Sabahattin Ali ‘nin Hayatı

?Beni çok etkileyen, bana en çok dokunan, çok üzen de şu oldu… Kitap okuyormuş. Kitap okurken, o cani ruhlu adam arkadan gelerek sokulup sanki bir yılanın kafasını ezer gibi vurmuş!…
Ne kadar üzücü, kitap okurken öldürülmek. Bir yazarın kitap okurken öldürülmesi… O an hep gözlerimin önüne gelir. Bir insan nasıl öldürülebilir? Şu anda çok duygulandım işte… Düşünemeyecek, konuşamayacak duruma geldim…

Daha yola çıkar çıkmaz tanıştık. Devlet sınavını kazanmış yedi kişi. 1930 yılının kasım ayında trenle yola çıkmıştık. O, öteki arkadaşlardan ayrı yapıda birisiydi. Yolculuk boyunca pencereden dışarılara bakıp gözlemlerini anlatır, gördüklerini dikkatle inceler kendince yorumlardı. Öteki arkadaşlar ise, yolculuk sonunda görecekleri yeni bir ülkenin sevinciyle işin dalgasında, sarışın kızların hülyasındaydılar.

O, Berlin yakınında Potsdam?a yerleşti. Benim oturduğum yer de Potsdam?a yakın yatılı bir okuldu, orada öğrenim görüyordum. Okul çok disiplinliydi. O?nun beni ziyaret etmesi, bana gelip gitmesi için özel izin almıştık. Her cumartesi gelirdi. Yeni yeni, öykü yazmaya başlamıştı. Bana okuduğu öykülerin, ilk dinleyicisi ben oluyordum. Realist bir biçimde yazıyordu. Bu bana biraz şey geliyordu… Ben o zamanlar, sanırım okuldan aldığım eğitimden olacak, bunca gerçekçiliğe alışık değildim. Saçma sapan da olsa kimi kez, onu aptalca eleştiriyordum. ?Niçin böyle her şeyi açık açık yazıyorsun? diyordum. Sabırla, bana değer vererek dinliyordu. Sonunda arkadaşlığımız ilerledi.

O?nun bana sık gelmesinin tek nedeni, yalnızlık çekmesi mi, yoksa karşı cinsten birine duyduğu yakın ilgi mi, diye günlerce düşünürdüm. Sonunda, kendi kendime sorduğum soruların ikincisine olumlu yanıt verirdim. Çok hoşuma gidiyordu bu ilgi. Benimle çok uğraşıyor, iyi yetişmemi istiyordu. Piyano dersi almamı, günlerce bıkmadan ısrar ederek O önerdi ve destekledi.

Bana her geldiğinde, ilk aşkı olan bir hanımdan sürekli bahsederdi… İsim vermek istemezdim ama, biliniyor galiba, onu anlatıyordu uzun uzun. Ondan ilgi görmediğini, Nahit Hanım?ın bundan devamlı kaçtığını söylüyor, yakınıyor, ben de ilgiyle dinliyordum. Anlatırken bu acısının üstünde çok dururdu. Çok gücüne gitmiş olaylar vardı geride. Ben de onun gibi üzülür, ağlayacak hâle gelirdim. Günün birinde bana, Sen Nahit?e benziyorsun? dedi. Başka bir gün, ben piyano çalarken, ?Melahat galiba sana aşık oluyorum? dedi. Heyecanla, ?Aman sakın, dur! Olma!…? dedim. O zaman, şimdiki kocamla sözlüydüm.

Böylece, günün birinde umutsuz duygularla başbaşa, başka bir kente gitmek zorunda kaldı. Uzun uzun mektuplaştık. Bir gün, ondan acele yazılmış kısa bir mektup aldım: ?Benim Türkiye?ye dönmem gerekiyor, okulumda bazı olaylar oldu? diye yazıyordu. Böylece yurda geri döndü. Ondan sonra, O?nun hakkında pek bir şey duymadım, nişanlandım.

