihine Kısa Bir Bakış)
George A. Bournoutian
Aras Yayıncılık / Tarih – İnceleme – Araştırma Dizisi
Çeviri: Ender Abadoğlu, Ohannes Kılıçdağı
44 Harita + 16 Fotoğraf + 17 Karşılaştırmalı Kronolojik Tablo
İstanbul, Kasım 2011, 1. Basım
464 sayfa
Yazı okunma sayısı(2439) Bugün okunma sayısı(2)
Diyarbakır Vilayetinde Ermeniler / Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu?ndan Kartpostallarla – Editör: Osman Köker
Diyarbakır Surp Giragos Kilisesi?nin restore edilip ibadete yeniden açılması vesilesiyle yayınlanan bu kitap, 2005?te ilk baskısını yaptığımız ?Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu?ndan Kartpostallarla 100 Yıl Önce Türkiye?de Ermeniler? kitabının Diyarbakır vilayeti bölümünün genişletilmiş yeniden basımıdır. Kitapta bugünkü Diyarbakır ilinin yanı sıra Mardin, Midyat, Nusaybin, Siverek, Ergani, Cizre, Palu ve civarında 20. yüzyıl başında nasıl bir Ermeni toplumunun yaşadığı, Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu?ndan 58 kartpostal ve haritanın eşliğinde anlatılıyor.
This book, published on the occasion of the restoration and re-opening
to worship of the Church of Surp Giragos in Diyarbakır, is an enlarged version of the chapter on the province of Diyarbakır in ?Armenians in Turkey 100 Years Ago, with the Postcards from the Collection of Orlando Carlo Calumeno? first published in 2005. Accompanied by 58 postcards and maps from the Collection of Orlando Carlo Calumeno, the book tells the story of Armenian communities who lived in Mardin, Midyat, Nusaybin, Siverek, Ergani, Cizre and Palu as well as in the settlements tied to the modern Diyarbakır at the beginning of the 20th century.
Türkçe – İngilizce (aynı ciltte iki dil)
Kitabın Künyesi
Kitabın adı: (Türkçe) Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu?ndan Kartpostallarla
Diyarbakır Vilayetinde Ermeniler
(İngilizce) Armenians in Diyarbakır Province
With the Postcards from the Collection of
Orlando Carlo Calumeno
Yazar : Osman Köker
Yayınevi: Birzamanlar Yayıncılık
Tel: 0212 523 25 06
Faks: 0212 523 25 11
e-mail: info@birzamanlaryayincilik.com
Dil: Türkçe – İngilizce (aynı ciltte iki dil)
Editör: Osman Köker
Fiziksel özellikleri: 72 sayfa, 24 cm x 23 cm, tamamı renkli
120 gr 1. hamur kâğıt
Fiyatı 20.00 TL
Yayın tarihi: Ekim 2011
Yazı okunma sayısı(3220) Bugün okunma sayısı(1)
Üç Dilde Gavur Mahallesi – Mıgırdiç Margosyan
Ermenice taşra edebiyatı geleneğinin son temsilcilerinden Mıgırdiç Margosyan’ın ilk öykü kitabı Gâvur Mahallesi üç dilli olarak yeniden yayımlandı. Margosyan’ın doğup büyüdüğü Diyarbakır’ın ünlü Gâvur Mahallesi’ni anlatan öyküleri, Türkçe, Ermenice ve Kürtçe olarak aynı cilt içerisinde okuyucuyla buluştu.
Mıgırdiç Margosyan’ın büyük bir ilgiyle okunan Gâvur Mahallesi’ne kaynaklık eden Ermenice Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar) öykü derlemesinin ilk yayımının üzerinden tam 27 yıl geçti. Şanslı bir kitaptı bu. Çoğu kitaba nasip olmayacak uzun ve bereketli bir macerası oldu bugüne dek. Önce, 1988′de Paris’te, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukcuyan Edebiyat Ödülü’nü kazandı.
Li Ba Me Li Wan Deran: Taxa Filla
Üç Dilde Gâvur Mahallesi, Anadolu topraklarının bütün kadim dillerinin barış içinde yan yana yaşama arzusunu gerçeğe dönüştürmek için sunulmuş bir armağan adeta.
(Aras Yayıncılık Tanıtım Bülteninden)
Derin bir yaradır köksüzlük – Abidin Parıltı
(27/05/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
O vakitler kimlikler isimlerden önce gelmezdi. Diller, dinler, kültürler birbirine karışır ve adeta bu karışımdan bambaşka bir dil türer, bambaşka bir kültür oluşur ve dinsel müsamahalar bambaşka mecrada akardı. Kürtçe, Ermenice, Türkçe ve bilumum kadim Mezopotamya dilleri birbirine karışarak yepyeni bir dil oluştururdu ki bu dili sadece orada yaşayanlar bilirdi. Bu sözlerin hayat bulduğu yegane yerlerden biri Gavur Mahallesi ki şimdilerde adı Hançepek?tir nam-ı diğer Xançepek… Bunu bize hatırlatan, zaman içinde kaybolmasını engelleyen önemli kitaplardan biri de Mıgırdiç Margosyan?ın ?Gavur Mahallesi? adlı lezzeti kendinden menkul, dilimizde bir eski zaman tadı bırakan anı hikâyeleridir.
?Gavur Mahallesi?, sadece dillerin değil kültürlerin ve dinlerin de bir arada yaşayabileceğini, birbirlerinden beslenip, kadim olana sırtını yaslayabileceğini, bunun yegâne yolumuz olduğunu gösteren ender kitaplardandır. Gavur Mahallesi günümüzde çanları artık çalmayan, Ermenice sözcüklerin, gülüşlerin ve yakarışların olmadığı bir mahalle. Çünkü bazen birer birer bazen de kafileler halinde topraklarını bırakıp gitmek zorunda kaldılar. İnsanda derin bir yaradır köksüzlük, demişti Yahya Kemal. Ağacın kökünden koparılıp atılması ama kökün orada durması derin bir yaradır. Kökünden koparılıp atılmak, o köklere bir daha dönemeyeceğini bilip buna rağmen o kökleri aramak ise açık bir yara gibi durur insanın ruhunda. Ermeniler göçüp gittiler ve derin bir yara oluştu o topraklarda. Yazı yeniden hatırlattı bize onları. Margosyan çocukluk yıllarına döndü ve hatıralarını canını yaksa da birer trajediye dönüştürmeden, mizahı çokça kullanarak o mahalleyi yazının gücüne güvenerek var etti yıllar önce. Ve şimdi ?Gavur Mahallesi? hem kendi diliyle hem de o zamanlar o mahallede yaşayan diğer iki dille yani Kürtçe ve Türkçe yeniden yayınlandı. Gavur Mahallesi?nin dost ve komşu dilleri bu kitapla yeniden yan yana durdu. O günlerin yeniden anımsatılması için vesile oldu. Çünkü bilinir diller düşman olmaz birbirine. Düşman olan insanlardır.
?Gavur Mahallesi?ndeki hikayeler okunduğunda sıcaklık duygusu öne çıkar. İnsanlar ve anlatılanlar olabildiğince sıcak ve ?mahle?nin içinden. Çünkü o mahalle bir dünya. Çünkü Rızgo?yu, Uso?yu, Sabro?yu anlatıyor. Çünkü zangoçu, demirciyi, ebeyi anlatıyor. Çünkü Ermeniyi, Kürdü, Türkü, Süryaniyi anlatıyor. Çünkü Hristiyan?ı, Müslüman?ı anlatıyor. Çünkü bizatihi insanı anlatıyor. O derin yarayı görüp onun merheminin yazı olduğunu bilerek anlatıyor. Margosyan bunları anlatırken mizahi bir dil kullanıyor. Karakterlerin içinde bulunduğu durumlar elbette hüzünlü, elbette farkında olmadan ötekileşmiş. Göçüp gidenler, geri dönemeyenler, dünyanın dört bir yanına zorunlu olarak seyahate başvurmuş olanlar okuyanı kederin kıyılarından geçiriyor. Ama Margosyan illa ki küçük bir gülümseyişle bitiriyor hikayesini.
Ermenice taşra edebiyatı
Margosyan, uzunca bir zamandır ?gavursuzlaştırılmış? bir mahalleden söz ediyor. Adına Gavur Mahallesi denmiş, iştetam da bu yüzden belki de farkında olmadan ötekileştirilmiş, farklı bir kimlik verilerek ayırılmış bir mahalleden sesleniyor biz mahalle dışındakilere. 1930?lu yıllara gidiyor ve çeşitli karakterler, hikayeler, durumlar aracılığıyla o zamanın çokkültürlülüğünü mahalle sıcaklığıyla anlatıyor.
?Gavur Mahallesi?, Ermenice taşra edebiyatı geleneğinin son temsilcilerinden Margosyan?ın ilk kitabı aslında. Türkçe yayımlandığı zaman büyük bir ilgiyle karşılanan, yıllardır hâlâ sıklıkla okunan ?Gavur Mahallesi?ne kaynaklık eden Ermenice Mer Ayt Goğmerı (Bizim Oralar) öykü derlemesinin ilk yayımının üzerinden tam yirmi yedi yıl geçti. Şanslı bir kitaptı bu. Çoğu kitaba nasip olmayacak uzun ve bereketli bir macerası oldu bugüne dek. Önce, 1988?de Paris?te, Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukcuyan Edebiyat Ödülü?nü kazandı. Ardından, Bebekus?un Kitaplığı, Margosyan?ın Türkçeyle yeniden yazdığı öyküleri ?Gâvur Mahallesi? adıyla yayımladı. Öte yandan bu kitap, 1993?te Ermeni edebiyatına ve kültürüne açılan pencere olma gayesiyle kurulan Aras Yayıncılık?ın ilk yayını oldu ve ardı sıra yeni baskılar yaptı. Aras Yayınları o gün bugündür Ermeni edebiyatının birçok temsilcisini Türkçe okuruyla tanıştırıp o edebiyatın ruhunu anlamamıza vesile oldu.
