Erzurum Yolculuğu – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

“Erzurum Yolculuğu, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in gezi türünde yapıtıdır. Çarlık yönetiminin baskısı altında bunalan özgürlükçü Puşkin için yurtdışı yolculuğu büyük bir özlemdi. Yazık ki bu özlemi gerçekleşemedi. Baskıcı yönetim büyük şaire yurtdışına çıkma izni vermedi. Buna karşılık Puşkin, 1829 yılındaki Osmanlı-Rus savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte yola çıkarak Erzurum’a kadar geldi. 1836′da yayımlanan ”Erzurum Yolculuğu” bu yolculuğun izlenimlerini yansıtır. “Erzurum Yolculuğu” Puşkin’in çok yönlü zekâsının, kültürünün ışıltılarıyla parlayan, Batılı ”oryantalist” yazarların bu alandaki ürünlerinden çok farklı bir yapıttır. Puşkin, oryantalistlerden farklı olarak, süslemeksizin ve abartmaksızın, Doğu’yu kendi kimliği ve özellikleriyle, yoksulluğu içindeki gururu ve tutarlılığıyla yansıtabilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu doğu bölgesiyle İstanbul arasındaki karşıtlık ve çelişkileri dahice bir öngörüyle sezebilmiş olan Aleksandr Puşkin, kitabında yer alan (”Yeniçeri Eminoğlu” takma adıyla yazılmış) şiirinde bu öngörü ve sezgilerini dile getirmiştir. ”Erzurum Yolculuğu’ndaki Kafkas doğası betimlerinin (şairin daha önceki dönemlerinin ürünleri olan ”Kafkas Tutsağı” vb. destanlarındaki betimlerle birlikte), yıllar sonra bir başka büyük Rus yazarını, Maksim Gorki’yi derinden etkilemiş oldukları söylenebilir. Savaş alanı betimlerinin ise, ”Sivastopol Öyküleri” ve hatta ”Savaş ve Barış”ta Lev Tolstoy’u derinliğine etkilemiş olduğu açıklıkla görülebilmektedir: ”Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk’ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde, yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı…” Büyük bir yazarın insancıl bakışını yansıtan bu gerçekçi betim, bir savaş alanı görüntüsünü bütün tarih kitaplarından çok daha belirgin ve elle tutulurcasına gözler önünde canlandırmaktadır.” Ataol Behramoğlu
“Savaşa yalnız kahramanlıkları anlatmak için katılmak benim adıma hem kendini beğenmişlik, hem yakışıksız bir şey olurdu. Ben askeri düşünceye katılmam. Bu benim işim değil.”

Aysel Sağır, 30.12.2008 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki
Rus edebiyatının temel taşlarından Puşkin?in bir tür günce gibi kaleme aldığı Erzurum Yolculuğu, savaş ve insanlık gibi temel bir konuyu ele alış tarzıyla bir düşünürün içinde yaşadığı çağa yönelik tutumunu da sergiliyor. Zira Puşkin ?in Erzurum?a kadar gelişini ve gördüklerini yazıya aktarışını sadece bir yazar ve şairin serüveni olarak görmekten kaçınmak gerekiyor. Puşkin, kalkıp Erzurum?a gelmeden önce de zaten bir Dekabrist olarak keskin dönemeçlerden geçiyor. Rusya?da Mutlakiyetçi Monarşiye yönelik isyanların başladığı 1820?ler, feodalizme karşı devrimci düşüncelerin de filizlendiği dönemdir.