Benim duyduğum, komünistlik propagandası yapıyor diye okuldan uzaklaştırıldığıydı… belki de bir iftiraydı. Yalnız bildiğim bir şeyi söylemeliyim, Almanca´yı öğrenir öğrenmez hemen Rus edebiyatına başladı. Zaten koltuğundan kitap hiç eksik olmazdı. Arkadaşlar da onunla hep alay ederlerdi… hep sözlüklerle, imlâ kılavuzlarıyla beraber geziyor diye. Almanca´yı hepimizden önce öğrenmişti ama, Alman edebiyatını değil de Rus edebiyatını seçti… Rus romanlarını Almanca üzerinden okuyup tanıdı. Bana hep öğüt verir, yetiştirmek ister, o kitapları benim de okumamı çok isterdi.

Yetiştirmek derken, sol düşünceye yöneltmek gibi bir amacı yoktu. Genel kültürümü artırmak için, örneğin Almanların romantik şairi Novalis?i daha o zaman bana önermiş, ?Bu adamı mutlaka okumalı, tanımalısın? diyerek, o şairin şiirlerinden birinin bir kıtasını yazarak bana göndermişti. Benim, genel kültürde, müzikte ve Almanca´da ilerlememi çok ister, desteklerdi. Fakat, bana düşünce yönünden bir zorlaması olmamıştır. Karda kışta yürüyerek her hafta bana geldiği için, çevremdeki öğrenci arkadaşlar da onu tanıyor, ?Bak sana düşkün senin sevimli delikanlı yine geldi? diyorlardı. Bu da benim çok hoşuma gidiyordu. Çok duygulu, engin gözlem gücü olan bir insandı. Karda gezintiye çıkıyorduk, bir gün gezerken ayaklarımızın altındaki kar sesine dikkatimi çekti. ?Bak, ayaklarımızın karda çıkardığı sesi duyuyor musun? dedi. Ben o zamana kadar böyle bir şeye hiç dikkat etmemiştim.

O?nun aşkını geri çevirdiğim için, incitmiş, uzun bir süre için kaybetmiştim. Bu düşündüklerim o kadar eski anılar ki, kimi olaylar insanın belleğinden silinmiş gibi oluyor. Yaşam öyle olaylarla yüklüyor ki insanın belleğini… unutulmaya yüz tutmuş anılarımı anımsayabilmek için neler vermezdim ki!… Bir Alman atasözü vardır: ?Yaşam bir değirmendir, ağı ağır öğütür anıları?

Puşkin?i onun ağzından çok sık işitirdim. Beni de Puşkin okumaya teşvik ediyordu. Ama ben yavaş okuyan bir insanım. O ise çok çabuk ve sürekli, sabahlara kadar hızla okuyan bir insandı. Benim cahilliğimi hep başıma kakardı. Holderlin çevirisiyle beni çeviri alanına iten de rahmetlidir. Holderlin?i çevirirken bir çok şey… örneğin Ajaks?ı, mitolojiye ait bir çok terimsel kelimeyi bilmiyordum. ?Sen Ajaks?ın kim olduğunu da mı bilmiyorsun? Aman oku, aman öğren!? diye başıma kakardı. Sonra, yıllar sonra bile… yeniden dostluk kurduğumuzda da benimle bilgi alışverişinde bulunur, bilmediklerimi başıma kakarak, ince ince alay ederek ?Bunu da mı bilmiyorsun? derdi.

Bugün, geriye baktığımda çok mutluyum, böyle çetin ama çok zevkli bir iş olan çeviriye o yıllarda yönelebildiğim için. Bu yönelmede onun yardımlarını hiç unutmam. İki dilin içinde yaşamak, iki dili birbirine aktarmak, iki kültürü ve iki insan topluluğunu biri birine yaklaştırmak…

Türkiye? ye döner dönmez beni Haydarpaşa Erkek Lisesine Almanca öğretmeni olarak tayin ettiler. Almanya?da mühendis olan kocamla yeni evlenmiştim. Lisede altı yıl öğretmenlik yaptım. Bütün gayretimle iyi bir Almanca öğretmeni olmak için çalıştım. Bütün bu emeklerimin boşa gitmediğini görerek büyük övünç duyuyorum. O zaman okuttuğum çocukların çoğu bugün, Almanca´yı iyi bilen profesör, hukukçu, siyaset adamı oldular. Unutmayın ki ben çok yaşlı bir emekli öğretmenim, çok eski zamanlardan söz ediyorum. O zaman Atatürk hayattaydı…

O, yurda döndükten sonra ilişkilerimiz kopmuş, iyi işlenmiş bir dostluğun üstü örtülü kaldı sanmıştım. O? nun ünlü bir yazar olduğunu duyduk.