“…Gavur Mahallesi’ni ilk yazdığım zaman bana, ‘Bu kitabın ismi niye Gâvur Mahallesi?’ diye sormuşlardı. Ben de demiştim ki, onu bana değil, bu ismi bize layık görenlere söyleyin. İyi de olmuş. Gâvur Mahallesi, orada yaşayan azınlıkların hiç olmazsa bir bölümünü okuyuculara getirdi ve paylaştık. Ve çok mutluyum. ”
(*) Mıgırdiç Margosyan, Diyarbakır?da yıllar yılı yaşanan çok kültürlülüğü ?Gavur Mahallesi? isimli kitabında ne güzel öyküler. Kitapta, 1930?larda Diyarbakır?ın Gavur Mahallesi olarak anılan Hançepek?te Ermenilerin, Süryanilerin, Keldanilerin, Türklerin, Muhacirlerin, Boşnakların, Kürtlerin yıllar yılı neşeli, mutlu, paylaşımcı, öteki nedir bilmeden, salt ?insan? olma temelinde kurulu yaşamlarına tanık olursunuz… Margosyan?ın anlattıkları artık hikayelerde kalmış… Anneler babalar öldükçe çocukların kimileri yurt dışına; kimileri de İstanbul?a göçmüş. 2007?ye gelindiğinde iki Süryani, bir Keldani aile ve bir de
Ermeni karı koca kalmış Diyarbakır Hançepek?te, Sarkis Eken ve Bayzar Alata… Onlar, Süryani Kilisesi?nin geniş avlusunun içinde yer alan küçücük bir evde yaşıyorlar. Evlerinin alt katı Diyarbakır?a, kiliseyi ziyarete gelenleri ağırlamak için misafirhane olarak da kullanılıyor. Sarkis Eken geçmişi anlatırken; ?Eskiden buralarda hayat çok güzeldi. 500 hane Ermeni vardı. Çok mutluyduk. Sonra göçtüler yavaş yavaş. Şimdi kimse kalmadı buralarda. Herkes kendi kültürünü yaşatırdı? diyor
Sarkis Eken, 1939?da Silvan?da doğmuş. Babası ona Ermenice Sarkis adını vermiş ama nüfusta Sıtkı yazdırmış ne olur ne olmaz kaygısıyla…
Annesi genç yaşta ölünce, babası hemencecik yeniden evlenmiş. Analığı dört ve beş yaşındaki kız kardeşlerine kötü davranınca da Sarkis Eken çareyi 18 yaşındayken evlenmekte bulmuş: ?Kız kardeşlerimin durumuna çok üzülürdüm. Evlenmek istediğimi söyleyince, yengem, ?Karşı köyde bir Ermeni kız var. Onunla evlendirelim? dedi. Ben de ?Tamam? dedim. Hiç tanımıyordum. Benden üç yaş büyüktü. Mecburiyetten evlendim Bayzar ile. Ama resmi nikâhımız yok. Papaz nikâhı ile evlendik. Hâlâ yok resmi nikâhım. Önceleri sevmiyordum onu. Çocukluk işte. Ama Bayzar Hanım, benim kız kardeşlerime çok güzel baktı. Onlara anne gibi davranırdı. Sonra onu sevmeye başladım. Şimdi seviyorum onu. Ama ben doğruyu söylüyorum. Önceden sevmezdim.?
Sarkis ile Bayzar, 1960?larda Diyarbakır?da Hançepek?e göç etmişler. Sarkis, Diyarbakır?ın köylerindeki zengin Türk-Kürt aşiretlerin bahçelerinde tarım işçiliği yapmış yıllarca. Sarkis ile Bayzar?ın çocukları olmamış. Ama kardeşleri çocukları gibi olmuş evlerinde. Sonra her biri teker teker evlenip Diyarbakır?dan göç etmişler… Bir tek Bayzar?ın kız kardeşi Vektorya kalmış yanlarında. Onun da kocası 10 sene önce ölünce, Vektorya da ablasıyla eniştesinin yanına yerleşmiş. Son Ermeniler, Diyarbakır?ı terk etmek istemiyorlar. Üç aydan üç aya aldıkları 250 YTL yaşlılık maaşı ile yaşamlarını sürdürüyorlar. Yaşadıkları mahallede çok mutlular. Yine ayrıları gayrıları yok. Bayzar Alata, bizi yolcu ettikten sonra komşusu Türkan?a oturmaya gidecek. Yine Türklerin dini bayramlarında onlar da bayram yapacak, dini günlerinde Türkler, Kürtler onların evine konuk olacak. Diyarbakır?ın ?Gavur Mahallesi?nde kalan son ?gavurlar? huzur içinde yaşayacak.
(*) 04.11.2007 tarihli www.gazetevatan.com sitesinden ?Gavur Mahallesi?ni onlar bekliyor? adlı yazıdan alınmıştır.
“Ben 38 doğumluyum ve 15 yaşıma kadar Gavur Mahallesi?nde büyüdüm. Yoksulduk zaten zengin olanımız çok azdı. Bizim evde dört dil (Ermenice, Kürtçe, Zazaca, Türkçe) konuşuluyordu. Yani bulunduğumuz coğrafyanın yansıması olan bir diller harmonisi… O yıllarda Diyarbakır zanaatkarlarının yüzde 80?ni biz Ermeni?lerden oluşuyordu. Bir taraftan okula gidiyor diğer taraftan meslek öğrenmek için çıraklık yapıyorduk. Bazı farklılıkların olduğunu sokaktaki oyunlarımızdan, evlerdeki kimi sohbetlerden biliyorduk lakin hiç bir zaman kimliğimizi tam olarak bilmedik. Sonra ben 15?indeyken biletimiz İstanbul?a kesildi. Büyük şehir görmek , özellikle İstanbul?u görmek ayrıcalıktı. Ben hem sevinç hem de hüzünle geride bıraktım Türkçe gavur, Kürtçe fılla sözcüğünü. Daha İstanbul?a ayak basar basmaz bu kez şu cümleyle karşılaştım. ?Koşuun! Koşuuun! Anadolu?dan Kürtler gelmiş..? Nereye gitsek hemen konacak bir lakap bulunuyordu.!? Mığırdıç Margosyan
Celal Başlangıç?ın 31.03.2001 tarihli Radikal Gazetesi?nde kitaba dair yorumu
?Surp Gragiryos Kilisesi’nin zangoçu Uso, demirci kardeşleri Sabro ve Rızgo yok artık. Güzeller güzeli Meryem ölünce kimse çalmıyor artık kilisenin çanını.
Yakındaki Şeyh Matar Camii’nin müezzini, bitmek tükenmek bilmeyen çan seslerine “ya sabır, ya sabır” diye katlanmıyor. Dört Ayaklı Minare’den gelen ezan sesine, Surp Gragiryos’un çan sesleri karışmıyor bugünlerde:
“Allahu ekber, Allahu ekber!…”
“Ding-dong, ding-dong!..
“Allahu!..”
“Ding!..”
“Ekber!..”
“Dong!..”
Demirci Dikran bir kulağı Uso’nun çan sesinde, diğer kulağı Kürt müşterisinde, körük çeken çırağına bağırıp durmuyor artık; “Dı hade çeek, ula çek” diye. Mahallenin bütün çocuklarını doğurtan Kure Mama’dan, bir tutan ‘bırnoti’ yani enfiye isteyen çocukların bir kısmı bu dünyadan çoktan göçüp gittip.
Ama hâlâ bir delikanlı gibi dimdik ayakta duranlar var elbette. İşte Diyarbakır’daki Gâvur Mahallesi’ni, yani Hançepek’i memleketin dört bir yanına duyuran Mıgırdiç Margosyan’la o Gâvur Mahallesi’ni birlikte gezip anlattığı birbirinden güzel, sımsıcak insanları, öyküleri dinlemek ayrı bir keyif. Margosyan’ın anlattığı, Diyarbakırlı Ermeni Kejo’nun öyküsü bile bir zamanlar burada yaşanan çokkültürlü alaşımın bir ışıltısı:
“Diyarbakır’da yaşıyorsunuz, her sabah erkenden kalkıp işinize, yani sıvacılığa gidiyorsunuz. Yolda yürürken, tanıdık, eş, dost, akraba, bir sürü insana rastlıyorsunuz. Kimine Ermenice ‘pariluys’, kimine Arapça ‘selamünaleyküm’ diyorsunuz; akşam, kireç, harç, badana, boya karışımı elbisenizle işten dönerken de, yine kimilerine Ermenice ‘parirgun’, bazılarına Türkçe ‘iyi akşamlar’, başkalarına da Kürtçe ‘evarete ğher’ deyip, omuzunuzda taşıdığınız kocaman karpuzunuzla eve giriyorsunuz; sizi, gelinlerin boynundaki sıra sıra inciler gibi, boy sırasına dizilmiş kızlarınız karşılıyorsa, onların arasında şöyle kara kaşlı, kara gözlü, donsuz ve ‘yiğidin malı ortada’ diyen bir oğlanın karşılamasını istemez miydiniz?”
Mıgırdiç ile birlikte Gâvur Mahallesi’nin derinliklerine doğru giriyoruz. Her bir duvarı, her bir evi özenle anlatıyor Margosyan. Yanında Eşber Yağmurdereli var. Her bir anlatılanı en ince ayrıntısına kadar görüyor. Ferhat Tunç, yıllardır türkülerini söylediği insanlarıyla birlikte dinliyor Mıgırdiç’i. Gülten Kaya, yakasına bir kırmızı karanfil olarak takıp getirmiş Diyarbakır’a Ahmet Kaya’yı.
Surp Gragiryos Kilisesi koskocaman bir yıkıntı olarak duruyor karşımızda. Margosyan bu görkemli kilisenin onarılması için gerekli kaynakları sağladığını, bir tek önlerinde bürokratik sorunlar kaldığını anlatıyor.
Bu sırada Diyarbakır’da kalan son Ermeni Artin Zor geliyor yaşlı gözlerle. Sarılıp öpüşüyorlar Margosyan’la. “Hatırlıyorum” diyor Artin “Şu kadarcık bir çocuktu Mıgırdiç. Koltuğunun altında defteri, okula giderdi her gün.”
Tavanı tümüyle çökmüş, tabanı ‘belki altın buluruz’ umuduyla delik deşik edilmiş bir zamanların görkemli kilisesinden çıkıp yandaki küçük binaya geçiyoruz. Kapının kilidini, anahtarı özenle saklayan bir Kürt kadını açıyor. Burası önceden Ermeni okuluymuş. Büyük kilise çökünce, bu bina kiliseye dönüştürülmüş. Küçücük bir yer. Kapı girişine terlikler dizilmiş. Hemen kapının dibindeki duvarda din adamlarının ayin yaparken giydikleri elbiseler var. Mumlar da hazır. Sanki birazdan Ermeni cemaati içeri girip ayine başlayacak gibi…
Bir düşe dönüşüyor Mıgırdiç’le Gâvur Mahallesi’nde gezmek. Ayrılırken, evinin merdivenlerinin üzerine çıkan Diyarbakır’ın bilinen son Ermenisi Artin’i hep birlikte alkışlıyor Hançepek’i gezenler. Geride, yaşlı gözlerle bırakıyoruz Artin’i. Gidenlerin arkasından ağlamak Ümit Kaftancıoğlu’na göre ‘bir uyanışın simgesi’ydi ya, işte aynen öyle oldu. Biz giderken arkamızdan Artin ağlıyordu, giden Ermenilere de Diyarbakır’da kalanlar.?