Mutlakiyete karşı Dekabristler gerçek anlamda eyleme geçtiklerinde (1825) I. Nikolay tarafından bastırılacaklardır. Bu durum devrimcilerin ilk hayal kırıklığı olmasa da, üst düzey subaylar ve aydınlar yenilginin bedelini ağır öderler. Dekabrist hareketin önemli destekçilerinden olan Puşkin, 1928 ?de sürgündeki Dekabrist arkadaşlarını görmek üzere Kafkasya?ya gittiğinde birçoğunun Osmanlılar üzerine sefere gittiğini öğrenecektir. Puşkin, Osmanlı?ya sefer düzenleyen orduya sivil olarak katıldığında bilinmeyen yerleri görme isteği değildir tek isteği, bir savaşa ve yaşamlara tanıklık etmek de ister. Puşkin sefere çıktığı andan itibaren gördüğü, daha doğrusu ilginç bulduğu olay ve görüntüleri not edecek ve eskizler çizecektir. Şair kimliği ağır basan biri olarak Puşkin?den insanlık trajedisine dair anlattıklarında okuyucunun küçük bir hayal kırıklığı yaşayacağını önceden haber vermek isterim. Zira Puşkin, içler acısı her durumla ilgili yazdıklarında en ufak bir duyguya yer vermemesiyle bunu yeterince sağlamış. Kalabalıkların savaş gibi toplu kıyım alanlarındaki tekil görüntüleriyle ilgili usta işi betimlemeleriyle de bu hayal kırıklığını telafi etmiş ama.
Moskova ?dan Kafkasya?ya oradan da Erzurum?a kadar olan yolculuğu süresince yaşadıklarını anlatan Puşkin, tarihsel ve kültürül açıdan çarpıcı görüntüler yakalar. Daha sonra Erzurum köylerinde dolaşırken görürüz Puşkin?i. Aras, Çoban Köprüsü, Hasankale görüntüleri notlarının arasında titizlikle yer alır. 1829?da Erzurum?un teslim alınışından sonra damlara çıkarak olan biteni asık suratla izleyen Erzurumlular da. Türk tutsaklarla ilgili de bir hayli ayrıntı sergilemiş Puşkin. Sonra Erzurum sokaklarında dolaşır; ?Erzurum?un sokakları dar ve eğri büğrü. Yapılar oldukça yüksek. Yollar kalabalık, dükkânlar kapalı?dır. Puşkin ?in Erzurum?a yönelik yaptığı saptamalar 19. yüzyıl Anadolu gerçeğiyle ilgili bilgi verse de, sosyal-tarihsel açıdan birkaç yüzyıllık öngörü de içermiş.”

Erzurum Yolculuğu 1835 (1. bölüm)
Bozkırlar. Bir Kalmuk çadırı. Kafkas suları. Askeri Gürcü yolu. Vladikafkas. Osetinlerin ölü gömme törenleri. Terek. Daryal geçiti. Karlı dağlardan geçiş. Gürcistan’a ilk bakış. Su kemerleri. Hüsrev Mirza. Duşet ilbayı.
… Moskova’dan Kaluga’ya, Belev’e ve Orel’e gittim. Böylece fazladan 200 verst yol aldım, ama Yermolov’u gördüm buna karşılık.(1) Kendisi Orel’de oturuyor. Çiftliği kentin yakınında bir yerde. Saat sekizde uğradığımda evde yoktu. Yermolov’un, dindar bir ihtiyar olan babasının evinde bulunabileceğini, kapısının da kentli memurlardan başka herkese açık olduğunu arabacımdan öğrendim. Bir saat sonra yeniden uğradığımda, Yermelov kendine özgü sevimliliğiyle karşıladı beni. Daha ilk bakışta, çoğu yandan yapılmış portrelerine hiç de benzemediğini gördüm. Yüzü değişmiş. Kül rengi gözleri pırıl pırıl, kır saçları fırça gibi dimdik. Herkül’ün bedenine bir kaplan başı kondurun; görünüşü tıpkı öyle. Yapmacık iğreti bir gülümseyiş dolaşıyor dudaklarında. Düşünceli olduğu ya da yüzünü astığı zaman çok daha yakışıklı oluyor. O sırada Dov’un şairane bir tablosunu andırıyor şaşılacak kadar. Yeşil bir Çerkez cepkeni vardı üzerinde. Odasının duvarlarında Kafkasya egemenliğinin anısı olan kılıçlar, hançerler asılıydı. İşsizlikten ne kadar sıkıldığı hemen belli oluyordu. Acı bir dille Paskeviç’ten söz etti birkaç kez. Kazandığı utkuları küçümsüyordu. Onu, boru sesiyle yıkılan kalelerin fatihi Navin’e benzetti. Yerivan kontunu İsrafil kontu diye adlandırıp şöyle dedi:
”Bırakın akıllı, becerikli bir paşayı; Şumla komutanı gibi dikbaşlı bir paşaya çatsa, Paskeviç yine hapı yutar.”
