Düşünce Tarihi 2 – Gerçekçi Düşüncenin Gelişimi, Afşar Timuçin

Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi 2 – Gerçekçi Düşüncenin Gelişimi kitabını 1994 yılında yayımladı. “Yeniçağ bizim için insanın daha da insanlaşma yonulnda çok büyük adımlar atmaya başladığı zamanların adıdır. Bu gelişimi elbette insanlığın uzun sürmüş çabalarınan bir sonucu diye değerlendirmek doğru olur. Bir çağ temel yaşam koşullarının kökten değişimiyle yerini yeni bir çağa bırakırken insanı yeni sorunlarla yüzyüze getiriyor, bu yeni sorunların çözümü yeni atılımların yada aşamaların çıkış noktasını oluşturuyor. Bu ikinci kitapta Yeniçağ’ın yani çağımızın başlangıç ve gelişim koşullarını bulacağız, özellikle Eskiçağ’ın üç yüzyılında doğup gelişen ve sonra çeşitli toplumsal nedenlerle durgunluk içine giren felsefenin yeniden doğuşunu izleyeceğiz. Bu kitap bize yeni zamanların kültür açısından hangi değerleri getirdiğini, ne gibi dönüşümlerle kendini ortaya koyduğunu araştırıyor.” Afşar Timuçin

Yazar: Afşar Timuçin
Yayınevi: Bulut Yayınları
Basım Tarihi : Şubat 2008
Sayfa Sayısı : 381

Çiğdem Şahin?in ?Düşünce Tarihi? kitabı üzerine Afşar Timuçin ile Açık Gazete?de (acikgazete.com) yer alan 4 Nisan 2006 tarihli söyleşisi


Prof. Dr.Afşar Timuçin ?Düşünce Tarihi? ve ?Estetik?in yanı sıra insana dair ne varsa araştıran, yazan, söyleyen bir bilge. Filozofların daha doğrusu filozof deyişinin Aristoteles, Descartes, Platon?larla nedense hep tarihte kaldığı düşünülür. Bana göre Afşar hoca günümüzde bu lakabı hak edecek nadir felsefe adamlarından ve düşünürlerden birisidir. O aynı zamanda şairdir, ressamdır, deneme yazarıdır, öykü yazarıdır; yani insana dair serüvenin tam içindedir. O sanatın toplum için yapılması gerektiğine inanır. Toplumdan kopuk olan ne varsa hayattan da kopuktur ona göre… İnsan toplumsaldır ve gerçekliğini de yaşadığı toplum ve insanla birlikte yaptığı serüvende bulur. Sanatçı ona göre, halkla konuşan insandır ve ne dediği, ne anlatmak istediği anlaşılır biçimde çok yalın ve sade bir dil kullanmalıdır…
Bir yandan çoğalarak senle
Bir yandan çoğaltarak seni
Savaşçısı olmak umutların…
Afşar Timuçin….
***
- ?Nesne bir bilebilene açılan bir bilinebilendir? Bu sizin ?Düşünce Tarihi? kitabınızın giriş kısmından alıntı yaptığım bir cümle. Aslında bu tek cümleniz bile insanın bilmek için yola çıktığı serüvende aynı zamanda tek bilebilen olduğu, bütün evrenin onun bilebilmesi için yaratıldığı gerçeğini de saklıyor öyle değil mi? Peki bu ?bilebilene açılan bilinebilen? yani nesne ve insan ilişkisi ve insanın bilme serüveni nasıl başlamıştır, nasıl sürmektedir hocam…

- Her birey dünyaya geldiğinde doğrudan doğruya bir çevreyle temasa geçiyor, daha doğrusu bir çevrenin içine doğuyor ve böylece kendini oluşturmaya başlıyor. Bir bireyin var olması hem bir yandan kendi özel tarihini oluşturmasıdır hem de bir tarihin içine doğmuş olmasıdır. Dolayısıyla bizim tarihsel bilincimiz, insanlığın uzun süreçler boyunca, yüzyıllar süren bir süreç boyunca yaşadığı serüvenin yansılarını taşır. Bu yüzden insan bilinçli bir varlıktır ve sürekli olarak bilincini geliştirme çabası içindedir ya da olmalıdır. Yani en sıradan bir insan bile belli bir bilinç sahibi olmakla belli bir bilme serüveninin içindedir. Ama aslolan nedir, bilincimizi genel tarihin içine yerleştirmek, yani insanlığın bütünsel tarihinden haberli olmak, ya da insanlığın bütünsel tarihini kendi eğilimlerimize, kendi bilinç koşullarımıza göre kendimize almak diyebiliriz. Bu çerçevede insan elbette bir bilebilen olarak düşünülürken, nesne dediğimiz şey her bilinebilene vereceğimiz addır. O tarihsel bir olay olabilir, gerçekten bir nesnenin kendisi olabilir, bir sıradan olgu olabilir ya da bir ilişki olabilir. Yani insan bilincine açık olan her şeye rahatça nesne diyebiliyoruz.

- Gerçekliğin bir anlamda nesnellik olduğunu düşünürsek, gerçekliğe ulaşmak da nesnelliği kavrayabilmek yetisi ile olmuyor mu? Peki bu yetimizi nasıl geliştiriyoruz… Çünkü siz yine?Düşünce Tarihi? kitabınızda ?Gerçeklik karmaşıktır, kaba görünümüyle aldatıcıdır? diyorsunuz. O zaman gerçekliği kavramak önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor burada.Gerçekliği kavramanın yöntemi ne olmalıdır hocam?.. Gerçeklik nasıl kavranabilir?

- Her şeyden önce zihnimizi gerçekliği kavrayabilecek bir biçimde düzenlememiz gerekir. Bu da her şeyden önce bir yöntem sorununu getiriyor. Çünkü gerçekten içinde bulunduğumuz gerçeklik dediğimiz, hatta isterseniz dünya diyelim, o büyük karmaşa, biz yalınlaştırmadıkça doğru kavranılma şansını bize vermeyecektir. Dolayısıyla zihnin nesne karşısındaki en önemli çabası yalınlaştırma çabasıdır. Öbür türlü ne olur? Öbür türlü o karmaşanın içinde yitip gidebiliriz ve nesnede sürüklenmek diyebileceğimiz bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. O zaman gerçekliği doğru olarak kavrama şansını elden kaçırmış oluruz. O yüzden belli bir yöntem kavrayışı içinde nesneye yönelirken en temel, en büyük çabamız bizim, kavrayabileceğimiz karmaşık yapıyı en basite indirmek, en yalına indirmek olacaktır.