Mığırdıç Margosyan?ın Yaşam Öyküsü
Diyarbakır’ın Gavur (Hançapek) Mahallesi’nde 1938 yılında doğdu. İlk öyküleri Ermenice Marmara gazetesinde çıktı. Agos gazetesinde makale yazmaktadır. Yeniyüzyıl gazetesinde 8 Ekim 1997 tarihinden itibaren aralıklarla yazıları çıkmaya başladı. “Gavur Mahallesi”, “Söyle Margos Nerelisen” ve “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı kitapları vardır. Mığırdıç Margosyan?ın ‘Gavur Mahallesi’ adlı eseri, 1998 yılında Fransa’da Eliz Kavukçuyan Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Ruken Bağdu Keskin tarafından Kürtçe?ye çevrildi ve Avesta Yayınları tarafından yayınlandı (1999). ‘Biletimiz İstanbul’a Kesildi’ adlı eserinde, Diyarbakır’dan İstanbul’a ana dilini öğrenmek için gönderilişini anlatırken, Karagözyan Ermeni Yetimhanesi’ne yerleştirildiklerinde ermeni çocukların ağzından işittiği ‘Koşuun! Koşuun! Anadolu’dan Kürtler gelmiş” sözünü unutamadığını belirtiyor.
1994 yılında kurulan Aras yayıncılığın yöneticilerinden biri olan Margosyan, gazeteci Savaş Özbey?e, Aras Yayıncılık’ın amacının Türk okuruna Ermeni yazarların eserlerini tanıtmak olduğunu söylüyor. Her etnik topluluğun kendine göre bir kültürü olduğuna göre, topluluklar arası iletişiminde en iyi biçimde kültür yoluyla olacağı görüşünü savunuyor. Yayınladıkları kitapların farklı kesimlerden, hatta bu gibi konularda hassasiyetleri bilinen sağcı çevrelerden bile çok olumlu tepki aldıklarını belirten Margosyan, yayınladıkları kitaplardan bazılarının Ermenice olduğunu belirtiyor. Mığırdiç Margosyan, İstanbullu Selma Nişan’la evlidir.
Türkiye’de Ermeni cemaatiyle yakından ilgilenen ve onların lehine yazdığı yazılarla tanınan gazeteci Semra Somersan’dan öğrendiğimize göre, babası Diyarbakır’daki Süleyman Nazif İlkokulu’nu bitirince ermenice öğrenmesi için Margosyan’ı İstanbul’a yolluyor. Çünkü, babası dişçi Ali, “Asıl adının Sarkis olduğunu, Ali isminin kendisine sonradan Siverek’te bir köy ağası tarafından verildiğini, Birinci Harbi Umumi’nin sürgün artığı olduğu için dört yaşlarında sünnet edilip müslümanlaştırıldıktan sonra isminin değiştirildiğini, aslında bir filla, yani Ermeni çocuğu olduğunu, çocuk yaşta çobanlık yaptığı için okuyup yazma öğrenemediğini, bu nedenle de ona ana dilini hiç olmazsa öğreterek, böylece tarihle bir tür hesaplaşmaya soyunduğunu” Diyarbakır’da herkese anlatmış, öyle ki olayı bilip duymayan kalmamış.?Hakikaten Mığırdıç Margosyan da, babasının bu tavrını bir nevi vasiyet olarak kabul etmiştir.
Eserleri
Söyle Margos Nerelisen ?, Gavur Mahallesi, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Aras Yayınları İstanbul
Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000
Mıgırdiç Margosyan
From Wikipedia, the free encyclopedia
Jump to: navigation, search
Mıgırdiç Margosyan (b. 23.12.1938) is an Turkish author of Armenian descent.
Margosyan was born on December 23rd, 1938 in the Hançepek district of Diyarbakır, Turkey. He received his primary education at the Suleyman Nazif İlkokulu and Ziya Gökalp Ortaokulu in Diyarbakır, and continued his secondary education at the Armenian community schools in Istanbul, attending Bezciyan Ortaokulu and Getronagan Lisesi. Margosyan received his college degree from the Philosophy Department of the Faculty of Letters at the Istanbul University.
Between 1966-1972, Margosyan worked as the school director of the Surp Haç Tıbrevank Armenian High School and also taught philosophy, psychology, Armenian language and literature. Later he left teaching and started commercial activities.
Margosyan published a number of short stories in Armenian at the Marmara newspaper, some of which were later collected and published under the name Mer Ayt Goğmeri (Bizim Oralar) (1984). In 1988 Margosyan received the Eliz Kavukcuyan Literature Award for authors writing in Armenian in Paris, France. Margosyan published Gavur Mahallesi (1992), Söyle Margos Nerelisen? (1995) and Biletimiz İstanbul’a Kesildi (1998) in Turkish and in 1999 published his second book, Dikrisi Aperen in Armenian. His book Gavur Mahallesi was translated into Kurdish and published in 1999 with the title Li ba me, Li wan deran by Avesta Publishing in Istanbul.
Margosyan’s articles for the daily Evrensel newspaper, were published under the name Çengelliiğne in 1999. Margosyan continues to write for the Evrensel daily in his column Kirveme Mektuplar, some of which were published in 2006 under the same name.
Margosyan’s last book is an autobiographical novel, Tespih Taneleri published in Turkish in 2006.
www.wikipedia.org?dan alınmıştır.
Kitabın Künyesi
Üç Dilde Gavur Mahallesi
Mıgırdiç Margosyan
Aras Yayıncılık / Öykü Dizisi
Ermenice,Kürtçe,Türkçe
İstanbul, Nisan 2011, 1. Basım
328 sayfa
Yazı okunma sayısı(2359) Bugün okunma sayısı(0)
Kirveme Mektuplar – Mıgırdiç Margosyan
Aras Yayıncılık, 2009 yılında kitapçı raflarındaki yerlerini alan Zurna, Kürdan ve Çengelliiğne’nin ardından 2006 yılında Lîs Yayıncılık tarafından ilk baskısı yapılan Mıgırdiç Margosyan’ın Evrensel gazetesindeki yazılarından yapılmış bir seçki olan Kirveme Mektuplar’ı okuyucuların dikkatine sunuyor.
2003′ten 2006′ya uzanan bir dönemde Türkiye ve dünyada yaşanan olayları kapsayan bu denemelerinde Margosyan, siyasi, toplumsal ve kültürel gelişmelerin derinliklerinde yatan, çoğu zaman görülmeyen ya da görülmek istenmeyen olguları seriyor gözlerimizin önüne. Bunu yaparken, didaktik bir öğreticilikten her zaman uzak durmayı başaran usta yazar,
Kirveme Mektuplar’ı okuyanlar, Türkiye’nin çok kritik bir dönemeçten geçtiği ve etkileri bugünkü pek çok gelişmeye de yansıyan yılları başka bir gözle anımsayacak; unuttukları, belki de unutturulan bir dizi olay üzerine bir kez daha düşünme fırsatı bulacaklar. Güneydoğu’da süren savaşın yarattığı toplumsal tahribatın izleri; AB, insan hakları, Anayasa, azınlık hakları, Ermeni “mesele”leri… Hepsi orada. Yaklaşık altmış yıldır bu topraklarda olan biteni takip eden güvenilir bir dostun, deneyimle ve ustalıkla yoğrulmuş kaleminden…
İşte Kirvem madem ki hepimiz topyekûn “Türk”tük, öyleyse “yerli malı” kullanmalıydık; ne ki, evdeki hesap çarşıya uymuyordu. Bizlere bütün bir “Yerli Malı Haftası” boyunca sabahtan akşama kadar özellikle yerli malı kullanmamız gerektiğini söyleyen öğretmenlerimiz başta olmak üzere herkes çok daha sağlam, çok daha dayanıklı olan “Avrupa” mallarından vazgeçmiyordu. Nitekim evlerimizde henüz elektriğin esamesi okunmadığı o yıllarda duvarlarımızdaki çivilerden asılı duran “yerli” gaz lambası şişeleri zırt pırt, ikide bir çatlayıp kırıldığında yenisini almak için elimize tutuşturulan on kuruşların ardından analarımızın sıkı sıkıya tembihledikleri “Ula yerli mali almiysa ha! Avrupa olsın…” sözlerini kulaklarımızdan küpe gibi asarak yola koyulurken, bakkallara “Emice bi şüşe istiyem, anam dedi ki ‘Avrupa’ olsın…” tekerlemesiyle satın aldığımız şişeyi kırmadan gerisin geri eve dönmeye çalışırken, genç dimağlarımızda, körpe beyinlerimizde kazınan “çelişki”lerle büyüyüp boy atıyorduk…
Kimlik Meselesi, Evrensel, 28 Aralık 2003
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Kirveme Mektuplar
Mıgırdiç Margosyan
Aras Yayıncılık / Deneme Dizisi
İstanbul, Mayıs 2011, 1. Basım
304 sayfa
Yazı okunma sayısı(4591) Bugün okunma sayısı(0)
Ermeni ozan Sayat Nova, büyük aşkı Prenses Anna ve ?Bir Sözüm Var Sana? şiiri
1712 yılında doğup 1795 yılında ölen Ermeni ozan Sayat Nova (Harutyun Sayatian), üç dilde şiirler yazmış. Azerice, Ermenice ve Gürcüce. Sayat Nova’yı henüz tanımıyoruz. Çünkü henüz Türkçeye çevrilmiş değil.
*”Ne zaman resimdeki aydınlık yüzlü adama baksam, onun dinlediğim en güzel aşk şarkılarına ve şiirlerine imza atan büyük ozan Sayat Nova olduğu geliyor aklıma ve dalıp gidiyorum bir yerlere, uzun zaman da çıkamıyorum. Dalıp gittiğim zamansızlığın içinde onun yazdığı ezgiler geliyor aklıma ve mırıldanıyorum, hatta yüksek sesle söylüyorum. Aşkını ve duygularını öyle güzel işlemiş ki şarkılarına büyük ozan Sayat Nova; kimi zaman ağlıyor kimi zaman gülümsüyor, kimi zaman da hüzünleniyorum. Ama bu duygu armonisini oluşturan renklerden hangisi ağır basarsa bassın her seferinde onun eşsiz yaratıcılığına ve yüzyıllardır eskimeyen şiirlerine,
Sayat Nova, büyük bir ozanmış; o kadar büyük bir ozanmış ki: Hiç eskimemiş onun sözleri, hiç eskimemiş onun ezgileri: Yüzyıllardır insanları duygulandırmaya, onun ölümsüz aşkının kendini şarkılarda bulan ifadesini yüreklerde yaşatmaya devam ediyor. Aslında Sayat Nova, o büyük ozana sonradan verilen bir isim ve Farsça?da ?şarkı avcısı? anlamına geliyor. Asıl adı ise Harutyun Sayatian, ama biz onu Sayat Nova olarak tanıyoruz. Çünkü yüzyıllar önce onu dinleyen ve baş tacı yapan insanlar haklı olarak ?şarkı avcısı? ismini yakıştırmışlar ona.