Ama hapse girip çıkması, bütün sevincimizi silip süpürdü. Hapisten çıktıktan sonra, yeniden ilişki kurabilmek için, sanırım ikimiz de hasretle fırsat kolluyorduk.

Dönemin ünlü Mili Eğitim Bakanının kurduğu Tercüme Kurulunda üyeydi. Bakan Bey Holderlin?in bir eserinin Türkçe´ye kazandırılmasını çok istemiş. Ankara?da su başındakilerden hiçbiri, bu zor tercümeyi yapmak istememiş.

?Ben bu işi yapacak birini, tabiat itibariyle bu romantik adamı anlayacak birini tanıyorum, bilmem kabul eder mi? diyor ve beni ileri sürüyor, hemen bana da acele bir mektup yazıyor. Ben bu işin içinden kalkamayacağımı söylediysem de, bana, ?Sen bunu mutlaka yapacaksın? diye tekrar mektup yazdı. Bakan da ayrıca, ?Bunu bir ödev biliniz, bu çeviriyi mutlaka yapınız? diyerek rica yollu, biraz da iltifat dolu bir mektup yazmıştı. İşin kısası, beni tercüme alanına iten O olmuştur. Sürekli, ?Ben sana yardım edeceğim? dedi ve etti de. Böylece, çeviri işine çok zor bir eserle başlamış oldum. Bugün de övünç duyuyorum. Bu yıl sanırım yine, çeviri kitaplarımın yeni baskıları yapılacak.

İstanbul?da bir sabah, gazeteleri dış kapının önünden alırken başlıkta, ?Komünist Yazar Kaçarken Bulgaristan Sınırında Öldürüldü? diye bir haber okudum. Birkaç gün sonra, eşimin görevi nedeniyle Amerika?ya gidecektik. Bir çok kişi gibi ben de çok şiddetli bir şok geçirdim. Müthiş bir şeydi… Müthiş bir şey! Beni çok etkileyen, bana en çok dokunan, çok üzen de şu oldu… kitap okuyormuş. Kitap okurken, o cani ruhlu adam arkadan gelerek sokulup sanki bir yılanın kafasını ezer gibi vurmuş!… Ne kadar üzücü, kitap okurken öldürülmek. Bir yazarın kitap okurken öldürülmesi… O an hep gözlerimin önüne gelir. Bir insan nasıl öldürülebilir? Şu anda çok duygulandım işte… Düşünemeyecek, konuşamayacak duruma geldim…

Sonra fazlaca bir şey öğrenemedik. Ardında çok genç bir dul ve küçücük bir kız çocuğu bıraktı…

Aslına bakarsanız, aynı zamanda kocamı da az çok tanıyordu. Ara sıra İstanbul?a geldiğinde, evimizde konuk olurdu. Çok konuşkan, coşkulu bir insandı. Gece yarılarına kadar üçümüz oturup konuşurduk. Kocam o zamanlar gemi yapım mühendisiydi, sonraları profesör oldu.

Son gelişlerinden birinde kocama: ?Bak Mesut, bundan sonra sizleri sık ziyaret edemeyeceğim. Sürekli izlendiğim için, kamyonculuk yapıyorum. Bundan sonra size gelmem sana zarar getirebilir. Sen devletin koca bir fabrikasında müdürsün. Bundan sonra gelmeyeceğim? dedi. Yüzü çok
üzgün, konuşması çok heyecanlıydı, belki de ruhi bir buhran geçiriyordu. Bizler de çok üzüldük, O?nu kamyon işinden vazgeçirmeye çalıştık, ?Sana böyle bir iş uygun değil? dedik, ama dinletemedik. Kafasına koyduğu işi yapan inatçı bir insandı. Son görüşmemiz böyle oldu. Ölümü, giz olarak
kaldı, neden öldürüldü bilinmez…

Bana göre O, edebiyatımızın en iyi öykü ustası, eşsiz bir romancısıydı. ?Kuyucaklı Yusuf? sinemaya uygulandığında, çok sevinmiştim. Çünkü o roman benim en sevdiğim eseridir. Ama kendisi ?Kürk Mantolu Madonna?yı çok beğenir, en sevdiği eseri sayar, bunu da bana sık sık söylerdi. En çok, o romanında kendi özel yaşamından izler bulurdum. Nasıl söyleyeyim, çabucak yanan, sık sık aşık olan bir insandı. Çok duygulu, romantik, aynı zamanda, yerinde duramayan coşkulu bir kişiliğe sahipti.

