Category Archives: *Mektup
Bir Cenevre Sakininden Çağdaşlarına Mektuplar – Mahir Ergun
Giriş
Henri de Saint-Simon ya da Saint-Simon kontu Claude Henri de Rouvroy, Engels’in deyişiyle Fransız Devrimi’nin çocuğu…
1760 yılında bir kont olarak doğan Saint-Simon, 19 yaşında Lafayette ile birlikte Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na katılmış, 1789 İhtilali’ni kıyıdan izlemiş, devrim sonrasında bir dönem, parçalanan milli araziler üzerinde spekülasyon yapmış, bu sırada bir başkasıyla karıştırılarak tutuklanmış, Robespierre’in düşüşünden sonra serbest kalmış ve bir devrin sonunda, kaynayan bir Avrupa’nın orta yerinde,
Saint-Simon’un hayatı üzerine pek çok şey yazılabilir elbette; ancak bu, okumakta olduğunuz girizgâhın amacını aşar. Yine de bazı şeyleri hatırlatmadan geçemeyeceğiz.
Saint-Simon hayatı boyunca cebinde ilginç “tasarı”larla dolaşan bir adam oldu. Daha 23 yaşındayken Meksika Valisi’ne Atlantik ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayacak bir kanal tasarısı sundu. Ne var ki tasarısına pek değer verilmedi. Zira Amerika Kıtası’nın böylesi bir kanalla tanışması için 130 yıl daha beklemesi gerekti. Ancak Saint-Simon kanal tasarılarından vazgeçmeyecek ve dört yıl sonra İspanya Maliye Bakanlığı’na Guadalquivir nehrini okyanusa bağlayacak bir kanal tasarısı sunacaktı.
Tasarıları yalnız kanallarla sınırlı kalmadı. Saint-Simon yalnız mühendisliğe değil, fizyolojiye, kimyaya, edebiyata ve her zaman en özgün kavrayışlara yakından ilgiliydi. Cenevre Mektupları da bu tasarıların bir devamı kabul edilebilir.
Elbette Saint-Simon yalnız tasarılar oluşturmakla uğraşmıyordu. Örneğin bir detay olarak belirtmekte yarar var ki, sosyalizmin ilk ideologlarından kabul edilen Saint-Simon’un, Augustin Thierry, August Comte gibi uzun süre unutulmayacak adamların hayatlarına bir dönem hocaları olarak girdiği bilinir.
Gelelim bizim neden Saint-Simon’dan söz etmeğe ve yazdıklarını Türkçeye çevirmeye ihtiyaç duyduğumuza.
Gündoğusu Sanat Kuramları Atölyesi’nde sanatın avangard niteliği üzerine çalışırken, bu tanımlamanın sahibi Saint-Simon’dan söz etmeden geçemezdik. Ancak çokluk Anti-Dühring sayfalarından tanınan bu ütopyacı sosyalistin eserlerinden hiç birinin Türkçeye tercümesi bulunmuyordu (bizim bilmediğimiz bir tercümenin varlığından haberi olan varsa, lütfen bizi tekzip etsin). Nihayet koşullar bizi, hem avangardı daha iyi anlamak hem de bundan sonraki Anti-Dühring okumalarında, Engels’in Türkçe okurlarının – ve tabi kendimizin- ütopyacı sosyalizmi daha iyi kavramasını sağlamak adına bu işin altına girmeye zorladı.
“Bir Cenevre Sakininden Çağdaşlarına Mektuplar” ya da yaygın ifadeyle “Cenevre Mektupları”, Saint-Simon’un 1803 yılında yayımladığı ilk eseridir. Engels’in de andığı ve sosyalizmin ilk metinlerinden sayılan bu eserde Saint-Simon üç sınıfa ayırdığı toplumun, ulus ve sınıf farkı gözetmeden her bireyinin katılacağı bir iştirakle, bir takım bilimciler ve sanatçılar seçmesini ve toplumun idaresinin, bu bilimci-sanatçı konseyine teslim edilmesini savunuyor. Çünkü O’na göre, sürgit devam eden acıların önüne yalnız toplumun bu avangard (askeri birliklerin öncü kolu) unsurları geçebilir. Biz de Saint-Simon’un eserlerini Türkçeye aktarmaya, bu ilk eseriyle başlamayı uygun gördük.
Yazarın toplumu üç sınıfa ayırdığını belirtmiştik. Mektuplarında da her sınıfa ayrı bir hitapla yöneliyor. Biz de, tamamını üç bölümde yayımlayacağımız eserin bu sayıdaki ilk bölümünde, yazarın “Birinci Sınıf”a yönelik hitabına yer veriyoruz.
Çevirimizi, Felix Markham tarafından hazırlanan ve “Social Organization, The Science of Man and Other Writings” adıyla 1964 yılında Harper Torchbooks’tan çıkmış olan kitapta yer alan İngilizce metinden gerçekleştirirken, Oxford University Press’ten “The Political Thought of Saint-Simon” adıyla 1976 yılında çıkan ve Ghita Ionescu’ya ait İngilizce çeviriden de istifade ettik.
Son olarak şunu da belirtmekte yarar var, Fransızca metinde yazar “bir arkadaşının önerilerine” de yer veriyor. Bizim çeviriyi gerçekleştirdiğimiz kaynaklar her halde metnin özüne doğrudan bir etkisi bulunmadığından olacak, bu bölüme ve “Yanıt” başlığı altında yazarın teşekkürlerini sunduğu satırlara yer vermemişler, dolayısıyla bu satırlar bizim çevirimizde de bulunmuyor. Yine de Fransızca metinde “Arkadaşımın Önerisi” başlığıyla yer alan bölümün ve bu önerilere verilen yanıtın bulunduğu yeri, çevirdiğimiz metinde *** işaretiyle belirttik.
Sanatçı ve aydınların genel bir avangard niteliğe haiz oldukları kuşkulu da olsa, her zaman çağının epeyce ilerisinde “tasarılar”la ortaya çıkmış olan ve Engels’in, “Hegel’le birilikte çağının en ansiklopedik kafası” diye nitelediği Saint-Simon’un avangardlığı her halde herkesçe kabul görür.
Mahir Ergun
BİRİNCİ MEKTUP
Artık genç değilim. Hayatım boyunca gözlem yaptım ve bunları etkin olarak aktardım, mutluluğunuz tüm emeklerimin tek gayesi olmuştur. Sizin için yararlı olabileceğini düşündüğüm bir tasarı hazırlamış bulunuyorum ve huzurunuza sunmayı teklif ediyorum.
Newton’un hatırası şerefine bir iştirak oluşturalım; herkes, durumu ne olursa olsun dilediği kadar bağış yapsın.
Her iştirakçi üç matematikçi, üç fizikçi, üç kimyacı, üç fizyolog, üç yazar, üç ressam, üç müzisyen seçsin. İştirak ve seçilenler her yıl yenilensin; ancak (bu yenilemelerde) herkes aynı kişileri tekrar tekrar seçmekte serbest olsun.
Toplanan meblağ, en çok oy alan üç matematikçi, üç fizikçi vs. arasında bölüşülsün.
Bu yıl bağışları toplamak için Londra Kraliyet Cemiyeti[1]‘nin başkanını davet edelim. Sonraki yıllarda bu şerefli görev en çok bağışı yapan kimseye verilsin.
Şunu bir kural olarak belirleyelim ki seçilenler, aranızdaki belirli bir gruptan şan, mevki ya da para kabul edemesin; ama kendi hassalarını dilediği gibi kullanmakta serbest olsun.
Dehanın insanları daha sonra kendi kendilerinin ve sizlerin değerli bir mükafatıyla gönüllerini eğleyebilirler. Bu mükafat, onları kabiliyetleri dahilindeki tüm hizmeti size sunmalarını olanaklı kılacak tek yere koyacaktır. Bu en dinamik akılların tutkusu haline gelecek ve onları sizin huzurunuzu bozacak faaliyetlerden vazgeçirecektir.
Nihayet, bu vesile ile, aydınlanmanızın gelişmesi için çalışanlara liderlerini vermiş olacak, bu liderlere muhteşem bir prestij sağlayacak ve geniş bir sermaye gücünü onların tasarrufuna sunmuş olacaksınız.
* * *
Bu tasarıyı doğrudan insanlığa sundum, çünkü insanlığın tamamını ilgilendiriyor; fakat hemen yürürlüğe konduğunu görmek gibi saçma bir umut beslemiyorum. Başarısının her zaman, insanlık üzerinde büyük etkisi olan kişilerden aldığı desteğin düzeyine bağlı olduğunu düşünmüşümdür. Onların desteğini almanın en iyi yolu ise, konuyu mümkün olduğunca aydınlatmaktır. Bu amaçla söylemlerimi üç sınıfa ayırmış olduğum insanlığın farklı kesimlerine yöneltiyorum.
İlk sınıf, sizin ve benim de dahil olmaktan şeref duyduğum, insanlığın ilerleme sancağının altında yürüyenlerdir ki bilimcileri, sanatçıları ve tüm hür düşünceli insanları kapsar.
İkinci sınıfın sancağında “Yeniliğe hayır.” yazılıdır. Birinci sınıfa dahil olmayı hak etmeyen tüm mülk sahipleri ikinci sınıfa dahildirler.
Üçüncü sınıf ise “eşitlik” şiarı etrafında toplananlardır ki insanlığın geri kalanını oluştururlar.
Birinci sınıfa söyleyeceklerim şunlardır:
İnsanlığa sunduğum plandan her kime söz ettiysem, kısa bir tartışma neticesinde kabul etti. Hepsi, başarı dilediklerini; fakat tamamen başarısız olabileceği yönünde de endişeleri bulunduğunu belirtti.
Görüşlerindeki bu benzerlik bende, bulacağım her adamın, ya da en azından çoğunun, aynı düşüncede olacağı izlenimini yaratıyor. Eğer bu öngörü doğruysa, amaçlarımın karşısındaki tek engel, ataletin gücü olacak.
Siz, bilimciler, sanatçılar. Ve sizler de, güçlerinden, servetlerinden bir şeyleri aydınlanmanın gelişimine vakfedenler. Sizler insanlığın, muhteşem bir entelektüel güce ve yeni bir fikri kavramak için en iyi hassalara sahip olan sınıfısınız.
Sizler iştirakin başarısıyla en doğrudan ilgili olanlarsınız; ataletin gücünü alt etmek size düşüyor. Haydi matematikçiler, öncü koldakiler, başlayın!
Bilimciler ve sanatçılar, insan aklının güncel halini dehanın gözüyle inceleyin. Amme efkârının hükümdarlık asasının elinize düştüğünü göreceksiniz; cesurca kavrayın onu! Siz, kendinize ve çağdaşlarınıza mutluluğu getirecek güce sahipsiniz. Gelecek kuşakları şerden, hanidir çektiğimiz ve hâlâ çekmekte olduğumuz acılardan siz kurtarabilirsiniz. İşte bu yüzden hepiniz, iştirake katılın!
HENRİ DE SAİNT-SİMON
Çeviren: Mahir Ergun
[1] Londra Kraliyet Cemiyeti, The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge. 1660 yılında kurulmuş olan bilimciler topluluğudur. Newton, Faraday gibi ünlü İngiliz bilginleri bu topluluğun üyesiydiler. (ç.n.)
Yazının Kaynağı: Gündoğusu Sanat ve Düşün Dergisi
http://www.gundogusu.net/
Yazı okunma sayısı(2298) Bugün okunma sayısı(0)
Vatansız Gazeteci – Cilt 1 (Sürgün Öncesi) – Doğan Özgüden
Bu kitap, 12 Mart 1971 askerî faşist darbe döneminde vatandaşıktan çıkarılan Doğan Özgüden’in “Vatansız Gazeteci” adlı anı kitabının “Sürgün öncesi” alt başlıklı 1936-1971 yıllarını ele alıyor. ‘Vatansız’ Gazeteci, bir belgesel özelliği taşıyor. Tek parti dönemini, 2’inci Paylaşım Savaşı günlerini, Türkiye’nin NATO’ya girmesini, çok partili sisteme geçmesini, Menderes’i, DP hükümetlerini, Kore’ye asker gönderilmesini, 27 Mayıs’, TİP’i, 12 Mart’ı ve daha birçok tarihsel olayı ustalıkla gözler önüne seriyor.
Kürt meselesi ve 27 Mayıs darbesi – Ali Mert
(15.02.2013, http://haber.sol.org.tr)

Doğan Özgüden
Bu haftaki yazı, dallı budaklı değil de odaklı ve bilgilendirici olacak. Yazar için – ne şans değil mi, bu ben oluyorum – “kolay” da. İlgi, merak ve de beğeniyle okumakta olduğum kitaptan birkaç anı/anekdot, daha doğrusu bilgi/belge paylaşacağım, hepsi o kadar.
Ama kitabı tanıtayım en başta. O da kısa olsun; ileride farklı vesilelerle uzun uzun yazmak “zorundayım” nasılsa. Zamanında, soL dergisi aylık çıkarken, “Didiklenmiş Kitaplar” adlı köşemizde didiklemeye çalıştığımız yapıtlar gibi bir kitap bu da. Çok zengin, her sayfasında yeni ufuklar açan, hatıra, tarih ve tanıklık kitaplarından.
Evet, neredeyse her sayfası ayrı bir hazine. İlk cildinin 557 sayfa olduğunu belirtmem, hazinenin niceliği konusunda bir fikir verir sanırım. Nitelik mi? Hem sol tarihimiz, hem daha genel anlamda siyasi tarihimiz hem de basın tarihi açısından muhakkak okunması, tartışılması gereken bir yapıt olduğunu söylemekle yetinelim.
Yok, yetinmeyelim: Solumuz, bugün seçimlerle gelebilecek somut mevzilerden bir hayli uzakken; 1963 yılında İzmir’in Gültepe mahallesi belediye seçimlerinde TİP’in desteklediği bağımsız aday Mehmet Günay’ın, AP’nin yüzde 47,78 oyuna karşılık yüzde 49,69 oy alarak Türkiye’nin ilk sosyalist belediye başkanı seçildiği süreci öğrenebilmek bile – TİP’in sonraki başarıları; bunun nedenleri, kökenleri, gerilemesi ve bugün bir türlü tekrar edip gelişememesi gibi sorularla birlikte– bu “nitel” ve “nicel” konular üzerine akıl yormak açısından son derece önemli, onu belirtelim.
Neyse, kitabı “kısaca” tanıtmaya devam edip, nitelikle niceliğin “kesiştiği” bir noktada; kitabın satırlarının altını çizmekten, sayfa kenarlarına ve tüm boşluklara not düşmekten kurşun kalemimiz bitti de diyebiliriz. İşbu kenar notlarında, ünlemlerin yanında gülücük işaretleri de var; yazarın dilinde ve naklettiklerinde yer yer mizah yani. Ve çok aydınlatıcı ve bilgilendirici. Daha fazla uzatmayalım; bu kitap, Doğan Özgüden’in “Vatansız Gazeteci” adlı anı kitabının “Sürgün öncesi” alt başlıklı birinci cildi.
Yaşadıkları ve tanıklıklarının ışığında, Türkiye’nin yakın dönem siyasi tarihinden önemli bilgileri, alıntıları, ayrıntıları paylaşıyor Özgüden. Bunlardan bir tanesi, “daha önceden hiç denk gelmediğim bir bilgi” olduğundan ve Kürt sorunuyla ilgili olarak ufkumu açtığından özellikle dikkatimi çekti. 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen sonrasında, İzmir’de gazetecilik yaparken darbenin yönetimini üstlenen ve subaylardan oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK) üyeleriyle de sık sık diyalog içerisine giren Özgüden’in (bana göre) şaşırtıcı bir tanıklığı. Aktaralım artık:
“13 Kasım 1960 günü, yine her şey allak bullak oldu. MBK’nin basın işlerinden sorumlu üyesi Ahmet Yıldız, basın mevzuatında yapmayı tasarladıkları değişiklikleri görüşmek üzere Ankara’da büyük bir toplantı organize etmişti. İzmir basınını temsil edecek olanlardan biri de bendim.
Aslında bu toplantı, MBK’nin Türkeş Grubu’na yakın bilinen üyelerinden Orhan Erkanlı, Orhan Kabibay, Numan Esin, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Yıldız’ın bir süredir, İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın eski ve yeni genel başkanları Abdi İpekçi ve Hasan Yılmaer’le birlikte basın reformu üzerine yaptıkları çalışmaların ürünüydü, reform önerileri Türkiye’nin dört bir yanından gelen basın temsilcilerinin tartışmasına açılacaktı.
Bir gün önce geç vakit Ankara’ya vardığımda doğrudan Rüzgarlı Sokak’taki Öncü Bürosu’na gittim. Muzaffer Aşkın gece sekreteri olarak çalışıyordu, yanında da bir nöbetçi muhabir vardı.
Son gelişmeler üzerinde tartışırken büronun kapısı açıldı. Karşımızda en mağrur haliyle MBK’nin en genç üyesi Yüzbaşı Muzaffer Özdağ vardı. Yanında da emir subayı görünümünde Mikail adlı genç bir teğmen.
Özdağ küçük dağları ben yarattım diyen Napolyon havasındaydı. Selam sabahtan sonra elindeki kırbacı koltuğunun altına kıstırmış salonun ortasında sert adımlarla volta atarken bir soru patlattı:
- Aydınlar, biz 27 Mayıs’ı neden yaptık biliyor musunuz?
Muzaffer Aşkın son derece sakin:
- Yüzbaşım, bugüne kadar bir sürü neden sayıldı. Acaba hangisi? diye karşı soruyla yanıtladı.
- Biz 27 Mayıs’ı Doğu Anadolu’da hazırlanan bir Kürt İsyanı’nı önlemek için yaptık. Yoksa vatan bölünecekti. Biliyor musunuz ki, DP liderlerinden önce biz Kürt ağalarını tutukladık.
Gerçekten de darbe olur olmaz doğuda 55 Kürt ağası tutuklanmış, bu olay Milli Birlik Komitesi’nin feodaliteye ilerici bir darbesi olarak sunulmuştu.
Özdağ şimdi gerçek nedeni açıklıyordu. Hemen ekledi:
- Bâbıâli basını tabii ki bunları yazmaz. İşte bunun için basın düzenini kökten değiştirmemiz gerekiyor. Yarınki toplantıda bunları da tartışacağız.” (*)
Dediğim gibi, bugüne kadar rastlamadığım bir belge/bilgi bu. (Benim cehaletimdir tabii. Lakin, başkaları da cahil kalmasın benim gibi). 27 Mayıs’a dair “ilerici/ilerlemeci ezber”e dönük bir sorgulama da aynı zamanda. Elbette bu anlatılanlar, darbeninin “sıcak günleri”nde söylenenler; sonrasındaki tasfiyeler ve “demokratikleşme” dönemi farklı “açılımlar” da getirmiş olabilir ancak amaçlar/niyetler/gerçekleşmeler açısından ve Kürt sorunuyla iç içe düşünüldüğünde, önemli bir ifşaat olduğu açık. “Biz asıl şunun için yaptık” değil de, “Biz şunun için de yaptık” diye daha doğru okunabildiğinde.
Ya da (birinci) Cumhuriyetin kurucu iradesinin ve sürdürücülerinin ve sağlı sollu milliyetçi temsilcilerinin, ulusalcılarının, Kürtleri inkâr ve yok etme üzerine kurulu strateji ve yaklaşımlarının bir diğer “manifestosu” diyelim bu söylenenlere.