- Yine ?Düşünce Tarihi? kitabınızda gerçekliği kavrarken bu kavrayışının ilkeli olması gerektiğine dair sözleriniz var;
?Ne var ki kavrama çabası gelişi güzel bir araştırmayla eş tutulmamalıdır. Bu kavrama ilkeli bir kavrama olacaktır, kurallara göre gelişen, bir dünya görüşüne göre biçimlenen bir kavrama olmalıdır.? diyorsunuz.
Yine ilkelerle ilgili:
?İlkeler çıkış noktalarımızı ve varış noktalarımızı duyurur?.
?İlkeler bizi kurallarla birlikte amaca ulaştırır?.
?İlke ne ölçüde çıkış ve varışla ilgiliyse kural da o ölçüde ikisi arasında gerçeklikle ilgilidir.? diyorsunuz… İnsanın hayat serüveninde ilkelerin önemi nedir hocam, ilkeler neden gereklidir?…

- Evet, ilke bizim hem çıkış noktamızı belirliyor hem amacımızı belirliyor. Yani yapmak istediğimiz şeyin özünü belirliyor. Dolayısıyla zaten dış dünyaya yönelirken ya da gerçekliğe yönelirken, dur bir şöyle dolaşalım bakalım ne çıkacak gibi bir yönelim olmamalı bu. Öncesel bir hazırlığı gerektirir; öncesel bir planı gerektirir; öncesel bir fikri, gerektirir. O fikrin kendisine de zaten ilke diyebiliriz. Demek ki çıkış noktamızı ve onun özdeşi olan varış noktamızı belirledikten sonra bize düşen sadece gidiş yolumuzu sağlam yapabilmek için doğru kurallar üretmektir. İnsan ne aradığını, nereye gideceğini, neyi bulmak istediğini, neyle karşıtlaşmak durumunda olduğunu, neyi ortaya koymayı arzuladığını net olarak koyabildiği zaman zaten ilkeler açık demektir.

- Bir de hocam şöyle diyorsunuz ?İlke yönetici fikirdir, gelişmeler ona bağlanacak ve ona göre biçimlenecektir. Öyleyse o bir kurucu ve belirleyici öğedir, aynı zamanda bir var sayımdır, belki de bırakılması gereken bir şeydir, onun bırakılıp bırakılmayacağı iş sırasında anlaşılacaktır.? Diyorsunuz… Öyleyse ilkeler değişebilir diyebilir miyiz? Peki neye göre değişir değişir…

- İlke bilgiye ulaşırken kullanacağımız yöntemin özünü oluşturan şeydir. Bu açıdan yöntem değişikliğe uğrarken ilke de onunla değişebilir, ya da yeni bir ilkeye dönüşebilir. Buna göre düşünceyle ve sanatla ilgili her araştırma yöntemliliği gerekli kılarken ilkelere de dayanmak zorundadır. Ama ilkeler hep aynı olmalıdır diye bir kural yoktur. Her zaman öngörülerimiz doğru olmayabilir. Yürüdükçe, yürüdükçe, doğru yolda olmadığımızı, hatta yanıldığımızı anlayabiliriz. O yoldan dönüp başka bir yola girmek elbette ki son derece doğaldır. Çünkü önemli olan gerçekliğin bilgisini ele geçirmektir.O yüzden biz hiçbir zaman öncesel olarak gerçekliğin bilgisini garanti etmiş durumda değiliz. O yüzden sürekli olarak yöntemde değişmeler yapabiliriz. Gidiş yolumuzda değişiklikler yapabiliriz. İlkelerimizi yeniden gözden geçirebiliriz. Önemli olan doğruya varmaktır.

- ?Onun güçsüzlüğü doğayla ilişkisinin biçiminden doğma bir sonuçtur.? ?İnsan tek başına yaşayamaz, insanın gerçekliği toplumsal gerçeklik olmalıdır.? ? Düşünce ve eylemde toplumsalın sınırlarını zorladığımız zaman bizi yanılgı ve düş kırıklığı bekler.? Bu sözlerinizden şunu anlayabilir miyiz hocam; ?İnsan yaşamında yanılgı ve düş kırıklıklarına uğramak istemiyorsa, öznel gerçekliğini toplumsal gerçeklikle bağdaştırabilmelidir.? Ya da şunu söyleyebilir miyiz ?insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle, gerçekliğinin de ?toplumsal gerçeklik? olması gerekir?

- Tabii, tabii. Şimdi gerçekte insan bir toplumun içine doğuyor. O toplumun o dönemdeki o yerdeki özelliklerinden bilincine pek çok şey almaya başlıyor. Yani hepimiz bir anlamda ayrı bilinç özelliklerimizle ayrı bireyler olma şansını elde ediyoruz ama ortak bilincimiz de bizi topluma, hatta insanlığa bağlıyor. Yani hiçbir zaman biz toplumun bir parçası olmaktan ya da daha genel çerçevede insanlığın parçası olmaktan kurtulması olası olmayan varlıklarız. Öbür türler bir yana yalnız insan türü toplumsallığa mahküm diyebiliriz.Çünkü öbür türler şu ya da şu şekilde tek başlarına yaşamlarını sürdürüyorlar ama insan birey olarak toplumsallığın dışına çıktıkları zaman bir hiç oluyor, yok oluyor. Dolayısıyla toplumsal gerçeklik insan için tabii ki çok önemli. Tabii gerçekliği yüzde yüz toplumla sınırlayamayız. Doğa da bizim için bir gerçekliktir. Bunun için bilim adamları doğayı bir gerçeklik olarak alıp orada araştırmalarını yapıyorlar. Ama daha özel bir çerçevede aldığımız zaman hepimiz bir toplumun insanıyız ve toplumsal gerçeklik bizim bilinç koşullarımızı belirliyor olmakla bizim için oldukça önemlidir. Yani bir insanın kendini tanıması yaşadığı toplumu tanıması ile, yaşadığı toplumu tanıması da kendini tanıması ile olasıdır diyebiliriz.