Paskeviç’in İran seferi sırasında çok başarılı olduğu, ondan farklı olduğunu göstermek isteyen zeki bir adamın bunu ancak biraz daha başarısız olmakla sağlayabileceği yolundaki bir sözü, Kont Tolstoy’un sözünü Yermolov’a ilettim. Güldü. Kabul etmedi bunu.
”İnsan ve para harcamada daha tutumlu davranabilirdi” dedi. Anılarını yazdığını, ya da yazmak istediğini sanıyorum. Karamzin Tarihi’ni beğenmiyor.
”Rus halkının bir hiçlikten doğarak güce ve şana nasıl ulaştığını anlatacak ateşli bir kalem gerekli bize” diyor.
Prens Kurbski’nin anılarından con amore (2) söz ediyordu. Almanlar da paylarına düşeni aldılar.
”Elli yıl sonra, şimdiki seferde Alman generalleri falan filanın komutasında yardımcı bir Prusya ya da Avusturya ordusunun bulunduğunu sanacaklar.”
Yanında iki saat kaldım. Küçük adımı çıkaramadığı için üzüldü. İltifat ederek gönlümü almaya çalıştı. Edebiyattan da söz ettik birkaç kez. Griboyedov’un şiirlerini okurken, gülmekten elmacık kemiklerinin ağrıdığını söyledi. Hükümetten ve siyasetten hiç söz etmedik.
Kursk-Harkov yoluna sapacaktım az kalsın. Fakat Kursk meyhanesinde yenebilecek güzel bir yemeği (yolculuklarda önemsiz sayılmaz bu) gözden çıkardım; Kursk meyhanesinden daha ilgi çekici olmayan Harkov Üniversitesi’ni ziyaret etmek konusunda da bir istek duymayıp dostoğru Tiflis yolunu tuttum.
Yollar Yelets’e kadar çok bozuktu. Tekerlekler, Odesa çamurunu aratmayan bir çamura saplandı birkaç kez. Yirmi dört saatte topu topu elli verst yol aldığımız günler oldu. Sonunda Voronej bozkırlarına ulaşarak geniş, yemyeşil bir ovada hızla ilerlemeye başladık. Novoçerkeska’da, benim gibi Tiflis’e giden Kont Puşkin’e rasladım (3). Birlikte yolculuğa karar verdik.
Avrupa’dan Asya’ya geçiş saatten saate belli oluyor. Yiten ormanların yerini sık ve bitek çayırlar alıyor. Tepeler yassılaşıyor. Bizim ormanlarımızda bulunmayan kuşlar görülmeye başlıyor. Büyük bir yolun başladığını gösteren tümseklere gözcü gibi tünemiş kartallar yolcuları gururla süzüyorlar. Bereketli otlaklarda.

Azgın kısrak sürüleri
Geziniyor gururla.

Kalmuklar, menzil (4) kulübelerinin yakınlarına yerleşmişler. Çadırlarının yanında, Orlovski’nin güzel desenlerinden tanıdığımız biçimsiz, tüylü katırları yayılıyor. Geçen gün, beyaz keçeyle kaplanmış kareli çubuk örgüden bir Kalmuk çadırına uğradım. Aile kahvaltıya hazırlanıyordu. Orta yerde bir kazan kaynıyor; duman, çadırın tepesinde açılmış bir delikten çıkıp gidiyordu. Güzelce bir Kalmuk kızı oturmuş dikiş dikiyor, bir yandan da tütün içiyordu. Yanına oturarak:

- ”Adın ne?” dedim.
- ……
- ”Kaç yaşındasın?”
- ”On sekiz.”
- ”Ne dikiyorsun?”
- ”Şalvar.”
- ”Kime?”
- ”Kendime.”