Birkaç on sayfa ileride başka türlü bir “olağan şüpheli” olayı daha var üstelik, yine “Kürt meselesi”ni önümüze koyan. Bu kez Talat Aydemir’in 21 Mayıs 1963 tarihli darbe girişiminin ardından ilan edilen sıkı yönetimle birlikte nezaretteyiz. Bu defa, Kürt ağaları değil de Kürt aydınları içerideler. Yine Doğan Özgüden’den:
“Balmumcu’da asker nezaretinde sorgu sıramı bekliyordum. Arada bir başka askerler de mahkeme salonunun bulunduğu kata çıkıyor, bana nezaret eden askerlerle aralarında Kürtçe konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını anlamıyordum, ama konuşmada geçen bazı tanıdık isimler kulağıma takılıyordu: Musa Anter, Medet Serhat, Edip Karahan, Sait Elçi, Yaşar Kaya, Doğan Kılıç, Enver Aytekin…
Bunlar, her sıkıyönetim döneminde olduğu gibi, ilk ağızda tutuklanan Kürt aydınlarıydı.” (**)
20’lerden 60’lara bir kırk yol, 60’lardan günümüze bir elli yıl; “olağan şüpheliler”in ve “darbe yiyenlerin” hep sosyalistler ve Kürtler’den oluştuğu bir coğrafyada, bu “yeni” bilgiler – kader ve gelecek ortaklığı açısından – size de önemli gelmedi mi?..
(*) Doğan Özgüden “Vatansız Gazeteci”, Cilt 1 (Sürgün Öncesi), s. 242-44, Belge Yayınları, Aralık 2010 (Bu da dipnota not, ya da Belge Yayınları’na parantez içi notumuz olsun: Biliyorum, çok zor koşullarda devrimci yayıncılık yapılıyor; yalnız bir kitapta bu kadar çok düzelti olmaz, olmamalı… bize yakışmıyor…)
(**) a.g.e. sayfa 319
DOĞAN ÖZGÜDEN’İ TANIR MISINIZ
Günay Aslan, Politika Gazetesi’nde Doğan Özgüden’i anlattı.
İşte Aslan’ın Özgüden’i anlattığı yazısı:
Bir ayı aşkın bir zamandır elimde bir kitap oradan oraya dolaşıp duruyordum. Gittiğim her yere onu da götürüyor, her fırsatta açıp bir miktar okuyor, sonra ara veriyordum. Her koşulda ve ruhumun her halinde kitap okuyabilsem ve bazen günde bir kitabın hakkından rahatlıkla gelebilsem de bu kez yapamadım. Okumayı zamanında tamamlayamadım. Hep ağır çekim; sindire sindire okumaya çalıştığım için uzattıkça uzattım.
Bir ayı aşkın bir zamandır kendimle birlikte taşıdığım ve okuyup bitirmeye kıyamadığım kitabın adı ‘Vatansız’ Gazeteci. Yazarı ise gazeteci üstadımız ve varlığından onur duyduğumuz ağabeyimiz Doğan Özgüden.
Gerçek aşkına bağlı, mücadeleci gazetecilerin duayeni Özgüden, ‘Vatansız’ Gazeteci’nin birinci cildinde hayatının sürgün öncesi yıllarını yazmış. 560 sayfadan oluşan kitabı Belge Yayınları yayımlamış.
Kitapta ne yok ki? 1936 yılında Kalecik’e bağlı Irmak İstasyonu’nda, Balkan muhaciri bir emekçinin çocuğu olarak dünyaya gelen, çeşitli zorluklarla ve mücadeleyle geçen 35 yılın ardından sürgün edilen Doğan Ağabey, 1936-1971 arasına neler sığdırmamış ki?
İŞÇİLİKTEN GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİNE…
Koca bir 35 yılı soluk soluğa yaşamış. Son derece hızlı uçan doğan misali yolu uçarcasına yarılamış.
Babası aydın özellikleri olan bir demiryolu emekçisi. Doğan Ağabey, emekçi bir aileden geliyor olmanın zorluklarıyla daha çocuk yaştayken yüz yüze gelmiş. Ağır bir hastalık geçirmiş. Kardeşini kaybetmiş. Okuyabilmek içinse köyden köye, şehirden şehire gönderilmiş.
Yalnızlığa, yokluğa ve yoksulluğa çocuk yaşta göğüs germiş. Her koşulda mücadele etmiş. Sıradan bir işçi olarak girdiği basın alanında genel yayın yönetmenliğine kadar geldiği her yere de dişiyle tırnağıyla sökerek gelmiş.
Sorumluluk bilinci ve mücadeleci kişiliği onu kavganın göbeğine sürüklemiş. Bu sayede zaten genç yaşına rağmen hayatın içinde kendine saygın bir yer edinmiş. Bir ekol haline gelmiş. Elbette Doğan Ağabey’in sorumluluk bilinci, mücadeleci kişiliği kadar mesleki yeteneğinden de söz etmek gerekiyor. Genlerine işlemiş mesleki yetenek sayesindedir ki ticaret okurken işçi olarak girdiği kurumdan gazeteci olarak çıkıyor. ‘Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur’ sözünü doğrularcasına kısa sürede bir ekol, bir efsane haline geliyor.
‘Vatansız’ Gazeteci’de bunun öyküsüne yer veriyor ancak, oldukça mütevazi davranıyor. Kendisiyle ilgili özel gelişmelerden pek söz etmiyor. Ailesi, eşi ve kendisi üzerinden daha çok dönemin siyasal değerlendirmelerini yapıyor. Her dönemin aktörlerini ve önemli gelişmelerini anlatıyor. Güçlü hafızası ise hayranlık uyandırıyor.
Onun gibi sürgün olan Milan Kundera, ‘’memleketleriyle görüşmeyen insanlar kaçınılmaz olarak bellek yitimine uğrarlar; memleket hasreti yandıkça insan daha çok unutur’’ diyor.
BELGESEL ÖZELLİĞİNİ TAŞIYAN BİR KİTAP
Ancak, Doğan Ağabey’in dipdiri hafızası gerçeğin bir başka yönüne işaret ediyor. Memleketi sürgünde yaşamak, uzaklığa ve koşullara aldırmadan memleket kavgasına katılmak belli ki belleği güçlü kılıyor.
Özgüden örneği bunu gösteriyor. O, yakın tarihi bütün boyutları ve canlılığıyla önümüze seriyor. Kitabı okurken okurun önünden bir tarih akıp geçiyor. ‘Vatansız’ Gazeteci, bu yanıyla bir belgesel özelliği taşıyor.
Tek parti dönemini, 2’inci Paylaşım Savaşı günlerini, Türkiye’nin NATO’ya girmesini, çok partili sisteme geçmesini, Menderes’i, DP hükümetlerini, Kore’ye asker gönderilmesini, 27 Mayıs darbesini, TİP’i, 12 Mart’ı ve daha birçok tarihsel olayı ustalıkla gözler önüne seriyor.
İsmet İnönü, Adnan Menderes, Cemal Gürsel, Bülent Ecevit, M. Ali Aybar, Behice Boran, Çetin Altan, Abdi İpekçi, İlhan Selçuk gibi, Doğan Ağabey, hayatının kesiştiği tarihsel şahsiyetleri kuyumcu titizliğiyle ele alıp anlatıyor.
ÖZGÜR DÜŞÜNCEYE BİR ÜS: ANT
Birçok gazetede temsilcilik, muhabirlik, yazı işleri müdürlüğü gibi görevlerde bulunan, dönemin tek solcu gazetesi olan Akşam’da genel yayın yönetmenliği yapan, TİP’in yöneticilerinden olan Özgüden’in hayatında ANT dergisi ve yayınlarının apayrı bir yeri olduğunu söylemem gerekiyor.
Yuvasını uçurum kenarına yapan doğan misali karargahını ANT’a kuruyor. Kimsenin Kürd’e Kürt diyemediği, militarizme adam gibi laf edemeği koyukaranlık yıllarda, o ve sevgili eşi İnci Tuğsavul, ANT’ı özgür düşüncenin merkezi haline getiriyor.
Söylenmesi gereken ne varsa ANT özgürce söylüyor.
Kürt Tarihi’ni ilk ANT basıyor. Kitabın mizanpajını İnci Abla’nın kendisi yapıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerindeki gerilla mücadelelerini anlatan kitapları ilk onlar yayımlıyor. Türk ordusunun kapitalist özelliğini ilk onlar teşhir ediyor.
Bu yüzden de militarist sistemin hedefi haline geliyorlar. Ülke onlara dar ediliyor. Davalar açılıyor, kumpaslar kuruluyor, tehditler, şantajlar yapılıyor. Sistem onlara mapus damında çüremek veya faili meçhul bir cinayete kurban gitmek dışında bir seçenek (!) sunmuyor.
YOLDAŞI İLE 40 YILDIR SÜRGÜNDE
Bu yüzden dostları onları sürgüne gönderiyor. Doğan Özgüden ile İnci Tuğsavul o gün bugündür; 40 yıldır sürgünde yaşıyor.
Doğan Ağabey ile ‘kara sevdası’; aşkı ve yoldaşı İnci Abla 40 yıldır el ele, yürek yüreğe mücadeleye sürgünde devam ediyor. Militarist sistem 40 yıl önce onları susturmak istemişti ancak, başaramadı. Aksine onlar daha çok konuştular; daha çok koşturdular. Sürgünde demokratik platformlar, kurumlar, inisiyatifler oluşturdular ve Türkiye ile Kürdistan halklarının sesini bütün dünyaya duyurdular.
Bu yüzden vatandaşlıktan çıkarıldılar. ‘Avrupa’nın Başkenti’nde linç kampanyalarına ve saldırılara maruz kaldılar. Ancak, yılmadılar. Hayatlarını özgürlük, sosyalizm ve barış mücadelesini adamış olan Türkiye halklarının onuru Doğan Özgüden’le İnci Tuğsavul birer insanlık savaşçısı olarak adlarını insanlık tarihine altın harflerle yazdırdılar.
ARAM’IN PENABER’İNİ ARMAĞAN…
Onları susturmaya çalışanlar, sürgüne zorlayanlar, onlara baskı yapanlar, linç etmeye çalışanlar ise tarihin çöplüğünü boyladılar.
Rengi, dili, dini, mezhebi, cinsiyeti ve düşüncesi ne olursan olsun haksızlığa uğramış her insanla dayanışma içinde olan ve her koşulda insan olmanın onurunu koruyan Doğan Özgüden ile aşkı ve yoldaşı İnci Tuğsavul Mayıs ayında sürgündeki 40’ıncı yıllarını kutlayacaklar.
Onların mücadeleci kişilikleri önünde saygıyla eğiliyorum. Sürgün yüreklerimize gömdüğümüz Aram Tîgran’ın Penaber parçasını da onlara armağan ediyorum…
(odatv.com,13.02.2011)
Doğan Özgüden’in ‘Vatansız’ Gazeteci Kitabı Üzerine - Sırrı Öztürk
Doğan Özgüden (D.Ö.) anılarını ‘Vatansız’ Gazeteci, Cilt: I, (Sürgün Öncesi) adıyla Belge Yayınları, Aralık 2010 tarihinde yayımladı. Bize de göndermek inceliğini gösterdiği kitabını ayrıntılı ve özenle okuduk. Kendisini ve mücadelesini zaten yakından tanıyorduk.
D.Ö. 12 Mart 1971 askerî faşist darbe döneminde TC tarafından vatandaşlıktan çıkarılan insanlarımızdan biridir. 38 yıllık sürgün hayatını eşi İnci ile birlikte Belçika’da oluşturduğu ajans aracılığıyla sürdürmektedir. Kızılbaş geleneğine göre söylenecekse; “Kalemleri düzgün çizilmiş eşler” olarak düşünce-davranışlarına uygun olan bir hayatı bilinçle seçmiş ve sürdüregelmiş nadir insanlarımızdandırlar.
D.Ö.’i I. TİP’in örgütlendiği 1962 yıllarından beri tanımaktayız. Anılarında gazeteciliğe nasıl başladığını, hangi ilkesel amaçlarla bu mesleği sürdürdüğünü oldukça objektif biçimde anlatmıştır. İlerici, demokrat, devrimci, sosyalist ve Marksist kadrolar da onları bazı eleştirel katkılarıyla böyle tanımaktadır.
D.Ö. nasıl bir aileden geldiğini, düşünsel, ideolojik, politik, örgütsel bilincini hazırlayan aile kökenlerini, onların serüvenlerini, sosyal sınıf aidiyetlerini de oldukça doğru biçimde anlatmıştır. Anılarını okudukça, “İşte D.Ö.’i hazırlayan süreç ve maddî zemin budur.” ifadesini rahatlıkla kullanabilirsiniz.
1960-1971 dönemlerinde ilerici kimlik ve kişiliğinle Babı-ı Ali’de gazetecilik, yazı işleri müdürlüğü ve yönetmenliği gibi bir görevi yapmanın hangi manaya geldiğini herkes anlayamaz. Günümüzdeki basın-yayın faaliyetleri genellikle tekelci sermayenin baskısı ve sömürüsü altındadır. Bu türden bir tekelci kuşatılmışlık ortamında D.Ö. cinsinden yüzde yüz bağımsız, yüzde yüz emekten ve emekçilerin sosyal-evrensel kurtuluşundan yana bir gazeteci tipolojisine rastlamak oldukça zordur. Hatta yoktur da diyebiliriz.
D.Ö. bağımsızlığına kıskançlıkla bağlı oluşu, kendi gündemini oluşturmadaki özenli çabaları, o günkü bilinci ve gazeteci kimliği ile “İlerici-devrimci harekete nasıl yararlı olabilirim” kaygısıyla hareket ettiğini, ekmeğini kazanırken eğilip bükülmediğini, kalemini sermaye sınıfına satmış ya da kiralamış olan gazeteciler elbette anlamazlar. Anlayıp anlamayışları konusunun tartışılması bir yana, çoğunlukla da anlamazlıktan gelirler.
D.Ö. anılarında; gazeteci patronların kimlik ve kişiliklerini, varsa yeteneklerini, siyasal-ekonomik çıkar ilişkilerini, çeşitli bağlantılarını ve hırslarını oldukça doğru tasvir etmiştir. Onların portrelerini maharetle çizerken kendileriyle mesleği gereği bazı ilişkileri ve diyalogları olan gazeteci, yazar, çizerlerden; Rıfat Ilgaz, Çetin Altan, Yaşar-Tilda Kemal, Aziz Nesin, İhsan Ada, İlhan-Turhan Selçuk, İlhami Soysal, Mahir Kaynak gibi kişiliklerin Bab-ı Ali’deki tavırları, onların düşünce-davranışları, kişilik zaafları, kırgınlıkları vb. hakkında da oldukça önemli ve yararlı ipuçları verilmektedir.
D.Ö. anıları bu türden örnekleriyle de yakın tarihimizdeki basın-yayın faaliyetlerinde kimi rol ve sorumluluklar alanların tüm konumlarını öne çıkarıyor. Sergiliyor. Kitabının ayrıntılı okunmasını, üzerinde yoğunlaşmayı, incelemeyi ve dönemin özelliklerini kavramayı, ilerici-devrimci geçinenlerin kişisel ve düşünsel zaaflarını öğrenmeyi sağlıyor.
D.Ö. kendi gazetecilik algısına göre ve çok zarif biçimlerde bu kişilikleri okura tanıtıyor. Birilerini incitmemeye özel bir özen gösteriyor. Bizler gibi birilerinin ilericilik, solculuk iddialarını sorgulamayı, hesaplaşmayı, açığa vurmayı öne çıkarmıyor. D. Ö. kitabı elbette bir kavga kitabı değil.
D.Ö. kendisinin de rol ve sorumluluk üstlendiği, 13 Şubat 1962 tarihinde kurulan I. TİP içindeki aydın kavgalarının, tartışmaların odağına girmeyerek bağımsız bir duruş sergilemiştir. TİP içindeki Aybar, Boran, Aren, Sargın hizipleşmelerinin yanında ya da karşısında değil, TİP’i TİP yapma kaygılarıyla hareket etmiştir.
Yayımladığı ANT dergisinde de kendi meşrebine uygun bir tarz-ı siyaseti izlemiştir. TİP’de asla bilimsel olmayan SD ve MDD tartışmalarında da taraf olmamıştır. Öğrenci gençliğin başını çektiği ve kuruluş sırasıyla; TİİKP, THKO, THKP-C, TKP/ML, DDKO türünden örgütlemeler hakkında da gazeteciliğinde gözettiği “nesnel gerçekliği” yansıtma ölçüsünü kullanmayı yeğlemiş / denemiştir.
Sınıf mücadelesinin belirleyiciliğinin farkında olarak işçi sınıfı hareketinin yeni nitelikler kazanmasını arzulamıştır. İşçi sınıfının sendikal birliğini gerçekleştirmeye aday DİSK’in sendika bürokratları ile yakın ilişkilere girmiş, dönemin ses getiren grev, direniş, yürüyüş, fabrika işgali gibi eylemleri gücünce desteklemiştir.
D.Ö.’in Bab-ı Ali semti dışındaki Proleter Devrimci Kadrolarla yakın bir ilişkisi olmamıştır. Onun etrafında daha çok ANT dergisinde rol ve sorumluluk alan üniversiteli öğrenci gençliğinin, öğretim üyelerinin, avukatların bulunduğunu biliyoruz.
D.Ö. ile en büyük çelişkimiz ANT dergisinde yer ve sorumluluk alan 30 kişilik yayın kurulu üyelerinin seçimine ve onlarla kurulan ilişkilerine ilişkindir. Sosyalizmden haberli pek çok aydın gibi D. Ö. de tek başına binbir sorunla boğuştuğu, sokaklarında “lağımların açıktan aktığı” Bab-ı Ali tuzağında Modern Proletarya ile buluşmayı, proletaryanın en militan ve en ileri unsurlarıyla organik ilişkilere geçmeyi akıl edememiştir. Proletarya da D. Ö. türünden aydınlara ulaşmayı, onu etkilemeyi düşünememiştir.
D.Ö. ve eşi İnci, aydın kimlik ve kişiliklerinin yanı sıra kurdukları yayınevinin her işine el uzatan emekçileriydi de aynı zamanda. Kardeşi Çiğdem de aynı durumdaydı.
ANT dergisinin 30 kişilik yayın kurulu üyeleri arasında biri hariç (Av. Müşür Kaya Canpolat) tamamını çeşitli vesilelerle, TİP içinde, DİSK’te, üniversitelerde ve cezaevlerinde yeterince tanımış ve devrimciliklerini sorgulayıp sınamıştık. İdeolojik, politik ve örgütsel seçimimize uygun biçimlerde söyleyecek isek; D.Ö.’in ANT dergisi yayın kurulunda (bir ikisi hariç) özel hayatı, işi, üretimi, ideolojik-sınıfsal aidiyeti ve eylemiyle, ayrıca, varsa polis-işkence-cezaevi deneyimi ile tutarlı olan, işçi sınıfı hareketine, sosyalist harekete ve siyasi birlik konusuna katkı yapmış, tartışmaya değer tezleri ve tahlilleriyle öne çıkmış bir tek kişi dahi bulunmamaktadır.