Ermenilerin en büyük kusan?ı (kusan ve aşuğ kelimeleri Ermenice?de ozan anlamına geliyor ama iki kelime arasında küçükte olsa bir anlam farkı var: Kusan kelimesi daha ziyade kendi şarkılarını yazıp okuyan ozanlar için kullanılıyor) olarak tanımlayabileceğim Sayat Nova; 1712?de Gürcistan yakınlarında yer alan Sanahin?in bir köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak açmış gözlerini. Daha o yıllarda müzik konusundaki yeteneği ortaya çıkmaya başlamış. Eline kamançasını alıp halk şarkılarını söyler, güzel lirik şiirler yazar ve becerileriyle dinleyen herkesi kendine hayran bırakırmış. Derken aradan yıllar geçmiş ve küçük Harutyun genç bir delikanlı olmuş. Ailesiyle birlikte içinde yaşadıkları yoksulluktan kurtulmak için şu an Gürcistan?ın başkenti olan Tiflis kentine göç etmiş. O zamanlarda Tiflis gerçekten çok kozmopolit bir şehirmiş. Ermeniler, Gürcüler, Azeriler hatta İranlılar kentin etnik yapısını oluşturuyorlarmış. Aynı zamanda Ermeni kültürünün, özellikle de Ermeni müzik ve edebiyatının en önemli merkezlerinden biriymiş Tiflis kenti. Buraya göç ettikten sonra dokumacılık atölyesinde dokumacı çırağı olarak çalışmaya başlamış Sayat Nova, ancak bir yandan da kamançasıyla güzel şarkılar bestelemeye ve şiirler yazmaya devam ediyormuş. Gerek Ermeni, Fars, Gürcü ve Azeri dillerine çok iyi hakim olması, gerekse eserlerinin etkileyiciliği sayesinde kısa zamanda tüm Tiflis ondan söz eder olmuş. Sadece Ermeniler de değil Gürcüler, Azeriler, İranlılar onu dinleyen her kim varsa sevmiş bağrına basmış Sayat Nova?yı ve böylece ?şarkı avcısı?, ?şarkıların kralı? gibi unvanların da sahibi olmuş. Öyle ki sonunda ünü Gürcistan sarayına kadar ulaşmış. Gürcistan kralı II. Heracle tarafından saray şairi ve müzisyeni olarak görevlendirilmiş. Sarayda görev yaptığı süre içinde popülaritesinin ve becerilerinin artması sebebiyle Kral onu dış devletlerle ilişkiler konusunda danışman olarak görevlendirmiş. Bu işte de büyük bir başarı kazanmış olduğunu İranlıların egemenliğine karşı Ermeniler, Gürcüler ve Azeriler arasında yapılan bir ittifakı örgütlemiş olmasından anlıyoruz.
Kral Heracle?nin sarayına taşınması aynı zamanda onu hayatının en önemli dönemeçlerinden birine taşımıştır: Büyük aşkı Prenses Anna?ya. Gürcistan Kralı II. Heracle?nin kız kardeşi olan Prenses Anna?ya görür görmez aşık olan Sayat Nova?nın şarkılarının çoğunu Anna için bestelediği söylenir. Anlaşıldığı kadarıyla Sayat Nova?nın Anna?ya karşı duyduğu aşk karşılıksız değilmiş; Anna?da bu güzel yüzlü ve duygulu adamı çok sevmiş. Ama onların arasındaki bu duygusal bağı öğrenir öğrenmez Kral II. Heracle duruma derhal el koymuş ve Sayat Nova saraydan, dolayısıyla biricik aşkı Prenses Anna?dan uzaklaşmak zorunda bırakılmış. O saatten sonra belli ki yaşamının anlamını da yitirmeye başlamış Sayat Nova. Uzaklaşmış Tiflis?ten, bir daha hiç geri dönmemecesine çekip gitmiş. Hayatını gezici bir ozan olarak kent kent, köy köy gezerek geçirmiş.
Yaşamının son durağı ise Ermenistan?ın kuzeyinde yer alan Haghpat olmuş: Sayat Nova, 1795 yılında İranlı komutan Ağa Muhammed Han?ın buraya düzenlediği bir saldırı esnasında öldürülmüş. Ama sadece maddi bedeni ölmüş eşsiz ozan Sayat Nova?nın; ismi, şarkıları, şiirleri ve aydınlık yüzünden yayılan ışık resimlerde bile olsa hala yaşamaya devam ediyor. Bugün birçok ses sanatçısının ve müzik grubunun repertuarında onun eserleri en önemli yeri işgal ediyor. Onun adını taşıyan birçok koro ve dans topluluğu var hatta bu korolardan birisi İstanbul?dadır ve ?Sayat Nova Korosu? adıyla faaliyet göstermektedir.
Sayat Nova?ya atfedilen 220 tane şarkı var ancak bunlar sadece günümüze ulaşabilenler. Olasılıkla onun yazdığı eserlerin sayısı çok daha fazlaydı. Eserleri 19. yüzyılda notaya alındı ve böylece günümüze kadar ulaşması sağlandı. Notaya alınmasından önce ise sözlü gelenek sayesinde kuşaktan kuşağa aktarılarak yaşam şansı buldu. Sayat Nova?nın ünlü ?Kamança? parçası Türkiye?de uzun yıllardır ?Çırpınırdı Karadeniz? adıyla söylenmektedir ve bir dönem Milliyetçi kesimin marşı haline gelmiştir. Aslında bu ölümsüz eser, Sayat Nova?nın kendi çalgısı kamança için yazdığı bir şarkıdır ve büyük ozanın en bilinen eserlerinden biridir.
Resimlerde kamançasıyla betimlenmiş olan aydınlık ve güzel yüzlü adama bakıyorum yeniden ve gülümsüyorum, gözlerim dolu dolu oluyor. Sessizce arkama yaslanıyorum ve onun şarkılarını dinlemeye başlıyorum. Hatta söylüyorum. Gözlerimden nehirler akıyor?”
*Özlem ERTAN http://blog.milliyet.com.tr/Blogger.aspx?UyeNo=514282
31.10.2006
Bir Sözüm Var Sana
Bir sözüm var sana, söylemek istediğim ?dinle sabırla, gözümün nuru;
Dolmuştur bu gönlüm dinmez bir cemalin görme arzusuyla, gözümün nuru.
Nasıl bir günah işlemiş bulunmuşum ki küsmüşsün bana, gözümün nuru.
Gözümde tütüyorsun sen, dünya malı kalsın başkasına, gözümün nuru.
Bir kan denizi var kalbimde, gözyaşıyla doludur sonsuza dek gözlerim;
İy?leştiremez yaramı hiç bir merhem, sevdiğimin varlığıdır tek çarem.
Aşktan bütün bütün hasta, yatarım ve arzular gözlerle yolun gözlerim;
Ben öldüğümde gelmişti o, duyan olmadı başkaca, ahlarını, bilirim.
Gelmiştir bahar, buraya bütün bütün, şendir çayırlar yaprak ve çiçekle;
Yayılmıştır tepelere menekşeler, bülbülün gönderdiği, kulübeye.
Fakat neden duyulamaz ki sesi? dikenli ağaç, bu zalim gücün niye?
Gelmiştir dalların, kalbini o?nun; yas tutar durur gül, kendi kulesinde.
Cezbetmeye kalkmış o?nu gelincik ve aklını çelmiş gezinen bülbülün,
Hayal etmekte iken gülü, bir tutam fesleğen ile bağlanıp sarılan.
Kimse acımadı ki o?na; kopardı aldı gülü, vadiye ilk uğrayan.
Yazık, çaresiz bülbül; yakaladı çalı, deldi narin bedenini o?nun!
Bilir tanrı, ömrüm, koca bir hiçtir sadece; zevkle adadım sana onu.
Gel ki, tadalım zevklerini aşk?ın, bırak kıskansınlar başkaları bunu.
Amadeyim her emrine, görür müyüm sandın cemalinden başkacasını.
Mümkünse eğer ölümsüz olman, yalnız benim aşkım ölümsüz yapar seni.
Ve bil ki sen, yaram olsa binlerce, çıkmaz dudaklarımdan bir tek yakınma:
Hükümdarımsın sen benim, hükmetmez hiçkimse bana, senden başkaca.
?Kalpsiz seni, ölüm değil idir ölüm, ölen için? demekte sayat nova
?Lülelerinle, gözümün nuru, kalmış mıdır bir şey, yas tutmaktan başkaca.?
Sayat Nova (1712-1795)
SAÏAT NOVA (BORN 1712; DIED 1795).
LOVE SONG.
I SIGH not, while thou art my soul ! Fair one, thou art to me
A golden cup, with water filled of immortality.
I sit me down, that over me may fall thy shadow, sweet;
Thou art a gold-embroidered tent to shield me from the heat.
First hear my fault, and, if thou wilt, then slay this erring man;
Thou hast all power; to me thou art the Sultan and the Khan.
Thy waist is like a cypress-tree, sugar thy tongue, in sooth;
Thy lip is candy, and thy skin like Frankish satin smooth.
Thy teeth are pearls and diamonds, the gates of dulcet tones;
Thine eyes are gold-enamelled cups adorned with precious stones;
Thou art a rare and priceless gem, most wonderful to see;
A ruby rich of Mt. Bedakhsh, my love, thou art to me.
How can I bear this misery, unless my heart were stone ?
My tears are blood because of thee, my reason is o?erthrown.
A young vine in the garden fresh thou art to me, my fair,
Enshrined in greenness, and set round with roses everywhere.
I, like the love-lorn nightingale, would hover over thee.
A landscape of delight and love, my queen, thou art to me!
Lo, I am drunken with thy love ! I wake, but my heart sleeps.
The world is sated with the world; my heart its hunger keeps.
What shall I praise thee by, when naught is left on earth, save thee ?
Thou art a deer, a Pegasus sprung from the fiery sea !
Speak but one word, to say thou art Saïat Nova?s* love,
And then what matters aught to me, in earth or heaven above ?
Thy rays have filled the world; thou art a shield that fronts the sun.
Thou dost exhale the perfume sweet of clove and cinnamon,
Of violet, rose, and marjoram ; to me, with love grown pale,
Thou art a red flower of the field, a lily of the vale !
___________________
* An Armenian minstrel often weaves his name into the last stanza of his song, in order that he may be known as its composer. The same peculiarity appears in the next poem.
Sayat-Nova (Armenian: ?????-????; Persian/Azeri: ?????????; Georgian: ?????-????) (June 14, 1712 Tiflis? September 22, 1795, Haghpat), or ‘King of Songs’ is the name given to Armenian[1] poet and ashik Harutyun Sayatyan. His mother, Sara, was born in Tbilisi, and his father, Karapet, either in Aleppo or Adana. He was skilled in writing poetry, singing and playing the kamancheh. He performed in the court of Heraclius II of Georgia, where he also worked as a diplomat, and apparently helped forge an alliance between Georgia, Armenia and Shirvan against the Persian Empire. He lost his place at court when he fell in love with the king’s daughter, and spent the rest of his life as an itinerant bard. In 1795 he was killed in Haghpat Monastery by the army of Agha Mohammed Khan.