Tütün çubuğunu bana uzattı; kendisi kahvaltıya oturdu. Kazanda koyun yağıyla tuzlu çay kaynıyordu. Kız kendi kepçesini bana uzattı. Onu kırmak istemedim. Dişimi sıkarak biraz yedim. Başka bir halk mutfağının bundan daha kötü bir şey çıkaracağını sanmıyorum. Kemirmek için bir şeyler istedim. Bir parça kuru kısrak eti verdiler. Ona da şükrettim. Kalmuk kızının cilveleri gözümü korkutmuştu. Çadırdan çarçabuk çıktım ve bu bozkır Kirke’sinden (5) hemen uzaklaştım.
Stavropol’e gelince, beni dokuz yıl önce büyüleyen bulutları gördüm yine. Orada, aynı yerde, göğün enginlerindeydiler. Kafkas Sıradağları’nın karlı doruklarıydı bunlar.
Georgiyevsk’ten geçerken içmelere uğradım. Büyük değişiklikler olmuştu. Benim zamanımda banyolar derme çatma kulübelerdeydi. Hiç insan eli değmemiş kaynaklar kayalardan fışkırır; dumanlar çıkararak, arkalarında beyaz, kırmızımtırak izler bırakarak dağın tepesinden çeşitli yerlere doğru akıp giderlerdi. Kaynar suyu ağaç kabuklarından kepçelerle ya da kırık şişelerin dipleriyle alırdık. Çok güzel banyolar ve evler kurulmuş şimdi. Ihlamur ağaçlarının gölgelediği bir yol Masuk Dağı’nın eteklerine kadar uzanıyordu. Her yanda sevimli patikalar, yeşil sıracıklar, düzgün çiçek tarhları, köprüler ve pavyonlar göze çarpıyordu. Kaynaklar onarılmış, kıyılarına kesme taşlar döşenmişti. Banyo duvarlarına belediye yönetmelikleri asılmıştı. Her yerde bir düzen, temizlik, güzellik egemendi.
Kafkasya içmelerinin şimdi çok daha kullanılabilir durumda olduğunu kabul ediyorum. Fakat onların o eski yabanıllıklarını daha çok seviyordum ben. Sarp kayalıklardaki keçi yollarını, fundalıkları ve ara sıra tırmandığım çitsiz uçurumları kederle anımsadım. İçmelerden üzgün bir yürekle ayrılarak gerisin geri Georgiyevsk’e doğru yola çıktım. Az sonra gece bastırdı. Duru gökyüzünde yıldızlar kum gibi kaynıyordu. Podkum kıyısından ilerliyordum. Burada A. Rayevski ile oturur, ırmağın ezgilerini dinlerdik. Uzaklardaki yüce Peştu, çevresinde kümelenmiş uydularının arasında karardıkça karardı; sonra sisler içinde büsbütün görünmez oldu…
Ertesi gün daha ilerlere hareket ettik ve bir zamanlar il olan Yekaterinograd’a vardık.
Askeri Gürcü yolu Yekaterinograd’dan başlıyor. Büyük Posta yolu burada sona eriyor. Atlar Vladikafkas’a kadar kiralanıyor. Koruyucu olarak bir Kazak muhafız birliği, bir yaya birliği, bir de top veriyorlar. Posta, haftada iki kez kalkıyor ve yolcular da ona katılıyorlar. Bu bir fırsat sayılıyor.