Şimdi köprülerin altından pek çok suyun aktığı bir zamandan ve de insanların binbir kılığa girip çıkmasından sonra, burada, Osman Saffet Arolat, Faruk Pekin, Tektaş Ağaoğlu, Ragıp Zarakolu, Aydın Engin, Oya Baydar, Harun Karadeniz, Nurer Uğurlu, Sıtkı Coşkun, Fahri Aral, Nabi Yağcı, Nebil Varuy, Enis Coşkun, Yücel Yaman, Hüseyin Baş, Çetin Özek, İdris Küçükömer, İsmet Sungurbey, Fethi Naci, Süleyman Üstün, Şinasi Kaya, Orhan Suda, Muzaffer Sencer, Asaf Savaş Akad, Yalçın Yusufoğlu, Nihat Behram vbg. kişilerin adlarını anıp, siyasî “vukuatlarını” sayıp dökerek D. Ö.’in anılarında özellikle vurgulayıp andığı kimseleri anmak dahi istemeyiz. Üç Ciltlik 12 Mart 1971’den Portreler ile 15/16 Haziran kitaplarımızda sosyalizm adına yola çıkıp da tekleyenlerin, geri adım atanların ya da davadan dönenlerin konumunu teşhis etmek, mümkünse tedavi etmek, değilse tecrit ve teşhir etmek, hesaplaşmak, kavga etmek amacıyla zaten belgelemiş ve açığa vurmuş bulunuyoruz. Bu nedenlerle burada tekrar kalemimizi kirletmeye gerek görmüyoruz.
D.Ö.’in ANT dergisinde rol alanlardan 30 kişilik yayın kurulu üyeleri arasından Av. Müşür Kaya Canpolat’ı hariç tutuşumuzun sebeplerini de şöyle açıklamalıyız: Adanalı Müşür gözümüzde “Çağdaş bir Karacaoğlan”dır, her şeyden önce. Onunla da (Şart değil, ama) aynı şeyleri söylemiyoruz. Asla!.. Fakat o hiç olmazsa TİP ve DİSK içinde üstlendiği rolleri açıkça (yetmez ama) ve lafzen de olsa, özellikle de dost meclislerinde, mizahla karışık biçimlerde dile getirmektedir. Sosyal olay, olgu, süreç ve verileri nesnel gerçekliğinde eleştirerek “terazisini” oldukça düzgün tutmaya özen göstermektedir.
Proleter Devrimci ölçülerimize göre ve “düzgün insan” profili bahsinde, ANT’ın yayımladığı kitaplara sahiplenen, yayınevinin tüm işlerini üstlenen fukara ve emektar Osman Çobanoğlu’nu burada anmalıyız. Çobanoğlu, ürettiği kitapların bedelini fazlasıyla ödemiş, hapis yatmış, kitapları toplatılmış biridir. Halen tüm baskı ve kuşatmalara rağmen ANT yayınevinde öğrendiği basın-yayın faaliyetini YAR Yayınları aracılığıyla sürdürmektedir.
D.Ö. Bab-ı Ali üzerine söz ederken, ilerici yayın faaliyetinin çilesini çeken, kendisinden daha çok bedel ödeyen, kitabevi bombalanıp yağmalanan, kitapları Selimiye Kışlasında yakılan, her sıkıyönetimde tutuklanan, kardeşim, Öncü Kitabevi sahibi Zeki Öztürk’ten de söz etmemiştir anılarında.
D.Ö. anılarında; 15/16 Haziran sürecine, Direnişin hazırlanışına, eylemdeki direngenliğe, Modern Proletaryanın polis, işkence deneyimlerine, mahkemelerde direnişin tarihsel ve sosyal haklılığını nasıl savunduklarını, sosyalizmin onurlu sesini nasıl haykırdıklarını, sendika bürokrasisine karşı verdikleri mücadeleyi, dergisinde en azından üniversiteli öğrenci gençliğine, Latin Amerika ve Orta Doğu’daki devrimci kalkışmalarına verdiği yer kadar bir göndermede dahi bulunmamaktadır.
D.Ö. anılarında, s. 503’de benim “sendikacı” olduğumu ve DİSK ve T. Maden-İş Sendikası yöneticilerini “pasifizm” olarak eleştirdiğimizi söylemektedir. Bağımsızlığına titizlikle düşkün donanımlı bir gazetecinin benim kimileri gibi profesyonel sendikacılık yapmadığımı bilmesi gerekirdi. O dönem (1962-1970) T. Maden-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyeliği ve Kocaeli’nde Türkkablo Fabrikasındaki ilk sendikalaşma döneminde İşyeri Baştemsilciliği yapmıştım. Hayatımda hiçbir dönem ücretli sendikacılık yapmadım. Bu yolda yapılan önerileri reddettim (Bu konudaki tavrımı şimdi de beğeniyorum. İyi ki reddetmişim…). İdeolojik ve politik seçimime uygun biçimde tezgah başında ve işçi sınıfı içinde kalmayı yeğledim. Sendika bürokrasisini “aktivist” ya da “pasifist” gibi sıfat ve nitelemelerle değil, parlamentarizme ve ekonomizme bağlılıkları gibi ideolojik ve sınıfsal aidiyetlerine uygun konumlarıyla daima karşıya alıp eleştirdim. Bununlada yetinmeyim mücadelesini verdim. Bu konu tüm açıklığıyla kitaplarımızla da belgelidir. Ayrıca bu kitaplarımız D.Ö.’ye de iletilmiştir.
12 Mart 1971 askerî faşist darbe sürecinde kapatılan ve yargılandığımız Kocaeli Devrimci İşçi-Köylü Birliği (KDİKB) örgütümüzün bürosunda yapılan aramalarda bizlerin “illegal” bir çalışma içinde olduğumuzun “delili” olarak İŞÇİ-KÖYLÜ, KURTULUŞ, SOSYALİST ve ANT dergilerinin abone makbuzları da bulunuyordu…
Yani o günkü bilincimizle dahi ilerici-devrimci yayın organlarını birbirinden ayırmıyor, okuyor ve okutuyorduk; onlarla dayanışma içinde oluşumuzun bir ifadesi olarak da dergilere abone kaydediyor, kitlesel satışlarında rol üstleniyor ve sektirmeden ederini bürolarına iletiyorduk.
D.Ö.’nin anılarında çok fazla haşir-neşir olduğu üniversiteli öğrenci gençlik, üniversite öğretim üyeleri ve sendika bürokratlarına önemli bir yer verildiği görülmektedir.
D.Ö. anıları hakkında ilkin Cumhuriyet Kitap Ekinde Faruk Pekin’in bir yazısıyla karşılaştık. Bu imza yerine nesnel gerçekliği yansıtacağından kuşku duymadığımız birinin, örneklersek; Müşür Kaya Canpolat yazmalıydı diye düşünüyoruz. Ama ne yazık o da bu türden kritikler yazmaktan oldukça uzak durmayı tercih etmektedir.
Devrimci ve Marksist cenahımızın kitap kritiği, eleştirisi ya da tanıtımı gibi konulardaki “vukuatını” yakından biliyoruz. Bu durumu asla da yadırgamıyoruz. Burjuva ve küçükburjuva “sol” yaklaşımların, sansasyon ve magazinleşmenin yaygın olduğu bir süreçte çok önemli ham malzeme bırakan D.Ö. anılarının tartışılmasına henüz başlanılmamıştır.
Kendisinin “Sürgün Öncesi” ismini verdiği anılarından sonra yazdıklarına bakarak yurtdışındaki serüvenini de aynı yöntemle ilkeli ve dürüst bir biçimde kaleme alacağına inanıyoruz. Onun Belçika’daki hayatını ve mücadelesini ayrıntılı bilmiyoruz. Birlikteliklerini ilkeli biçimlerde götürdükleri anlaşılan değerli eşi İnci ile birlikte, hayat kavgasında ve iddialarının arkasında durduklarını biliyoruz.
D.Ö. gerek işçi sınıfı hareketine, gerekse demiryolu misali ebediyete kadar paralel gitmeyecek olan sosyalist harekete, bu arada “Millî Mesele” ile “Milliyetler Meselesi”ne nasıl baktığını da yakinen biliyoruz. Marksist-Leninist bakış açısıyla söylenecekse; D.Ö. şoven ve sosyalşoven bir çizgiye de düşmemiştir. Laz İsmailgillerin ilerlemeci Harici Büro “TKP” idealizasyon ve mistifikasyonlarına da bulaşmamıştır. Yurtdışındaki her ilerici-devrimci birime yardımcı olmaya çalışmıştır. Onun “Ulusların kendi kaderini tayin, tespit ve ayrılma hakkı” ilkeselliğine düzgün baktığını da biliyoruz. Siyasî parti deneyimi olarak I. TİP içinde gözünü açtığını, “aydın” tartışmalarıyla Aybar oportünizminin partiye verdiği zararları meşrebince anılarında anlatmaktadır. “Gençliğin Yolu İşçi Sınıfının Yoludur” sloganını zikretmese de, asla birleşik, güçlü, güvenilir ve donanımlı bir Komünist Parti ya da İşçi Sınıfı Partisi (İSP) olmayan, belli ölçülerde Marksizm’den esinlenen, arkasında yeraltı faaliyetinden gelen KP ya da İSP’nin güvencesinden yoksun bulunan legal TİP’in ilerici-devrimci gençliğin dinamizmini bünyesine alamadığını ve de günümüzde birer “örgütler anarşisi” hastalığına dönüşen ve genellikle öğrenci gençlik kaynağından beslenen örgüt anlayışlarını onaylamadığını da doğru teşhisleriyle aktarmaktadır.
D.Ö. anılarında, yaşadığımız coğrafyadan 38 yıllık gaybubetinin getirdiği bazı yanılgılarla sıkıntılar da bulunmaktadır. Keşke memleketini, buradaki sınıf mücadelesini, emekçi halk hareketlerini, sosyalist hareketi daha yakından izlemiş olsaydı, keşke ve özellikle de 30 kişilik yayın kurulu üyelerinin bu süreçteki evrimlerini, polis, mahkeme, cezaevi deneyimlerini ayrıntılı araştırıp inceleyebilseydi, keşke buradan edindiği bilgilerin ışığında bir özeleştiri yapsaydı, böylelikle genç nesillerin yararlanacağı bir anı bırakabilirdi demekten de kendimizi alamıyoruz. 38 yıllık gaybubetinde bilmediği, yeterince ilgi duyup araştırmadığı yüzlerce konu ve sorunlar da vardır. Böyle oluşu da doğaldır. Onu bu türden eksikliğinden dolayı asla suçlayamıyoruz.
Bunlardan birini aktarmak istiyoruz: E-posta yoluyla bize iletmiş olduğu mesajından da anlaşılacağı üzere; kardeşim Öncü Kitabevi sahibi Zeki’nin başından geçenleri bilmediği anlaşılıyor. Ağabeyim Avni Memedoğlu’na selam gönderiyor! Oysa onu tam 11 yıl önce doğaya teslim etmiştik. Bilim-Politika-Sanat-Estetik-Etik bütünselliğinin kavgasının verildiği ve donanımlı adam sıkıntısının çekildiği bir memlekette yaşamaktayız. Bu türden konuları içeren “Politika, Sanat, Estetik Yolunda ‘Emeğin Ressamı’ Avni Memedoğlu” isimli kitabımızı ve ayrıca, okumasını-incelemesini istediğimiz diğer yayımlanmış telif eserlerimizi, dergi, gazete ve broşürlerimizi de kendisine iletmiştik. Böylelikle yeniden tanışmamızı sağlamak, memleketten ayrıldığı 38 yıllık eksikliğini nispeten giderip diyalogumuzu anlamlı kılıp kolaylaştırmak istemiştik. Demek ki, D.Ö. bu materyallerimizi incelemeye zaman ayıramamış…
D.Ö. ve eşi İnci anılan kitaplarıyla faydalı bir çalışmayı gerçekleştirmişlerdir. Özlemini duyduğu memleketlerine geri geleceklerini, 38 yıllık bir hasreti gidereceklerini, hayatı ve mücadeleyi kucaklamaya aday, sınıf mücadelesi temelindeki yeniden bir oluşuma deneyimleri ışığında katkı sunacaklarını kendilerinden umuyor ve bekliyoruz. Zira memlekette onların niteliklerinize sahip gazeteci kalmadı.
(Sanat Cephesi 7,http://www.sanatcephesi.org)
DOĞAN ÖZGÜDEN İLE RÖPORTAJ – Volkan ALICI
“Büyük Medya Kirli Hesaplara Hiç Bu Denli Alet Olmamıştı”
(24 Ocak 2011, http://bianet.org)
Gazeteci Doğan Özgüden, 1960′lı yılların büyük gazetelerinden Akşam’ı, emek ve demokrasi hareketinin yayın organına dönüştürmüş efsanevi genel yayın yönetmeni. Birçok ilk’i hayata geçirmiş Ant dergisinin ve Ant Yayınları’nın kurucusu… Kürt sorunundan Kemalizme, pek çok netameli konuda aydın tavrını (hem de 70′li yıllardan başlayarak) ödünsüzce sürdürmüş bir gazeteci… 60 yıllık gazetecilik ve mücadele serüveninde davaları, sürgünlüğü, tehditleri göğüslemiş; yok sayılmayı, suskuya terk edilmeyi, değerbilmezliği de yaşamış bir eylem adamı..
İşte bu hareketli yaşamı (dostlarının ve eşi İnci Hanım’ın ısrarı üzerine) kaleme almış Özgüden; çocukluğundan 1971 yılında başlayan sürgünlüğe kadar yaşadıklarını, ‘Vatansız’ Gazeteci* adıyla kitaplaştırmış.
Türkiye basın ve siyaset tarihinin önemli dönemeçlerinin tanıklığının da ortaya konduğu kitap, ne yazık ki henüz yeterince ilgi görmemiş. Kitap bize vesile olsun dedik, Özgüden’le bianet için konuştuk. Söyleşiye geçmeden önce biraz ‘Özgüdenler tarihi’: Doğan Özgüden, eşi İnci Özgüden Tuğsavul ile 1967′de haftalık sosyalist dergi Ant’ı ve Ant Yayınları’nı kurdu; dergi, 1971′de Sıkıyönetimce kapatıldı. Özgüdenler hakkında yazdıkları ve yayımladıkları yazılar nedeniyle 50′den fazla dava açıldı, 300 yılı aşkın hapis istemiyle yargılandılar. 1971 yılında, Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldılar; artık mücadele yurtdışında sürecekti. Gerek 12 Mart, gerekse 12 Eylül cuntalarına karşı yurtdışında örgütledikleri kampanyalar, her iki dönemin cunta şeflerini ve Özal gibi ‘darbe başbakanları’nı çok kızdırdı. 200′e yakın rejim karşıtıyla birlikte 1982 yılında Türk vatandaşlığından çıkartıldılar. Bu karar on yıl sonra iptal edildiyse de, Dışişleri Bakanlığı kendilerine, Türkiye’ye döndükleri takdirde tutuklanmayacakları ve yargılanmayacakları konusunda herhangi bir yazılı güvence vermeyi reddetti. Özgüdenlerin sürgünlüğü Belçika’da devam ediyor. Gazeteciliği de burada sürdürüyorlar. Özgüden çifti, 1974′den beri çeşitli dillerde yayın yapan Info-Turk Ajansı (http://www.info-turk.be) ile çokuluslu göçmen eğitim merkezi Güneş Atölyeleri ‘nin(http://www.ateliersdusoleil.be) yöneticiliğini yapıyor.
Doğan Özgüden, 2008 yılında, aldığı tehditlerle de gündeme gelmişti. Bianet’in 12 Aralık 2008 tarihli haberinden özetlersek; “Özgüden, Brüksel’deki Türkiye Büyükelçiliği’ndeki bir tören sırasında Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün Rumların ve Ermenilerin Türkiye’den tehcir edilmesi politikasını övdüğünü İnfo-Türk’te duyurmuştu. Site, aynı törende Büyükelçi Fuat Tanlay’ın da, Türk bayrağını öven ve ‘Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım’ ifadesinin geçtiği bir şiir okuduğunu bildirmişti. Söz konusu kişilere yönelik eleştiriler üzerine Beltürk başta olmak üzere hükümet yanlısı birçok sitede, İnfo-Türk’e karşı, Doğan Özgüden’in linç edilmesini teşvike kadar varan bir kampanya” yürütülmüştü.
Doğan Özgüden Türkiye’de Gazeteciler Sendikası, Gazeteciler Cemiyeti, Basın Şeref Divani ve Basın İlan Kurumu yönetim kurullarında, Türkiye İsçi Partisi Merkez Komitesi’nde bulundu. Halen Belçika Gazeteciler Cemiyeti, Belçika İnsan Hakları Derneği, Brüksel Kültürlerarası Etkinlikler Merkezi (CBAI) ile Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığıyla Mücadele Hareketi’nde (MRAX) çalışmalarını sürdürüyor.
Hakkınızda açılan 50′den fazla dava, 300 yıla yakın hapis istemi… Vatandaşlıktan çıkarılma… Ne yaptınız da devleti bu kadar kızdırdınız?
Demokrasiden ve insan haklarından asla nasibini alamamış bir devlete kızgın olan her kişinin yapması gerekeni yaptığım için…
Sürgünlük süreci nasıl başladı? Bu kararı vermek kolay olmasa gerek?
İnci’ye ve bana karşı açılan davaların ciddi boyutlara ulaşmasına rağmen, sarı basın kartlı gazeteciler olarak kolaylıkla pasaport alabileceğimiz halde, “Ne olur ne olmaz, bir gün lazım olabilir” diye düşünüp de zamanında pasaport dahi almamıştık. Bir yıl önce, 15-16 Haziran direnişinden sonra “Kapitalistleşen subaylar işçi sınıfını yargılayamaz” diye yazdığım için zaten askerlerin tehdidi altındaydım. Sıkıyönetimin Ant’ı kapatıp bildirilerle ve “insan avı” afişleriyle beni aramaya başlaması üzerine, yazı kurulundaki arkadaşlar, ne pahasına olursa olsun Türkiye’yi terk ederek Avrupa’da cunta yönetimine karşı mücadele yürütmemizde ısrar ettiler. Bunun üzerine bir yakınımızın aile pasaportunu tahrif ederek Türkiye’den çıktık.
71 darbesinden 30 yıl sonra da, cuntacı generalleri eleştiren bir yazınızdan dolayı hakkınızda bir dava açıldı; mahkeme, Türkiye’ye girer girmez tutuklanmanız için sınır kapılarına bildirimde bulundu. Bunu öğrenince neler hissettiniz?
Üzerimizdeki baskılar Avrupa’daki 40 yıllık sürgün yaşamında da hiçbir zaman kesilmedi. Bir an önce Türkiye’ye dönmeyi düşündüğümüz için iki yıl sahte pasaportla illegalde mücadele sürdürdük. Ne ki Demokratik Direniş adına yürüttüğümüz mücadele Cunta’yı rahatsız eder hale gelince, askerin mutemet adamı Turhan Feyzioğlu, Avrupa Konseyi’ne hakkımızda ihbarda bulundu. Bunun üzerine Hollanda’da legale çıkmak zorunda kaldık. Çalışmalarımızı Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’de yürütmek istiyorduk. Ancak TC Büyükelçiliği, Birleşmiş Milletler himayesinde mülteci olduğumuz halde, Brüksel’e yerleşmemizi tam üç yıl engelledi. Genel aftan yararlanarak 70′li yılların sonunda Türkiye’ye kesin dönüş yapmaya karar vermiştik ki, bu kez de militarizm üzerine çevirdiğim bir kitabın Türkiye’de yayınlanması üzerine İstanbul Donanma Askeri Savcılığı hakkımda dava açtı, dönüşümüzü ileri bir tarihe erteledik. Ancak 12 Eylül Darbesi’nden sonra diğer rejim muhalifleri gibi vatandaşlıktan atılmamız dönüşü tamamen olanaksız kıldı. 71 Darbesi’nin otuzuncu yıldönümünde yazdığım yazıdan dolayı hakkımda dava açılması, Türkiye’ye dönersem sınır kapılarında tutuklanmama karar verilmesi hiç de şaşırtıcı olmadı. Dava, Türkiye’de düşüncelerini özgürce ifade etmeyi görev bilen herkesin başında Damokles’i kılıcı gibi sallanan 159. (şimdiki 301.) Madde’den açılmıştı. Yani orduya hakaret… 21. yüzyılda böyle bir maddenin yürürlükte olması Türkiye’yi yönetenler için tam bir yüzkarasıdır.
