Yaşam, ölüm, geçmiş, gelecek, savaş, delilik ve aşk üstüne bir şiir- roman, “Ölü Ev” – Yannis Ritsos

Yannis Ritsos?un “Ölü Ev”i bir şiir anlatı. Eski bir ailenin öyküsünü dile getiriyor. Bir öyküyü şiir biçiminde sürdürmek, öykünün gerçekliğiyle şiirin düşselliğini dengelemek zor iş. Ama edebiyatının temelinde Homeros varsa, sen de has şairsen, başarabiliyorsun Ritsos gibi.
Çağdaş şiirin en büyük ustalarının birinin kaleminden, benzersiz bir şiir, benzersiz bir anlatı şöleni; Ritsos’un uzun dramatik şiirlerinin en ünlüsü.
“Ölü Ev” anlatısında Ritsos, kendi ailesiyle, erkek ve kız kardeşleriyle, ülkesinde aynı yazgıyı paylaştığı arkadaşlarıyla Eski Yunan mitologyasının kahramanları arasında bağlar kurduğu bir dramatik monolog yaratıyor.

Cevat Çapan şöyle anlatır şairi: Ay ışığında; açık bırakılmış bir pencereden de girebilirsiniz Ritsos şiirine; toplama kampı olarak kullanılan adalardaki tel örgülerin boşluklarından da. İlk başta sessiz, ıssız bir boşlukta bulursunuz kendinizi. Çünkü şair ?yalın şeylerin
arkasına? gizliyordur kendisini, onu bulabilmemiz için:
?
?beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın,
elinin dokunduğu şeylere dokunacaksın,
parmak izlerimiz karışacak birbirine?
?.

BİR SÖZCÜK O

Bir şey bilmiyorum – dedi – bir şeyim yok, bir şey değilim
buradaysam, dünyanın içinde, çakılmış bir büyük kanatla göğsüme,
o’dur öğrendiğim tek sözcük, söyler ağlarım-
onu tanıyorum, onunla varım, onu haykırırım rüzgâra-
uykusuz ıssız gecelerde öldürenlerin öğrettikleri
onca taşın taşlanmanın altında – yalnız bir sözcük:
Özgürlük, Özgürlük, Özgürlük.

Yannis RITSOS

GERÇEK ELLER

Nedensiz kayboldu bir öğle sonrası
(Belki de götürüldü.)
Bırakmıştı yün eldivenlerini mutfak masasının üstüne
Kesik iki el gibi.
Kansız, tepkisiz, sevgisiz.
Ya da
Kendi ellerinin aksine,
Eski sabrının ılımlı havasıyla
biraz şişmiş,
kabarmış.
Oraya,
Yitmiş parmaklar, yün parmaklar arasına
zaman zaman
bir dilim ekmek ya da çiçek koyduk
ya da şarap bardaklarımızı.
Hiç olmazsa kesin olarak biliyorduk ki;
Kimse kelepçe vuramaz eldivenlere.

Yannis Ritsos
Çev.: Kenan Gülbağ

KAPININ ÖNÜNDE

Kapıyı çalmak üzereydi. Vazgeçti. Orada
durdu.
Acaba gitse miydi? Ama nasıl? Ya birden
kapı açılırsa?
Üst katın penceresinden gören olursa?
Bir bardak su dökmeye, cıgara izmaritlerini,
solmuş çiçeklerini ya da iki gün önceki mektubunu
yırtıp atarlarsa? Hava karardı.
Ne giren çıkan vardı, ne de açılan bir pencere.
Ev terkedilmişti. Merdiveni aydınlatan bir ışık
bile yoktu.
Artık seçebiliyordu yerdeki iki paslı çatalı,
yığılan maden suyu şişelerini, boş kartuşları
ve bunların yanında duran kendi yüzünün tıpkısı
bir sarı maskeyi.

3 ocak 1972, Atina

BELKİ BİR GÜN

Sana bu pembe bulutları göstermek istiyorum gecede.
Ama görmüyorsun. Gece olmuş -insan neyi görebilir ki?

Artık senin gözlerinle görmekten öte bir seçeneğim yok,
diyor,
demek ki yalnız değilim, yalnız değilsin. Gerçekten de
bir şey yok sana gösterdiğim yerde.