Çok beklemedik. Posta ertesi gün geldi. Üçüncü günün sabahı saat dokuzda da yola koyulmaya hazırdık. Aşağı yukarı beş yüz kişilik bir kafile, toplanma bölgesinde bir araya gelmişti. Davul çalındı; yola dizildik. Top, yaya askerlerinin eşliğinde, önde gidiyordu. Onun arkasında kaleskalar, briçkalar, (6) bir kaleden bir başka kaleye giden askerlerin çadırlı arabaları dizilmişti. En arkadan da gıcırdaya gıcırdaya iki tekerli yük kağnıları geliyordu. Yanlarda katır ve sığır sürüleri koşuyor: Kementli, kamçılı yılkıcılar, sırtlarında yamçıları, bir o yana, bir bu yana at sürüyorlardı. Bütün bunlar önceleri çok hoşuma gitmişti ya bir süre sonra sıkılmaya başladım. Top birliği çok ağır ilerliyor, fitili tütüyor, askerler çubuklarını oradan ateşliyorlardı. Yürüyüşün yavaşlığı (ilk gün topu topu on beş verst ilerleyebilmiştik), kızgın sıcak, yiyecek içecek azlığı, geceyi geçirdiğimiz yerlerin rahatsızlığı ve kağnıların dinmek bilmeyen gıcırtısı en sonunda keyfimi iyice kaçırdı. Tatarlar kağnılarının gıcırtısıyla övünüyorlar. Şerefli insanların kimseden gizlisi saklısı olmazmış. Varsın yolculuk yaptıklarını herkes işitsinmiş… Bir daha şerefine bu kadar düşkün bir toplulukla yolculuk etmek istemem doğrusu.
Yol, tekdüze uzayıp gidiyor. Çevremizde tepeler var. Kafkasların dorukları gökyüzüne her gün biraz daha yükseliyormuş gibi geliyor insana. Sık sık kaleler çıkıyor karşımıza. Hendekleri o kadar ensiz ki, genç olsak bir hamlede atlayıp geçerdik. Toplar pas tutmuş, Kont Gudoviç zamanından bu yana ateş etmedikleri belli oluyor. Yıkık tabyalarda garnizonun tavukları, kazları geziniyor. Kalelerdeki kulübelerden on yumurtayla bir çanak yoğurdu güçlükle edinebiliyoruz.
İlk ilgiçekici yer Minare Kalesi’ydi. Kafilemiz güzel bir vadi boyunca ilerliyordu. Ihlamur ağaçlarının, çınarların gölgelediği höyükler vardı çevremizde. Vebadan ölmüş birkaç bin insanın mezarıydı bunlar. Üstlerinde, zehirli küllerden doğmuş çiçekler vardı. Sağda Kafkaslar’ın karlı dorukları parlıyor; büyük, ormanlık bir dağ yükseliyordu karşımızda. Klee, bu dağın arkasındaydı. Çevresinde bir köy yıkıntısı görülüyordu. Bu köyün adı Tatartub’muş ve bir zamanlar Büyük Kabarda’nın en önemli köyüymüş. İnce, yapayalnız bir minare bir zamanlar burada insanların yaşadığını gösteriyordu. Kurumuş bir sel yatağının kıyısında taş yığınları arasında, ince bir güzellikle gökyüzüne yükseliyordu. İç merdiveni yıkılmamıştı daha. Basamakları tırmandım; artık molla seslerinin çınlamadığı şerefeye çıktım. Orada, tuğlaların üzerinde, ün düşkünü gezginlerin kazıdığı birkaç belirsiz ad gördüm.
Görünüm gitgide güzelleşiyordu. Yalçın dağların eteklerindeydik. Tepelerinde, uzaktan böcekler gibi ufacık görünen sürüler yayılıyordu. Çobanı da görebiliyorduk. Belki de bir zamanlar tutsak düşmüş, öylece de yaşlanıp gitmiş bir Rus’tu bu. Ara sıra höyüklere ve yıkıntılara raslıyorduk yine. Yolun kenarında birkaç tane mezar taşı vardı. Buraya, Çerkez geleneğince, en iyi biniciler gömülmüştü. Taşın üzerine oyulmuş kılıç ve hançer tasvirleri, savaşçı dededen savaşçı torunlara anı olarak kalmıştı.