İki yıl önce de ciddi tehditler aldınız. Şu anki durum nedir? Yeni bir gelişme var mı?
Tehditler, hakaretler Belçika’da hiç eksik olmadı. Ama iki yıl önce tehditler o zamanki Büyükelçi Fuat Tanlay’ın Türk medyası aracılığıyla yaptığı kışkırtmalar sonucunda ciddi bir boyut almıştı. Bunun üzerine Belçika Hükümeti beni ve yönettiğim kurumları koruma altına almak zorunda kaldı. Büyük ölçüde bu tedbirlerin alınmasından, bir ölçüde de Tanlay’ın Başbakan Erdoğan’ın ‘Dışilişkiler Başdanışmanlığı’na atanarak Brüksel’den uzaklaşmasından sonra saldırılar yoğunluğunu yitirdi. Ama hâlâ sürekli temkinli olmak zorundayım.
Sizin yönetiminizde Akşam, büyük bir sol gazeteye dönüşmüştü. Ardından yine kurucusu olduğunuz Ant dergisi, en başarılı sol dergilerden biri oldu. Derken Ant Yayınları ile yayıncılık serüveni… İlk Che kitapları, ilk Filistin, ilk Kürt tarihi kitapları, gerilla hareketlerinin deneyimlerine dair Türkçedeki ilk ürünler… Tüm bunlar yayıncılık ve gazetecilik alanında hâlâ anımsanan deneyimler. Motivasyon kaynağınız neydi?
Hani Babıâli’de çok tekrarlanan bir söz vardır. “Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur”… Galiba bundan ben de nasiplenmişim. Kitabımda ayrıntılı anlattığım hareketli çocukluk ve ilk gençlik yıllarım bende mücadeleci gazeteciliğin ön koşullarını yaratmış olmalı. Gazeteci olmak için değil sırf yükseköğrenimde aileme yük olmamak için çalışmaya başladığım basın dünyasında gerek yurt, gerekse dünya olaylarını sadece iş olsun diye değil, belli bir sorumluluk duygusu içinde değerlendirme kararlılığım, benim sadece medyada değil, aynı zamanda sendikacılık alanında ve siyasal mücadelede de çizgimi belirledi.
Ant dergisi, o yıllarda; Mahirlere, Denizlere, 1971 direniş çizgisine destek veren tek legal sol yayın organıydı sanırım. Bu süreçten kısaca söz eder misiniz? Bu süreçte ne tür baskılarla karşılaştınız?
Mahir’ler, Deniz’ler, Kaypakkaya’lar, Türkiye’de 60′lı yılların başında örgütlenmeye başlayan sosyalist hareketin en genç ve en sağlıklı filizleriydi. Benden sonraki kuşaktandılar. Benim gibi onlar da TİP deneyinden geçtiler ve orada büyük hayal kırıklıklarına uğradılar. Kitapta anlatıyorum. Daha onların adları birinci planda duyulmaya başlamadan önce, 1964′te yapılan 1. Büyük Kongre’de TİP, sol gençlikle bağlarını büyük ölçüde koparttı. Bu tavra muhalefetimden dolayı partiden ihraç edilinceye kadar TİP içinde, daha sonra yönettiğim Akşam’da ve Ant’ta devrimci gençliğe hep destek oldum. Pratikteki yanlışları ne olursa olsun, ki bunları da Ant’ta eleştiriyorduk, onlar gerçekten yaşamlarını, kişisel mutluluklarını sosyalizm için feda etmiş gözü pek, yürekli devrimcilerdi. 12 Mart’tan sonra sağıyla soluyla her yandan saldırıya uğrayan bu gençlere destek olmak, onları savunmak bir görevdi, biz bu görevi yerine getirdik.
1964-66 yılları arasında Akşam’ın, 1967-71 arasında da Ant dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptınız… Türkiye basın tarihinin özellikle 71′e kadarki sürecinin en yakın tanıklarından birisiniz. Bu bilgi ve deneyimle, bugünün yazılı medya ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de gazetesi, dergisi, internet sayfalarıyla bir sol/muhalif medya damarı var. Türkiye’de bu alandaki çalışmaları, yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz Türkiye’deyken büyük medya, büyük sermayenin, siyasal iktidarların kirli hesaplarına bu denli alet olmamıştı, bunlarla bu denli iç içe geçmemişti. Teknolojik gelişme, görsel medyadaki ve sanal iletişimdeki inanılmaz yenilikler dikkate alındığında benim dönemimle kıyaslama yapmak çok zor, çünkü veriler çok farklı. Benim için önemli olan sorunuzun ikinci bölümünde sözünü ettiğiniz sol/muhalif medya damarı… Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada geleceği belirleyici olan bu damar. Golyat’a kafa tutan Davut’lardır bunlar.
Gazetecilik çalışmalarınız sürgünde de devam etti. İnfo-Türk web sayfası, kitaplar, broşürler… Gazeteciliği sürgünde sürdürmenin zorlukları neler?
Sürgündeki gazetecilik çalışmamız aslında Ant’ın bir başka coğrafyada, farklı dillerde, farklı bir okur kitlesine seslenen yeni bir versiyonudur. Hep yukarıda sözünü ettiğimiz damardan beslendik, o damarı besledik. Özellikle Türkiye’de yayın yasaklarının sürdüğü dönemlerde Türkçe yayınlar da yaptık, Türkiye’ye soktuk, ama özellikle sanal ortama geçildiğinden beri daha çok dünya kamuoyuna seslenen çalışmalar yürütüyoruz. En büyük zorluk tabii ki dil sorunundan kaynaklanıyor. Ana dil dışındaki dillerde yayın hazırlamak çok dikkat ve özen gerektiriyor.
İnci Hanım’la birlikte, Avrupa’daki diğer muhalif sürgünlerle birlikte Demokratik Direniş Hareketi’ni kurarak cunta rejimine karşı kampanya yürüttünüz. 1980 darbesinden sonra da bu kez Evren cuntasına karşı Avrupa’da kurulan Demokrasi İçin Birlik (DİB) hareketinin örgütleyicilerinden oldunuz. Belleğinizde o mücadele yıllarından bugüne kalan en diri görüntüler, anılar neler?
Demokratik Direniş Hareketi… O yıllarda Avrupa özelinde İspanya, Portekiz ve Yunanistan da Türkiye gibi faşist diktatörlüklerin pençesindeydi. Vietnam Savaşı, Latin Amerika, Afrika ve Asya’da ulusal kurtuluş hareketleri… Tüm bu ülkelerin direnişçileriyle gerçek bir kardeşlik ve yoldaşlık yaşadık. Demokrasi İçin Birlik Hareketi’ni başlattığımızda Türkiye halklarının direnişçileri oldukça yalnızdı, direniş örgütlemek daha zordu. 12 Eylül Cuntası’na karşı AB’nin başkentinde düzenlediğimiz ilk büyük protesto gösterisini unutmam mümkün değil… Ancak bu direnişi örgütleyen bir avuç devrimcinin, daha sonra onların sağladığı olanaklarla Avrupa’ya intikal edip bir nevi hazıra konan “siyasal önderler” tarafından kendi siyasal pazarlıklarına engel görülerek tasfiye edilmesi acılı bir anıdır.
Şu anda mesleğe köşe yazarı olarak devam eden isimler de dahil, birçok ünlü isimle Akşam döneminde birlikteliğiniz, çalışma arkadaşlığınız oldu. Gazete ve dergi serüveni bittikten sonra, özellikle sürgünlük sürecinde de ilişkinizin sürdüğü isimler oldu mu? Şunu da soruya eklemek istiyorum: Eski dostlukları düşündüğünüzde uzun sürgünlük yıllarında neler yaşadınız?
Avrupa’ya yolları düştüğünde arayıp soranlar, arada bir telefon ya da e-mail’le haberleşenler olsa da, çok az… Devlet terörünün hakkımızdaki baskı ve soyutlama kampanyasından ötürü bu durumu, içim burkulsa da, anlıyorum. Gazetecilik hayatımda birlikte çalıştığım arkadaşları, zaman zaman aramızda çıkan görüş ayrılıklarına rağmen hep sevgiyle anıyorum. Çetin Altan ve Yaşar Kemal, o kuşaktan hayatta kalan ve hâlâ aynı üretkenlikle yazmaya, eser vermeye devam eden Türkiye’nin en güçlü kalemleri… Akşam’ı yönetmeye başladıktan sonra açtığım forum sayfasına, “Düşünceye Saygı” genel başlığını koymuştum. Bugün karşı görüşte de olsam kendilerinin düşüncelerine saygı duyuyorum, yeter ki onlar da benim düşüncelerime saygı duysunlar…
70′lerden beri Kürt sorununa önem veriyorsunuz. Bugün de Avrupa Barış Meclisi üyesi olduğunuzu biliyoruz. Kürt sorunu etrafında yapılan tartışmaları ve sorunun çözümü konusunda Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye sosyalist hareketinin çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tıpkı gençlik konusunda olduğu gibi, Kürt sorununda da Türkiye sosyalist hareketi üstüne düşen görevleri, en azından benim Türkiye’de bulunduğum yıllarda yeterince yerine getiremedi. Ama öncesi de var… Sol bu konuda cumhuriyetin ilk on yıllarında da Kemalizm’in dümen suyunda sürüklenmişti… Bugün Kürt ulusal hareketi sadece Türkiye değil, Ortadoğu siyasetinde, hatta Avrupa siyasetinde etkin ve belirleyici bir güçtür. Halkların ve azınlıkların özgürlükleri konusunda Türk Devleti’nin karşısında muhataptır. Türkiye sosyalist hareketi ona destek olmak zorundadır.
Son sorumuz: Türkiye’de en çok neyi özlediniz? Yarın çıkıp gelme olanağınız olsaydı, burada yapmak istediğiniz ilk ne olurdu?
Türkiye’ye dönüş birçok koşullara bağlı ve de zor… Google Map çıktı çıkalı en sevdiğim şeylerden biri, günlük çalışmadan yoruldukça; çocukluğumdan itibaren yaşadığım köyleri, büyük kentlerde yaşadığım, çalıştığım mahalleleri, sokakları arayıp bulmak, uydu fotoğraflarına bakmak. Ne yazık ki artık çoğunun yerinde yeller esiyor ya da beton yapılar yükseliyor. Olsun, yine de ilk fırsatta oralara gidip binbir acı ve sevinçle dolu geçmişimi bu dünyadan kopup gitmeden bir daha yaşamış olurum…
Kitabın Künyesi
Vatansız Gazeteci – Cilt 1
(Sürgün Öncesi)
Doğan Özgüden
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi
İstanbul 1. basım 2010
557 sayfa
Yazı okunma sayısı(2812) Bugün okunma sayısı(0)
Metin Altıok’tan Zeynep’e Mektuplar – Metin Altıok
“Sevgili kızım, biriciğim;
Uzun bir süredir sana mektup yazamadım. Nedenleri vardı. Aramızdaki kopukluk duygusal değil, bir iletişim kopukluğuydu. Senin için canımı bile verebileceğimden kuşkun olmasın. Özlemin taş gibi göğsümde duruyor. Düşlerime giriyorsun. Sokakta bir kız çocuğunun “baba” diye bağırması yüreğimi kanatıyor. Kaç zamandır bana baba demene hasretim. Bu yazı seninle birlikte geçirmeyi ne kadar isterdim bilemezsin. Ama olmadı, olamadı.”
Edebiyatımızın “acıya kiracı” şairi Metin Altıok’un, kızı Zeynep’ten çok uzaktayken ona yazdığı mektuplar
Kitabın Künyesi
Metin Altıok’tan Zeynep’e Mektuplar
Metin Altıok
Kırmızı Kedi Yayınevi / Anı Dizisi
Ocak 2013
120 sayfa
Yazı okunma sayısı(2379) Bugün okunma sayısı(1)
Bir Vicdan Davası – Aziz Nesin
Onbeş yıl süren TYS genel başkanlığım süresini ve yazarlarımıza ilişkin anılarımı ayrıntılı olarak yazmayı çok istiyorum ama yetmişyedi yaşımdan sonra buna artık zamanım olacağını sanmıyorum. Tomris Uyarı aşağıladığım savı ile 3 milyon lira ile birlikte [toplam 51 milyon [667 bin 5001 lira tazminat ödeme cezasına çarptırılmış olmam dolayısıyla bu kitapta derlediğim belgeler onbeş-yirmi yıllık sendika yaşamımın hiç olmazsa çok kısa bir bölümünü yansıtacaktır diye düşünüyorum. Amacım, kendimi savunmak yada kendisini aşağıladığımı söyleyen Tomris Uyar’ın haksızlığını kanıtlamak değil. Açtığı tazminat davasını
Kitabın Künyesi
Bir Vicdan Davası
Aziz Nesin
Nesin Yayınları / Anı Dizisi
Kasım 2012
310 sayfa
“Vicdan” denen yer neresi? – Oktay Akbal
“…sonunda değmeyeceğini bile bile, bir ulusal onur savunmasıyla tam on beş yıl Türkiye Yazarlar Sendikası’nın başkanlığını sürdürdüm. Buna sürdürmek değil de katlanmak demek daha doğru olur.”
“Dünyanın bütün ülkelerinde yazar örgütlerini devletin kültür bakanlıkları, belediyeler, yayın örgütleri gibi kuruluşlar desteklerken, Türkiye’de TYS bu tür kuruluşlardan hiçbir destek almadığı, alamadığı gibi, bütün bu kuruluşlar TYS’nin karşısında olmuştur.”
Aziz Nesin’in bir öykü niteliğindeki “Bir Vicdan Davası” adlı kitabını okuyorum. (Adam Yayınları). Sağlığında yazdığı, hazırladığı bir ilginç kitap… Aziz Nesin’in sendika kongresinde söylediği bir söz, daha doğrusu yazılı, sözlü sataşmalara karşı öfkeyle kendini tutamayıp bir kadın yazar için “Elini vicdanına koyacağına başka yerine koymuş” demesi… Bu sözün ona beş milyon liraya mal olması!..
Ben de, Aziz Nesin gibi Türk yazarlarının bir örgütte toplanmasını, sorunlarını bu örgüt eliyle çözümlemeye çalışmasını savunanlardan biriyim. Kaç kez yazdım, ta 1945′teki “Genç Yazarlar Derneği”nden 1950 sonrasının Türk Edebiyatçılar Birliği’ne, 1970′ten başlayarak Türkiye Yazarlar Sendikası’na elden geldiğince yazarlarımızın belli bir çizgide, edebiyat, sanat yolunda başarılı çalışmalar yapmasını sağlamaya uğraştım.”
Aziz Nesin’in 29 Ocak 1992′de yayımlanmak için hazırladığı “Bir Vicdan Davası”nın önsözünde yazdığı şu sözlere, daha doğrusu bu yargıya, ben de katılıyorum:
“Ama TYS örgütünün en çok karşısında ve karşıtı olanlar – çok şaşılası bir şey! – yine yazarlar, hatta örgütün üyesi olan yazarlar olmuştur… Türkiye’ye özgü durumdan dolayı 500 üyesi olan TYS’yi yönetmenin bütün Türkiye’yi yönetmekten daha zor olduğunu söylersem abartma olarak alınmamalıdır.”
Bu sözü bir kez ben de SHP Genel Başkanı Sayın Erdal İnönü’ye bir kurultay sırasında söylediğimi anımsıyorum. “Sizin partiyi, SHP’yi yönetmek çok zordur, ama bizim sendikayı yönetmek çok daha zor” dediğimde İnönü, “Sizin her üyeniz ayrı bir sorun, ayrı bir kişilik, elbet öyle olur” demişti… Zoraki başkan olarak (tıpkı İnönü gibi) beş yıl başkanlığını yaptığım TYS’den bir kaza sonunda ayrıldım. Şimdiki başkan, değerli şair dostum Ataol Behramoğlu’na kolaylıklar dilerim.
Gelelim “Bir Vicdan Davası”na… Davayı Tomris Uyar açmıştı. Tomris Uyar, benim en beğendiğim öykücülerdendir. İşlediği konular, anlatış biçemi Uyar’ı öykü sanatının önde gelen bir yazarı yapmıştır. Ne var ki Uyar, sendika kongresinde Aziz Nesin’in bir sözüne alınmış, mahkemeye başvurarak Aziz Nesin’den cezasıyla birlikte toplam beş milyon almıştır. Aziz Nesin gibi eli sıkı bir yazardan beş milyon alabilmek büyük bir anlam taşır. Ama Nesin bu vicdan davasını kitaplaştırarak bu beş milyonu kat kat çıkartacağını biliyordu, ne var ki yaşamında bunu başaramadı.
Bakın mahkemedeki savunmasında ne demiş Aziz Nesin:
“Bunca haksız ve hiçbiri doğru olmayan suçlamaları yapan insan, elini vicdanına koyarak bu suçlamaları yaptığını söylerse, o insana, elini vicdanına değil, vicdanı sanarak yanlışlıkla başka yerine koymuş olacağını söylemek, hiç de hakaret değil ancak ağır bir suçlamanın yanıtıdır. Elini vicdanı sanarak sarhoşlukla başka bir yere koymuş olmalı sözünden neden ve nasıl hakaret olduğunu anlamıyorum.”
Ben de vicdan denen yer neresidir diye düşündüm. Kimine göre yüreğinin üstü, kimine göre beyni, kimine göre başka yeri… Vicdan, bir kadın adıdır. Nerde olduğunu kimsenin bilemediği bir ‘yer’! Bu olay eli sıkı Aziz Nesin’e beş milyona mal olmuş!.. Ama sonunda bir kitap çıkmış, belgesel, eğlenceli, rahat okunan bir anlatı: “Bir Vicdan Davası.”
Yazı okunma sayısı(3469) Bugün okunma sayısı(0)
Çığlık, Vahşet ve İsyanın Mekânı: Diyarbakır Zindanı – Müslüm Üzülmez
diyarbakır;
taşların gibi bir yanın hep karanlık olsa da, sanmıyorum
güneş seni sevdiği kadar başka bir kenti daha sevsin.
Diyarbakır ve Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nin benim yaşamımda çok farklı yerleri vardır. Diyarbakır, doğup büyüdüğüm ve umutla kırlangıçların kanadında baharları beklediğim kenttir. Diyarbakır Cezaevi ise, yaşamımın en zor anlarının geçtiği, teslimiyet ve direnmenin at başı gittiği dönemde onurumu korumanın mücadelesini verdiğim cehennemî bir mekândır.
Diyarbakır’ı hep sevmişimdir, rüyalarımı süsler. Anılarımda renkli, güzel bir yeri vardır. Diyarbakır Cezaevi ise, tam tersine rüyalarımı zahirler, “hatırladıkça hançerlenir yüreğim”. Bu nedenle, cezaevinde yaşadıklarımı, gördüklerimi, duyduklarımı unutmadım, unutmayacağım.
Diyarbakır ve Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi ile ilgili her haber, yazı, şiir, roman, film, sergi ilgimi çeker. Özellikle Diyarbakır 5 Noluyla ilgili yazılanlar beni fazlasıyla etkiler. Sevgili dostum ve hemşerim İsa Tekin’in Diyarbakır Cezaevi ile ilgili anılarını yazdığını duyduğumda çok sevindim. Kitabın Pêrî Yayınları tarafından ‘E TİPİ HİLTON’ Diyarbakır Zindanı adıyla yayınlandığını duyunca daha çok sevindim. İsa arkadaşımı kutluyorum. Tevazu gösterip “Sevgili Müslüm Abime, Umutların gerçek olsun. 08.11.2012 Amed” diye imzalayarak kitabından bir tane gönderme inceliğini gösterdiği için de ayrıca teşekkür ediyorum.