- Hocam bildiğimiz yine bir şey var ki toplumlar sürekli değişip gelişirken buna bağlı olarak toplumsal gerçeklik ve bilinç de sürekli olarak değişiyor, gelişiyor. Bu anlamda toplumların hafızası ve ortak bilinci olmak açısından kalıtların büyük önemi var. Bilgi aktarılan bir şey olduğuna ve bilgiyi aktarmada da kalıtların önemi bilindiğine göre, toplumumuzun, hatta insanlığın bu ortak bilinçten yararlandırılması için kalıtların nasıl korunması gerekiyor? Bu ortak bilincin yükseltilmesi için insan-kalıt ilişkisi nasıl kurulmalıdır?

- Şimdi insanlığın temel sıkıntılarından biri gündelik bilinçle yaşıyor olmasıdır. Genelde her birey kendi zihinsel geçmişine bile ilgisiz kalırken toplumsal geçmişine, hatta insanlığın geçmişine iyiden iyiye duyarsız kalabiliyor. Dolayısıyla insanlığın asıl büyük değerleri ölü olabiliyor zaman zaman. Yani Auguste Comte çok haklıydı ?Bizi ölüler yönetiyor? derken. Gerçekten de çok büyük bir geçmiş insan bilgisi hazinesine sahibiz ama bundan ne ölçüde yararlandığımız konusuna gelince, orada ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Bu konuda yapılacak şey, kendi ilgi alanımız çerçevesinde, özellikle sanatla ilgileniyorsak daha çok sanatla, bilimle ilgileniyorsak daha çok bilimle, felsefe ile ilgileniyorsak daha çok felsefe ile bu insanlık kalıtlarına açılmak ve onları doğru kavramaya çalışmak olmalıdır. Eğer insanlığın bilincini bunlar oluşturuyorlarsa, bizim bireysel bilincimizi geliştirmemizin temel koşulu da bu ortak bilinçle içli dışlı olmak, ondan yararlanmak olacaktır. Yani Descartes?i bilmeden, Spinoza?yı bilmeden, Rousseau?yu bilmeden kendimizi bilmemiz de olası değildir. Olayları bir yana bıraktığımız zaman, düşünce tarihi insanın asıl tarihini oluşturuyor; çünkü olayların tarihi bir süre sonra yanıltıcı özellikler gösterebiliyor; bu yüzden olayların arkasındaki gerçekliği asıl ortaya çıkarmamız gerekiyor. Bunun için de sanata, bilime, felsefeye ve tabii ki onların tarihine baş vurmamız gerekiyor.

- İnsanların geçmişlerini araştırmak ve bu konuda bilinçlenmek konusundaki bu ilgisizliğini ne yazık ki düşünce üretmek konusunda da görüyoruz öyle değil mi hocam? İnsan toplumsal bir varlık olduğu kadar düşünen bir varlık olmasına rağmen, sizin de?Düşünce Tarihi? kitabınızda belirttiğiniz gibi düşünmeyi sevmiyor nedense. ?İnsanların büyük bir bölümü, çok uzun bir çabanın sonunda kazandığımız düşünme yetimizi önemsemeden yaşıyor.? Bu konuda, insanların düşünce tembelliği ve kalıp düşüncelere olan eğilimi konusunda ne söylemek istersiniz hocam?

- İnsanlar genelde gündelik bilinçle gündelik yaşamı sürdürmeyi geniş çerçeveli düşünme çabasına yeğliyorlar. Bu arada tabii toplumsal yaşam da bunu gerektiriyor diye düşünenler olabilir. Yani işimiz gücümüz var sabahtan akşama kadar çalışıyoruz, dolayısıyla vakit bulamıyoruz diye düşünenler olabilir. İnsanların bu tür gerekçeleri hep vardır. Bu çerçevede insanlar ne yapmak durumunda kalıyorlar; ortak bir takım kalıp düşüncelerle yetinmek zorunda kalıyorlar. Kalıp düşünceler bir çeşit çiğnenmiş hazır lokmalar gibidir; size alın çiğneyin diyenler vardır; yani, siz düşünmeyin, biz bunları sizin adınıza da düşündük diyenler vardır. Özellikle siyasi düşüncelerde bu böyledir. İnsanlar da bunları aman ne güzel diye hemen sahipleniyorlar ve ben şu düşünceyi benimsiyorum veya şundan yanayım deyip işin içinden çıkıyorlar. Oysa insanı gerçekten tanımak için insanın kendini insanlığın serüveni içine atması gerekiyor.Yani insanı gerçek anlamda tanımak için onun tarihini, hatta tarih öncesinden bu yana yaşadığı serüveni bilmemiz gerekiyor. Bu da tabii ki oldukça külfetli bir iş, biraz çileciliği gerektiriyor. Sabah başlayacaksınız çalışmaya, dünya işlerini bir yana bırakacaksınız, hatta bir takım özel ilişkilerinizi önemsemeyeceksiniz ve kendinizi araştırmaya vereceksiniz. İnsanların genellikle böyle bir yaşamı göze aldıkları pek görülmüyor… Yalnız tek tük insanlar, bu şekilde adanmış bir çaba içinde kendilerini insanlığın araştırmasına verebiliyorlar. Eğer insanlık bu anlamda büyük bir çaba içinde olsaydı zaten bugün belki de savaşların olmadığı, adaletsizliklerin olmadığı bir toplumda yaşıyor olacaktık. Ama insanlar edilgin bir yaşam sürmeyi yeğliyorlar ve kendilerini bir anlamda başkalarının eline bırakıyorlar. Başkalarının aklıyla düşünüyorlar, başkalarının aklıyla iş görüyorlar ve başkalarının aklıyla mutlu oluyorlar ya da mutlu olduklarını sanıyorlar.