About 220 songs can be attributed to Sayat-Nova, although he may have written thousands altogether. Most of his extant songs are in Armenian, Georgian and Persian. A number of them are sung to this day. He was also fluent in Arabic.
Sayat-Nova is considered by many the greatest ashough (folk singer-songwriter) that ever lived in the Caucasus (the area between the Black and the Caspian sea). The world-famous Armenian composer Alexander Arutiunian wrote an opera called “Sayat Nova”. There is a street and music school named after him in Yerevan, Armenia, as well as an Armenian-American dance ensemble in the United States, and a pond located in Mont Orford, Quebec, Canada.
The 1968 art film “Sayat Nova” directed by Sergei Parajanov – which was banned in the Soviet Union – follows the poet’s path from his childhood wool-dying days to his role as a courtier and finally his life as a monk. It was released in the United States under the title The Color of Pomegranates. It is not so much a biography of Sayat Nova but a series of tableaux of Armenian costume, embroidery and religious ritual interspersed with scenes and verses from the poet’s life.
In Armenia Sayat Nova is also considered a poet with a considerable contribution to the Armenian poetry of his century. Despite the fact that he lived his entire life in a deeply religious society, his poems are mostly secular and full of Romantic expressionism. A book on his life and work was published by Charles Dowsett, Armenian scholar in 1997 entitled Sayat’-nova: An 18th-century Troubadour: a Biographical and Literary Study.
Yazı okunma sayısı(3566) Bugün okunma sayısı(2)
1915 Yazıları ? Taner Akçam
(*) Taner Akçam, Türkiye?de Ermeni meselesi hakkında resmî tarihin ve milliyetçi söylemin karşısından konuşan ilk isimdir, dersek çok yanılmış olmayız. Akçam, daha önce Ermeni sorunu ve 1915 tehciri üzerine yazdığı kitaplar ve yazılarla Türkiye?de yeni bir bilincin yaratılmasında öncü bir rol oynamıştır. Türkçede bu konuda yayımlanan ilk kitabı Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (1992) ile İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu?nda (1999) her türden milliyetçilikten azâde bir biçimde, konuya insan hakları açısından bakan yeni bir perspektif sunarak yakın tarihin eleştirel gözleminde yeni imkânların varlığını göstermiştir. Bu yeni imkânların en önemlileri arasında sanırım Akçam?ın yazdıklarının dünyanın geri kalanında ?geçmişle hesaplaşma? adı altında yürüyen ve toplumları
Akçam söylemi, bu anlamda devrimci bir nitelik taşıyor.
Çeşitli tarihlerde çeşitli dergilerde yayımlanmış ve yeni yazılmış yazılarını bir araya getiren 1915 Yazıları, Akçam?ın ?inkâr endüstrisi? adını verdiği ve büyük ölçüde Dışişleri mensupları, Türk Tarih Kurumu gibi resmî mahfillerin üretimi olan tezlere ve değerlendirmelere karşı yazdığı yazılardan oluşuyor. Akçam?a göre bu tezler ve değerlendirmeler ?tarihsel gerçekleri çarpıtarak? ve ?belgeleri tahrif ederek? biçimlendirilmiş, inkâr politikasının güncel parçaları olan tekrarlardan ibaret, ahlakî açıdan da sorunlu imalâtlardır. Yeni bir şey söylemedikleri gibi ?ısmarlama? nitelikleri ve soğuk yüzleriyle endüstriyel nitelik taşırlar. Gerçeği örtmek için kullanılmış birer ?sis bombası? gibidirler ve esasen insanî durumla bir ilişkileri yoktur. Gerçekten de eleştirilen yazına baktığımızda gördüğümüz şey her türlü günahtan arındırılmış bir devlet savunmasıdır. Bunlar çoğunlukla devlet ve millet gibi içinde insanı, onun acılarını ve insanın özne olduğu bir tarihi göremeyeceğimiz kavramların birer meşrulaştırma işlevi gördüğü savunma metinleridir.
?Mesele? halloldu mu?
Kitapta yer alan ilk yazı daha önce yayımlanmamış olan ?Dr. Rupen Sevag Çilingiryan Cinayeti? başlıklı makale. Burada Akçam, Osmanlı ve Alman arşiv belgelerine dayanarak 1915 yılında tutuklanarak öldürülen bir Osmanlı Ermeni aydınının trajik hikâyesini anlatmakta ve sistematik bir imha politikası olarak gördüğü Ermeni operasyonlarına ilişkin bir örnek olayı sergiliyor. İkinci makalede Akçam, Ermeni tehciri bağlamında arşiv belgelerinin kullanımına ilişkin eleştirel bir değerlendirmeye girişip Fuat Dündar?ın, kendisinin Ermeni Meselesi Hallolunmuştur kitabına ilişkin eleştirilerine cevap veriyor. Bu iki makale de daha önce herhangi bir yerde yayımlanmamış metinler. Bu yazıların ardından Akçam ?Soykırım Suçunda Kasıt Unsuru Konusunda Bazı Notlar? başlığıyla, soykırım kavramı ve hukukuna ilişkin kuramsal ve Yugoslavya/Ruanda örnekli bir sunuşla devam ediyor.
Kitap dördüncü makaleden sekizinci makaleye kadar, Akçam?ın ?inkâr endüstrisi?ni yaratan yazının da içinde yer aldığını söylediği yazı ve kitaplara yapılmış eleştirilerden oluşuyor. Bu makalelerde devletin klasik Ermeni söylemini oluşturan belli başlı yazar ve kişilerin, Gündüz Aktan ve Şükrü Elekdağ gibi emekli büyükelçilerin, Justin McCarthy ve Günther Lewy gibi ?ısmarlama? yabancı tarihçilerin ve Hikmet Özdemir, Kemal Çiçek, Yusuf Halaçoğlu ve Ramazan Çalık gibi kurum tarihçilerinin ürettiği savunma hattının zayıflıkları, yanlışları ve tahrifatları ortaya konulmakta. Dokuzuncu yazıda yazar, Ermeni bir tarihçinin, Vahakn N. Dadrian?ın tezlerini topladığı kitabı tanıtarak, Ermeni tarihçiliğinin genellikle malûl olduğu özcü bakış açısını eleştirmekte. Ardından Akçam?ın Türk-Ermeni yakınlaşmasının zeminini oluşturabileceğini düşündüğü temel noktalar üzerine geliştirdiği düşüncelerle karşılaşıyoruz. Burada yazar ?toplumsal bellek yitimi?ne karşı ortak bir konuşma teklif etmekte, kolektif korkuların temelini irdelemekte ve tarihle yüzleşme seçeneklerini ele almakta. Akçam, Ermeni sorunu özelinde, çözümsüzlüğün temeline ?İttihat Terakki geleneği?ni koyuyor. Son makalede ise Akçam bu gelenekle hesaplaşma zorunluluğunu vurguluyor
ve Hrant Dink?in katledilmesinden sonra sözü edilmeye başlanan ?yükselen milliyetçiliğin ve ırkçılığın? aslında derin tarihî kökleri olduğundan bahisle bu geleneğe işaret ediyor.
Psikolojik savaşı ikame etmek
Cumhuriyet kadroları bu geleneği sürdürmüş, tarihle yüzleşmenin önüne geçmiş, acı tarihi unutturmuş ve Türkiyeliyi kendisine ve Ermeni komşularına yabancılaştırmıştır. Ermeni sorunu bu bakımdan kilit önemdedir. Akçam?ın başta söz ettiği gibi bu yüzleşmenin en önemli adımlarından biri olan Ermenistan?la barışçı ilişkilerin geliştirilmesiyle iki halkın yeniden kucaklaşması, aynı zamanda Hrant Dink?in anısına dikilmiş en büyük anıt olacak, onu Türkiye?nin ebedî Ermenistan büyükelçisi yapacaktır. Akçam?ın kapalı sınırı açacak ve önyargıları yıkarak birbirine sırtını dönmüş iki halkı yeniden buluşturacak barış kapısının adının ?Hrant Dink Kapısı? adını alması dileğini de burada hatırlamak gerek. Hrant Dink?in en önemli dileği iki halkın yeniden barışması ve konuşmaya başlamasıydı. Akçam?ın işaret ettiği gelenek ise bu konuşmanın yerine hep düşmanca duyguları körükleyecek bir psikolojik savaşı ikame etmeye çalıştı. Belki de bu geleneğin uzantısı olan güçler, barışın en güçlü sesi olan ve her iki halkın içine de kök salma kabiliyeti olan Hrant?ı bu yüzden susturdu.
Türkiye?de Akçam?ın güçlü örneklerini sergilediği yüzleşme metinleri, sayısını gittikçe artırmakta ve kamuoyu yaratmakta. Üstelik bu yazın içinde belge okuma biçimleri üzerinden gelişen bir iç tartışmanın geliştiği de görülüyor. Türkiye?nin bu çok sesliliğe hayli ihtiyacı var. Akçam bu alanda sahneyi açan ilk kişi. Bu yeni derlemesiyle tartışmayı daha ileri boyutlara taşımakta, yeni sorulara kapı açmakta.
Ermeni sorunu karşısında emekli diplomatlarla resmî tarihçilerin oluşturduğu monofonik sahnenin giderek geride kaldığı, bu soruna bütün insanî boyutlarıyla ve çeşitli belge kaynaklarını değerlendirerek bakan yeni bir özgür tarihçiler kuşağının ortaya çıktığı açık. Bu özgür kuşak, 1915?e ve civarında gelişen olaylara yeni bir ?görgü tanıklığı? geliştiriyor, bu tanıklığın içine çeşitli tipte belge kullanımlarını, yeni belge okuma biçimlerini katıyor. Resmî tarih yazımı bakımından bu yeni metodoloji hiç alışıldık değil. Osmanlı arşivi dışında arşiv tanımayan, bu arşivden çıkmış belgeyi de devlet lehine okumak dışında bir ?görme biçimi? geliştiremeyen eski tipte tarihçilerin sesi yavaş yavaş taş plaklarda kalıyor.
Yazıyı daha fazla uzatmaya gerek yok. Meraklısına, kafasında sorular olanlara, yeni sorular soranlara, daha önce bu yazıları münferiden okumuş olup bütünlüklü bir yapı içinde yazıları yeniden değerlendirmek isteyenlere ve dahi sabit fikirli olanlara şiddetle tavsiye edilir.