Kitap elime ulaşır ulaşmaz hemen okumaya başladım. Sayfaları çevirdikçe doğal olarak eski günlere gittim ve çok karmaşık duygulara kapıldım. Cezaevindeki arkadaşlarım, dostlarım, yoldaşlarım bir bir gözümün önüne geldi. Kahramanca duruşlarımız ve perişan hallerimiz birer tablo misali hafızama yeniden resmedildi. Bazen gerildim, bazen kızdım, bazen küfür ettim, bazen de güldüm. Geçmişi yeniden yaşadım diyebilirim.
İsa Tekin, kitapta kendi serüvenini anlatmış. Kendi serüvenini anlatırken 12 Eylül’ün vahşetini, 5 Nolu Cezaevini, emir-komutayla yapılan yargılamaları, onurlu insanların onurlarını korumak için nasıl mücadele verdiklerini kendi yaşanmışlığından hareketle döneme ilişkin tanıklığını kayıt altına almış. Anlatım ve kurgu güzel. Anlatıların arasına yer yer şiirlerinden koyması isabetli, Recep Maraşlı’nın önsözünü yazması ise şık olmuş.
Kitabın isminde anlamlı derin bir ironi var. Hilton’da hatırlı müşterileri memnun etmek için nasıl hizmette sınır yoksa, Diyarbakır 5 Nolu’da da mahkumlara nasıl daha fazla zulüm ederiz, baskı uygularız diye hizmette(!) sınır yoktu. Aç bırakma, susuz bırakma, dayak, küfür, yaralama, öldürme, yalan beyana ve itirafa zorlama, görüşe çıkartmama, görüşmecilere zulüm etme… ne ararsanız vardı menüde.
Kitabın üst başlığı “Esad-Yamak-Evren” ise, başta Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi olmak üzere 12 Eylül sonrası cezaevlerinde yapılanların tesadüfü olmadığını, emir-komuta zinciri içerisinde her şeyin bir plan dâhilinde yapıldığını çağrıştırdı bende. Çünkü o dönem Esad; 5 Nolu’nun Müdürü, Yamak; Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı, Evren; cuntanın başıydı.
Kitabın kapak fotoğrafında yer alan “Türkçe Konuş Çok Konuş” yazısı ise gündeme denk düşmesi açısından ve özü itibariyle anlamlı bence. Değişen ne var? Dün Kürtçe konuşmak yasaktı, bugün Kürtçe savunma yapmak yasak. Kürtler hiç yasaklardan kurtulmadı ve yasaklar yasaklanmadıkça da kurtulacağı yok!
İsa Tekin’le aynı dönem Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde bulunduk, ama hiç karşılaşmadık. Hücre veya koğuşlarda bir arada olmadık. Ama daha önceden kendisini tanıdığım için ortak dostlardan ismini duyuyor ve kendisinden haber alabiliyordum. O, Diyarbakır Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde “Rizgari-Ala Rizgari Davası”ndan; ben, “Türkiye Komünist Partisi-TKP Davası”ndan yargılanıyordum. Ayrı düşüncede olmamız, ayrı ayrı davalardan yargılanmamız önemli değildi; Cehennem zebanilerinin elindeydik: “Tüm gençliğimiz, hayallerimiz Diyarbakır zindanında yakılmak isteniyordu. Umutlarımız karartılmıştı ve bizim şahsımızda insanlığımız çürütülmeye, çalınmaya uğraşılıyordu. Biz de direnerek insanlığımızı korumanın derdine düşmüştük. Tüm yapılanlara rağmen, biz “terörist”, “eşkıya”, “anarşist” oluyorduk, devlet ise yapması/yapılması gerektiğini yapıyordu. O günler ki, çığlıklarımız bir türlü zindan duvarını aşamıyordu. Çünkü biz 12 Eylül’de Vurulmuştuk!”(s.26)
İsa Tekin kardeşimi ‘E TİPİ HİLTON’ Diyarbakır Zindanı kitabını yazması nedeniyle kutluyor, eline ve yüreğine sağlık diyorum.
“Tüm insanlık için zindansız, zulümsüz bir dünya umuduyla” her daim kalemin tükenmez, ferasetin açık olsun arkadaşım.
Müslüm Üzülmez
Künyesi:
İsa Tekin, Esad-Yamak-Evren ‘E TİPİ HİLTON’ Diyarbakır Zindanı, Pêrî Yayınları, İstanbul-Kasım 2012, 223 sayfa.
e-posta: muslimce@yahoo.co.uk
Web: http://www.uzulmez.info/muslum
Kitabın Tanıtım Yazısı
İsa Tekin; 5 Mayıs 1958′de Dicle’nin Koçik (Kuru Dere) köyünde doğdu. İlkokula köyünde başladı. İlk göçebeliği sekiz yaşında yaşadığı için Ergani Atatürk İlkokulu ve ardında okulunu değiştirmek durumunda kaldığı Ergani İnkilap İlkokulu’nda tamamladı. Orta ve lise öğrenimini de Ergani’de tamamladı. Ergani Lisesi ilk siyasi eylemi okul boykotu idi. Ardında sol siyasi çevrede siyasi yerini aldı. Değişik demokratik kitle örgütlerine üye oldu, aktif faaliyetlerde bulundu. Ergani’de kurulan Anti-Sömürgeci Demokratik Kültür Derneği (ASDEKEDER) Kurucu ve Yöneticileri arasında yer aldı. Mardin Eğitim Enstitüsü’nü kazandı, öğretmen olarak mezun oldu. İlk tayin yeri Karadeniz’in en güzel şehirlerinden olan Rize’de öğretmenlik yapıt. TÖB-DER üyesi oldu.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesinde tutuklandı ve sekiz yıl hapis cezasına mahkum edildi. Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevi’nde her onurlu siyasi tutuklu gibi, O da ağır ve onur kırıcı işkencelere maruz kaldı. Mahpusluk yaşamının on beş ayını Malatya E Tipi Cezaevi’nde çekti. Şiirlerle tanışması o döneme denk gelir. Zindanda yaşadığı duygu ve düşüncelerini şiirlerle dile getirmeye çalışır. İnfazına altı ay kala kaybettiği babasının vefatını Malatya cezaevinden çıktığı gün öğrenir. Malatya Cezaevinde yazmış olduğu 160 adet şiirine çıkarken el konulur. Mektuplarla dışarıya gönderdiği şiirlerinin bir kısmını “Serçe Yüreğim” kitabında yayınlar. Ayrıca değişik gazete, dergi ve sitelerde şiirleri ve yazıyalır yayınlanır. “Seslenen Yürektir” ikinci şiir kitabı olup, yine Peri Yayınları tarafından yayınlandı. “Dicle’ye Atılan Karanfilim Ben” üçüncü kitabı da Ekim 2007′de yine Peri Yayınları arasında çıktı. Dördüncü kitabı Diyarbakır cezaevinde yaşadıklarını anlattığı bu kitaptır.
İsa Tekin;
“Bu yürek attıkça, sevdam beni yaralasa da,
Bu sevdam adına, kalemim susmayacak!” der!
Yazı okunma sayısı(5383) Bugün okunma sayısı(4)
Piraye’ye Mektuplar – Nazım Hikmet Ran
Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Nâzım Hikmet’ten Piraye’ye Mektuplar kitabı, Nazım Hikmet’in eşi Piraye Hanım’a gönderdiği 581 mektuptan oluşuyor. Bu kitabın yanında ayrıca hepsi tıpkıbasım olan ve kitapla birlikte sadece 1000 adet basılan 26 mektubun bulunduğu bir kutu da bulunuyor.
Mehmet Fuat’ın hazırladığı Nazım Hikmet’ten Piraye’ye Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla basılan bir kitaptan ve içinde 26’sı zarfları ile birlikte birebir çoğaltılan mektupların bulunduğu özel bir kutudan oluşuyor.
Kitapta Nazım’ın eşi Piraye’ye gönderdiği 581 mektup bulunuyor. Kutu içinde yer alan ve tıpkıbasım olan mektupların 26’sı da, Nazım’ın 11 Kasım 1933 – 11 Kasım 1949 tarihleri arasında eşine gönderdiği mektuplar arasından seçilerek hazırlandı.
Kitapta yer alan mektuplarda karşımıza çıkan, yalnızca hayran olduğumuz şiirlerin yazarı Nâzım Hikmet değil. Eşi, çocukları, aile ve arkadaş çevresi, yaptığı işler, öteki mahkûmlarla ilişkileri, ülkenin, dünyanın, insanların durumları üstüne düşünceleriyle bir hayatın olabilecek en geniş görünümü… Çoğu, şairin eşine yazdığı aşk mektuplarından oluşan bu çalışma, büyük bir aşkın nasıl olduğunu ve ne anlama gelebildiğini gözler önüne seriyor. Kutu içinde tıpkıbasımları yapılan 26 mektubun içinde Nazım’ın Bursa Cezaevinden yazdığı 33.11.11 tarihli ünlü “Karıma Mektup” şiiri de bulunuyor. Diğer mektubunda ise Nazım’ın, Piraye’ye ithaf ettiği büyük yapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya başladığını öğreniyoruz.
Kitabın Künyesi
Piraye’ye Mektuplar
Nazım Hikmet Ran
Hazırlayan: Yeşim Demir
Yapı Kredi Yayınları / EDEBİYAT / Mektuplar
YKY’de 1. Baskı: Şubat 2012
Sayfa: 400
Yazı okunma sayısı(3354) Bugün okunma sayısı(0)
Mustafa Kemal’e Mektup – Celadet Ali Bedirxan
Celadet Alî Bedirxan’ın tarihsel büyük şahsiyeti çerçevesinde oluşan insan resmi, “Kürt münevverinin nuru” metaforunda saklıdır; ‘Kemal’e ermeye’ niyetli değildir, Celadet, direnir, zira Botan’ın kadim parıltısına çoktan riayet etmiştir. Bu manada, ne “Arapkirli”ye ne de “Nurslu”ya benzer, hele “Sekban”dan ve “Ziya”dan çok uzaktır, çünkü Xanî’nin en has varisidir ve belki de Venedik’in Kürdî muamması Mahmud el-Kurdi’nin Batı rönesansında kaybolmuş yüzüdür.
Mustafa Kemal’e Mektup’un yazılmışlığında kendini gösteren aykırı karşı-nutuk, sırayla inkârı, zulmü, yanlışları, gecikmişliği ve görülmezliği işler; Doğu-Batı filolojilerinden bihaber değildir yazar, kendi yazısı ve Başkası’nın yazısıyla Kürtçeye kendi beşeri ruhundan üfler; yabancılığın ‘temsil ve taktil’ine şiddetle karşı çıkarak, geleceği hatırlatır, çünkü bugünü, trajediyi, önceden görmüştür, ikaz etmekle meşguldür; görevinin hakkını veren zamansız bir politikacının ahlaki atmosferinin aura’sı, entelektüel melankolisine sinmiştir.
Kürtlerin temsiliyet krizine cevap vermeye adeta bütün hayatını adayan Celadet Bedirxan’ın Mustafa Kemal’e Mektup’u -metnin tarihi, öncesi ve sonrası bir yana bırakılırsa kendi başına-, Kürdoloji literatürünün ‘ilk postkolonyal metni’ olmaya aday ve en layık olanıdır.
Nameyek ji Mustefa Kemal re
Resmê insên î ku di çarçoveya şexsiyeta mezin a dîrokî ya Celadet Alî Bedirxan de derdikeve, di metafora “nûra munewwerê kurd” de veşartiye, niyeta wî nîne ku “bigihîje Kemal”ê, Celadet li ber xwe dide, ji ber ku wî ji zû de riayetî şewqa qedîm a Botanê kiriye. Ew nedişibe “Arapkirî” ne jî “Nursî”, hele ji “Sekban” û “Ziya” gelekî dûr e, ji ber ku ew warisê xas ê Xanî ye û belkî ew sûretê winda yê muammaya kurdî ya Venis Mahmûd el-Kurdî ye di ronesansa Rojava de. Serhildana li hember zemanê winda, mecbûr e li hember awirên “wekî êgir ji çavên şîn ên gurê boz” bi minasebeta xîtabê hibrê bibîne.
“Nutuk”a-dijber ku xwe di nivîsandina Nameyek ji Mustefa Kemal re nîşan dide, bi dorê li ser înkar, xeletî, derengî, nebîniyê disekine; nivîskar ji fîlolojiyên Rojhilat û Rojava ne bêxeber e, bi nivîsa xwe û nivîsa Ê din, ji rûhê xwe yê beşerî pifî kurdî dike, bi tundî li dij “temsîl û taqtîl”a biyanîbûnê derdikeve, dahatuyê bi bîr tîne, ji ber ku îro, trajediya niha ji berê ve dîtiye, bi îqazkirinê mijûl e, aura’ya atmosfera exlaqî ya siyasetmedarekî, di melankoliya wî ya entelektuelî de veşartiye.
“Nameyek ji Mustefa Kemal re” ya Celadet Bedirxanê ku hemû jiyana xwe bi gorî krîza temsîliyeta kurdan kiriye, -tarîxa metnê, berî wê û piştî wê li aliyekî- bi serê xwe ‘yekem metna postkolonyal” a lîteratura kurdolojî ye û herî zêde layiqî vê ye.
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Mustafa Kemal’e Mektup
Celadet Ali Bedirxan
Avesta Yayınları / Celadet Ali Bedirxan Bütün Eserleri Dizisi
Kapak Tasarımı: Azad Aktürk
Hazırlayan: Mithat Kutlar
Kürtçe,Türkçe
İstanbul, Nisan 2012, 1. Basım
104 sayfa
Yazı okunma sayısı(2369) Bugün okunma sayısı(1)
Yeter ki Kararmasın – Onat Kutlar
Onat Kutlar, 1982-84 yıllarında yazdığı bir dizi mektup-denemede dönemin duyarlığını bir ozan edasıyla yansıtmıştı. Dostlukların, acıların, umutların, dahası özgürlüğün ve tutsaklığın usta işi bir biçimde dile geldiği yazılar Yeter ki Kararmasın… adıyla kitaplaştığında Memet Fuat, Ferit Edgü, Erdal Öz, Işıl Özgentürk ayakta alkışlamışlardı.
Şiirin, romanın, resmin, müziğin ve elbette sinemanın bileşiminden çıkan kıvılcımlarla tutuşmuş bu mektupların, yazılışlarından otuz yıl sonra da kimi karanlıklara kibrit çakması niçin yadırgansın ki?
Nasıl bir alacakaranlık… Geceyle gündüzün arasına sıkışmış uzun bir kör saat. Geçmişle geleceğin, doğuyla batının, ölümle yaşamın arasına sıkışmış. Alacakaranlık görünmez bir çevrintiyle yutup götürüyor her şeyi. Bu noktada onurla alçaklığın sınırları birbirine karışır. Her şeyin. Direnmenin, köşeyi dönmenin, özgürlüğün, tutsaklığın. Çıkmak? Böyle durumlarda herkesten önce birilerinin dönüp kapıya bakmaları gerekir. Oysa Bizans’ın iç içe çemberlerinde, sıkıştırılmış köle sarhoşluğu ile dolanıyoruz.
(Yapı Kredi Yayınları Tanıtm Bülteninden)
“12 Eylül’ün en karanlık döneminde, cezaevlerine kapatılan, işkence gören, ağır hükümler giyen on binlerce genç insan, işçi, aydın için en ağır ceza hiç kuşkusuz toplumun inanılmaz suskunluğu idi. Benim biraz da kişisel nedenlerle başlattığım bu küçük mektup dizisi, benden daha önce davranmış bir avuç yürekli insanının ardından, bu suskunluğa alçakgönüllü bir bakaldırı idi. Keşke daha güçlü bir başkaldırıyı gerçekleştirmek elimizden gelseydi.” Onat Kutlar
”Sevgili Onat, mektuplar biçiminde yazsan da, bir ozanın sözcüklerini seçişindeki titizlikle, dizelerini sıralayışındaki ustalıkla kuruyorsun anlatımını. Son birkaç yılın Türkçe yazılmış en güzel kitaplarından birini okumanın coşkusu içinde yazıyorum bu mektubu sana. ”Mektupların kimlere yazıldığını bir bir çıkarır gibi oldum. Ama birer simgeydi o kişiler. Onların kişiliğinde herkese yazılmış mektuplardı. Böylesine yoğun, böylesine birikimden kaynaklanan, umudu bilinci böylesine paylaşmaya hazır mektuplar alacağımı bilsem, hiç çekinmeden bir daha içeri girerdim, inan. Yeter ki Kararmasın…”
Yeter ki kararmasın… – Onat Kutlar
(De Yayınevi, 1984)
1 Temmuz ’84 Bu bir mektup değil. Daha doğrusu sana yazılmış değil. Senin adına başkasına yazdım. Bir tür son söz. İki yıllık bir defteri kapamak için.
Gevezelikleri bir yana bırakır ve şu soruya bir cevap arar Niçin ben susmak zorundayım? Açın gözlerinizi, burunlarınızı dikin ve kulak kesilin: Çürümeyi duyuyor musunuz? Siz başka türlü görseniz de şu yaşlı toprağımızda her günün tufanından artakalan sayısız şeyin kokuştuğunu çürüdüğünü biz biliyoruz. Nereye gitseniz yalan ve ikiyüzlülükle dokunmuş halıların üstünden geçiyorsunuz. Ama bu koku, dayanılmaz bir koku gelmiyor mu burnunuza? Kırbacın rüzgârı, uykunun sisleri ya da altın varaklar kapatabilir, dağıtabilir mi bu pisliği? Çocukların sessizce geleceğin denizlerine kürek çektiklerine bakmayın. Ayakları geçmişin ağır zincirleriyle yeniden bağlanıyor. Bilginler, gittikçe küçülen kurtlar gibi kendi kitaplarının ciltleri arasına gömülüyor. Kendi kuyruğunu yiyen bir masal hayvanı gibi ağır ağır ölüyor yaşam. Ortalıkta dolaşanlar yalnızca çerçiler ve tacirler. Çürümeye yüz tutmuş bir meyvayı evden eve dolaştırıyorlar. (…)
Biz ekin adamlarıyız. Hiçbir zaman ne ekip biçtiklerini anlamadığınız, anlamak istemediğiniz çiftçiler. Öldüğümüz de karnımızdan kırk tane “gelecek yıl” çıkar ama gene de ayağımız yeryüzünde, topraktadır. Tanrıyla hesaplaşırız, ama yitirmeyiz yeryüzüne, insana olan inancımızı. Bu yüzden geçer gider tanrılar ama biz kalırız. Hakir ve aciz kullarıyız halkın, padişah değil geda’yız. Ama gerçeği görür ve söyleriz. Sözün kılıcı kendi boynumuzu kesse de. Kördüğümü bir “can” sözüyle hallederiz. (…)
Bırakalım bir yana gevezeliği. Biz kim olduğumuzu biliyoruz. Geleceğin çiftçileri. Ama siz kimsiniz? Alışverişi bizden iyi bilirsiniz. Öyleyse şu soruya bir yanıt bulalım: Bu alışverişin faturasını niçin ben susarak ödemek zorundayımı?