- Kalıplaşmış düşüncelerin şöyle bir yanı da var değil mi hocam; o kalıplaşmış düşünceler aslında egemen sistemin işine gelen düşüncelerdir; çünkü o kalıpları üreten aydınlar, bilim insanları, düşünürler de egemen sistemin kontrolündedirler ve egemen sistemin yeniden üretilmesine hizmet etmektedirler. İnsanların bu şekilde düşünce tembeli olması, kalıplaşmış düşüncelere eğilimli olması, onların kendi geleceklerini belirleme hakkını da bilinçli veya bilinçsiz başkalarının eline bırakmalarına yol açmaktadır ki, tam da bu yüzden, dünya nimetlerinden aslan payını alan hep yönetenlerdir. Toplumun bilinci ne kadar kapalı olursa, toplum gelişim konusunda ne kadar isteksiz olursa, durum onlar için o kadar elverişlidir… Düşünce tembelliği konusunda durum bu iken, bir de düşünen insanların önündeki engeller vardır tabii ki…Çünkü düşünen insan bir süre sonra yaşadığı sistemde kendi çıkarına olanla olmayanı ayırt etmeye başlayacaktır; kendisine senin çıkarın diye gösterilenlerin aslında toplum yararı için değil sadece yönetenlerin çıkarı için yapıldığını fark edecektir;azınlığa karşı çoğunluğun çıkarlarının ancak çoğunlukla ve bunun güç olarak kullanılmasıyla korunacağını bilecektir. Çünkü uyanan bilinci ona, her türlü güç aracına sahip egemenlere karşı çıkarlarını korumak için tek sahip olduğu gücün yine kendisinde ve kendisi gibi olanların ortak bilincinde olduğunu gösterecektir. Bu yüzden bu gücünü koruması gerektiğini de çok iyi bilecektir. Bu durumda egemenler araya girecekler ve düşüncenin önüne, çoğunluğun güç birliği oluşturmasının önüne bir sürü engeller dikeceklerdir, yasaklar koyacaklardır, baskılar uygulayacaklardır, düşünenleri cezalandıracak, işkencede bulunacak, hapishanelerde çürütecek, gerekirse ortadan kaldıracaklardır. O zaman düşünmek ağır ve külfetli bir şey olduğu kadar tehlikeli de bir şey değil midir hocam?

- Elbette, yani kurulu düzenler nerdeyse tarihi durdurmak istercesine her şeyi bir durağanlığa yerleştirmek istiyorlar. Çünkü dönüşen bir dünyada var olan yapıların dağılması söz konusu. Yapıların dağılması elbette kurulu düzenin işine yaramayacaktır. Dönüşen bir dünya fikri zaten kurulu düzeni her zaman korkutur. Fakat şöyle de bir gerçek de var, sürekli dönüşen bir dünyada yaşıyoruz. Yani kurulu düzenin insanları ne kadar korkarlarsa korksunlar dönüşümün önüne geçemeyeceklerdir. Dönüşümün önüne geçemediğimiz için dönüşümünün en sağlıklı biçimde gerçekleşmesini sağlayacak bilgi birikimine ulaşmamız gerekiyor. O da tabii ki belki de Kant?ın ?toplum dışı toplumsallık? dediği bir tutumu almamızı gerektiriyor. Yani bir birey olarak dönüşen bir dünyanın dönüştürücü gücünü oluşturacak bir biçimde gerektiği zaman muhalif olmayı ve muhalif olmanın getirdiği sıkıntıları göze almayı gerektiriyor. Çünkü muhalefet yapmadan aydın insan olma koşullarını yerine getirmemiz olası değil. O yüzden zaten düşünen insan sadece sevilmeyen insan değil toplumdan dışlanması ve hatta kovulması gereken insandır.

- Ama tüm bu baskılara rağmen insan hala düşünmeye devam ediyor öyle değil mi hocam… Ödetilen tüm bedellere rağmen birileri hala düşünmesine devam ediyor ve gerçeğin peşinden gidiyor… Peki hocam zor olduğunu bilsek bile, hatta bazen imkansız bile gelse, herkesin düşüneceği, gerçeğin peşinden gideceği bir topluma ulaşmak bir gün mümkün olabilecek mi? Bunu hedefleyen bir sistem, her şeyden önce insanın kendini gerçekleştirme sorununu dert edinen bir sistem bir gün gerçekleşebilecek mi?

- Hepimiz toplumsal bir yazgının içinde geliyoruz dünyaya. Yani kimimiz İstanbul?da Nişantaşı?nda doğuyor, kimimiz Van?ın bir köyünde doğuyor. Dolayısıyla bir fırsat eşitliğinden söz etmemiz olası değildir. Önemli olan bütün bireylerin kendi bireyliklerini gerçekleştirmelerine olanak sağlayacak bir düzeneğin kurulmasıdır. Benim eşitlikten anladığım şey mutlak eşitlik olmadan öte her zaman için fırsat eşitliğidir; çünkü öyle görünüyor ki yaşadığımız dünyada insanlar büyük ölçüde kendilerini gerçekleştirme şansına sahip değildirler. Bu yüzden belki büyük besteciler sokak satıcısı olmak durumunda kalıyor, belki büyük ressamlar sinemalarda bilet kesen insanlar oluyorlar ya da çok büyük felsefe adamı olabilecek bireyler bir inşaat işçisi olarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bu insanlık için gerçekten büyük bir kayıptır. Dediğim gibi ben eşitlikten mutlak eşitliği değil fırsat eşitliğini anlıyorum. Çünkü insanların mutlak bir biçimde eşit koşullarda yaşamaları gerektiğini düşünmüyorum. Hatta bunu biraz da adaletsizlik olarak görüyorum. Hazreti Muhammed?in bir sözü vardır ?Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? diyor. Hiç çaba gösterenle çaba göstermeyen bir olur mu? Bugünkü toplumda zaten bizim sıkıntımız bu. Çaba göstermeyenin en üste çıktığı, çaba gösterenin altta bir yerlerde kaldığı bir toplumda yaşıyor olmanın acısı içindeyiz. Aslında bunun giderilmesi gerekiyor. Yani kurulu düzenden yanaysak en üst yerlere gelebiliyoruz, bilgimiz ne olursa olsun, çabamız ne olursa olsun; kurulu düzenden yana değilsek tam tersi bir itilme içine giriyoruz; işte insan bu koşulların dışına çıkmadığı sürece gerçek anlamda gelişme şansını yakalayamayacaktır diye düşünüyorum.