(*) Suavi Aydın ‘ın 22/01/2010 Tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanan “İnkâr ve anlamak” adlı yazısı
Tanıtım Yazısı
Ermeni meselesiyle ilgili yaptığı çalışmalarla dikkat çeken Taner Akçam, 1915 Yazıları?nda bir araya getirilen makalelerinde çözümsüzlük girdabında sürüklenen sorunu değişik yönleriyle ele alıyor. 1915 hakkındaki en basit doğruları karartmak için gösterilen çabaları gözler önüne seren; ilgili kişi ve kurumların tarihsel gerçekleri nasıl çarpıttıklarını, belgeler üzerinde tahrifata varan oynamalar yaptıklarını ortaya koyan Akçam, var olduğunu ileri sürdüğü ?inkâr endüstrisi? ile hesaplaşıyor. Türkiye?de soykırım konusunda mevcut eksik bilgilenmelerin ve yanlışlıkların giderilmesine önemli bir katkı sağlayan bu kitaptaki makaleler, Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesi yolunda atılması gereken adımlara da işaret ederek iki halkın kardeşlik ve dostluk temelinde bir arada yaşamaları yolunda ufuk açıyor.
Türk tarihçiliği ve belge kullanma geleneği konusunda yapılacak tartışmalara da katkı sunan 1915 Yazıları, konuyla ilgili kapsayıcı ve karşılaştırmalı araştırma biçimiyle, Türkiye?de genel olarak hem siyasetçilerde hem akademisyenlerde egemen olan yalnızca ve esas olarak ?Osmanlı arşiv belgelerine güvenmek? tutumunun ne kadar doğru olduğunu da sorguluyor.
Tüm bunların yanı sıra ?soykırım? kavramını uluslararası hukuk bağlamında gözden geçiren ve Uluslararası Ceza Mahkemeleri kararları ışığında değerlendiren Akçam, sadece Türk diplomasisinin içine düştüğü açmazları değil ?soykırım?ın ne olup ne olmadığını da inceliyor.
Geçmişi inkâr etmek yerine, anlamayı tercih edenler için önemli bir çalışma.
Kitabın Künyesi
1915 Yazıları
Taner Akçam
İletişim Yayınları
Kapak Hakkında: Vartan Deronian (Amerikan Ermeni Mülteci Kampı, Halep, Suriye, 1920′ler)
Baskı: 1.Baskı Ocak 2010, İstanbul
384 sayfa
Taner Akçam ‘ın Hayatı
1953?te doğdu. 1975?te ODTÜ İ.İ.B.F.?den mezun oldu. 1976 Mart?ında sorumlu yazı işleri müdürü olduğu Devrimci Gençlik dergisindeki yazıları nedeniyle tutuklandı. 1977 Mart?ında Ankara Merkez Cezaevi?nden firar etti. 1978?de Almanya?da siyasi mülteci oldu. 1988?de Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü?nde şiddet, kültür ve insan hakları konularında çalışmaya başladı. İlk eserleri, İnsan Hakları ve Marksizm (Ayrıntı Yayınları, 1991), Siyasi Kültürümüzde Zulüm ve İşkence (İletişim Yayınları, 1992) bu araştırmaların sonucudur. 1991?de yayımlanan Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu (İletişim Yayınları, 1992), Ermeni sorunu etrafındaki çalışmalarının başlangıcına denk düşer. 1996?da, ?1919-1922 İstanbul Divan-ı Harbi Örfi Yargılamaları Işığında Türk Kurtuluş Hareketi ve Ermeni Soykırımı? adlı çalışmasıyla Hannover Üniversitesi?nden sosyoloji ve tarih doktorası aldı. Bu çalışma, önce Almanca, sonra İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, İttihat ve Terakki?en Kurtuluş Savaşına (İmge Yayınları, 1999) adıyla Türkçe olarak yayımlandı. 2006?da yayımlanan son kitabı A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility (Metropolitan Books) 2007?de, Minnesota eyaletinin araştırma dalında en iyi kitap ödülünü kazandı. Akçam, 2002?den beri ABD?de, Minnesota Üniversitesi Tarih Bölümü?nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır.
Yazı okunma sayısı(3836) Bugün okunma sayısı(1)
Hem Türk hem Ermeni ilk roman, Akabi Hikâyesi ? Hovsep Vartanyan / Vartan Paşa
Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze’nin Paris?teki bir kütüphanede bulduğu, Hovsep Vartanyan (Vartan Paşa) tarafından 1851 yılında Ermeni harfleriyle ama Türkçe olarak yazılmış Akabi Hikâyesi adlı romanı hem Ermeni edebiyatının hem de Türk edebiyatının ilk romanıdır.
1872?de Arap alfabesiyle yayımlanan Şemseddin Sami?nin ?Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat? adlı yapıtı Türk edebiyatının ilk romanı olarak anılır. Oysa bu tarihten 21 yıl önce 1851?de İstanbul?da yayımlanan ?Akabi Hikâyesi?nin bilinen ilk Türkçe roman olarak anılması daha uygundur. Ünlü Vartan Paşa?nın (Hovsep Vartanyan / 26.9.1816 İstanbul-28.3.1879 İstanbul) Ermeni alfabesi ile Türkçe olarak İstanbul?da ?Mühendisoğlu Tabhanesi?nde, Mühendisoğlu basımevinde yayımladığı bu ilginç yapıtın ilk Türkçe roman olarak anılması gerekir.
(İkna Sarıaslan?ın Ermeni Dili ve Edebiyatı Üzerine Konuşması, http://www.pen.org.tr/tr/node/1094)
Bu eser, Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze tarafından 1991 yılında yeniden Türkçeye, 1953 yılında da Karnik Stepanyan tarafından Ermenice yayınlanmıştır.
Hovsep Vartanyan’ın yazdığı “Akabi Hikâyesi” Türk romancılığının ilk temel taşlarındandır ve Türkçe yazılmış olmakla, konu ve kapsamı nedeniyle ilk Ermeni romanıdır (ilk Ermenice roman 1858′de yayınlanmıştır). Bir diğer açıdan da, Helmuth von Moltke’nin “dil, kültür ve geleneklerine bakıldığında, Hıristiyan Türkler olarak tanımlanmaları daha doğru olur” şeklinde tarif ettiği 19. yüzyıl ortası Osmanlı Ermeni toplumu ve bu toplumun İstanbul ortamındaki sorunlarına belge oluşturmaktadır.
İlk olarak 1851 yılında İstanbul’da Mühendisoğlu matbaasında basılan Akabi Hikâyesi’nin açıklamalı bir transkripsiyonu ünlü Avusturyalı Türkolog Andreas Tietze tarafından 1991 yılında yeniden yayınlanmıştır. (Bu eser, 1953 yılında da Karnik Stepanyan tarafından Ermenice?ye çevrilerek yayımlanmıştır.)Tietze’nin “Türkiye’de yazılmış ve basılmış hakiki ilk modern roman” olarak nitelendirdiği Akabi Hikâyesi, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Gonca Gökalp’e göre, 18. yüzyıl sonlarından başlayarak Divan edebiyatı ve Halk edebiyatından farklılaşan ve romana yaklaşan yazılı anlatı anlayışının ilk beş örneğinden biridir. Bu anlamda, Şemsettin Sami’nin 1872 tarihli “Ta’aşşuk-ı Tal’at ve Fitnat” romanı, çoğu kaynaklarda Türk edebiyatında Batılı anlamda romanın başlangıcı kabul edilir.
Romanın Konusu
Akabi Hikâyesi, mezhepler arasındaki düşmanlığın kurbanı olan Akabi ile Hagop’un aşkını anlatır. Annesi Anna Dudu ve babası Bogos’un kaderini neredeyse aynen paylaşan Akabi, acımasız bir adam olan amcası tarafından büyütülmüş ve annesini sadece ölüm döşeğindeyken tanımış bir genç kızdır. Son derece kapalı bir yaşam süren Akabi, Osmanlı Ortodoks (Gregoryen) Ermenilerindendir. Bir gezinti sırasında tanıştığı Hagop ise Osmanlı Katolik Ermeni cemaatine mensuptur. Mezhep ayrılığını umursamayan gençler birbirlerine âşık olduktan sonra kısa bir mutluluk dönemi yaşarlar. Fakat farklı mezheplerden bu iki gencin birbirlerine olan aşkı ve bağlılığı, aileleri tarafından çok olumsuz karşılanır. Akabi, amcası tarafından tehdit edilir. Hagop’un babası ise romanın ikinci düzey kahramanlarından rahip Fasidyan’ın kışkırtmalarıyla oğluna Akabi’nin bir başkasıyla evlendiği yalanını söyler ve ona sözde Akabi’den gelen bir mektubu verir. Hagop’un dünyası yıkılır ve hastalanır. Hagop’un hasta yattığından habersiz olan Akabi ise, ardarda yazdığı mektupların hiçbirine cevap alamayınca giderek ümitsizliğe düşer. Oysa mektupları Hagop’un eline geçmediği gibi, Hagop zaten ateşler içinde yattığından mektup yazabilecek durumda değildir. Kaderleri üzerinde oynanan kötü oyunlardan tamamen habersiz olan iki genç, artık hızla felakete doğru sürüklenmektedir. Akabi intihar etmeye karar verir. Hagop, babasının ve Fasidyan’ın hilesini öğrendiğinde ve Akabi’nin son mektubunu tesadüfen ele geçirdiğinde, sevgilisini intihardan kurtarmak için çok az vakti kalmıştır. Akabi’ye erişmek için insanüstü bir çaba sarfeden Hagop, hâlâ çok hasta olmasına rağmen hemen yola çıkarsa da, gece yarısı bir karakolun önünden geçerken şüpheli bulunarak nezarete konulur. Nihayet serbest bırakıldığında sevgilisinin bulunduğu yere koşar, fakat Akabi oradan ayrılmıştır. Bir uçurumun kenarında duran Akabi, arkasından gelen ayak seslerinin Hagop’a ait olduğunu bilmeksizin, kendisini yakalamak için geldiklerini düşünerek elindeki zehiri içer ve kendini denize atar. Hagop, sevgilisini denizden kurtarır, fakat zehrin ölümcül etkisinden kurtaramaz ve Akabi acılar içinde ölür. Sevgilisinin ölümünün ardından Hagop üzüntüsünden tekrar hastalanır ve yirmi gün sonra o da ölür ve roman trajik bir sona erişir.
Hagop tutkulu, fedakâr, hassas bir âşık kimliği ile, bir yandan Divan edebiyatı ve Halk edebiyatı’nın, örneğin Kerem ile Aslı hikâyesinin izlerini taşırken, bir yandan da Fransız şövalyelik geleneğinin “amour courtois” (kibar aşk) anlayışı içinde yeni bir portreyi temsil etmektedir.
Her iki portre açısından da aşk merkezdedir ve belirli kuralları vardır: Sevilen hükmeder, seven acı çeker; âşık, sevgilisine ulaşmak için çok çaba göstermek ve acı çekmek zorundadır. Bu ilişkide Divan şiirindeki aşktan farklı olan yan, aşkın karşılıklılığıdır. Türk halk hikayelerinin trajik sonuçlananlarında da aşk karşılıklıdır fakat engeller efsanevi boyutlara erişir. Hagop ile Akabi arasındaki aşk günlük hayattan kaynaklanan engellerin gücü yüzünden ümitsizdir.