Çerkezler nefret ediyorlar bizden. Geniş otlaklarından sürüp çıkarmışız onları. Köylerini yakıp yıkmışız, köklerini kurutmuşuz. Onlar da gitgide dağların derinliklerine çekiliyor, oradan baskınlar yapıyorlar. Barışçı Çerkezlerin dostluğuna da güvenilmez. İsyancı yoldaşlarına her an yardıma hazırdırlar. Ruhlarındaki şövalyelikten de eser kalmamış. Kendileriyle eşit sayıdaki Kazaklara pek seyrek saldırıyorlar. Yaya birliklerine hiç saldırmazlar. Topu görünce de tozu dumana katarak kaçıp giderler. Buna karşılık, güçsüz ya da savunmasız müfrezelere saldırmak fırsatını hiçbir zaman kaçırmazlar. Yaptıkları kötülükler dilden dile dolaşıyor buralarda. Kırım Tatarları gibi, bunların ellerinden de silahlarını almadıkça yola gelecekleri yok. Fakat, aralarında kan davası güttükleri için bu işi başarmak çok zor. Hançer ve kılıç, bedenlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Bir Çerkez çocuğu, daha konuşmayı öğrenmeden bu silahları kullanmayı öğrenir. Adam öldürmek basit bir beden hareketi demektir onlar için. Tutsaklarını, günün birinde fidye karşılığında serbest bırakacaklarını umarak el altında bulundururlar. Fakat çok kötü davranırlar onlara. öldüresiye çalıştırır, çiğ hamurla besler, akıllarına estikçe de döverler. Tutsakları çocuklar bekler. Bu çocuklar, en ufak bir söz üzerine, küçük kılıçlarıyla onları öldürmek hakkına sahiptirler. Geçenlerde, askerlere ateş açtığı için barışçı bir Çerkez yakalamışlardı. Adam, tüfeğinin uzun süredir dolu kaldığını söyleyerek kendini temize çıkarmaya çalışıyordu. Bu milletle nasıl uğraşırsın? Karadeniz’in doğu kıyılarını ele geçirerek Çerkezlerin Türklerle ticaret yapmasına engel olabilir, böylece de onları bize yakınlaşmaya zorlayabiliriz belki. Zenginlik karşısında gözleri kamaşır da, yola gelirler bakarsınız. Semaver de önemli bir yenilik olurdu onlar için. Sonra; daha etkili, daha dürüst, çağımızın eğitimine daha uygun bir başka yol var: İncil’in öğütlenmesi. Çerkezler, yakın zamanlarda kabul ettiler Müslümanlığı. Onları etkileyen şey, Kuran havarilerinin serüvenleri olmuştur. Bu havarilerin arasında Kafkasya’yı uzun süre Rus egemenliğine karşı ayaklandıran, sonunda elimize geçip Soloveto Manastırı’nda ölen Mansur’un, bu olağanüstü adamın seçkin bir yeri var. Kafkasya, Hıristiyan misyonerler bekliyor. Fakat tembel insanlarız bizler. Canlı sözcükler yerine ölü harfler kullanmak, okuma yazma bilmeyen kimselere dilsiz kitaplar yollamak daha kolayımıza geliyor.
Vladikafkas’a, dağların eşiği olan eski Kapkay’a vardık. Çevrede Osetin köyleri var. Bunlardan birini ziyaret edeyim dedim de, bir cenaze alayına rasgeldim. Bir dağ evinin kapısında insanlar birikmişti. İki öküz koşulu bir kağnı duruyordu avluda. Ölünün akrabaları ve dostları hüngün hüngür ağlayarak dört bir yandan geliyor, yumruklarıyla başlarını dövüyorlardı. Kadınlar ses çıkarmadan duruyorlardı. Bir yamçıya sardıkları ölüyü taşıyıp getirdiler.

… like a warrior taking his rest
Whith his martial cloak around him (7)

Kağnıya yerleştirdiler. Konuklardan biri ölünün tüfeğini aldı, barutunu üfledikten sonra cesedin yanına koydu. Kağnı hareket etti. Konuklar da onun arkasında yürüdüler. Ölüyü köyün otuz verst uzağına, dağlara gömeceklerdi. Ne yazık ki kimse bu törenlerin anlamını açıklayamadı bana.