- Bu arada kendimizi gerçekleştirmede fırsat eşitliğine sahip olmadığımız gibi, yaşadığımız sürece aldığımız kimlikler ve kültürel giysilerimizin de fırsatlarımızı sınırladığını söyleyebilir miyiz?Dünyevi tanımlamalar, kimlik ayrımları ve milli aidiyetlerimiz yüzünden bazı sınırlamalara tabi olmak, en azından belli sınırlar içinde belli bir düzene tabii olarak yaşamak durumunda olmak ve sınırların ardındaki diğer dünyalara ulaşamıyor olmak da gelişmemizin önünde bir engel değil mi? Özellikle evrensel kültürün gelişiminde, insanlığın evrensel düzeyde en yetkin bilince ulaşmasında… Çünkü kültürler de özgür ortamlarda ve birbirleriyle etkileşim içindeyken zenginleşebiliyor, yetkin olabiliyor. Peki, hocam, İnsanlık olarak ortak çıktığımız bu yaşama serüveninde, sınırlar, yasaklar, ayrımlar, ayrımcılıklar, düşmanlıklar, savaşlar insanlığımıza neler yapıyor, özellikle de insanlığın doğruyu ve gerçekleri bulmalarında olmazsa olmaz koşul olan insanlık bilincimiz nelerden yoksun kalıyor böylece?

- Bir gün ırk ayrımı olmadan, cinsiyet ayrımı olmadan, daha doğrusu ayrım olmadan yaşamımızı sürdürebilecek duruma geldiğimiz zaman her halde insanlık için çok ileri aşamaları yaratma şansına sahip olacağız. Birincisi bu ayrımcılığın dışına kesinlikle çıkmamız gerekiyor; ikincisi de tabii içimizdeki şeytanı öldürmemiz gerekiyor; bencilliğimizi yok etmemiz gerekiyor, tembelliğimizden kurtulmamız gerekiyor. Çünkü her şey birbirini tamamlıyor; bencillik tembelliği getiriyor; tembellik korkaklığı getiriyor; korkaklık teslimiyeti getiriyor; teslimiyet kabullenmeyi getiriyor yani arka arkaya bütün bu kötüler birbirlerini izliyor.Ö yüzden insanın bilincini gelişime göre düzenlemesi ve korkak bir bilinç oluşturmaktan kaçınması çok önemli. Bunlardan özellikle insanlığı en büyük zorlamalar altında bırakan ikisi korkaklık ve tembelliktir; tembellik korkaklığı getiriyor, korkaklık tembelliği getiriyor… Bu yüzden günümüzde pek çok aydın dediğimiz insanın hiç de aydın olmadığını, dolaysıyla herhangi bir muhalefet yapma ya da karar oluşturma gücünü gösteremediğini sıklıkla görüyoruz.

- Öyleyse toplumsal dönüşümlerde insanların yaşama katılması, bizzat yaşamlarının öznesi olması çok önemli. Aynı şekilde tarihin öznesinin de insan olması…

- Evet tabii ki. Tarihe katılmak insan gerçeğini bütün boyutlarıyla kabul etmek demektir. Yaşama katılan insan tipi genellikle, toplumda gördüğümüz kurnaz insan tipinin tam karşıtıdır. Kurnaz insan boşlukları kullanarak doğayı aldattığını sanır, ama tabii belli bir zaman sonra doğa ona faturayı çıkardığında huzuru kaçar… Gerçekte ne kadar insan gerçeğinin içine yerleşebilirsek o kadar insan olma şansımız vardır; o kadar bireysel mutluluğu yaşama şansımız ve o kadar da başka insanların mutluluğuna katkıda bulunma şansımız vardır.

- Afşar Timuçin ile söyleşip felsefe- sanat ve insan ilişkisinden bahsetmemek olmaz hocam; sanatta ve felsefede insanın düşünce serüvenini ve gerçeklik sorununu ele alırsak, bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

- Şimdi sanatla, felsefenin, bilimin ayrıldığını görüyoruz. Felsefe kavramsal bilgiyi veriyor, bilim insanı parçalayarak ele alıyor; yine o da kavramsal ama aynı zamanda deneysel bilgiyi de veriyor; sanat hem kavramsal bilgiyi hem de insanın öznelliğini içine alacak şekilde bütün insanlığın bilgisini veriyor.

- Bu arada en az bilim ve felsefe kadar sanatın da gerçekliğinden de söz etmek gerekir değil mi? Sanatçı düşlerine sahip çıktığı kadar, yeri geldiğinde ayakları yere basan, toplumsal gerçeklikten kopmayan insan da olabilmeli?

- Zaten sanatın, belki insanlığın en çok ilgisini çekiyor olması, hatta felsefeden ve bilimden daha fazla kitleleri ilgilendirmesi oradan geliyor. Sanat insanı parçalamadan ele alıyor; yani düşünen insanla, duyan insanı ya da duygulanan insanı ayırmadan ele alıyor. Ö yüzden sanatın verimi, felsefenin, bilimin veriminden hiç de az değildir. Eğer sanat olmasaydı, geçmiş yüzyılları kavrayabilir miydik dersek, çok zorluk çekerdik doğrusu; mesela diyelim ki Flaubert?i tanımıyoruz, Balzac?ı tanımıyoruz, Bauldelaire?i tanımıyoruz, 19 yüzyılı o zaman biz kimlerle tanıyacaktık, filozoflarla tanıyacaktık ama canlı bir 19 yüzyıl gözümüzün önünde canlanmayacaktı o zaman da. Kuru bir felsefi bilgi birikimimiz olacaktı sadece. Şimdi felsefe adamlarının kendileri için öngördükleri bir tutum var bu bence çok tehlikeli; sanatı hor görme… Yani felsefedir düşünceyi asıl ortaya koyan, sanat nedir ki, o bir eğlendiricidir gibi bir tutumdur bu ve tabii ki çok büyük bir yanılsamadır; kendini bilen felsefe adamlarının bunu benimseyeceklerini elbette ki düşünemeyiz ama, pek çok felsefe adamının o yolda olduğunu da, özellikle Türkiye?de net olarak görüyoruz. Felsefe ile sanat arasında, felsefe ile bilim arasında, bilimle sanat arasında bağ kurmadığımız sürece, yani kültürün bütün alanlarını içine alacak biçimde geniş düşünmediğimizde, doğru üretim yapma şansımız yoktur; ne felsefede, ne bilimde, ne sanatta… Özetle, sanattan kopmuş bir felsefenin, felsefeden kopmuş bir sanatın, bilimden kopmuş bir felsefenin, felsefeden kopmuş bir bilimin hayatta ciddi bir karşılığının olacağını düşünmüyorum ben…