Ölümüyle ilgili karanlık noktalar var, katil mahkemede verdiği ifadede: ?Ben onunla konuştum, konuşurken onun ne azılı koyu bir komünist olduğunu öğrendim ve milli hislerim kabardı, onu öldürdüm? diyor. Oysa katilin geçmişi, öyle milli duygularla dolu bir insan olduğunu göstermiyor. Ayrıca, ilk mahkemesinden hemen sonra, gazetecilere: ?Ben O?na, öldürmek için vurmadım. Şöyle bir vurdum başına, sonra güvenlik güçlerine teslim edecektim. Ama o bir vuruşta ölmüş? demişti.

Cesedi tanınmaz haldeymiş. Olaylar gösteriyor ki katil, O?nu öldürmek için o kamyona binmiş ve yolu göstermeye yardım ederek sözde O?na rehberlik yapmış… Adam mutlaka, görevlendirilmiş bir katildi.

Katil, yıllarca önce bir dergide anılarını anlatırken, ?Ben bizimkilerle birlikte çalışıyordum. Ben bir vatansever olarak, çeşitli olaylar hakkında haber veriyor, para alıyordum. Sabahattin Ali?yi öldürdükten sonra birkaç ay saklandım. Daha sonra gelip amirlerime haber verdim. Onlar bana kalleşlik yaptılar, sözlerinde durmadılar: biz memnunuz ama elimizden bir şey gelmez, ortada bir ölü var, seni tutuklamak zorundayız dediler? diyor.

Bu konu beni fazlasıyla üzmüştür yıllarca… bu katil adam rahat rahat aramızda dolaştı. Cinayetten sonra dört yıla hüküm giydi, iki yıl sonra af yasasıyla dışarı çıktı. Anadoluhisarı-Yenimahalle?de, Göksu Deresi?nin yanında, çevresi güllerle kaplı, pembe boyalı iki katlı şirin bir evde
oturuyormuş.

Türk Edebiyatının büyük ustasının bir mezarı bile yok… Hazin… Çok hazin bir hikâyedir.?
O, – Sabahattin Ali -Özgen ERGİN

Sabahattin Ali’nin Bazı Şiirleri

Öyle Günler Gördüm ki

Öyle günler gördüm ki, aydın gökler kararıp
Bahtım bir bulut gibi üstüme çöker oldu,
Her gözümü yumunca tanıdık yüzler görüp,
Hayaller alev alev beynimi yakar oldu.
Ümitsizlik, gariplik dört tarafımı sarıp
Yüzüm sırıtsa bile, içim yaş döker oldu.

Her sabah ilk ışiklar gözlerimi oyardı,
Uyanan taş duvarlar iniltimi duyardı.

Öyle günler gördum ki, duvarlar gelir dile,
Gözumde canlanırdı eşkiya masalları.
Varlığımı sarardı, hain bir isteyişle
Görmediğim yumuşak bir düşmanın elleri
Kafada çelik gibi fikirler dursa bile
Kalplerin eksik olmaz böyle zayıf halleri:

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum,
Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum.

Öyle günler gördüm ki, dost dediğim insanlar
Ben yanına varınca dudağını kıvırdı.
Bir zamanlar yanımda ağız açmayanlar
Sırtımı sıvazladı, bana oğüt savurdu.
Silahsız gördüğüne saldıran kahramanlar
En alçak tekmelerle beni yere devirdi.

Ruhum bir heykel gibi düşüp parcalanırdı.
Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı.

Öyle günler gördüm ki, tabanca sakağımda
Tasarladım aydınlık dünyayı bırakmayı
Gönlüm acıklı buldu, en ateşli çağımda
Sönük bir yıldız gibi boşluklara akmayı
Tabancanın namlusu ısındı yanagımda,
Parmagım istemedi tetiğini çekmeyi

Bir sonbahar yağmuru gibi içim ağlardı
Bir şeyler fakat beni yaşamağa bağlardı.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmustur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur
Yalnız sana borçluyum bugün dünyada varsam:
Seni her andığımda gözlerim yaş olmuştur

Yaşlar ki bir ırmaktır, dertleri sürür gider,
Gözyaşları içinde seneler yürür gider.