Kendisi de bir Katolik olduğu halde, mezhep ayrılığından kaynaklanan bu trajik aşk hikâyesinde Vartan Paşa’nın taraf tutmadığı görülmektedir. Anlatımında düz bir çizgiyi benimserken, duygusal grafiği aşama aşama yükseltir. Şemsettin Sami’nin 20 yıl sonra yazılacak Ta’aşşuk-ı Tal’at ve Fitnat romanında dahi baş kişi erkek kahraman Tal’at iken, Vartan Paşa’nın baş kahramanı kadın Akabi’dir. Roman karakterlerinin yaşantıları, davranışları, tavırları çok dikkatli bir şekilde yansıtılır ve doğal halleriyle anlatılır. Kasvetli sahnelerin ardından eğlenceli sahneleri getirerek (örneğin Anna Dudu’nun trajik hikayesinin arkasından İstanbul’da yazlıktaki gezinti) metnin tek yönlü olmamasını sağlar. Benzer şekilde Hagop-Akabi aşkının giderek hüzünlü bir hal alan havasına karşılık, gülünç, görgüsüz, cahil ve zengin Rupenig’in Fulik’e duyduğu aşk sadeliği içinde anlatılır.
Kullanılan Türkçe’nin çeşnisi de dikkat çekicidir:
“Akabi, sana tarif idemem ne derece acı duyduk birbirimizden ayrıldığımızde, daha henuz rahatlığe düşece ikan böylece ayrılmamız zuhur itdikde, kendumi telef itmek hiç gözümde olmayacak idi eger seni düşünmemiş olsam idim, zira pek müşkildir bir kimseye sevdiyinden ayrılmak bir daha görebileceyine ümidi olmayarak.”
Dönemin Ermeni toplumu
Fotoğraf: Ünlü 19. yüzyıl fotoğrafçısı Jean Pascal Sebah tarafından çekilmiş bir İstanbul fotoğrafı
Andreas Tietze’nin tanımıyla, “romanın hitap ettiği okur kesimi günlük hayatlarında Türkçeyi kullanan, fakat Arap harflerini güçlükle sökebilen, 19. yüzyıl Osmanlı Ermeni toplumuydu. Bu toplum okullarında Ermeni alfabesini öğreniyor, fakat okudukları metinler konuştukları dil ve yaşadıkları hayata değil, onlara yabancı gelen kadim bir lisana denk geliyordu. O dille kendi zamanlarının maksatlarını ifade etmek güç, hatta imkânsızdı. Konuştukları Türkçe bu maksat için daha uygun, daha kolaydı ve yüzyıllardır süregelen bir Türkçe gelenekleri ve tecrübeleri vardı. Osmanlı edebiyatına ve resmîyetine, okullarında okumadıkları için pek vakıf olmasalar da, günlük pratik ortamlarda bunun eksikliğini pek duymazlardı. Gerektiğinde bir senet, bir istida, resmî bir evrakı takrir edebilecek bilgisi olanlar aralarında mevcuttu.”
Romanın ele aldığı ve dönemin derin bir toplumsal krizini oluşturan bir konu da, Katolik Ermenilerin önce sürgün edilmesi, ardından Patrikhane’den ayrı olarak kendi cemaatlerini kurmalarıdır. Ermeni Ortodoks Kilisesi altında birleşmiş olan Ermenilerden bir kısmı 18. yüzyılda Avrupalı misyonerlerin etkisi ile mezhep değiştirmişti. Bu Patrikhane tarafından hiç de hoş karşılanmamış, hatta Ermeni lobisi Katolik Ermenilere düşman kesilerek bu “mürtedi”leri Osmanlı Devleti?ne ihbar etmiş, ve onların takibata uğramalarına ve geçici bir sürgüne gönderilmelerine sebep olmuştu. Üç yıllık bir sürgün döneminin sonunda Osmanlı Devleti, Ermeni Katolik Kilisesi?ni tanımış ve Katolik Ermenilerin yurda dönmelerine izin vermişti.
Akabi Hikâyesi iki farklı mezhebe mensup Ermenilerin birbirlerine bakış açısını aktaran ilginç anekdotlar ile doludur. Örneğin, Katolik bir aileden olan Rupenig arabada gördüğü güzel Akabi için arkadaşına onun kim olduğunu sorar, fakat “Ermeni” (Gregoryen anlamında) olduğunu öğrenince, “Öyle ise kim olduğunu anlamağa hiç merak etmem.” der. Katolik Ermenilerin sürgün meselesi de yazar tarafından şöyle ele alınmıştır:
“Katoliklerin pek çoğu dışarı memleketlere sürgün olduler ise, burade kalanler dahi Beyoğlunde olmaya ruhsatleri olmayup Samatya, Ortaköy ve Beşiktaşe tevcih olduklerinde, ben de Margos ahbar ile Beşiktaşde bir Ermeni evinde iki oda tutdum. Lakin orade dahi her gün sürülme korkusu eksik deyil idi.”
Vartan Paşa / Hovsep Vartanyan’ın Hayatı
Vartan Paşa (Hovsep Vartanyan), Osmanlı Devleti’nde en üst düzey devlet görevlisi olarak hizmet vererek “Paşa” unvanını almış, Osmanlı Ermenisi yazar, gazeteci, devlet adamı. 1851 yılında Akabi Hikâyesi’ni Ermeni harfleriyle Türkçe olarak yazmış, Türkçe ve Ermenice yayımladığı Mecmua-i Havadis gazetesi ile de Türk gazeteciliğinde önemli bir yer edinmiştir.
1813′te İstanbul?da doğan Hovsep Vartanyan 13 yaşında iken Viyana?daki Mekitarist okuluna girmiştir. Tahsilini bitirdikten sonra İstanbul?daki Nersesyan Okulu?nda birkaç sene öğretmenlik yapmış, ardından tercüman olarak 1837?de Bahriye Nezareti?ne (Denizcilik Bakanlığı) alınmıştır. Burada 25 sene hizmet ederek paşa rütbesine yükselmiş, “Vartan Paşa” olarak anılmıştır. Akabi Hikâyesi’ni, 19. yüzyıl ortalarında kurulmuş ilk Osmanlı-Türk akademisi olan Encümen-i Daniş yönetim kadrosu içinde iken 1851′de yazmış ve yayınlamış, ertesi yıl yazdığı (1852) “Boşboğaz Bir Âdem, Lafazanlık ile Husule Gelen Fenalıklerin Muhtasar Risalesi” adlı kısa romanında da mezhep çatışmaları konusunu başka bir yönden ele almıştır. 1862′deki emekliliğinin ardından Türkçe-Ermenice “Mecmua-i Havadis” gazetesini çıkarmıştır. Ayrıca Napolyon Bonapart’ın bir biyografisini yazmıştır. 1879′da İstanbul’da vefat etmiştir.
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Vartan_Pa%C5%9Fa
Yazı okunma sayısı(1974) Bugün okunma sayısı(0)
Küller Arasında / Acının Terazisinde İki Halk: Türkler ve Ermeniler ? Halil İbrahim Özcan
(*) ‘Küller Arasında’ , 1915 Tehcir Kanunu’yla Haçin’den sürgüne gidenlerden bir kısmının 1918′de yeniden Haçin’e dönmelerini ve döndükten sonra yaşadıklarını, hüzünlü ve tarafsız bir dille anlatıyor. Hikâye, Ermeni ve Türk halklarının bin yıllık kardeşlik duygusuyla kaleme alınmış..
“Ben sana ne diyebilirim ki Aram? Şimdiye kadar yoktu böyle şeyler, gavurmuş, Müslüman?mış… Güneş hepimizin üstüne doğardı. Seher yeli, hepimizin yeliydi. Yağmurlar, karlar, hepimizin üstüna yağardı; sana ayrı, bana ayrı yağmazdı gökten. Seçmezdi gavura az yağayım, Müslüman?a çok yağayım diye. Bereket, kuraklık, yoksulluk hepimiz için değil miydi? Ne oldu da birbirimize düşürdüler bizi böyle Aram?? Halil İbrahim Özcan?ın anlattığı
Hikâye 1920?nin kışında başlar. Günlerdir aralıksız yağan kar göngörmüş ihtiyarların unuttukları eski kış manzalarını hatırlatır. Hayra alamet değildir bu durum ve kimilerine göre; ?gizli ve sonsuz bir yaydan oklar atılıyor gibi oluyor ?, ?haydi hayırlısı.? Burası Haçin?dir. İki halkın sorunsuz bir arada yaşadığı bir yerdir o güne kadar. Kirkot, Haçin?deki Müslüman mahallesidir. Memur olarak gelenlerle beş yüze yakın Müslüman aile yaşar mahallede. Önce göçen sonra dönen Ermenilerle durum değişmektedir.
Umutsuz günlerin hesabını kim verecek?
İki halk arasında yaşananların ortasında filizlenen Selvi ile Aram?ın aşkı romanın ana örgüsünde yer alır. Arka plandaysa tarihsel bir sorun akar. Halil İbrahim Özcan, romanında, 1915 Tehcir Kanunu?yla Haçin?den sürgüne gidenlerin bir kısmının 1918?de yeniden Haçin?e dönerler. İki halk, bir aşk, komşuluklar, paylaşılmışlıklar, ölümler ayrılıklar. Böyle olunca da, hüzünlü bir hikâye kaçınılmaz oluyor. Elbette gönümüzün bu kadar nazik bir gündemini konu edinmek hiç kolay değil. Siyasi olarak düşündüğünüzde zordur. Ama halkların çektiği sıkıntılar, acılar, yerinde yurdundan olma duyguları aynıdır. Onları anlatmaya kaltığınızda tarafsız olmak da kolaylaşır. Tarihin neler kaydettiği bir yana bırakılırsa, tıpkı Selvi ve Aram gibi hiç suçsuz yere acılar çekmiş binlerce örnek bulmak elbette mümkündür.
Roman Aram?ın Paris?teki bir sonbahar günü içindi bulunduğu ruh halini anlatmakla başlar. Çünkü yaşananlar yaşanmış iki âşıktan Selvi ölmüş ve Aram kaçarak Fransa?ya gitmiştir. Hergün gelip oturduğu kafenin önünde yanından hiç ayırmadığı defteriyle birlikte, hatıraları bir türlü ardını bırakmaz. Dilini bilmediği insanlar arasında dalından düşmüş yapraklar gibi sürüklenerek yaşadığı acılı ve umutsuz günlerin hesabından kurtulamaz. Sorular vardır ama cevapları yoktur. Cevapsız soruların cevabı kitabın arka kapağında; ?aynı toprağı paylaşan, aynı havayı soluyup, aynı şeyleri yiyip içen iki halk birbirlerine düşman kesilmiş, yaşanan ortak acılar iki halkı birbirinden ayırmış? cümlesinde kendini bulur.