- Bu arada bütün bu alanlarda insanın sorumluluğu, yaptığı işi bilinçle yapmasının sorumluluğu da çok önemli değil mi? Sanatın, felsefenin, bilimin sorumluluk bilinciyle yapılması, sonuçlarının nereye varacağının, toplumu, insanlığı nereye götüreceğinin bilinerek yapılması… Hem sanatçının, hem bilim insanının, hem felsefecinin toplumu ileri götürme, geliştirme, gerekirse dönüştürme gibi bir sorumluluğu da var değil mi?

- Ülkemizde genellikle, özellikle sanatta bu böyle, sanatçıların doğuştan ya da tanrıdan getirdiği güçlerle bir takım sanatsal öngörüler oluşturmuş insanlar oldukları düşünülüyor ki böyle bir insan yoktur. Bunlar ancak dansöz olabilir, şarkıcı olabilir, oyuncu olabilir ama biz sanattan insan araştırmasını anlıyorsak, bu araştırmayı yapacak sanatçının da bu yetkinlikte bir bilince ulaşmış olması gerekiyor. Bu bilince ulaşmadan gerçek sanat yapılabilir mi? Yapılamıyor; sadece bizde değil dünya edebiyatına da şöyle baktığımızda en yetkin ürünlerin en yetkin kafalarca ortaya konduğunu görüyoruz. Örneğin bir Zola?nın o kadar büyük çabasına karşın, romanlarında yüz yüze geldiğimiz gerçeklik ve onlardan aldığımız tat, Flaubert?in bir tek romanından, Madam Bovary?nin romanından aldığımız tada ve öğrendiğimiz gerçekliğe göre çok zayıf kalıyor; neden? Çünkü Zola?nın topluma bakışı ve insana bakışı son derece kaba saba ve çıplak gözledir; Oysa Flaubert çok daha tartışan, çok daha kültür ağırlıklı bakan bir kişidir. O yüzden sanatçı yükümlülüğü, sorumluluğu dediğimiz zaman aslında bunu aydın sorumluluğu olarak anlamamız gerekiyor. Aydın olmayan sanatçı olabilir mi derseniz, oluyor ne yazık ki, ama biz sadece aydın insanlara sanatçı diyebilmeliyiz, aydın insan da yetkin bir bilince sahip olan, bu bilincin gerektirdiği yürekliliği ortaya koyabilen, gerektiğinde muhalif olabilen kişi olmalıdır ki bu da gerçek sanatçı tavrının, sıradan bir sanatçı tavrının çok üstünde bir tavır olmasını gerekli kılıyor.

- Sanatçı dünyanın gerçekliğini sıradan insandan farklı bir bilinçle, farklı bir duyarlılıkla, dolaysıyla da farklı bir düzenlemeyle algılayan, dönüştüren ve bize yansıtabilen insandır; ressam renkleri ve biçimleri düzenleyerek yapar bunu, yazar kelimelerle oynayarak, kelimeleri sıradan insandan farklı düzenlemeler içinde kullanarak… Ama sonuçta sanat eserleri, hepsi normal sıradan bir insandan daha üst bir bilinçle algılanmış, tasarlanmış ve sanatçı duyarlılığı ile dönüştürülerek yansıtılmış eserlerdir. Bu anlamda sanatın bizim göremediğimiz, çıplak gözün, sıradan insanın göremediği bir dünyayla bizi yüzleştiren ve bu şekilde gelişimimizi sağlayan bir yönü var?.. Sanat ehil olmayan ellerde ve bu işlevini yerine getirmeden yapılırsa neler olur hocam, cahillerin sanat yapmaya kalkması topluma neye mal olur?

- Sanatçı tabii üst düzeyde bilinçli bir kişi olmakla, sanata yatkın bir bilinç oluşturmuş olmakla özel görüleri olan bir bireydir. Yani çok zaman bizim sıradan insanlar olarak göremediğimiz şeyi çok açık bir biçimde, hatta bizi şaşırtacak biçimde, bak buradaymış biz neden göremedik dedirtecek biçimde net olarak gören kişidir. Bu bir anlamda onu insan uzmanı yapan özelliğidir. Yani sanatçı ileri derecede ve üst düzeyde bir insan araştırmacısıdır ve dolaysıyla insanı dönüştürür. Bunu nasıl yapar; insanı yansıtarak, yani kendisine göstererek… Bu işin tehlikeli bir yanı da var, bilinçsiz sanatçı, ya da isterseniz gelin buna rahatlıkla biz kötü sanatçı diyelim; toplumsal bilinci ileri götürebildiği gibi yanlış bir bilinç oluşturma konusunda da son derece büyük katkılarda bulunabilir. O yüzden mesela kötü bir romancının insana bilinç yerine bilinç bozukluğu getireceğini düşünebiliriz. Nasıl olumsuz bir felsefe adamının ya da yetersiz bir bilim adamının tehlikeli bilgiler üretebileceği gibi… Bilincini yeteri kadar sanatsal üretime hazırlamamış kişinin zaten gerçekliği doğru olarak kavraması bir mucize olur. Şimdi tarihten haberi yok, toplum bilimden haberi yok, ruh bilimden haberi yok, felsefeden haberi yok ama sanat yapıyor. Böyle bir kişinin sanatıyla biz ileriye mi gideriz yoksa insanı yanlış anlamak gibi bir batağa mı saplanırız. İkincisinin daha doğru olduğunu görüyoruz.