Kara civciv – Ömer Erdem
(11/05/2012, Radikal Kitap Eki)
Az yazmak her yazar için elbette erdem değil. Hele keşke daha daha da yazsaydı duygusu uyandıran bir yazarsa söz konusu olan. Az yazmış Onat Kutlar. Öz yazmış diyemeyeceğiz çünkü bir süre sonra yazı onun hayatında merkez olmaktan çıkmış. Hem her zaman bir özlülük var yazdıklarında. Sinema öne geçmiş. Seçmiş onu. Hiç şüphesiz, Onat Kutlar’ın başta Sinematek olmak üzere diğer çalışmalarının değeri de çok büyük. Ama şimdi yazıyla baş başayız. Yazının ikliminden yazının kemerinden bakıyoruz ona. Hemen söyleyelim, yazıda kurgu bağlamını en ustaca kullanan yazarlardan birisi Kutlar. Kurgudan yola çıkarak yazmaz, belli ki. Fakat her yazısının mutlak bir özgün kurgusu vardır. Yazıda, yaratıcı kurgu nedir sorusuna düşen birisi için eşsizdir metinleri. İster öykü olsun, ister mektup isterse deneme. İshak, nicedir çıkmaz öykümüzün evreninden. Ya ‘Karameke’! ‘Bahar İsyancıdır’a da söyleyecek bir sözümüz yok ama ‘Karameke’, ‘şenliktir’ acıdan. O sebepten olacak nerede bir Onat Kutlar metni görsem heyecanlanırım. Beklentilerim yükselir. Issız ve yalnız bir köşe ararım kendime. Kutlar’ın kendisine geri çeken, her cümlesinde sizi siz yapma ideali de barındıran cümlelerine bırakırım kendimi.
Yine öyle oldu. Murat Yalçın’ın editörlüğünü yaptığı ‘Yeter ki Kararmasın’ı okumak için çekildim. Odaların köşelerine. Vapur pencerelerine. Avuç içlerime. Öyle ya kimselere yazılmamış mektuplar herkeslere yazılmış sayılmaz mı? “Bu mektuplar aslında sanadır sevgili arkadaşım. Adını bile bilmediğim sana” diye yazmış başta Onat Kutlar. Hemen eklemiş, “kötü bir mektup yazarıyım, bilirsin.” Belli ki içinden geldiği gibi yazdığını, sebepsiz yazdığını, öylesine yazdığını, sevgiyle, aşkla yazdığını duyurmak istemiş alttan alta. Öyle mi, kötü mü şimdi bu mektuplar! Haydi kendi deyimiyle mühürleyelim; “yaşadıklarımızın onur-iliğine” dokunan mektuplar bunlar. Ne acı, ne acı vericidir ki yaşanan onca zamana rağmen günlerin ruhu değişmemiş. Ve “bir insan elinin sıcaklığındaki dayanışmayı gerçekleştirmek” için yazıdan daha saf bir şey bulunamamış dün de . Sanata, sanatçıya, yazara, şaire, emeğe, kültüre, topluma dayanılmaz bir sevgiyle bağlı Kutlar. Aramak hep şiarı olmuş. Anlamak bir de. Yazarken anlamış sanki anlatmak istediğini de.
… bu mektubu size yazarken
“Zaman, yanlışlıklar gibi gecikmeleri de bağışlatır” diyor mektuplardan birinde. Öyle mi? Hele, ‘Merhaba Elma Ağacı!’ adını taşıyan mektubundaki bu cümle bütün umuduna rağmen kaplar mı geleceği? “Hele tarih yok etmek istediğini kör etmeye” devam ediyorsa hâlâ. “Bir böcek bir insandan daha kolay aşabiliyorsa kimi engelleri” durup düşünmek gerekmez mi? Durup düşünme fırsatı verdi Kutlar’ın mektupları bana. Geçmişe doğru değil, geleceğe doğru yeniden. “…bu yüzlerce yıllık otokrat, rahatına düşkün ve sert toplumda…” Mektup üzerinden düşünmek, fikir üretmek, eleştirmek, hayata, topluma ve insana bakmak nasıl başarılır, böyle de okumalı mektupları. Farkında, Kutlar’ın kendisi de geniş bir dille konuştuğunun. O dile inanıyor ve seviyor; “çünkü bu mektubu size yazarken, daha bir çok kişiye yazdığımı biliyorum. Üstelik bilirsiniz, her mektup iki insanın usulca konuşmasından başka bir şey değildir.” İşte her okur, Kutların ikinci kişisi burada. Kendisindeki iki. Belki de ikircikli.
İyi yazılar yaşlanmazlar. İyi yazarlar hiç yaşlanmazlar. Bitmeyen bir gençlik duygusu var bu mektuplarda. Umut çok güçlü eleştiriyle dilleniyor. “Çürümeyi duyuyor musunuz?” diye soruyor. “Nereye gitseniz yaman ve ikiyüzlülükle dokunmuş halıların üstünden geçiyorsunuz”diyor. Sebepsiz değil ve düşünüşü sadece buraya ait de değil. Dünyaya dair evrensel algısı var Kutlar’ın. Gezdiği yerler, okuduğu kitaplar, izlediği filmler, yaptığı çalışmalar onun kalemine can veriyor. ‘Balyoz ve Özgürlük’ başlıklı 15 Ocak’83 tarihli mektubunda anlattığı Yugoslav filmi ‘Balyoz’ unutulur gibi değil. Bir civciv fabrikasının anlatıldığı filmde “kurala uygun üretilmeyen” bir kara civcivden bahsediyor. Bantta çalışan kadınlardan biri tarafından avuca alınıp sevilen kara civcivin çöpe gitmemek için sarf ettiği çabaya değiniyor. “Küçükler ne kadar kolay aldanıyorlar” şu dünyada. İşte Onat Kutlar bunu yazıyor, duyuruyor. Yeter ki mektuplar böyle olsun. Dil, kültür ve insanla dopdolu olsun. Okumak bir ‘şölen’. Dostların iki yüzü arasında.
Kitabın Künyesi
Yeter Ki Kararmasın
Onat Kutlar
Yapı Kredi Yayınları / EDEBİYAT / Mektuplar
İstanbul, Nisan 2012, 1. Basım
80 s
Kitabın Künyesi
Yeter ki Kararmasın
Onat Kutlar
Can Yayınları / Türk Yazarları Dizisi
Ocak 1997
90 sayfa
Kitabın Künyesi 2
Yeter ki Kararmasın
Onat Kutlar
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Türk Edebiyatı
Yayına Hazırlayan : Mürşit Balabanlılar
İstanbul, 2003, 1. Basım
106 sayfa
Yazı okunma sayısı(5347) Bugün okunma sayısı(4)
Körler İçin Mektup – Sağırlar ve Dilsizler Üzerine Mektup (Ciltli) – Denis Diderot
Denis Diderot (1713-1784): Aydınlanma döneminin en önemli yazar ve düşünürlerindendir. Encyclopédie’nin yayın yönetmenliğini üstlendi, yazdığı edebi ve felsefi eserlerin yanı sıra geçinmek için çeviriler yaptı. 1749′da yayımlanan Körler Üzerine Mektup’ta bilgi edinmede duyuların rolünü ele aldı. Diderot bu eserde din hakkında ileri sürdüğü düşünceler yüzünden tutuklandı,
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Körler İçin Mektup – Sağırlar ve Dilsizler Üzerine Mektup (Ciltli)
Denis Diderot
İş Bankası Kültür Yayınları / Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi
Çeviri : Adnan Cemgil
İstanbul, Şubat 2012, 1. Basım
132 sayfa
Yazı okunma sayısı(2931) Bugün okunma sayısı(3)
Piraye’ye Mektuplar (Tıpkı Basım Mektuplar Özel Kutu İçinde) – Nazım Hikmet Ran
Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Nâzım Hikmet’ten Piraye’ye Mektuplar kitabı, Nazım Hikmet’in eşi Piraye Hanım’a gönderdiği 581 mektuptan oluşuyor. Bu kitabın yanında ayrıca hepsi tıpkıbasım olan ve kitapla birlikte sadece 1000 adet basılan 26 mektubun bulunduğu bir kutu da bulunuyor.
Mehmet Fuat’ın hazırladığı Nazım Hikmet’ten Piraye’ye Mektuplar, Yapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla basılan bir kitaptan ve içinde 26′sı zarfları ile birlikte birebir çoğaltılan mektupların bulunduğu özel bir kutudan oluşuyor.
Kitapta yer alan mektuplarda karşımıza çıkan, yalnızca hayran olduğumuz şiirlerin yazarı Nâzım Hikmet değil. Eşi, çocukları, aile ve arkadaş çevresi, yaptığı işler, öteki mahkûmlarla ilişkileri, ülkenin, dünyanın, insanların durumları üstüne düşünceleriyle bir hayatın olabilecek en geniş görünümü” Çoğu, şairin eşine yazdığı aşk mektuplarından oluşan bu çalışma, büyük bir aşkın nasıl olduğunu ve ne anlama gelebildiğini gözler önüne seriyor. Kutu içinde tıpkıbasımları yapılan 26 mektubun içinde Nazım’ın Bursa Cezaevinden yazdığı 33.11.11 tarihli ünlü “Karıma Mektup” şiiri de bulunuyor. Diğer mektubunda ise Nazım’ın, Piraye’ye ithaf ettiği büyük yapıtı Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaya başladığını öğreniyoruz.
(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi
Piraye’ye Mektuplar
(Tıpkı Basım Mektuplar Özel Kutu İçinde)
Nazım Hikmet Ran
Yapı Kredi Yayınları / ÖZEL DİZİ
Hazırlayan: Yeşim Demir
İstanbul, Şubat 2012, 1. Basım
400 sayfa
Yazı okunma sayısı(3569) Bugün okunma sayısı(5)
Suçluyorum (J?Accuse) / İtham Ediyorum! – Emilé Zola “Gerçek yürüyor ve onu hiçbir şey durduramayacaktır.”
Emile Zola?nın kitaplarının yakılmasına, vatan hainliği ile suçlanmasına ve son olarak katledilmesine kadar varan süreç, Suçluyorum veya İtham Ediyorum! (J?Accuse) adlı makalesini, 13 Ocak 1898 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Felix Faure?ya açık mektup yazmasıyla başlar. L?aurore Gazetesi?nde tam sayfa yayımlanan makale, bir edebiyatçının yazdığı belki de en güçlü siyasi metindir. Makalenin yayımlandığı gün gazetenin 300.000 kopyası birkaç saat içinde tükenmiştir. Açık mektup insanlık tarihinde özel bir yere sahip. Çünkü çok az metin, ‘Suçluyorum’ gibi kendi tarihsel bağlamının ötesine ulaşan bir anlama sahiptir. ‘Suçluyorum’ içeriğinden
Dreyfus davası, Avrupa coğrafyasında o dönemde tohumları atılmış olan ve birkaç on yıl sonra tüm dünyanın üzerine çökecek olan faşist karanlığın provası olma işlevini görmektedir bir yanıyla. Halkların kardeşliğini bozacak ve mümkünse savaş ile de bağını kuracak somut bir olaya ihtiyaç vardır. Burada devreye gizli servis girer ve basit bir plan ile bu ihtiyacı karşılar. Savaş boyunca Fransa hükümetine ait çeşitli belgelerin Almanya’ya kaçırıldığı iddiası ortaya atılır ve çok geçmeden ajanlık suçu Yüzbaşı Dreyfus’un üzerine kalır. Dreyfus, rastlantıya bakın ki bir de Yahudi?dir. Fransa?da istenen şovenist atmosfer kısa sürede yaratılır. Hiçbir delil olmaksızın gerçekleşen yargılamalar Yahudi karşıtı gösterilere dönüştürülür. Bu şovenist atmosferi beslemek için Dreyfus suçsuz yere hüküm giyer ve ömür boyu hapse mahkum edilir.
Bu ırkçı yükselişe karşı başını dönemin ilerici-devrimci güçlerinin çektiği bir karşı kampanya da başlar. Fransa, Dreyfus davası karşısında iki cepheye bölünmüştür artık…
Karşıt cephede olmak, öyle sokaklarda ?Yahudilere ölüm!? nidalarıyla gezmek kadar kolay değildir. Baskılar, katliamlar Dreyfus’un destekçilerinin peşini bırakmaz. Bu nedenle aydın geçinen pek çok kişi Dreyfus davası karşısında ‘tarafsız’ kalmayı, yaşanan insanlık dışı uygulamaya göz yummayı seçer. İşte bu karmaşa yıllarında dönemin en saygın Fransız yazarlarından biri Yüzbaşı Dreyfus?un yanında cepheden tutum alır. Bu yazar işçi sınıfının belleğine Germinal romanı ile kazınmış Emile Zola’dan başkası değildir.
Zola, o günlere kadar hep aydın kimliğini koruyan fakat kendi dünyasının kabuğundan dışarı da fazla çıkmayan değerli bir yazar olarak bilinir. Ama Dreyfus davası onu derinden etkiler ve kaybedebileceği şeyleri göze alarak atılır bu gericilik-ırkçılık karşıtı mücadeleye. Kavgaya ilk olarak kullanmayı en iyi bildiği silahı olan kalemiyle başlar, ?Suçluyorum? başlıklı bir yazı yazar. Bu yazıyı ?Gençliğe Mektup? ve ?Fransa?ya Mektup? isimli iki broşür izler. Bu yazılanlar Zola’nın da devlet destekli faşist çetelerin hedef tahtasına çakılması için yeterlidir. Fakat Zola bu işe başlarken yaşayabileceği baskıların farkındadır. ?Suçluyorum? başlıklı yazısıyla aynı günlerde karısına?Bana ne deyip susmayı alçaklık buluyordum. Bundan böyle başıma gelebilecek şeyler hiç umurumda değil: Yeterince güçlüyüm ve bu haksızlığa meydan okuyorum? diye yazacaktır.
Zola’nın tutumu kamplaşmanın netleşmesinde ve Dreyfus’u destekleyen cephenin toparlanmasında önemli rol oynar. Dreyfus davası üzerine yazdığı yazıları ?Yürüyüşe geçen gerçek? adlı bir kitapta toplayan Zola hakkında Fransa’da çeşitli davalar açılır. İngiltere’ye kaçmak zorunda kalan Zola aleyhinde kampanyalar, yokluğunda da sürer. ?Yahudilere ölüm!? sloganının yanına ?Emile Zola?ya ölüm!? sloganı da eklenir. Zola ülkeye geri döndüğünde bu kampanyalar yer yer fiili saldırılara da dönüşür.
Zola’nın öncülüğünde sürdürülen mücadele yalnızca Fransa’da değil dünyanın çeşitli yerlerinden de destek alarak hızla büyür ve düzen cephesinde ciddi sıkıntılara sebep olur. Zola bir baca temizleyicisinin bacasını tıkaması sonucu evinde zehirlenerek katledilir. Fransız gericileri, canlarını hayli sıkan bir aydından daha böylece kurtulmuş olur. Fakat Zola’nın öldürülmesine rağmen Dreyfus’un yanında yeralanlar mücadeleyi sürdürür.
Emile Zola ilerici bir aydındır, hayatı boyunca bu kimliğini korumuştur. Sınıflar mücadelesine mesafeli dursa da, gericiliğe ve ırkçılığa karşı verdiği mücadele, bıraktığı eserler ile birlikte onun tarih sayfasına değerli bir aydın olarak geçmesine yeterli olmuştur. Öldürülüşünün 106.yılında saygıyla anıyoruz…
Konuyla İlgili Yazılar
(*) Zola’nın yazarlık hayatında Dreyfus davası dolayısıyla ‘Suçluyorum’ adlı açık mektubunun önemli bir yeri vardır. Fransız Yahudisi bir subay olan Alfred Dreyfus (1859-1935) ülkenin askeri sırlarını Almanlara vermekle haksız yere suçlanıyordu. İdeolojik bir mücadele halini alan duruşmalar alelacele bitirilerek Dreyfus suçlu bulundu ve Fransız Gyanası`ndaki Şeytan Adası’na sürgüne gönderildi. Dava 1899′da yeniden görüldü; önce suçlu bulundu, sonra kendisinden özür dilendi, ama suçlama daha sonra yenilendi. Zola sözünü ettiğimiz açık mektubu yazınca 1898′de hapse mahkûm edildi. İngiltere’ye kaçtı ve ancak Dreyfus aklandıktan sonra geri dönebildi.
“Ünlü Dreyfus Davası bir anlamda Émile Zola’nın dönemin Cumhurbaşkanı’na yazdığı açık mektupla, ‘Suçluyorum’la başlamıştı. ‘Benim tek bir tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu haketmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka birşey değil.’
Geçtiğimiz yüzyılın başlarında ‘eski kıta’da işler pek iyi gitmiyordu. Fransız Devrimi’nin yarattığı çoşku fazla uzun sürmemiş; onun yerini, Sanayi Devrimi ile hız kazanan ve belkide en veciz ifadesini Baudrillard’ın dizelerinde bulan bir ‘sıkıntı’ almıştı. Dreyfus olayı 1894′te patlak verdiğinde, Oscar Wilde’ın yargılanmasına ve homoseksüellikten ‘suçlu’ bulunmasına bir yıl vardı. I. Dünya Savaşı’na yirmi, II. Dünya Savaşı’na ise kırkaltı yıl uzaktaydı Avrupa.
Her şey, Paris’teki Alman askeri ateşesinin çöp sepetinden çıktığı öne sürülen bir mektupla başlar. Mektup, Fransız ordusundaki yeni düzenlemelere ilişkin bilgiler içermektedir. Parçalar bir araya getirilir ve suçlu olarak mesleğinde çok başarılı ama Yahudi kökenli Yüzbaşı Alfred Dreyfus’ün adı öne çıkar. Yüzbaşı Dreyfus neyle suçlandığını bile öğrenemeden tutuklanır. Sağcı basın ve politikacılar, Cumhuriyetin ne kadar berbat birşey olduğunu kanıtlamak için olayın üstüne atlarlar. ‘Hain’ yalnızca Dreyfus değildir, Fransa’daki bütün Yahudiler suçludur.
22 Aralık 1894′te Askeri Mahkeme adaleti yerine getirir: Dreyfus suçludur. Rütbesi geri alınacak ve ömür boyu sürgünde kalacaktır. Dava kapanmıştır; Dreyfus üstüne atılan onursuzlukla ölmeye mahkum gibidir. Fakat Dreyfus’un mahkum edilmesinde önemli bir payı payı olan Albay Jean Sandherr’in yerine atanan dürüst bir subay, Georges Picquart, araştırmayı tekrar yaptırır. Görünüşe göre gerçek suçlu bir başkası, Walsin Esterhazy’dir. Fakat , ordunun gerçeklerden çok kendi imajıyla ilgilendiğini farkedecektir. O da sürgüne gönderilse de işin peşini bırakmaz ve Esterhazy yargılanmak zorunda kalır ama aklanır. İşte bunun üstüne Émile Zola’nın ‘Suçluyorum’u yayımlanır.
Mutlu son yoktur
Zola’nın Cumhurbuşkanı’na yazdığı açık mektup insanlık tarihinde müstesna bir yere sahip. Çünkü çok az metin, ‘Suçluyorum’ gibi kendi tarihsel bağlamının ötesine ulaşan bir anlama sahiptir. ‘Suçluyorum’ içeriğinden bağımsız olarak da; bir eylem, insan olmanın sorumluluğunu yansıtan bir edim olarak değerlidir. Bu hareketiyle yalnızca çağının ve içinde yaşadığı toplumun sorunlarını ele alan büyük bir romancı olmakla kalmaz, aynı zamanda gerçek bir aydın olduğunu da gösterir Zola. Çoşkuyla yazar: ‘Gerçeği söyleyeceğim. Benim görevim konuşmak, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim orada, işkencelerin en korkuncu içinde, işlemediği bir suçun cezasını çekmekte olan suçsuzun hayaletiyle dolup taşacak’.