Selvi kavuşmak umuduyla yeniden Haçin?e gelen Aram kendisini anlam veremediği bir savaşın içinde Haçin?i terk etmek zorunda kalır. Kuzeyden gelen yel Gavur Dağları?nı yalayarak Akdeniz, Suriye ve Lübnan üstünden sanki gelip Aram?ın bedenini okşamıştır. Her gün acı haberlerle dolar kulaklar. ?Varsa biri söylesin. İsa?sı Muhammed?i Musa?sı kim varsa söylesin. Ölümü acıyı kim anlatacaksa buyursun. Ben çekileyim geriye … şu dizlerimdeki silah neye yarar, demek ki öldürmeye yarayacak. Ben de ölecek ya da öldüreceğim. Kim bilir, başlatılmış bu harp bitecek ama ömrümüz tükenecek. Nerede, nasıl olduğunu bilmediğim bu diyarlarda kalacak benim cesedim. Sana kavuşmadan öleceğim belki de. Ama Selvim ahdim var, döneceğim ülkeme, ceset olmadan önce dönecek ve seni bulacağım? sözleri Aram?ın dilinden ulaşır bize . Biribirini seven iki genç ve aralarına giren anlamını çözemedikleri bir düşmanlık. Böyle olunca da ayrı kaldıkları dönemde çekişmesiz, savaşsız bir dünya özlemi kurarlar. Gerçekten de Aram döner ama ne fayda. Hikâye, iki halk arasında bir çatışmanın çıkmaması için özenli davrananları ön plana çıkarır. Ama ne yazık ki bu yaşanılacakları engellemez. Şer cephesi çalışmaya başlamıştır bir kere. Kışkırtma ve komplolar iki halkı karşı karşıya getirir. Geride birçok ölü, talan edilen ve yakılıp yıkılan evler kalır. Çıkan yangında Selvi ölür. Aram ise kurtulur ve Paris?e gider.
Çok sayıda belgeden yararlanılarak kaleme alınan Küller Arasında, yakın tarihimizin önemli bir konusuna el atıyor. Toplumların iradeleri dışında savaşa nasıl sürüklendiklerini görmek açısından önemli bir örnek.
(*) Rozerin Doğan ‘ın 12.02.2010 tarihli Radikal Kitap’ta yayınlanan yazısı
Kitabın Künyesi
Küller Arasında / Acının Terazisinde İki Halk: Türkler ve Ermeniler
Halil İbrahim Özcan
Nokta Kitap
2009,
231 sayfa
Tanıtım Yazısı
?Ben sana ne diyebilirim ki Aram? Şimdiye kadar yoktu böyle şeyler, gavurmuş, Müslüman’mış? Güneş hepimizin üstüne doğardı. Seher yeli hepimizin yeliydi. Yağmurlar, karlar hepimizin üstüne yağardı; sana ayrı, bana ayrı yağmazdı gökten. Seçmezdi gavura az yağayım, Müslüman’a çok yağayım diye. Bereket, kuraklık, yoksulluk hepimiz için değil miydi? Ne oldu da birbirimize düşürdüler bizi böyle Aram?
“Elinizde tuttuğunuz bu roman, 1915 Tehcir Kanunu’yla Haçin’den sürgüne gidenlerden bir kısmının 1918′de yeniden Haçin’e dönmelerini ve döndükten sonra yaşadıklarını hüzünlü ve tarafsız bir dille anlatmaktadır. Hem gelenler, hem de orada kalanlar için hayat çok farklılaşmıştır artık. Sürgünün acı dili, artık başka şeyler söylemektedir doğdukları topraklarda. Bu döneme dair bilinen ve bilinmeyen olayların örgüsü içinde Ermenilerin ve Türklerin bin yıllık kardeşlik duygusu, ne acıdır ki tarihin terazisinde dilini değiştirmiştir.
Aynı toprağı paylaşan, aynı havayı soluyup, aynı şeyleri yiyip içen iki halk birbirlerine düşman kesilmiş, yaşanan ortak acılar iki halkı birbirinden ayırmış ve etkisi günümüzde de devam eden olayların tohumlarını atmıştır. Bu kitap, Türkler ve Ermeniler arasında yaşanan olayları her iki tarafı da ne överek ne de yererek tarafsız bir bakış açısıyla siz okurlarımıza sunmaktadır. Yaşanılanlar, gelecekte ışık olsun diye?
Halil İbrahim Özcan ‘ın Hayatı
Kayseri, Talas doğumludur. Kayseri Eğitim Enstitüsü?nden mezun olduktan sonra Giresun ve Kayseri?de üç yıl öğretmenlik yaptı. 12 Eylül 1980 darbesi ardından bir süre Suriye ve Lübnan?da yaşadı. 1981-1991 yılları arasında siyasal nedenlerden ötürü on yıl çeşitli cezaevlerinde tutuldu.
1980-1990 yılları arasında “Cezaevi Şiir Antolojisi”ni hazırladı. Bu kitap daha matbaadayken toplatıldı. Ardından Metis Yayınları, ilk öykü kitabı olan “Randevu Hazırlığı” adlı kitabını yayınladı. 1997 yılında Orhon Murat Arıburnu Ödülü’nü aldığı “Kırık Zar” adlı şiir kitabı, 2000 yılında ise “Yüzünü Temiz Tut Ecel Her An Gelebilir” adlı şiir kitabı piyasaya çıktı.
Bu iki şiir kitabının ikinci baskıları Nokta Kitap tarafından yapıldı. “Ejderha Yılları” adlı romanı ise Gendaş Yayınları arasında 2001 yılında yayınlandı. Bu kitabın ikinci baskısı da Nokta Kitap’ta yeniden yapıldı. “Kavgalı Küçük Fener” adlı şiir kitabı 2005?de, “Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye” adlı belgesel romanı da 2007?de yılında yayınlandı.
Şiirleri İngilizce, Arapça, Romence, Arnavutça ve Farsçaya, hikayeleri İngilizce ve Arapçaya, Çankaya’nın Duvaksız Gelini Fikriye adlı belgesel romanı ise Arapçaya çevrilmiştir. Aynı zamanda sinema oyunculuğu da yapan ve çeşitli edebiyat örgütlenmelerinde etkin görevler alan yazar; halen Uluslararası PEN Türkiye Merkezi yönetim kurulu üyesidir ve Hapisteki Yazarlar Komitesi?nin başkanlığını yürütmektedir.
Yazı okunma sayısı(3573) Bugün okunma sayısı(1)
Biletimiz İstanbul?a Kesildi ? Mıgırdiç Margosyan ?Diyarbakır?da gavurduk İstanbul?da Kürt olduk?
Mıgırdiç Margosyan’ın 1998 yılında yayımladığı ‘Biletimiz İstanbul’a Kesildi’ öykü kitabında, 1940′lı 50′li yılların Diyarbakır’ı ve İstanbul’unda tadına doyulmaz bir gezintiye çıkarıyor okuru. Mıgırdiç Margosyan anadilini öğrenmesi için, birkaç arkadaşıyla İstanbul’a Ermeni Yetimhanesi’ne gönderilmesiyle başladığı kitabında zaman zaman çocukluğuna, Diyarbakır’da doğup büyüdüğü Gavur Mahallesi’ne dönüyor.
Ve yazar öyküsünü şöyle anlatıyor: “Diyarbakır’da, Hançepek’te, Gavur Mahallesi’nde başlayan, ancak benim fikrim dahi alınmadan, alelacele, sadece ve sadece anadilimi öğrenmem için İstanbul’a postalanmamın ardından, geriye kalan yaşamımı, benim hiç de hayal edemeyeceğim şekilde etkileyen o anın, o yolculuğun gerisinde Diyarbakır’da bıraktığım Türkçe ‘gavur!’, Kürtçe ‘fılla!’ sözcüğü, daha İstanbul’a ayak basar basmaz götürülüp yerleştirildiğimiz Şişli’deki Karagözyan Ermeni Yetimhanesi’ndeki çocuklar, yani Ermeni arkadaşları şivelerine ve hallerine bakıp damgayı bastılar:
Biletimiz İstanbul’a Kesildi
Mıgırdiç Margosyan
Aras Yayınları
103 sayfa,Baskı Tarihi: 1998
Mıgırdiç Margosyan’ın Hayatı
Diyarbakır?ın Hançepek Mahallesi’nde (Gâvur Mahallesi) 1938 yılında doğan Margosyan, ortaokuldan sonra öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde devam etti. 1966-72 yılları arasında Üsküdar Selamsiz’daki Surp Haç Tibrevank Lisesi?nde felsefe, psikoloji, Ermeni dili ve edebiyat öğretmenliği ve okul müdürlüğü yaptı. Daha sonra öğretmenliği bırakarak ticarete atıldı. Edebi çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Marmara Gazetesi?nde yayımlanan Ermenice öykülerinin bir kısmı Mer Ayt Goğmeri ( Bizim Oralar) adıyla kitap haline getirildi.1988 yılında Ermenice yazan yazarlara verilen Eliz Kavukçuyan Vakfı Edebiyat Ödülünü aldı. Gavur Mahallesi, Avesta yayınları tarafından Kürtçe olarak yayımlandı. Ermeni yazınında taşra edebiyatının son temsilcisi olarak bilinmektedir.Aras yayıncılığın yöneticilerinden biridir. Agos, Marmara ve Yeniyüzyıl gazetelerinde yazmıştır.
Gazeteci Semra Somersan?dan öğrendiğimize göre, babası Diyarbakır?daki Süleyman Nazif İlkokulunu bitirince ermenice öğrenmesi için Margosyan?ı İstanbul?a yolluyor. Çünkü, babası dişçi Ali, “Asıl adının Sarkis olduğunu, Ali isminin kendisine sonradan Siverek?te bir köy ağası tarafından verildiğini, Birinci Harbi Umuminin sürgün artığı olduğu için dört yaşlarında sünnet edilip Müslümanlaştırıldıktan sonra isminin değiştirildiğini, aslında bir filla, yani Ermeni çocuğu olduğunu, çocuk yaşta çobanlık yaptığı için okuyup yazma öğrenemediğini, bu nedenle de ona ana dilini hiç olmazsa öğreterek, böylece tarihle bir tür hesaplaşmaya soyunduğunu” Diyarbakır?da herkese anlatmış, öyle ki olayı bilip duymayan kalmamış.? Hakikaten Mığırdıç Margosyan da, babasının bu tavrını bir nevi vasiyet olarak kabul etmiş olacak ki, ileri de yazarlığa soyunarak Ermeni kültürünü tanıtmaya çalışmakyadır.
Eserleri
? Tespih Taneleri, Aras Yayıncılık
? Dikrisi Aperen Dicle Kıyılarından, Aras Yayıncılık
? Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Aras Yayıncılık
? Mer Ayt Goğmeri (Bizim O Yöreler), Aras Yayıncılık
? Gavur Mahallesi, Aras Yayıncılık
? Söyle Margos Nerelisen?, Aras Yayıncılık
Yazı okunma sayısı(790) Bugün okunma sayısı(1)






