- Sonuçta kötü sanatçıların var olabilmesi, ürünlerini topluma kabul ettirebilmesi biraz da o toplumun bilinciyle ilgili bir şey değil mi. Toplumsal bilinci düşük olan ve kendisine her sunulanı kabul eden toplumlarda kötü sanatçılar daha çok var olabiliyorlar öyle değil mi? İyi sanat yapmanın koşulları da bu tür toplumlarda daha zor… Bilinç düzeyi gelişmemiş bir toplumda, sanatçı toplumun talebine göre sanat yaparsa, bilincini ortaya koyabileceği eserler üretemez ve böylece toplum karşısındaki sorumluluğunu yerine getiremez; eğer topluma rağmen kendi bilinç düzeyinde ısrar eder ve bu şekil de sanatını icra ederse bu kez de ürettiği eserlere talep olmayacağı için var olmasını sürdüremez; Bu ikilem bilinç düzeyi düşük toplumlarda nasıl aşılabilir hocam? Ya da aşılabilir mi? Bilinç düzeyi düşük toplumların sanatçının yetkin bilinci ve ilerici rolüne diğer toplumlardan daha çok ihtiyaç duyduğu da göz önünde bulundurulursa, bu konuda çözüm nasıl üretilebilir?

- Yukarıda da belirttiğimiz gibi sanatçının yapacağı şey, insanı kendine göstermek dediğimiz, insanı bilinçlendirme çabası olmalıdır. Yani biz sanat sayesinde yeni görüler kazanıyoruz, yeni bakış açıları elde ediyoruz, hatta yeni bilgilere ulaşıyoruz, dünya görüşümüzü geliştiriyoruz. Sanatın yapacağı katkı bu kadardır. Bundan ötede bir yükümlülüğü sanatçıdan beklersek sanatı kötüye kullanmış oluruz, Özellikle Kant?ın, daha da özellikle Hegel?in belirttiği gibi sanatın başka alanlar için kullanılması, yani sanat dışında kullanılması tehlikeli sonuçlar yaratabilir. Mesela ahlak için kullanılması, mesela din için kullanılması ki bunların günümüzde sık sık olduğunu görüyoruz; o zaman ne oluyor, sanat insanı insana göstermekten öte bir kandırma aleti haline geliyor. Mesela oturup da insanları ahlaklı yapma amacıyla sanat yapılırsa o sanat olmuyor, orada başka bir amacın içine girilmiş oluyor…

- Söyleşimizin sonuna yaklaşmışken biraz da umutlu şeylerden bahsedelim mi hocam; örneğin düşler ve düşlerin geleceğimizi yaratmadaki öneminden bahsedelim. ?Düşünce Tarihi? kitabınızda ?gerçekliğin ağırlığı düşlerle dengelenir? diyorsunuz, ?düş yaratıcıdır, geleceği olası kılan tek kaynaktır, insanoğlu yarınını önce düşlerde kurar? diyorsunuz ve ekliyorsunuz ?Düş bir gerçeklik taşıyıcısı, bir gerçeklik tasarısı olduğu zaman önemlidir.? Bu son cümleden ben, düşlerimizle gerçek dünya arasında bir bağlantı olduğunda düşlerimizin önemli olduğunu anlıyorum. Düşsellik ve gerçeklik arasındaki bu bağlantı nasıl olmalı, insan düş ve gerçek arasında nasıl bir denge kurmalı?

- İnsan olanla yetinen bir varlık değil sürekli olarak olasıyı oluşturan, olasılığın peşinde olan bir varlık. Yani olanla olası iç içe bir bütünlük kuruyor. Eski felsefeler daha çok olanı arayan felsefelerdi. Ama 17. yüzyıldan sonra felsefeye olası kavramı girdi. Bu ne demektir; insanın yaptıklarını değil yapabileceklerini aramaya çıkmaktır. Eğer bizim düşlerimiz olmasaydı bugün denizde yüzen o çelik yığınları ya da havada uçan o koca aluminyum mu diyelim kalmayacaktı. Bunlar hepsi bizim metafiziklerimizin sonucudur. O yüzden genelde dışarıda da oldu ama Türkiye?de metafiziğin sonuna kadar mahkum edildiği dönemler yaşadık. Aslında metafiziği olmayan insan kurumuş gitmiş insandır; yani düşleri olmayan insandır. Bu arada iki çeşit metafizik var, yani iki çeşit düş var; birisi ayakları yerden kesik, dünyaya ayak basmayan, bizi çok renkli hayaller içinde yüzdüren bir metafizik ya da düş, ikincisi, bize olasılıklarımızı gösteren, gelecek hakkında ipuçları veren metafizik veya düş; bu ikincisinden vazgeçemeyiz, bu ikincisinden vazgeçersek yaşam tam tamına verimsiz bir olgu olup çıkacaktır insanlık için.

- Son olarak bir anlamda hayata ve gerçeğe karşı duruşumuzu gösteren, yani insanın gerçeğe olan serüveninde nasıl bir tutum alacağını gösteren dünya görüşümüz üzerinde duralım istiyorum. Sağlam bir dünya görüşüne sahip olabilmek her şeyden önce yine yetkin bir bilinçle olabiliyor değil mi? Peki dünya görüşümüz nasıl ideolojik bir nitelik kazanıyor? İnsanın hem gerçeğe hem geleceğe serüveninde dünya görüşünün önemi ne oluyor?


