Dar Mekânda Sıkıntılı Hayatlar – Ataol Behramoğlu

Her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da modalar geçer. Gerçekten değeri olan yazar, zaman zaman unutulur gibi olsa da yeniden anımsanır. Yapıtı gündeme gelir, okunur, tartışılır. Fyodor Dostoyevski gerçekten değeri olan dünya yazarlarının kuşkusuz ki en önde gelenlerindendir. Peki, nedir gerçekten değeri olmak” Sanıyorum ki öncelikle üslup (biçem), anlatım tarzı, ses tonu, kompozisyon, kurgu özellikleri ve özgünlükleri… Ve hiç kuşkusuz, anlatılan şeye, içeriğe özgün (söz konusu ‘biçem’i de belli ölçüde belirleyen) özellikler ve özgünlükler…
Rus yazarı Fyodor Dostoyevski’yi hem biçem, hem içerik bakımından, Rus ve dünya edebiyatında nereye koyuyoruz? Kendi ülkesinin ve dünya edebiyatının hangi yazarlarıyla, hangi yazınsal süreçleriyle ilgili? Bu yazarı böylesine etkileyici kılan biçim ve içerik özellikleri, özgünlükleri ve varsa başta etkenler, nelerdir? Bu sorulara doğru, kesin, kapsayıcı yanıtlar vermek edebiyat biliminin alanına giriyor. Yazarlığı konusunda en çok sayıda ürün verilmiş dünya yazarlarının da ön sıralarındadır, Dostoyevski…
Benim bu yazıyla yapmaya çalışacağım ise bir okuru olarak Dostoyevski’yle özel serüvenini, bir ölçüde de kişiliğine ve yapıtına ilişkin bilgilerimi özetlemekle sınırlı olacak.
Okuduğum ilk yapıtları, onun da ilk yapıtlarıydı: ‘Beyaz Geceler’, ‘Öteki’, ‘İnsancıklar’, ‘Ev Sahibesi’ . Varlık Yayınları’nın unutulmaz cep kitapları dizisinde çıkmış yapıtlardı bunlar… Bu kitaplardan bende kalan en yoğun izlenim, dar mekânlarda, tavan aralarında sıkıntıyla yaşanan hayatlardır. Bir de, özellikle ‘İnsancıklar’ daki patetik ses tonu… (‘Beyaz Geceler’in bende hayal kırıklığı yarattığını söylemeliyim. Çünkü bu romantik, garip uzun öyküyü -ya da kısa romanı- okumadan önce, beyaz geceleri hep karlı geceler olarak hayal ederdim. Güneşin hiç batmadığı bazı Petersburg gecelerinin böyle adlandırıldığını daha sonra öğrenecektim.)
Dostoyevski’nin bende yarattığı ikinci ve çok daha büyük düş kırıklığı, ‘Suç ve Ceza’ nın finaliyle ilgilidir. Raskolnikov’un suçunu itiraf edişi ve sürgüne gitmesi… Uğradığım düş kırıklığı kuşkusuz ki cinayeti olumlamam demek değildi. Ceza’yı ağır bulmuştum. O sürgün, genç bir adamın yaşamının tümüyle sönüşü demekti. Bir yazar, romanının kahramanına karşı nasıl bu kadar acımasız olabilirdi? Ama sonuçta, Dostoyevski budur ve ‘Suç ve Ceza’ nın finali benim için bugün de romanı, ilk gençlik yıllarımdan bugüne, bütünüyle bir kez daha okuyup okumadığımı anımsamıyorum ama tartışmalıdır…