Osetinler, Kafkas oymaklarının en yoksullarıdır. Kadınları oldukça güzel. Yolculara karşı da iyi davrandıkları söylenir. Hapiste yatan bir Osetin’in karısı ve kızıyla karşılaştım kentin kapısında. Adama yemek götürüyorlardı. ikisi de dingin ve cesur görünüyorlardı. fakat yanlarına yaklaştığımda başlarını eğdiler; yırtık pırtık çarşaflarına sarındılar. Kalede Çerkez amanatları (rehineleri) gördüm. Canlı, güzel çocuklardı bunlar. Sık sık yaramazlık ediyor, kaleden kaçıyorlarmış. Durumları yürekler acısıydı. Paçavralar içinde, yarı çıplaktılar. Pislikten yanlarına yaklaşılmıyordu. Tahta prangalar vurulmuştu kimilerine. Serbest bırakıldıktan sonra Vladikafkas’ta geçirdikleri günleri özlemiyorlardır sanırım.
Top birliği bizden ayrıldı. Yaya birliği ve Kazaklarla yola devam ettik. Kafkasya içlerine doğru ilerliyorduk. Gittikçe şiddetlenen boğuk bir uğultu geldi kulağımıza ve çeşitli yönlerde akıp giden Terek’i gördük. Biz ırmağın sol kıyısından ilerliyorduk. Dalgalar, köpek kulübelerine benzeyen küçük Osetin değirmenlerinin tekerleklerini çeviriyordu. Dağların derinliklerine doğru ilerledikçe boğaz daralıyordu. Kayalar arasına sıkışan Terek bulanık dalgalarıyla onlara çarpa çarpa akıyor, boğaz da bu akıntı boyunca kıvrıla kıvrıla uzayıp gidiyordu. Kayalar oyulmuş, parçalanmıştı. Ben yürüyerek ilerliyor, doğanın bu ürkütücü güzelliği karşısında büyülenmiş gibi sık sık duraklıyordum. Hava kapanıktı. Bulutlar dağların kararan doruklarına biriktikçe birikiyordu. Kont Puşkin ve Şernival Terek’e bakarak İmatra’yı anımsıyor. Kuzeyde uğuldayan ırmağı (8) üstün buluyorlardı. Fakat bu büyüleyici güzelliği hiçbir şeyle karşılaştıracak durumda değildim ben. Lars’a varmadan bir ara kafileden ayrıldım. Kocaman kayaların arasından anlatılmaz bir hırçınlıkla köpüre köpüre akıp giden Terek’e bakmaya başladım. Birdenbire bir asker bana doğru koşarak haykırdı:
”Durmayın efendimiz, öldürürler!”
Şaşıp kaldım. Meğer bu darboğazda güvenlik içinde yaşayan haydut Osetinler, Terek boyunca yolculara ateş ederlermiş. Bir gün önce General Bekoviç’e ateş açmışlar. General, kurşunların arasından zor sıyrılıp geçmiş.
Bir kale yıkıntısı vardı kayaların üzerinde. Çevresini, barışçı Osetinlerin kırlangıç yuvalarını andıran evleri kuşatmıştı.
Gecelemek için Lars’ta kaldık. Burada karşılaştığımız bir Fransız gezgin, yolculuğumuzun ilerisi için gözümüzü korkuttu. Arabalarımızı Kobi’de bırakıp yola atla devam etmemizi öğütledi. Fransız’la birlikte, ilk kez, pis kokulu bir tulumdan Hahetin şarabı içerek İliada’nın şölenini anımsadık:

Ve keçi derisinden tulumlarla içtiğimiz şarap
Ne kadar hoştu!

Burada ”Kafkas Tutsağı”nın (9) kirlenmiş, yıpranmış bir kopyası geçti elime. Onu büyük bir zevkle okuduğumu gizlemeyeceğim. Eksikleri olan bir şiir bu. Acemice yazılmış. Fakat şair birçok şeyin farkına varmış ve içtenlikle yazmış bunları.
Ertesi sabah yola koyulduk. Türk tutsaklar yol yapımında çalışıyorlardı. Yiyeceklerden yakındılar. Kara Rus ekmeğine alışamıyorlarmış. Bana, dostum Şeremetev’in Paris dönüşü söylediği sözü anımsattı bu:
”Paris yaşanacak yer değil arkadaş. Yiyecek bir şey yok. Kara ekmek bulamıyorsun!”