- Bizlerin dünyadan, insandan, yaşamdan anladığımız şeyler, aşağı yukarı aynı olsa da, hepimizin kendimize göre öznel bir bakış açısı vardır. Bu eğer gelişi güzel elde edilmediyse, dağınık bir bilinçle elde edilmediyse, bize insanlığın geleceğine dair sağlam yolları açacaktır. Ama dünya görüşümüzü sağdan soldan derlediğimiz derme çatma bilgilerle oluşturduysak bunun hayatta ciddi bir karşılığı olmayacaktır tabii ki.Dünya görüşünün uygulama ile ilgili olduğu noktada ideolojinin başladığını görürüz. İdeoloji bir öngörüdür ve geleceğinin toplumlarının nasıl olması gerektiği fikrini özellikle kendi içinde taşır. Her insanın, -altta felsefe,onun üstünde dünya görüşü, onun üstünde ideolojisi olduğunu düşünürsek- kendi felsefesine göre bir ideolojisi olması doğaldır. İdeolojimizi sağlam bir felsefeye ve onun bize sağladığı sağlam bir dünya görüşüne dayandırırsak ancak gerçekliklerle iç içe bir ideolojik tavır oluşturabiliriz. Ama böyle yapmıyor da gelişi güzel bilgilerden ideoloji oluşturmaya çalışıyorsak, ya da genel bazı kalıplaşmış bilgilerden yola çıkarak, ya da başkalarının ideolojilerinden yola çıkarak ideolojiler oluşturmaya çalışıyorsak, o zaman elbette ki gerçeklikte karşılığı olmayan bir takım görüşler ortaya koyacağızdır. Yani ideolojik tutumumuz bizim gene de yetkin bilince, sağlam bilgiye ve bunların sağladığı tutarlı bir dünya görüşüne dayandığı ölçüde gerçekten değerlidir diyebiliriz.

Prof. Dr. Afşar Timuçin?in Hayatı
1939 yılında Manisa Akhisar’da doğdu. Yüksek öğrenimine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde başladı. 1967 yılında, eğitimini tamamlamak üzere Kanada’ya gitti. 1967′de Montreal Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde lisans eğitimini, 1970′de İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. 1968?1970 yılları arasında Fransızca okutmanlığı yaptı. 1981 yılında doçent, 1992 yılında profesör oldu. Günümüzde bir süre Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığı görevini yürüttü. Kocaeli Üniversitesi’nden 2006 yılında emekliye ayrıldı.
Ataç, Dönem, Milliyet Sanat, Papirüs, Soyut, Yazko, Yelken, Yeni Edebiyat, Yeni Ufuklar, Varlık dergilerinde şiirleri yayımlanmıştır.

Eserleri
İnceleme, araştırma, deneme
? Descartes (Descartes’çi bilgi kuramının temellendirilişi), doktora tezi (1972)
? Aristoteles Felsefesi (1976)
? Nazım Hikmet’in Şiiri (1978)
? Descartes Felsefesine Giriş (1980)
? Niçin Yapısalcılık Değil (1984)
? Niçin Varoluşçuluk Değil (1985)
? Estetik (1987)
? Düşünce Tarihi I/ Gerçekçi düşüncenin kaynakları (1994)
? Düşünce Tarihi II/ Gerçekçi düşüncenin gelişimi (1994)
? Düşünce Tarihi III/ Gerçekçi düşüncenin çağdaş görünümü (1994)
? Felsefe Sözlüğü (1978)
? Sevmek Ne Güzel Şeydir (1991)
? Gerçekçi Düşünce Gerçekçi Sanat (1992)
? Felsefe Bir Sevinçtir (1995)
? Özgür Prometheus (1997)
? Aşkın Diyalektiği (2002)
? Ölesiye Sevmek (2003)
? Yeni Şiirimizin Kısa Romanı (2003)
? Felsefeye Giriş (2003)
? Demokrasi Bilinci (2004)
? İçimizdeki Deprem (2005)
? Estetik bakış (2005)
? Erken Ölümler (2005)
Şiir
? Çöl (1968)
? Destanlar (1969)
? Böyle Söylenmeli Bizim Türkümüz (1974)
? Savaşçı Türküleri (1980)
? Boş Beşik (1981)
? Ey Benim Güzel Sevdalım (1984)
? Bu Sevda Böyle Gider (1992)
? Arınmalar (1993)
? Akşam Türküleri (1996)
? Bulutlar Deniz Kokar (2002)
Roman
? Yarına Başlamak (1975)
? Gece Gelen Eski Dost (1980)
? Kıyılar Durunca (1983)
Öykü
? Denizli Pencere (1981)
? Neden Bazı Akşamlar (1985)
? Aşk Olsun Kırlangıçlar (1996)
Çeviri
? Vietnam Şiiri (A. Kadir’le) (1973)
? Filistin Şiiri (A. Kadir’le) (1974)
? Portekiz Sömürgeleri Şiiri (A. Kadir’le) (1975)
? Diyalektik (Paul Foulquié’den) (1975)
? Sosyoloji Tarihi (Gaston Bouthoul’den) (1975)
? Tek Boyutlu İnsan (Herbert Marcuse’den, T. Tunçdoğan’la) (1975)
? Aşk (Pierre Burney’den) (1976)
? Acı (André de Richaud’dan) (1976)
? Sisler Rıhtımı (Pierre Mac Orlan’dan) (1976)
? Diyalektik Araştırmalar (Lucien Goldmann’dan, M. Sert’le) (1976)
? İnsan Bilimleri ve Felsefe (Lucien Goldmann’dan, F. Aynuksa ile) (1977)
? Keşişin Köpeği (Dino Buzzati’den) (1981)
? Kant Felsefesine Giriş (Lucien Goldmann’dan) (1983)
? Eskiçağ Maddecileri (Paul Nizan’dan) (1998)
? Yöntem Üzerine Konuşma (René Descartes’dan Yüksel Timuçin’le) (1998)
? Metafizik Üzerine Konuşma (Leibniz’den) (1999)
Yabancı dilde yayınlar (şiir, öykü ve roman)
? Revista Atlantica 19. sayı 1999
? Aujord’ui POEME 16. sayı, 2000
? Encontros de Talabriga-Rosa Alice Branco 5 şiir 2001
? Liberté 255. sayı, Şubat 2002 (Montréal/Kanada Edebiyat Dergisi)
Rusçada yayınlanan kitaplar
? Gece Gelen Eski Dost (1989)
? Türk Şiir Antolojisi (1989)
Aldığı ödüller
? Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu 1970 Sanat Ödülleri
? Türk Dil Kurumu Eleştiri Ödülü
? 1997 Truva kültür ve sanat ödülleri
? 2003 Kocaeli gazetesi yılın eğitimcisi ödülü
? 2004 Homeros emek ödülü

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Arşivler