Yok olmak isteğiyle kalbim attığı zaman,
Bana: Yaşa der gibi gülen senin yüzündü.
Dizlerim bir batakta yorgun yattığı zaman
Bacaklarıma kuvvet veren senin hızındı.
Yaşaran gözlerimde, güneş battığı zaman
Sıcak bir yuva gibi tüten senin dizindi.

Sen aklıma gelince her şey gülümserdi.
Ağaçlar sarkı söyler, rüzgar tatlı eserdi.

Ey sevgilim, bilirsin benim ne çektiğimi:
Garip başimın derdi bir yürek taşıyorum.
Anlarsın niçin uzak yerlere baktığımı:
İçinde yaşanmaz bir dünyada yaşıyorum.
Görünce gülme sakın çırpınıp aktıgımı:
Ilık ve aydınlık bir denize koşuyorum.

Sen benim sevgilimsin, sevsen de, sevmesen de,
Aradığım yerlere benzeyiş buldum sende.

DAĞLAR

Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana çok dardır,
Benim meskenim dağlardır.

Şehirler bana bir tuzak;
İnsan sohbetleri yasak;
Uzak olun benden, uzak,
Benim meskenim dağlardır.

Kalbime benzer taşları,
Heybetli öter kuşları,
Göğe yakındır başları;
Benim meskenim dağlardır.

Yârimi ellere verin;
Sevdamı yellere verin;
Yelleri bana gönderin:
Benim meskenim dağlardır.

Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.

Eskisi Gibi
Seneler sürer her günüm,
Yalnız gitmekten yorgunum;
Zannetme sana dargınım,
Ben gene sana vurgunum.

Başkalarına gülsem de,
Senden uzakta kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sanavurgunum.

Dağları aşınca başım,
Geri kaldı her yoldaşım,
Gerl sevgilim, gel kardaşım,
Ben gene sana vurgunum.

Gönlüm seninkine yardı,
Aynı şeyleri duyardı;
Ayaklarımız uyardı…
Ben gene sana vurgunum.
Sabahattin Ali

MELÂNKOLİ

Beni en güzel günümde
Sebepsiz bir keder alır.
Bütün ömrümün beynimde
Acı bir tortusu kalır.

Anlıyamam kederimi,
Bir ateş yakar derimi,
İçim dar bulur yerimi,
Gönlüm dağlarda bunalır.

Ne kış, ne yazı isterim,
Ne birdost yüzü isterim,
Hafif bir sızı isterim,
Ağrılar, sancılar gelir.

Yanıma düşer kollarım,
Görünmez olur yollarım,
En sevgili emellerim
Önüme ölü serilir…

Ne bir dost, ne bir sevgili,
Dünyadan uzak bir deli…
Beni sarar melânkoli:
Kafamın içersi ölür.

HAPİSHANE ŞARKISI

V

Başın öne eğilmesin,
Aldırma gönül, aldırma;
Ağladığın duyulmasın,
Aldırma gönül, aldırma…

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar;
Seni bu sesler oyalar,
Aldırma gönül, aldırma…

Görmesen bile denizi,
Yukarıya çevir gözü:
Deniz gibidir gökyüzü;
Aldırma gönül, aldırma…

Dertlerin kalkınca şaha
Bir küfür yolla Allaha…
Görecek günler var daha;
Aldırma gönül, aldırma…

Kurşun ata ata biter;
Yollar gide gide biter;
Ceza yata yata biter;
Aldırma gönül, aldırma…

MAYIS

Mayıs, ayların gülüdür,
Taze bir çiçek dalıdır,
İçerim ateş doludur;
Mayıs?ta gönlüm delidir.

Yeşil dağlara göçülür,
Kızıl şaraplar içilir;
Yârim dökülüp saçılır,
Mayıs?ta gönlüm delidir.

Göklere karşı yatılır,

Dertlerimiz unutulur;
Eski sevgiler atılır;
Mayıs?ta gönlüm delidir.

Uzakta kuşlar seslenir;
Gönlüm genişler, beslenir;
Yaşamağa heveslenir,
Mayıs?ta gönlüm delidir.

Yumuşak rüzgârlar eser;
Çimenlerde yârim gezer;
Yanılır, bana gülümser;
Mayıs?ta gönlüm delidir.