Bu noktada bir ‘mutlu son’ beklemeyin boşuna. Çünkü asıl savaş ‘Suçluyorum’un yayımlanmasından sonra başlar. Fransa ikiye bölünür. Zola’nın ardından, adaletten yana olan başka aydınlar da seslerini yükseltmeye başlarlar. Anatole France’tan Mallarme’ye, Monet’den Blum, Clemenceau gibi ünlü politikacılara, birçok insan ‘davanın yeniden görülmesini’ isteyen bir dilekçeye imza atar, adını da ‘Aydınlar Bildirisi’ koyarlar.
Olaylar bundan sonra hızla gelişir. Dreyfus, 1899′da affedilir, 1906′da ülkesine geri döner ve rütbesi iade edilir. Dava biter fakat yaşananların sorumluları da çıkarılan genel afla yakayı sıyırır. Zola bir kez daha kaleme sarılır: ‘Gerçeği gömmeniz boşuna, toprağın altında yol alıyor; bir gün her yandan fışkıracak, öç bitkileri olarak fışkıracak’.
1995′te Fransız ordusu resmi bir açıklama yaparak Yüzbaşı Dreyfus’ün’suçsuz olduğunu’ kabul etse de yaşanan ayrım Fransız politik arenasındaki etkisini bugün bile koruyor.”
?Ben ne bir polemik adamıyım, ne de böylesi kavgalardan kendisine pay çıkaran bir politikacı… Yaşamında tek tutkusu ?gerçek?in peşinden gitmek olan bir yazarım. Bir yazar olarak şimdiye dek bu gerçek uğruna her cephede savaştım…? (Zola)
(**) Fransa Genelkurmayı’nda görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus vakası ve ünlü yazar Emile Zola’nın “suçluyorum” başlıklı makalesi Fransız tarihinin en önemli olaylarından biridir. Yüzbaşı Alfred Dreyfus, bazı gizli askeri belgeleri Almanlar’a gönderdiği gerekçesiyle tutuklanıp, casuslukla suçlanmıştı. Medya da Dreyfus daha mahkeme yargılanmadan önce onun casus olduğunu neredeyse ilan etmiş ve bu arada bol bol antisemit (Yahudi karşıtı) yayın yapmıştı.
Askeri Mahkeme, Aralık 1894′te Dreyfus’u yargılar. Yapılan bütün suçlamalar için bir tek delil vardır: Çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’un el yazısını andıran bir yazı. Ancak yazı Alman askeri Ataşesi’nin çöpünde bulunmuştur. Sadece bu küçük kağıtla Yahudi asıllı Dreyfus hainlikle suçlanır ve oybirliğiyle mahkemede vatana ihanet suçundan mahkum edilir. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Dreyfus, temyize başvurduysa da adeta cadı avına çıkmış Fransa’da sonuç alamaz. Yüzbaşı Dreyfus’un suçsuz olduğunu savunanlar da vardır. Ama Dreyfus üzerinden Yahudi düşmanlığını kışkırtanlar oldukça güçlüdür. Askerler, devletin önde gelenleri, medya, Dreyfus üzerinden aralıksız bir kampanya yürütür hem ona hem Yahudilere karşı. Ayrıca ordu, Dreyfus’un suçsuzluğunu ortaya çıkaracak girişimlerin sahiplerini de sürgüne gönderir. Aralarında Emile Zola’nın da bulunduğu ve dönemin savaş bakanının da yer aldığı bir grup Dreyfusçu, devletin güvenliğini tehlikeye atmakla itham edilir. Dreyfus’u vatan hainliği suçlamasına taşıyan el yazısıyla yazılmış belgenin Walsin Esterhazy’a ait olduğu iddia edilir.
Emile Zola, Estherhazy’i beraat ettiren yargıçların ordudan emir alarak onu temize havale ettiklerini öne süren bir yazı yazar, işte meşhur yazısı “J’Accuse” (Suçluyorum) nedeniyle, bir yıl hapis cezası ve 3 bin Frank da para cezası alır. Sonra beklenmeyen bir şey olur, Esterhazy o yazının kendisine ait olduğunu itiraf edip, İngiltere’ye kaçar. 1899′da yapılan duruşmada askeri mahkeme bu yeni durumu dikkate alır ama Dreyfus’un sadece cezasını hafifletir, 10 yıla mahkum eder. Bir süre sonra Fransa Cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıklar ama Dreyfus 1906′da yeniden yargılanır ve böylece tamamen aklanır. Fransa’da bu yıl yeniden Dreyfus davasının yüzüncü yılı dolayısıyla günlerce toplantı ve etkinlik yapıldı. Dreyfus aklandığında onu savunanlar, “Yaşasın Dreyfus’ diye slogan atınca, o ‘Hayır yaşasın hakikat” diye düzeltir.
(***) Dreyfus davası, hukuk tarihi, egemenlik ilişkileri ve aydın sorumlulukları bakımından oldukça önemli verilerle dolu bir dava olarak tarihteki yerini almıştır. Söz konusu dava meydana geldiği dönemde Fransa?da oldukça önemli tartışmaların yaşanmasına neden olmuştu. Fransız ordusunda yaşanılan bir casusluk olayının suçlusu olarak ilan edilen Yahudi kökenli bir subay olan Albert Dreyfus, düzmece delillere dayanılarak sürgün edilmiş ve ordudan atılmıştır. Oysa mahkeme sürecinde ve daha sonrasında yaşanılanlar Dreyfus?un olayla ilgisinin bulunmadığını ve ordunun içinden başka subayların söz konusu casusluk suçunu işlediğini ortaya koyuyordu. Ancak Fransız ordusunun zarar göreceğinden çekinen yargı ve genelkurmay davanın yeniden açılmasının ve gerçek suçluların yargılanmasının önünü tıkadı.
Dreyfus Davası, sağcı basının ve politikacıların Yahudi düşmanlığı üzerinden gericilik yapmasına vesile olduğu gibi, aydınların da kendilerini sınadığı önemli bir davaydı aynı zamanda.
Dava, tarihin en önemli aydın başkaldırılarından birisine de olanak yarattı. ?Germinal? isimli romanıyla tanınan ünlü yazar Emile Zola Dreyfus?un cezalandırılmasının ardından daha fazla sessiz kalamayacağını belirterek ?Suçluyorum? başlığını taşıyan ve Fransız Cumhurbaşkanı?na hitaben yazılan bir yazı kaleme aldı. İşte bu yazı, Tahsin Yücel?in çevirisi ve sunusuyla Koç Kitaplığı?ndan çıktı. Kitapta, Zola?nın keskin sözlerinin yanı sıra Dreyfus Davası?nın ve Zola?nın yazısının öncesi ve sonrasına dair bilgiler de veriliyor. Emile Zola, yazısının ilk bölümünde gelişmeleri anlattıktan sonra, ikinci bölümde Dreyfus?un neden suçlanamayacağına dair görüşlerini dile getiriyor.
Kaleme aldığı yazının kendisini ?suçlu? konuma düşürebileceğini bildiğini aktaran Zola, yine de bu sorumluluktan kaçmayacağının ceza alsa bile yazısının arkasında duracağının altını önemle vurguluyor. Zola yazısının son bölümünde söz konusu dava sürecinde suç işleyen veya ihmali bulunan bütün isimleri tek tek sıralayarak suçladığını belirtiyor. Zola?nın son sözleri ise şöyle: ?Benin tek bir tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu haketmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil. Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında, apaçık yapılsın.?
Zola?nın bu ünlü makalesi yalnızca kişisel bir tepki olmaktan çok aydın sorumluluğu konusunda da önemli işlevler üstleniyor.
61 sayfalık bu küçük kitap, suskun kalmaktansa ağır cezada yargılanmayı göze alan bir aydının aynı zamanda bugüne de ışık tutan ve yol gösteren tutumunu gözler önüne seriyor. Şimdi, dünyanın içinde bulunduğu duruma bakınca, Dreyfus Davası?ndaki hukuksuzluğun bugün yaşanılanlar karşısında az bile kaldığı söylenebilir.
Zola?nın suçlamalarını yönelttiklerinden çok daha fazlasını yapanlar da var. Demek ki suçlamaların bitmesi için hiçbir neden yok.
(****) Tarihe “Dreyfus Davası” olarak geçen olay; 1894 yılında Fransız ordusunda yüzbaşı olan Yahudi asıllı Alfred Dreyfus’un “Almanya için casusluk yapma” iddiasıyla yargılanıp, mahkum olması ile başlar. Yazar Emile Zola ve çok sayıda aydının Dreyfus’un suçsuzluğu için verdiği hukuk ve adalet mücadelesi ile devam eder. 1906 yılında “suçsuzluğu” anlaşılan Dreyfus, görevine geri döner…
25 Eylül 1894′de, Paris’teki Alman Büyükelçiliği’nde Fransız İstihbaratı için çalışan temizlikçi Madam Bastian’ın, askeri ataşe Schwarzkoppen’in çöp sepetinde bulduğu yarı yanmış bir kağıtta gizli bilgileri okumasıyla birlikte Fransız ordusunda bir “cadı avı” başlar.
Soruşturmayı Yahudi düşmanı olarak bilinen Yüzbaşı Sandherr yürütmektedir. Şüphelinin adı “D…” olarak tespit edilmiştir. Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus, baş şüphelidir. Dreyfus, 15 Ekim 1894′de tutuklanır. O, suçsuz olduğunu haykırsa da basın onu “suçlu” bulmuştur. Sağ eğilimli “Le Soir” gazetesi 31 Ekim’de, Yahudi düşmanlığı tescilli “Libre Parole” gazetesi 1 Kasım’da yayınlanan ırkçı yazılarıyla Dreyfus’a karşı kampanya başlatırlar.
Savaş Bakanı General Mercier, 28 Kasım’da Le Figaro gazetesine Dreyfus’un suçluluğunun “neredeyse kesin olduğunu” açıklar. “Paris Birinci Savaş Konseyi”nde 19 Aralık’ta başlayan dava, hızla sonuçlandırılır ve 22 Aralık’ta Dreyfus suçlu bulunarak rütbesi geri alınır ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılır…
Emile Zola’nın Cumhurbaşkanı Felix Faure’a, Dreyfus Davası ile ilgili olarak yazdığı 13 Ocak 1898′de L’Aurore gazetesinde tam sayfa olarak yayınlanan “J’Accuse -İtham ediyorum” başlıklı yazıdan: Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy’yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece her şey bitti. Fransa’nın alnına leke sürüldü. (…)
(*****) Olay, Fransız ordusunda gittikçe güçlenen Yahudi düşmanlarının, suçsuz bir subaya iftira atmaları ile başlar. Suçsuzluğunu haykırsa da, kimse duymak istemez, subay Dreyfus vatan haini ilan edilerek görevinden alınır ve ömür boyu hapis cezasını çekmek üzere Fransız Guyana?sındaki Şeytan Adasına sürülür.
(?) Ülke tam anlamıyla ikiye bölünmüştür. Bir yanda aşırı milliyetçi Yahudi düşmanları diğer yanda ise o yılların önde gelen aydın kişileri.
Emile Zola?nın ?Suçluyorum? başlığıyla yayımlanan yazısı, bölünmeleri ve nefreti arttıran bir unsur olur. Yazarın sadece gazetede yayınlanan makalesi değil, tüm kitapları yakılır, kendisi de vatan hainliği ve Fransa ordusunun onurunu zedelediği için mahkeme önüne çıkarılır.
Bu makaleye önce tamamen eleştirel bir gözle bakarsak, Zola?nın konudan hiç kopmadan, hiçbir detayı kaçırmadan olayları anlattığını görüyoruz. Bu bölümlerde kaleminin gücünden çok, doğruluk ilkesiyle hareket ediyor. Makalenin sonunda ise tamamen kaleminin ucunu iyice sivriltip, tek tek kimleri suçladığını, nedenlerini en acımasız şekilde eleştirerek dile getiriyor.
Kendi türü içinde bir başyapıt sayılan makale bu özellikleriyle dikkat çekiyor. Politik bir isyan dile getirdiği halde hiçbir yerinde ucuz bir hesaplaşmaya girişmiyor, aksine hep doğrulardan, bilinen az sayıda somut olaydan yola çıkarak argüman hazırlıyor. Fakat sonunda yine de vurucu darbesini yapmadan bırakmıyor, argümanı o denli güçlü ki, makalenin sonunda sertleşen dili okur hiç yadırgamıyor.
Bu makaleyi okumadan önce daha temel insan hakları savunuculuğu yaptığını zannederdim. Zola?nın sadece Dreyfus olayına odaklanmış olması aslında beni biraz şaşırttı. Bu örnekten yola çıkarak daha genel anlamda insan hakları ve adaletten söz etmesini bekledim fakat sanırım makale gücünü de tam buradan alıyor: ele aldığı konuyu saptırmadan ve genelleme yapmadan bir argüman sunuyor. Yine de tabii eseri bugün okuyan birine Zola?nın makalenin sonunda sıraladığı suçlamalar içinde bazıları özellikle daha önemli gelecektir. Bunların başında, kanıtların hasıraltı edilmiş olması, saygın bir kurumu (bu durumda orduyu) korumak adına adaletin hiçe sayılmış olması, aldatıcı ve hileli raporlar sunulmuş olması ve gazetelerin kendi kusurlarını örtmek için kamuoyunu yanıltması okura (burada adı geçen kişilerin kimliğini bilmese de) çok anlamlı gelecektir. Çünkü Zola?nın yazının sonunda dediği gibi ?benim bir tek tutkum var, öylesine çok acı çekmiş ve mutluluğu hak etmiş olan insanlık adına, ışık tutkusu. Ateşli karşı çıkışım ruhumun çığlığından başka bir şey değil. Beni ağır ceza mahkemesine çıkarmayı göze alsınlar ve soruşturma gün ışığında, apaçık yapılsın. Bekliyorum.?
* Erhan Üstündağ, Radikal Gazetesi Kitap eki 03.01.2003
** Belkıs Kılıçkaya, Sabah Gazetesi 06 Kasım 2006
*** Evrensel.net, 17.10.2002
**** Feza Kurkçuoglu, Birgün Gazetesi 12 Ocak 2008
***** Taraf Gazetesi 22 Nisan 2008
Kitabın Künyesi
Suçluyorum
Emile Zola
Can Yayınları
Ekim 2007
48 sayfa
Yazı okunma sayısı(6250) Bugün okunma sayısı(5)
“Grevden Dönenin!” adlı kitaba dair – Münevver Oğan
Celal İlhan?ın yazdığı Grevden Dönenin kitabını yeni bitirmiştim. Ankara?nın karlı ve soğuk havasına karşın Tekel işçilerinin eylemi 39. günündeydi; açlık grevi gündemdeydi. Ankara Aydınlığı Girişimi olarak ziyarete gittiğimizde, işçi temsilcisi, bize ?halkın, demokratik kitle örgütlerinin ve basının desteğinden çok mutlu olduklarını söyledi. Grev çadırlarındaki teneke sobalardan duman ve is kokuları yükseliyordu. Bir işçi, soğuktan morarmış eliyle bize kendi ekmeklerini uzattı. Birkaç kadın işçi ilgimizden dolayı duyduğu memnuniyeti belirtmek için boynumuza sarıldı. Bunlar Tekel işçilerinin direniş çadırlarından birkaç görüntüydü sadece.
Grev, grev süreci neydi? Grev çadırında yaşam nasıldı?
Bunları dışarıdan destekleyerek, işçilerle gönül birliği
?Türkiye işçi sınıfı bugün nüfusumuzun yüzde altmıştan fazlasını oluşturuyor. Kırsal kesimde küçük üreticinin, kentlerdeki esnaf ve sanatkârın mülksüzleşerek işçi sınıfının saflarına katılma süreci, yaşadığımız son krizle daha da hızlandı. Türkiye?nin toplumsal ve siyasal geleceğinin belirlenmesinde işçi sınıfının önemi giderek artacak.
O zaman şu soruyu sormamız gerekecek; işçi sınıfımızı gerçekten tanıyor, sendikalarımızın içyapısını ve işleyişini yeterince biliyor muyuz??
Celal İlhan, Grevden Dönenin adlı yapıtıyla bu boşluğu dolduruyor işte.
Yazar, yapıtını ?Her Şeyin Başı Sağlık?, ?Çamur Atanı Kirletir?, ?İlk Vuruşta Yıkılan Dev? ve ?Ağacın Kurdu? başlıkları altında dört bölüm ve ?Belgeler? başlığı altındaki yazışmalardan oluşturmuş. Bu bölümleme, kitabın tematik akışıyla ilgili ipucu olarak değerlendirilebilir.
Celal İlhan?ın ?Ekmeğini alınteriyle kazananlara? diye seslenerek yapıtını kaleme aldığı görülmektedir. Yazmayı ?ayrıksı bir tutum? olarak değerlendiren İlhan, kendine sorular yöneltmeyi ve bu sorulara yanıt verecek şekilde yazmayı yeğlemiş.
***
Yazmaya değer, herkesin yaşaması olanaklı olmayan, içinde yaşadığı dönemle ilgili ipuçları taşıyan bir yerdir Mersin?deki Akdeniz Gübre Sanayi… İşyeri baştemsilcisi Celal İlhan?dır ve toplusözleşme yetkisi almış sendika da Petrol-İş?tir. Buna ön plan adı verilebilir. Arka plan 1977?li yıllar, 1 Mayıs 1977?nin yaşandığı ülke ve o zamanki ekonomik ve sosyopolitik ortamdır. İşyerine özgü sorunlar; gaz zehirlenmeleri, sürekli gürültülü ve tozlu ortam, yetersiz ve kalitesiz korunma malzemeleri, özlük ve ekonomik haklardaki yetersizlikler ise bugünkü gibi o günlerde de gündemdedir.
Yapıt, yazınsalın kuralına uygun kaleme alınmış bir metindir. Bu, kitabın düzenlenişi, alt başlıkları ve ekleriyle bir bütün oluşturması, dil ve anlatımdaki özgünlük ve içtenlikte görülebilir. Yazar, anlatısında yalnızca işyeriyle sınırlı kalsaydı okur, kuru bir metinle karşı karşıya kalabilirdi. Oysa kitapta işçilerin aile ve toplumsal yaşamı, hüzünleri ve coşkuları, döneklikleri ve yüreklilikleri de dile getirilmiştir. Bir baştemsilcinin bunalımları, duygusal ve toplumsal sorunlarının metnin bütünlüğü içinde ele alınması ise yazarının başarısı olarak değerlendirilebilir.
Bir anı kitabının belgelere nasıl yaslanabileceğinin örneğini de vermektedir, Celal İlhan. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Hikmet Çetin, Çalışma Bakanı Turan Esener, sendikacı Abdullah Baştürk, Sadık Şide, Cevdet Selvi, Münip Tepeci gibi isimleri kamuoyu yakından tanımaktadır; işyeri baştemsilciliği ile şube ve genel merkez arasındaki yazışmalar da belgeler bölümünde yer almaktadır.
Kitap, dil ve anlatım açısından değerlendirildiğinde akıcılık ve yalınlığın egemen olduğu, yazarın özgün adlandırmalar kullandığı saptanmıştır: Geneller, kapsamdışı vb.
***
Celal İlhan, okuma yazma meraklısı biri olarak erkek sanat enstitüsünü, Ankara Akşam Tekniker Okulu?nu bitirir. Askerlikten sonra daha önce düşlediği gibi Akdeniz Bölgesi?nde iş bulur. Henüz sendika, grev, grev gözcüsü, sendika temsilcisi kavramlarıyla tanışmamıştır. Mersin?de, Akdeniz Gübre Sanayi?nde işe başlar. İşletmede toplusözleşme hakkı Petrol-İş?indir. Başkanı da Münip Tepeci?dir. Kısa bir süre sonra sendika tarafında işyeri baştemsilciliğine atanır. Celal İlhan, bu dönemdeki gözlemini şöyle dile getirir:
Birlikte çalıştığımız insanların çoğunun makineyi, motoru, tankı, buhar kazanını, kırıcıyı, karıştırıcıyı, taşıma bantlarını, asidi, gazı ilk kez gören, genç ve orta yaşlı köylüler olduğunu bilmemiz gerekiyordu. (s. 24)
Çalışanlar ve temsilciler işletmede kullanılan maskelerin yetersizliğinden ve kalitesizliğinden rahatsızdır. Bunun için epeyce bir uğraş verirler ama sonuç alamazlar. Bunun yanı sıra, iş çok, işçi sayısı azdır. İşveren işçi sayısını artırmak yerine sorunu işçileri fazla çalışmaya zorlayarak çözmektedir.