Sadece bir araya gelmiş yıldızlar, yorgun,
bir kır eğlencesinden kamyonla dönen insanlar gibi,
hayal kırıklığına uğramış, aç, hiç biri türkü söylemeyen,
terli avuçlarında ezik yaban çiçekleri.

Ama ben direteceğim, diyor, görmekte ve sana göstermekte
çünkü sen görmezsen, sanki ben de görmemiş olacağım-
hiç değilse senin gözlerinle görmemekte direteceğim-
ve belki bir gün buluşacağız başka yönlerden gelip.

GÖRÜLMEMIŞ BİR ÇİÇEK AÇMA

Haykırmak istiyordu
Daha fazla dayanamayacaktı.
Sesini duyabilecek kimse yoktu orada;
Kimse duymak istemiyordu.
Kendisi de korkuyordu sesinden,
Içinde boğuyordu sesini.
Patlamak üzereydi susuşu.
Birden,
Havaya uçtu gövdesinin parçaları.
Özenle, sessizce toplayacaktı bu parçaları,
Hepsini bir bir yerlerine yerleştirecekti
Delikleri kapamak için.
Ve rast gele bir gelincik, bir sarı zambak bulursa, onları da toplayacak,
Kendisinin bir parçasıymış gibi gövdesine yapıştıracaktı
Böyleydi,
Delik deşik,
Görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte.

DEĞİŞMELER

Pulluğu tarlaya götürdüler,
Tarlayı eve getirdiler-
Bitmeyen bir değiş tokuş başlamıştı
Eşyanın anlamını belirleyen.

kadın kırlangıçlarla yer değiştirdi,
saçaktaki kırlangıç yuvasına oturdu ve şakıdı.
Kırlangıç kadının gergefinin başına geçti
Ve yıldızlar,kuşlar,çiçekler ve yelkenliler işledi.
.
ağzının ne kadar güzel olduğunu bilseydin
görmeyeyim diye gözlerimi öperdin

KIZKARDEŞİMİN TÜRKÜSÜ

Göklere inanırdım eskiden
ama sen, denizlerin
derinliğini gösterdin bana,
ölü kentleri,
unutulmuş ormanları,
boğulmuş gürültüleriyle.

Gök, şimdi yaralı bir martı,
süzüldü denize.
Sana kargaşalığın üzerindeki
köprüyü kurmaya çalışan bu el
kırıldı.
Bak bana:
ne kadar çıplak ve suçsuz
duruyorum önünde.
Üşüyorum bacım.
Kim getirecek bize
ellerimizi ısıtacak güneşi?
Susuyorum. Dinliyorum.
Kimseler geçmiyor
gecemizin karanlık sokağından.
Yıldızlar kazaya uğramış
karanlık surların
ucunda sendelerken
koparılıp alınan bir kartalın
paslanmış gözlerinde.
Bağlı ellerin
kapıyor çıkış yolunu.
Yalnız senin sesin
adımlıyor gecenin dehlizini
çarparak taşlara
uzun kılıcını.
Vakit geç, Ölüm geri çeviriyor beni.
Hayat istemiyor.

Ben şimdi nereye gidebilirim ki?

ÜÇLEME

1. Hava kararıncaya dek

Eline almıştı kadının elini. Konuşmuyordu
uzaktan, belki de kendi içinde,
güçlü atışını duyuyordu denizin nabzının.
deniz, çamlar, tepeler eliydi kadının
Ona söylemese bunu, nasıl tutabilirdi o eli?

hava kararıncaya dek kımıldamadılar. Sadece
iki eli de kırık bir heykel vardı ağaçların altında.

2. Bir kadın

O gece; yanına varılmaz o kadın öpmüyor kimseyi
onu öpecek kimse çıkmaz korkusuyla tek başına.

Beç uçlu bir yıldızla gizliyor bir tutam beyaz saçı
ve en güzel kimliğini yadsıması kadar güzel kendisi.

3. Neden bizim suçumuz?

Dikensiz kalkan filizleri dilinin altında,
üzüm çekirdekleri, şeftali lifleri.
Ilıman bir ülke var gölgesinde
kirpiklerinin. Yatıp dinlenebilirim, diyor, sorgusuz.