ESKİSİ GİBİ

Seneler sürer her günüm,
Yalnız gitmekten yorgunum;
Zannetme sana dargınım,
Ben gene sana vurgunum.

Başkalarına gülsem de,
Senden uzak kalsam da,
Sevmediğini bilsem de
Ben gene sana vurgunum.

Dağları aşınca başım,
Geri kaldı her yoldaşım,
Gel sevgilim, gel kardaşım,
Ben gene sana vurgunum.

Gönlüm seninkine yârdı,
Aynı şeyleri duyardı;
Ayaklarımız uyardı…
Ben gene sana vurgunum.

İtilmiş, tekmelenmişim,
Doğduğum günde yanmışım,
Yalnız sana güvenmişim;
Ben gene sana vurgunum

ÇOCUKLAR GİBİ

Bende hiç tükenmez bir hayat vardı,
Kırlara yayılan ilkbahar gibi.
Kalbim her dakika hızla çarpardı,
Göğsümün içinde ateş var gibi.

Bazı nur içinde, bazı sisteydim,
Bazı beni seven bir göğüsteydim,
Kâh el üstündeydim, kâh hapisteydim,
Her yere sokulan bir rüzgâr gibi.

Aşkım iki günlük iptilâlardı,
Hayatım tükenmez maceralardı,
İçimde binlerce istekler vardı,
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi.

Hissedince sana vurulduğumu,
Anladım ne kadar yorulduğumu,
Sâkinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi.

Şimdi şiir bence senin yüzündür,
Şimdi benim tahtım senin dizindir,
Sevgilim, saadet ikimizindir,
Göklerden gelen bir yadigâr gibi.

Sözün şiirlerin mükemmelidir,
Senden başkasını seven delidir,
Yüzün çiçeklerin en güzelidir.
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi.

Başını göğsüme sakla sevgilim,
Güzel saçlarında dolaşsın elim.
Bir gün ağlıyalım, bir gün gülelim,
Sevişen yaramaz çocuklar gibi.

KUDURMAK

Göğsümde gözlerinin sapladığı bir bıçak,
Beynimde hayaliyle alevlenen bir ocak…
İçerim bu haldeyken herkes garip bulacak:
Başımı sükûnetle taşlara vurduğumu…

Bu sükût çiğnenen bir muhabbetin yasıdır.
Bu sükût bir kömürün içerden yanmasıdır.
Bu sükût beynimdeki cinnetin potasıdır;
Görüp aldanmayınız sessizce durduğumu…

Ben de nihayet bütün bağları kıracağım;
Onu ıssız dağlara alıp kaçıracağım,
Etini bir canavar gibi ısıracağım
Ve, herkes seyredecek nasıl kudurduğumu.

YAT VE UYU!..

Bu karanlık, bu uzun kış gecelerinde…
Soğuk, buzdan bir perdeyle süslerken camı,
Dolaşırken birçok siyah gölge odamı,
Damarımda kurşunlaşıp donarken kanım;
Yine seni düşünmekle geçer zamanım…
Bu kimsesiz… Bu mahzun kış gecelerinde…

Serpilirken pencereme avuç avuç kar…
İçerimde hicranlardan bir nehir akar…
Karların da lambam gibi rengi sarıdır…
Onlar yırtık bir mektubun parçalarıdır:
Rüzgâr, sana yazdığımı geri getirdi…
Pencereden dondurucu bir nefes girdi…
Rüzgâr yaptı her çatıda ayrı bir makam…
Yine senin hayalini gördüm bu akşam…
Hançeremden alev gibi çıktı bu çığlık:
? Git istemem!.. Git istemem!.. Çık odamdan çık!..
Ah!.. Ne dedim?. Hayır gitme.. Hayır gitme… Gel!..
Ben git dedim, dedim ama sen işitme… Gel!..

Sensin beni en onulmaz yerimden vuran,
Fakat sensin yine boş ömrü dolduran…
Bu çılgının senden başka muini var mı?..
Gitme… Beni senden başka kimse anlar mı?..
Gözlerimi sen ki başka bir ufka açtın…
Nerdesin ya?.. Nerdesin ya?.. Ah neden kaçtın?..