Celal İlhan?ın baştemsilci olarak işçi arkadaşlarıyla sürdürdüğü mücadele onun işten uzaklaştırılmasıyla son bulur. Ancak işçiler baştemsilcilerinin göreve iade edilmesi için uğraşlarını sürdürürler, uzun çabaların sonunda grev kararı alınır. Eski genel müdür görevden alınır, daha kaliteli korunma malzemeleri getirtilir. Yine de grev sona erdirilmez, işçiler yalnızca baştemsilcilerinin göreve iadesiyle yetinmeyecek özlük ve ekonomik hakları için sonuna kadar savaşacak ve grevi başarıyla tamamlayacaktır.
Böyle bir başarının ardından ayakoyunları bitmez, Celal İlhan yönetmeliğe aykırı bir şekilde görevden uzaklaştırılır, bakım onarım teknisyenliği kadrosu kaldırılır. Bir başarının arkasından gelen hayal kırıklığı metnin dramatik örgüsünü de oluşturmaktadır.
***
Grevden Dönenin kitabını okuduktan sonra şu soruları kendimize sorabiliriz: İşçi sınıfını gerçekten tanıyor muyuz? Sendikaların içyapısını, işleyişini biliyor muyuz? İşverenin silahları neden güçlüdür? İşçiler, işçi önderleri niçin saf değiştirir? ?Grev kırıcılığı?, ?politik manevra?, ?grev kararı?, ?uyuşmazlık tutanağı? sözlerinin anlamı nedir? Sınıf bilinci kavramı herkese aynı şeyi mi söyler? Derya içinde yaşayıp deryayı bilmemek nasıl bir şeydir?
Soruların yanıtı; içerden bakışta, siyasal bakışta ve bu ilişkileri yalnız okuyarak değil, yaşayarak bilmekte saklı. Tekel işçilerinin direnişi sürerken Celal İlhan?ın kitabını okumanın tam da zamanıdır?
Münevver Oğan
Kitabın Künyesi
Grevden Dönenin! (Bir Sendikacının Anıları)
Kanguru Yayıncılık
Celal İlhan
Mektup – Anı – Günlük – Anlatı
Ocak 2009
Sayfa Sayısı: 200
Yazı okunma sayısı(4857) Bugün okunma sayısı(0)
Yılmaz Güney’in yayınlanmamış cezaevi mektupları
Sinemanın ‘Çirkin Kralı’ Yılmaz Güney’in cezaevinde yazdığı ve daha önce yayınlanmayan bazı mektupları, memleketi Adana’da Sinema Müzesi’nin açılış hazırlıkları sırasında ortaya çıktı.
Adana Erkek Lisesi?nde birinci sınıfı birlikte okuduğu arkadaşı emekli coğrafya öğretmeni 75 yaşındaki Yavuz Pağda?ya cezaevindeyken yazdığı mektuplarda Yılmaz Güney, o döneme ait çeşitli güncel konulara değiniyor ve yaşama bakışına ilişkin duygularını kendi el yazısı ile yansıtıyor. Müze, 23 Eylül?de Altın Koza Film Festivali kapsamında açılacak.
Yılmaz Güney?in, Adana Erkek Lisesi?nde birinci sınıfı birlikte okuduğu arkadaşı Yavuz Pağda?ya Selimiye Cezaevi?nden yazdığı mektuplar, gelecek hafta açılacak Adana Sinema Müzesi?ne bağışlandı. Yılmaz Güney?in Türk sineması, filmleri, Adana Demirspor ve bazı siyasi gelişmeleri değerlendirdiği 9 ayrı mektubu müzeye bağışlayan Yavuz Pağda, çok özel konuların anlatıldığı mektupları müzeye vermediğini belirterek, “Onun sadece yaşama bakış açısını anlatan, Yılmaz Güney?i cinayet zanlısı olarak göstermek isteyenlerin yanıldığını gösteren mektupları verdim. Türkiye?de Yılmaz Güney?in kıymeti bilinemedi” dedi.
Merkez Seyhan İlçesi?ne bağlı Cemalpaşa Mahallesi?nde eski eşyaların bulunduğu bir apartman dairesinde tek başına yaşayan evli ve 2 çocuk ve bir torun sahibi Yavuz Pağda, eşi ve çocuklarının İstanbul?da yaşadığını söyledi. Yılmaz Güney ile 1952-1953 yılları arasında Adana Erkek Lisesi?nde birinci sınıfı birlikte okuduklarını belirten Yavuz Pağda, “Yılmaz ile okuldan yakınlığımız vardı. O okuldayken daha çok edebiyatla, ben ise sporla ilgileniyordum” diye konuştu.
?HAPİSHANEYE DÜŞÜNCE MEKTUPLAŞTIK?
Yılmaz Güney?in Nebahat Çehre ile birlikte 1968 yılında Seyithan filminin çekimi için memleketi Adana?ya geldiğini anlatan Pağda, bu karşılaşmalarını şöyle anlattı:
“Otelin önünde karşılaştık. Ben o sıra Çukurova Koleji?nde müdür yardımcısıydım. Filmden bahsetti ve görevli olduğum okulun bahçesinde bazı film sahnelerini çekti. Yılmaz Güney çok vefalı ve vicdanlı birisiydi. Ben de bazı senaryolar yazıyordum. Benim yazdıklarımı inceliyor ve görüş belirtiyordu. Siyasi nedenlerle cezaevine düştü ve bana mektuplar göndermeye başladı. Elimde Selimiye Cezaevi?ndeyken yazdığı çok sayıda mektup var. Bende kalsa kaybolup gidecek diye bazılarını Adana Sinema Müzesi?ne bağışladım. Çok özel ve kişisel konuların anlatıldığı mektupları vermedim. “
Haftaya müzede görülebilecek mektuplardan 1973?de yazdığı bir mektupta, Yılmaz Güney?in kendini sorguladığı görülüyor. O satırları aynen şöyle:
“Her şeyi yeniden düşünüyorum… Sevgilerimi, nefretlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı, düşmanlarımı, filmlerimi, iyileri, kötüleri, tarihi, coğrafyayı ve sanat anlayışımı… Her şeyi yeniden düşünüyorum, yeniden kuruyorum değerler dünyamı.. Batıyı, doğuyu, cumhuriyeti yeniden düşünüyorum… Yeniden bakıyorum aynadaki yüzüme… Bir hesaplaşma içindeyim kendimle ve hesaplaşma gereği her gün yeniden sarsılıyorum. Sarsılmadan, yıkılmadan değişmenin imkanı yok çünkü. Yıkıp yeniden yapıyorum kendimi… (….) Aman ne iyi oldu hapislik… Kendimi buldum. “
Yılmaz Güney, bir başka mektubunda da o dönemin Türk sinemasını değerlendirirken şu görüşe yer veriyor:
“Biz bu fakir halkın cebindeki bir liracığı kapmak için yılda 300 film yaparız. Onu aldatmak, gözünü boyamak için akla gelmedik hikayeler uydururuz.”
YIKIP YENİDEN YAPIYORUM KENDİMİ 25 Haziran 1973
Her şeyi yeniden düşünüyorum… Sevgilerimi, nefretlerimi, arkadaşlarımı, dostlarımı, düşmanlarımı, filmlerimi, iyileri, kötüleri, tarihi, coğrafyayı ve sanat anlayışımı… Her şeyi yeniden düşünüyorum, yeniden kuruyorum değerler dünyamı.. Batıyı, doğuyu, cumhuriyeti yeniden düşünüyorum… Yeniden bakıyorum aynadaki yüzüme… Bir hesaplaşma içindeyim kendimle ve hesaplaşma gereği her gün yeniden sarsılıyorum. Sarsılmadan, yıkılmadan değişmenin imkanı yok çünkü. Yıkıp yeniden yapıyorum kendimi…
Halkımızla, kendimizle yabancılaşmamız, yüzlerce, binlerce, onbinlerce yıl gerilere dayanıyor, milyonlarca yıl.. Hatta biz üzerimizde yüzyılların pasını, pisliğini, alışkanlıklarını, eğilimlerini taşıyoruz… Bir yerlerde aklımız bazı sırları çözmekle yetersiz kalıyor… Kendime soruyorum; ?kimim?, ?neyim? diyorum.. Yüzeyden bakınca cevap kolay… Yılmaz Güney; aktör, yazar vs. İnince derinine bocalıyorum. Bir karmaşa… Yılların birikimi, sakatlıkları, zaafları, acıları, kompleksleri… Neler yapmışım şimdiye kadar?.. Yüzlerce insanı birden yaşamışım. Adamlar bıçaklamış Yılmaz Güney.. Kabadayılık yapmış uzun yıllar.. Roman yazmış… Ödül almış… Sanatçı… Irgatlık yapmış, zavallı köylü… Asker, sürgün, hovarda, cesur, korkak, memur, işsiz… Açlık günleri, tokluk günleri vs. Bütün bunların kişiliğimin oluşmasında nasıl etkileri olmuş… Hangi evrelerden geçmişim. Şimdiki düşüncelerime nereden vardım? Düşünüyorum, beynimi zorluyorum. Düşünüyorum…
Şu günlerimin, değişimin romanını yazacağım bir gün.. Gerçeği kavrayışımın romanı olacak bu… Benimle birlikte insanlar da kavrayacak gerçeği.. Değişimlerin, yabancılaşmaların, komplekslerin, yalanların filmini yapacağım. Hapishaneye girmem ne kadar iyi oldu… Yokuş aşağı, yokluğa doğru akan bir suymuşum ben… Aman ne iyi oldu hapislik… Kendimi buldum.
6 aydır cigara içmiyorum. İrademi terbiye etmeye, bilincime hakim olmaya çalışıyorum. Kumruları yaşatıyorum kafamda şimdi.. Yoksul kumruları… Onlar benim için hüzündür şimdi… Yok olanın filmini çekeriz seninle.. Adana?yı, değişimi ve kumruları anlatırız… Otur, kumruların gidişini, yok oluşunu hikaye et. Senaryonusu yaz. Bu duyguyu anlatabilirsen müthiş bir film olur. Çekimi benim için büyük zevk… Öperim.
HAPİSHANEDEKİ İŞİM 15 Mart 1973
Uzun, yorucu, düşündürücü günler geçti. Okudukça yeni bir eksik, yeni bir bilinmeyenle karşılaşıyor insan. Dünya, insan, toplum çok bilinmeyenli denklemler gibi… Okumak, düşünmek ve çözmek.. İşte hapishanedeki işim…
Sana ?yabancılaşma? ve ?sanatın kökenini? sormuştum bir mektubumda. Aldın mı bilmiyorum… Çalışmalarını merak ediyorum. Bulursan ?sanatın gerekliliği? kitabını mutlaka oku. Sana faydalı olacaktır. 7. Sanatı okumadım henüz. Gördükten sonra fikrimi yazarım. Bir takım arkadaşlarımızın bizi eleştirmesini, hatta kötüleşmesini normal karşılamak gerekir. Son durumdan sonra bize öldü gözüyle bakanlar var. ?Yılmaz Güney efsanesi artık bitti? diyorlarmış… Oysa daha yeni başladığının farkında değiller. Bacım ve babam üzülmüş olmalılar.. Onlara söyle; zaman akıyor, aylar geçiyor…. İyi olduğumu anlat. Bir gün babamla yine halay çekeceğiz, yine beraber olacağız…
Mart, nisan Adana?nın coşkun, güzellik günleridir. O coşkunluğu içimde olanca etkisiyle duyuyorum. Her gün binlerce çiçek açıyor içimde, renk renk, türlü türlü.. Selam, öperim.
ON AYDIR KAFAMI PATLATAN SORU 21 Aralık 1972
Maddi ve manevi her şeyin kaynağı halktır. Sarayları yapan ve yıkan o… Toprağa eken, biçen, mezarları kazan, gül fidanını budayan, tarihleri yaratan o. Hep o… Sanatın yaratıcısı da odur… Halktır…
Değerlendirmeleri bu açıdan yaparsak, doğrular, iyiler, kendiliğinden ortaya çıkar. ?Yaralı Kurt?, ?Irmak?, ?Cemo? böyle bir süzgeçten geçirilmelidir. Filmleri bilmediğim için bir şey söyleyemeyeceğim. Yalnız; bir sanatçı ülkesinin sosyo-ekonomik ve siyasal yapısının dışında düşünülemez. Çünkü, halk ve etkilerin dışında değildir. Çünkü, halk gerçeğin kendisidir. Gerçeği yaşayan ve yansıtandır. Sanatçı, ona ne kadar yakınsa, özdeşse, başarıya ve gerçeğe o kadar yakındır. Oysa biz bu fakir halkın cebindeki bir liracığı kapmak için yılda üçyüz film yaparız. Onu aldatmak, gözünü boyamak için akla gelmedik hikayeler uydururuz… Ağlarız, güleriz, uçarız… Krallarımız, kraliçelerimiz, orospularımız ve pezevenklerimizle, abraka-dabrayı bile şaşırtacak hokkabazlıklarla garibin cebindeki liracıkları çalarız.. Ve o bir liracıklar sinemaya, işletmeciye, reklamcıya, filmciye paylarını bıraktıktan sonra biz sanatçılara da yüz binlercesini bırakır. Gazete sayfalarını süsleriz her gün… Apartmanlarımız, otomobillerimiz, katlarımız… Nasıl yatarız, nasıl kalkarız, kaç numara ayakkabı giyeriz, hangi çiçeği severiz. Sevgililerimiz, jigololarımız, şapkalarımız, bacaklarımız, kalçalarımız ve de aptallıklarımız… Bütün bunları yaşatan bir liradır ve onun kaynağı halk.. Zavallı halk.
Bütün filmleri işte bu açıdan değerlendir. Bir liraya ne kadar yalan satıyoruz… Kuruş başına ne düşüyor? Kuruş başına bir yılda kaç zavallı barlara, payvonlara ve daha aşağılara düşüyor. Kaç delikanlı hapislere?… Kaç yuva yıkılır?.. Çünkü onlara gerçekleşmesi imkansız özlemler götürürüz, yalan söyleriz… Bundan nasıl kurtulunur? Nasıl iyi film yapılır? Halkımıza nasıl faydalı oluruz? İşte on aydır kafamı patlatan, uğraştığım soru… Nasıl? Yeni yılın hepinize uğur getirmesini dilerim. Selamlar.
MEMLEKET ÖZLEMİ 5 Ekim 1972
Kışın ilk belirtileri başladı. Üşüyoruz artık. Bir zamanlar mahpushane edebiyatının malı saydığımız yün çoraplara, uzun donlara vs. ihtiyacımız olacağa benzer.
Adana şu günlerde ne güzeldir, ne yoğundur kim bilir. Pamuk tarlaları, kamyonlar, traktörler, fabrika önleri, köylüler ve senin yazlık sinema bahçeleri…. Orada da serinlik tatlı bir ürperti olmaya başlamıştır geceleri. Şimdi Adana?yı özlüyorum… Toprağa, denizi, tuzu, faytonları (kero safari)… Hatırlıyorum da o saat kulesinin sabaha karşı vuruşları nasıl da hüzünlü bir yankı yaratırdı içinde.. Sonra kumrular… Ne zaman bir kumru gelse aklıma, lise çağlarımın çocuksu, özlem dolu pırıltılarını düşünürüm. Ne çok isterdim Adana?ya geldiğim zaman yalnız dolaşmayı. Okulumu görmek, sokaklarında tek başıma, bilinmeden gezinmek, kabak çekirdeği, kaynamış mısır yemek, otobüse binmek, kanalda yüzmek vs. Bütün bunlar benim için kaçırılmış bir trendir Yavuzcuğum. Mektuplarını zevkle izliyorum. Sık sık yazmadığım için gücenme. Selam, öperim.
FİLM YAPAMAYINCA EN KOLAY İŞ UKALALIK 25 Ocak 1973
İnsana, hayata bakarken amacımız onu temellendiren, biçimlendiren ?gerçeği? kavramaktır. Burada karşımıza çıkan en önemli sorun budur. ?Gerçek? nedir? Nedir bizi konuşturan, düşündüren, kavga ettiren, iyi olmaya zorlayan, neşelendiren? Nedir bizi hesaplı yapan, korkutan, endişelendiren? Hangi güçtür trenleri saatinde hareket ettirmeyen, suları akıtmayan?.. Binlerce şey sayabiliriz…. Nedir bunların sebebi, hareket ettiricisi, durdurucusu?
İşte son aylarda kafamı kurcalayan soru… Gerçek…. Sosyal gerçek… Maddenin, insanın ve doğanın gerçeği… Sanatımın hareket ettiricisi, yönlendiricisi de bu olacak işte… Türk toplumunun sosyal gerçeği…
Şu sırada Türkiye?de, hatta dünyada kimsenin iyi film yapacağına inanmıyorum… Çok büyük bir iddia belki… Ama mektupla bunu anlatmam imkansız… Bir gün, dünyanın en güzel fimlerini biz yapacağız…. Öyle bir gün gelecek ki; Türkiye sanatın, kültürün en yoğunlaştığı, örnek bir ülke olacak… Göreceğiz bunu…
?Gökçe Çiçek? Akad ustanın değişmez sinema anlayışının ürünüdür… Her insan, her bölge, her konu kendine ait bağların bir sonucudur. Akad usta, bunu göremiyor. İnsan yapısını belirleyen esasları kavramıyor… Onun için biçimsel olmaktan kurtulamıyor. Epey ukalalık yapıyorum, değil mi? Eh, film yapamayınca, en kolay iş ukalalık oluyor…
Şimdi düşün… Sor soruştur… Araştır… Oku.. ?Gerçek nedir?? Sosyal gerçek nedir? Bana yazmak zorunda değilsin… ?Yabancılaşma? nedir? İnsanın insana, insanın doğaya yabancılaşmasından ne anlıyoruz?
?Sanatın kökeni? yani menşei…. Nereye uzanır?
Bir de beni, çocukluğumu, okul günlerimizi, mümkün olduğu kadar detaylı düşün. Beni tanıyan insanlara sor; eski arkadaşlarımıza… Onların aklında kalanları, senin aklında kalanlarla kıyasla bakalım… Hocalarımızla konuş… Beni okul günlerinde nasıl hatırlıyorlar?.. Bu arada kendini de düşün… Gözlerinden öperim, sevgiler…
İnanı mısın; yeniden öğrenci olmak, yine lisede, birinci sınıfta, en arka sıralarda oturmak özlemi nasıl yakıyor içimi?.. Yine sevgiler.
Yusuf Baştuğ
(15 Eylül 2011, http://www.yuksekovahaber.com)
Yazı okunma sayısı(3314) Bugün okunma sayısı(1)












Modern Türkçe şiirin kökten-yenilikçi şairlerinden Edip Cansever, yayımladığı on yedi kitabın yedisinde uzun, dramatik yapılı şiirler kurmuş, düzyazı ile dramanın olanaklarını seferber ederek lirik şiiri çoksesli, çokgözlü bir anlatıma evriltmiştir. Tektipleştirici hamasetin revaçta 