Peki ne anlama geliyor bu “daha ilerde” sözü?
Neden senin suçun olsun, kuşkusuz, yaprakların
arasında kalman-
güzel, yalın, sıcaklığının altın çizgilerinde?
Ve neden benim suçum gecede ilerlemek,
kendi özgürlüğümde tutsak, diyor, cezalandırılanın
ceza vermesi?

Çeviriler: Cevat Çapan

?

kardeşim benim
bundan böyle şair değilim ben
bundan böyle kabul etmiyorum şair olduğumu
ben, uçsuz bucaksız gecede
yolunu kaybetmiş
yaralı bir karıncayım
yanık nisanların
küllerini karıştırıyorum
en ufak bir kıvılcım bile bulamıyorum
eski sobaları yakacak
sense
yüzyılların hazinelerini tartıyorsun
zayıf avuçlarının içinde
ve sen, şairlerin dinlendikleri
dağları yıkıyorsun
bense, artık şair değilim
biliyorum
şairler
gözyaşlarıyla kirletmezler
tertemiz şehirleri
tetiktedirler
hepsi aynı olan berrak bakışlarıyla
ateşin dehşetini
ve evrenin nabzını ölçmek için
ancak ben
kardeşim benim
tetikteyim
senin nabzını
ve soluklarını saymak için
gece kulelerine dayanıyorum
karşılaşan yıldırımların
anlaşılmaz uğultusu içinde
ve tereddütsüz dokunuyorum kılıçlara
ateşin kemerleri gözkapaklarının altında
çöktü
başka hiç bir şey yaşamıyor
senin gözlerini evrene kazıyan
kederli devinim dışında
istemiyorum
zafer trompetlerinin
bahar ormanları içinde
şanımı ilan etmelerini
senin gülüşün
yeter bana
yalnız senin gözlerinin pınarı
susuzluğumu dindirebilir
ve hayatıma baharı getirebilir.

(Kız Kardeşimin Türküsü’nden)

Yunanca’dan çeviren: Fulya Koçak

YENİDEN DOĞUŞ

Yüzyıllardır kimse bakmamış bu bahçeye. Ama işte
Bu yıl -mayısta mı, haziranda mı- kendiliğinden
açmaya başlamış çiçekler
parmaklıklara kadar coşmuş -binlerce gül
karanfil, binlerce sardunya, kokulu burçak-
mor, turuncu, yeşil, kırmızı, sarı
renk renk, dal dal, öyle çok, öyle güzel ki
süzgeçli kovasıyla
yeniden geliyor kadın – güzelleşmiş, dingin
anlatılmaz bir güvenlik içinde.- Ve bahçe örtüyor
kadını
omuzlarına kadar, sarıp içine alıyor büsbütün
havaya kaldırıyor kollarında. Sonra biz geliyoruz
tam öğle üzeri
bahçeyle kovalı kadın göğe yükseliyor
ve başımızı kaldırdığımızda, birkaç damla su damlıyor
kovanın süzgecinden usulca yanaklarımıza, çenelerimize
ve dudaklarımıza.

Çeviri: Cevat Çapan

BENZEYİŞLER

Yıldızlar kaynaşıyor havuzda,
havuz eski avlunun ortasında
kapalı odanın aynası gibi.

Havuzun çevresinde güvercinler,
kireçle boyanmış çiçek saksıları,
acılarımızın üstünde şarkılarımız.

ÇIPLAK

Burada, karmakarışıklığında odanın,
tozlu kitaplar
ve eski portreler arasında,
bütün gölgelerin evetiyle hayırı arasında,
duruk bir ışık huzmesi,
burada, bu gece,
çırılçıplak soyunduğun bu yerde.

Çev: Emin Receboğlu
Varlık, Aralık 1969, Sayı: 747

BARIŞ

Çocuğun gördüğü düştür barış.
Ananın gördüğü düştür barış.
Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişle döner ya baba
elinde yemiş dolu bir sepet;
ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak testi gibi
ter damlalarıyla alnında…
barış budur işte.

Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,
yangının eritip tükettiği yüreklerde
ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,
boşa akmadığını bilerek, kanlarının,
barış budur işte.

Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki ani fren sesi
ve çalınan kapı, arkadaşlar demek olduğunda sadece.
Barış, açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun
gökyüzünün dolmasıdır içeriye;
gökyüzünün, renklerinden uzaklaşmış çanlarıyla
bayram günlerini çalan gözlerimizde.
Barış budur işte.

Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
Başaklar uzanıp, ışık! Işık! – diye fısıldarlarken birbirlerine!
Işık taşarken ufkun yalağından.
Barış budur işte.
Kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler
Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir bulutun arkasından
cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan bir işçi;
barış budur işte.

Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
bir kök olduğu zaman
gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.
Ve sonunda, hissettiğimiz zaman yeniden
zamanın tüm köşe bucağında acıları kovmak için
ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
Barış budur işte.

Barış, ışın demetleridir yaz tarlalarında,
iyilik alfabesidir o, dizlerinde şafağın.
Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni bir dünya
kuracağız demesidir;
ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
Barış budur işte.

Ölüm çok az yer tuttuğu için yüreklerde
mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların
şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
büyük karanfilini alacakaranlığın…
barış budur işte.

Barış sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey değildir.

Ve toprakta derin izler açan sabanların
tek bir sözcüktür yazdıkları:
Barış
Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
Bu tren, barıştır işte.

Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
tüm evren, taşıyarak tüm düşlerini.
Kardeşler, uzatın ellerinizi.
Barış budur işte.

BİR SÖZCÜK O

Bir şey bilmiyorum – dedi – bir şeyim yok, bir şey değilim
buradaysam, dünyanın içinde, çakılmış bir büyük kanatla göğsüme,
o’dur öğrendiğim tek sözcük, söyler ağlarım-
onu tanıyorum, onunla varım, onu haykırırım rüzgâra-
uykusuz ıssız gecelerde öldürenlerin öğrettikleri
onca taşın taşlanmanın altında – yalnız bir sözcük:
Özgürlük, Özgürlük, Özgürlük.

YAVAŞÇA

Çukuru ölçtük, kirecin içine attık ölüleri;
sonra en ince ayın altında kayığa bindik,
dördüncü arkadaş demir kutuyu kucağına almış,
sanki içindeki gizli bir ateşten ısınıyormuş gibi
üstüne eğilmişti. Duman yükselmedi,
öylece kaldı suların üzerinde.

YAĞMURDA

Yağmurda yürüyor. Hiç acelesi yok.
Islak parmaklıklar parlıyor. Gizli bir
kızıllıkla kararmış ağaçlar. Ağılın
bir köşesinde eski bir otobüs tekerleği.
Mavi ev alabildiğine daha mavi.
Hiçlik böyle aydınlanıyor demek. Taşlar
düşüyor.
Eller kapanıyor. Boş bir dosya
yüzerek yaklaşıyor nehirde. Ama senin adın
belki de dosyanın öbür yüzündedir.

ÇIPLAK

Burada, karmakarışık odamda,
toz tutmuş kitaplarla
ölü ve dalgın bakışlar,
bu duraksayan gölgeler arasında,
bir ışık sızıntısı;
o gece durup
çırılçıplak soyunduğun yerde.

BİR ÇELENK

Yapraklarla gizlenmişti yüzün.
Birer birer kopardım yaprakları sana yaklaşmak için.
Son yaprağı kopardığımda, sen gitmiştin. Sonra
bir çelenk ördüm kopan yapraklardan. Kimsem yoktu
verebileceğim. Ben de çelengi alnıma yerleştirdim.

AYNI DİKEN

Gece karşımızda, pencereleri kapalı
iki katlı yetimhanenin cephesi gibi duruyordu.

Ertesi gün, ağaçların altında bir kadın
bir diken çıkardı ayağının tabanından -

bizim her gece üstüne bastığımız o aynı diken.