Yapyalnızım… Etrafımda yok senden bir iz…
Odam sessiz… Dışarlarda yağan kar sessiz…

Bu geceler dayanılır gibi değil ki…
Ey şimdi bu satırları okuyan bil ki:
Istıraplar yüz katlı kış gecelerinde…

Fakat kızgın yanardağlar çıksa bağrımda,
Senin için ben her derde katlanırım da
Derim ki: ?Bu gecelerin ızdarıbiyle,
Ben ağlasam, harap olsam, çıldırsam bile;
Sen ateşli vücudunla ısınan rahat,
Yatağında bir rahibe saffetiyle yat…
Yat ve uyu!.. Bu tatlı kış gecelerinde…?

KÖPRÜDE SABAH

Gece, yavaşça siyah mantosunu sürükler
Vapurlar, şimdi suya bırakılmış kütükler,
Ufuk, banyo edilen bir fotoğraf camıdır…

Dağlar dudaklarını boyar pembe bir tüyle
Köprüde fersiz gözler açılır üzüntüyle:
Sabah, ıstırap çeken kalplerin akşamıdır…

Kollarını gererken iş bekleyen bir sandal,
İlk ışıklar açılır esmer sularda dal dal;
Rüya görür kıyılar bir uyanık uykuda…

Gecenin bir mehtabı andırırken sonları,
Gemi fenerlerinin ziyadan bastonları
Kaybolur ağır ağır kurşunileşen suda…

Paslı mızraklar gibi uyuklayan direkler
Bir gün yapacakları muhayyel cengi bekler,
Uçuşur beyaz deniz kuşları alay alay…

Buruşuk bir deriyi andırır titreyen su,
İner merdivenlerden ilk vapurun yolcusu,
Uyandırır ihtiyar köprüyü bir tramvay…

RUHUMUN DALGALARI

Ruhumun dalgaları, koşup kabarmayınız.
Her damlanız tutuşan göğsüme birer bıçak.
Kalbim bir kayadır ki, nerdeyse yıkılacak,
Hayalden köpüklerle kalbimi sarmayınız.

Dümdüz olsam diyorum, ve kumlu bir sahili
Yalayan sular gibi siz de yavaşlasanız.
Bilmediğim yeni bir masala başlasanız,
Çekilse kulağımdan hatıraların dili.

Ey eski günler artık bana yaklaşmayınız,
Ey hayaller, vurmayın kalbimin sert taşına.
Bütün bir hayat bile değmez bir göz yaşına,
Ruhumun dalgaları, köpürüp taşmayınız.