Sonra, başta ‘Karamazov Kardeşler’ olmak üzere büyük romanlarını, Ankara’nın karlı gecelerinde, ‘Milli Kütüphane’ salonundaki bir masa lambasının ışığında -tam da Dostoyevski’ye yaraşır bir ortamda- eski Rus alfabesiyle dizilmiş asıllarından okuyacaktım. Büyük edebiyat düşünürü M. Bakhtin’in ‘çoksesli roman’ diye adlandırdığı yapıtlardı bunlar. ‘Karamazov Kardeşler’ i ahlaksızlık düzeyine alçalan tutkuyla (Dmitri -Baba Karamozov- ve âşık oldukları o kadın) erdemin (Zosima Baba) amansız çatışmasında aklın (İvan) çaresizliği diye niteleyebiliriz belki… Dostoyevski’nin patetik (tutkulu-çarpıntılı-son haddinde gerilimli) anlatımının da ulaştığı en yüksek perde sayılabilir bu yapıt. Sonra, İsa saflığında bir Prens Mişkin (‘Budala’) ve yazarın siyasal tutumunun didaktizmle en fazla özdeşleştiği ‘Cinler’..
Dönemin ilerici aydın örgütü Petraşevski topluluğunun bir üyesi olarak idama mahkûm edilip çarın bağışıyla son anda sehpadan indirildiğinde, ilk ürünlerini vermiş genç bir yazardı Dostoyevski. ‘İnsancıklar’ , büyük-gerçekçi eleştirmen Belinski tarafından hayranlıkla karşılanmıştı. Çünkü bu yapıtıyla genç yazar, Puşkin-Gogol gerçekçi çizgisinin izini sürerken, bu iki dev yazarın ‘nesnelliğinden’ farklı, ‘küçük insan’ için duyulan acıma-sevecenlik duygusunun en üst düzeyde bir gerilime ulaştığı patetik Dostoyevski üslubunun da ilk örneğini vermekteydi. Kürek mahkûmluğu yıllarının ürünü ‘Ölü Bir Evden Notlar’ ise belgesel yanları ağır, bir başka özgün Dostoyevski yapıtıdır.
Dostoyevski, Rus gerçekçiliğinde bir doruktur. Puşkin’i, Gogol’ü tanımaksızın, onun çıkışını ve farklılığını yeterince anlayamayız. Bir yandan Avrupa romantizminin, bir yandan Balzac’ın ve 19. yüzyılın ilk onlu yıllarında edebiyat ortamında egemenliği ele geçiren Batı gerçekçiliğinin derin izlerini taşır. Onu doğru okumak için, Shakespeare, Rabelais vb. rönesans yazarlarıyla bağlantılarını bilmek (hiç değilse sezinlemek) ; Rusya’nın fırtınalı siyasal ve entelektüel tarihi konusunda da (Petro öncesi geri-Ortodoks Rusya, Petro’nun Batıcı reformları, XVIII. yüzyıl Rus aydınlanmacılığı, Puşkin-Gogol gerçekçiliği, köylülük konusunda tartışmalar, Batıcı-Slavcı çatışması vb.) bilgi ve fikir sahibi olmak gereklidir.
Dostoyevski, tüm yapıtlarında yaşadığı çağın, dönemin ve ülkenin ürünüdür. Yapıtındaki bağıntının, gerilimin, son haddindeki ironi, öfke ya da sevecenliğin temelinde, her şeyden önce, Puşkin’i, Dekabristleri, Lermontov’u, farklı biçimde de olsa Gogol’ü ölüme gönderen acımasız, katı bir toplumsal gerçekliğin sahici sorunları, yaşantıları ve sancıları vardır.

Yazan: Ataol Behramoğlu

(Bu yazı, Radikal Gazetesi Kitap Eki?nin 18.08.2000 tarihli sayısından yayınlanmıştır.)

One Response to Dar Mekânda Sıkıntılı Hayatlar – Ataol Behramoğlu

  1. saadet aydın diyor ki:

    Yazıya başlarken daha ayrıntlı daha derin bir yazı beklentisi oluştu.Konunun genişliğine uygun olarak geniş bir konuda yazılmış yüzeysel bir yazı olmuş.Ama başlık ilgi uyandırıcı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>