BEKLİYORUZ

Yavaş yavaş gece iniyor mahalleye. Uyuyamıyoruz.
Şafağı bekliyoruz. Bekliyoruz ki güneş
bir çekiç gibi çarpsın saç damlara,
çarpsın alınlarımıza, yüreklerimize,
bir ses olsun, o ses duyulsun – başka bir ses,
çünkü sessizlik silâh sesleriyle dolu, başka yerlerden gelen

KADINLAR

Kadınlar çok uzakta. “İyi geceler” kokar çarşafları.
Masaya ekmek koyarlar yokluklarını hissetmeyelim
diye.
Sonra anlarız suçun bizde olduğunu. Sandalyeden kalkıp
“Bugün çok yoruldun,” deriz ya da “Boş ver, lambayı ben
yakarım.”

Kibriti çaktığımızda, o yavaşça döner ve tarifsiz
bir dikkatle mutfağa yönelir. Sırtı nice ölülerle,
kamburlaşmış, hüzünlü bir tepe-aileden ölüler,
onun ölüleri, senin kendi ölümün.

Adımlarının gıcırtısını duyarsın eski döşemede,
bulaşık telindeki tabakların ağlayışını duyarsın
sonra da treni, askerleri cepheye götüren.

BİRDEN

Sessiz gece. Sessiz. Ve sen vazgeçtin
beklemekten. Nerdeyse dingindi her yer.
Birden, orada olmayan kişinin o canlı
dokunuşunu duydun yüzünde. Gelecek.
Sonra kendi kendine çarpan pancurların sesi.
İşte rüzgâr da çıktı. Ve biraz ötede,
kendi sesinde boğuluyordu deniz.

SON İSTEK

Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum, diyor,
işte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum.
Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum; ben varım; dünya
var.
Bir ırmak akıyor serçe parmağının ucundan.
Yedi kere bu ırmak gökyüzünün mavisi. Yeniden
ilk gerçek oluyor bu arılık, bu benim son dileğim.

Kitabın Künyesi
Ölü Ev
Yannis Ritsos
Çeviri: İpek Göldeli
Desenler: Samih Rıfat
Koç Kültür Sanat
Yayına Hazırlayan: Pelin Özer Savlı
İstanbul, 2002
63 sayfa

Yannis Ritsos Hakkında Bilgi

Aragon’un çağımızın en büyük şairi olarak tanımladığı Yannis Ritsos, metaforlarla örülü şiirlerinde, Yunanistan coğrafyasını arka plana alarak, yurtseverlik duygularını işledi. İnsanın günlük yaşamdaki durumuna yaklaşımı, ayrıntıları bütün yalınlığıyla yansıttığı kısa şiirlerinde iyice belirginleşir. Şiirleri 80 kadar dile çevrilmiş ve milyonlarca insana ulaşmıştır. Epitaphios (Yazıt-Mezar Yazıtı) (1936) adlı kitabı Atina’da Zeus tapınağında, faşist cunta yönetimi tarafından törenle yakıldı.
Şair, insanlıkdışı cunta yönetimine karşı yurdunun ve halkının çıkarlarını savundu. Metaksas (Limnos, Agios Evstratios, Makronisos adaları) ve Papadopulos (Giaros ve Leros adaları) dönemlerinde Ege Adalarında sürgün olarak yaşadı. Ayışığı Sonatı (1956) adlı kitabıyla Ulusal Şiir Ödülü’nü, 1976′da Etna-Taormina Şiir Ödülünü ve pek çok uluslararası ödülü kazandı. Ritsos’un otuzdan çok kitabı yayınlanmıştır. Ritsos 1977 Lenin Uluslararası Barış Ödülü’nü almıştır.

1 Mayıs 1909 yılında Peloponez yarımadasında Monemvasia’da doğdu. Ritsos liseyi bitirdikten sonra, on yedi yaşında Atina’ya gitti. Daha sonra yüksek öğrenimden vazgeçti. 1927?1931 yıllarını verem hastalığı nedeniyle bir sanatoryumda geçirdi. İlk şiirlerini bu dönemde yayımlamaya başladı. 1931′te komünist gruplara katıldı, bu şiirinin doğrultusunu çizdi; ilk şiirlerinde burjuva karşıtı devrimci sanatçıların çizgisini izledi. Trakter (1934, Traktör) adlı, Sovyetler Birliği’nde sosyalist düzeni ele aldığı ve teknik temasını da Yunan şiirine sokan ilk kitabında, nihilizme karşı tavır aldı.
12 Kasım 1990 ‘da hayata gözlerini yumdu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>