Sabahattin Ali?nin Yaşam Öyküsü
25 Şubat 1907’de Eğridere’de doğmuştur. Babası piyade yüzbaşısı Ali Sabahattin Bey’in görev yerlerinin sık sık değişmesi dolayısıyla, ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit’in çeşitli okullarında tamamlamıştır (1921) Edremit’e göçtüklerinde bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamamış ve aile çok zor günler geçirmiştir. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu’na giren Sabahattin Ali, beş yıl burada okumuş, daha sonra İstanbul Öğretmen Okulu’nda mezun olmuştur (1926). Bir yıl kadar Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yapmış, Millî Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya giderek iki yıl orada okumuştur (1928 – 1930). Yurda döndükten sonra Aydın ve Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yapmıştır.
Konya’da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklanmış (1932), bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yatmış, Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuşmuştur (1933). Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya giden Sabahattin Ali Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurarak yeniden göreve alınmasını istemiştir. Dönemin bakanı Hikmet Bayur’un “eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini” istemesi üzerine Varlık dergisinde “Benim Aşkım” adlı şiirini yayımlayarak (15 Ocak 1934) Atatürk’e bağlılığını göstermeye çalışmıştır. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü’ne alınmış, Ankara II. Ortaokul’da öğretmenlik yapmıştır. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlenmiş, 1936’da askere alınmış, 1937 Eylülünde kızı Filiz Ali dünyaya gelmiştir. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir’de tamamlamış, 10 Aralık 1938 de Musiki Muallim Mektebi’nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1940 yılında tekrar askere alınmış, askerliğini yaptıktan sonra Ankara Devlet Konservatuarı’nda Almanca öğretmenliği yapmıştır (1941 – 1945).
“İçimizdeki Şeytan” romanı milliyetçi kesimde büyük tepki toplamıştır. Nihal Atsız’ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açmış, dava sırasında çok sıkıntı çekmiştir. 1944 yılında mahkemeyi kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamamıştır. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alınmış, İstanbul’a giderek gazetecilik yapmaya başlamıştır (1945). Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalmış, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarmıştır (1946 – 1947). Ancak, bu gazeteler tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşmış, kapatılmış, yazılar hakkında kovuşturmalar açılmıştır. Sabahattin Ali dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yatmış, karşılaştığı baskılardan bunalmıştır. Ali Baba dergisinde yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi”.
Bir başka dava nedeni ile 1948’de Paşakapısı cezaevinde üç ay yatmıştır. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başlamış, işsiz kalıp, yazacak yer bulamamıştır. Yurt dışına gidebilmek için pasaport almak istemiş, alamamıştır. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı da bulamayınca Bulgaristan’a kaçmaya karar vermiş, bu girişim sırasında sonradan Millî Emniyet’le bağlantısı olduğu anlaşılan Ali Ertekin adlı kaçakçılık da yapan birisi tarafından Bulgaristan sınırında öldürülmüştür (2 Nisan 1948). Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eden Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; aynı yıl çıkan aftan yararlanarak serbest kalmıştır. Ancak genel kanı, bu kişinin cinayeti işlemediği halde üstüne aldığı; dolayısıyla, cinayetin faili meçhul kaldığı yönündedir.
Bulgaristan?ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali?nin 100. doğum yılı kutlandı. 31 Mart 2007 günü gerçekleşen toplantıya, başta Bulgaristan Yazarlar Birliği Başkanı olmak üzere Sofya ve Bulgaristan?ın çeşitli kentlerinden Türk ve Bulgar yazarlar, şairler, okurlar ve Sabahattin Ali?nin kızı Filiz Ali katıldı. Bütün eserleri 1950?li yıllardan beri Bulgaristan?daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.
Yazarlığı
Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir’de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 – 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü “Bir Orman Hikayesi” Resimli Ay’da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: “Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazekâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz”.
Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık dergisinde yayımladığı “Kanal”, “Kırlangıçlar”, “Arap Hayri”, “Pazarcı”, “Kağnı” (1934 – 1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir. 1937’de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biridir.
Sabahattin Ali’nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr (1934) adlı kitabı yazın çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hakimiyeti Milliye’de şu övücü satırları yazmıştır: “Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali’nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş. Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmemiş, sadece öykü ve roman yazmıştır. ‘Leylim Ley’, ‘Aldırma Gönül’ gibi halk dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.
Sabahattin Ali, Varlık’ta Esirler adlı üç perdelik bir oyunda tefrika etmiş (1936), ancak bu türü de bir daha denememiştir.
Yapıtları
Şiir

? Dağlar ve Rüzgâr (1934 – Yeni Eklerle 1943).
? Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler’le birlikte (1937)
Bestelenen Şiirleri
? Hapishane Şarkısı V (Aldırma Gönül – Kerem Güney, Edip Akbayram)
? Leylim Ley (Zülfü Livaneli)
? Hapishane Şarkısı I (Göklerde Kartal Gibiydim – Edip Akbayram)
? Hapishane Şarkısı III (Geçmiyor Günler – Ahmet Kaya)
? Çocuklar Gibi (Sezen Aksu)
? Kız Kaçıran( Ahmet Kaya)
? Kara Yazı (Ahmet Kaya)
? Melankoli (Nükhet Duru)
? Eskisi Gibi (Ben Yine Sana Vurgunum – Nükhet Duru)
? Dağlar (Dağlardır Dağlar – Sezen Aksu)
Öykü
? Değirmen (1935)
? Kağnı (1936)
? Ses (1937)
? Kağnı – Ses (1943 – İki Kitap Birlikte)
? Yeni Dünya (1943)
? Sırça Köşk (1947).
Roman
? Kuyucaklı Yusuf (1937)
? İçimizdeki Şeytan (1940)
? Kürk Mantolu Madonna (1943).
Çeviri
? Tarihte Garip Vakalar, Max Memmerich (1941)
? Antigone, Sofokles (1942)
? Minna Von Barnhelm, Lessing (1943)
? Üç Romantik Hikaye, H. Von Kleist – A.V. Chamisso – E.T.A. Hoffmann (1944)
? Fontamara, Ignazio Silone (1944)
? Gyges Ve Yüzüğü, Fr. Hebbel (1944)
? Yüzbaşının Kızı, A.S. Puşkin (1944) (Erol Güney ile birlikte)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>