Lars’tan yedi verst ötede Daryal Karakolu var. Geçit de aynı adı taşıyor. Birbirine koşut iki kaya duvarının arasından geçiyor gibiyiz. Çok dar bir geçit bu. Bir gezginin yazdığı gibi, görmekle kalmıyor, içinde de duyuyorsun bunu. Başımızın üstünde bir gök parçası, mavi bir şerit gibi uzayıp gidiyor. Dağlardan kopup gelen küçük derecikler. Ganymede’in Kaçırılması’nı, Rembrant’ın tuhaf tablosunu anımsattı bana. Geçit tam Rembrant’ın zevkine göre aydınlatılmıştı zaten.
Terek kimi yerlerde kayaların dibini kemirmiş; kopup yuvarlanan taşlar yer yer yolu tıkamışlar. Karakolun yakınlarında, ırmağın üzerine küçük gözüpek bir köprü kurulmuş. İnsan onun üstünde kendini değirmende sanıyor. Köprü sallanıyor; Terek de değirmen taşlarını döndüren bir çark gibi uğulduyor.
Geçitin tam karşısında, yalçın kayaların üzerinde bir kale yıkıntısı görülüyordu. Söylenceye göre, geçite adını veren Kraliçe Darya saklanıyormuş bu kalede. Masal işte. Darya, eski Farsça’da kapı demektir. Pline’e göre, yanlış olarak Hazer kapıları diye adlandırılan Kafkas kapıları buradaymış. Geçit o zamanlar demir kirişli, ağaç kapılarla kapalıymış gerçekten de. Pline, bu kapıların arkasında Driodoris ırmağının aktığını söylüyor. Barbarların saldırısına karşı koymak için bir de kale kurulmuş burada; vs. Kont İ. Pototski’nin gezi notlarına bir göz atın. İspanyol romanları kadar ilgi çekici bulacaksınız.
Daryal’dan Kazbek’e doğru hareket ettik. Troitski Kapıları’nı gördük burada. (Barutla patlatılarak kayalarda oluşturulan bir kemer). Bir zamanlar altından bir yol geçiyormuş. Yatağını sık sık değiştirerek Terek akıyor şimdi. Kazbek’e varmadan Azgın Dere’nin yakınından geçtik. Şiddetli yağmurlar yağınca korkunç seller geliyormuş bu çukurdan. Biz geçerken kupkuruydu. Azgınlığı adındaydı sadece.
Kazbek köyü Kazbek Dağı’nın eteğindedir ve Prens Kazbek’in malıdır. Prens kırk beş yaşlarında bir adam. Boyu, Sezar dönemi fligelmanlarından da (10) uzun. Duhan’da bulduk kendisini. (Gürcü meyhanelerine duhan deniyor. Bizim Rus meyhanelerinden daha köhne, daha pasaklı yerler.) Duvarda göbekli, dört ayağını açmış, (öküz derisinden) bir tulum asılıydı. Bizim dev, tulumdan cihir (11) çekerek birkaç soru sordu bana. Unvanına ve kalıbına uygun bir saygıyla karşılık verdim. Çok dostça ayrıldı.
İnsan kısa zamanda alışıyor çevreye. Yirmi dört saat geçmeden, Terek’in uğultusu, tuhaf çağlayanları, kayalar ve uçurumlar ilgimi çekmez olmuştu artık. Bir an önce Tiflis’e varmak arzusuyla içim içime sığmıyordu. Bir zamanlar Çakırdağ yakınından da aynı umursamazlıkla geçmiştim. Fakat hava yağmurlu ve sisli olduğu için, şairin ufkun dayanağı dediği karlı Kazbek yamaçlarını da göremiyordum doğrusu.
İranlı bir prens bekliyordu. Kazbek’in biraz ötesinde karşımıza çıkan birkaç kaleska zaten dar olan yolu tıkamıştı. Arabalar geçeceği sırada kafile subayı, İranlı bir saray şairini götürdüğünü söyledi ve isteğim üzerine beni Fazıl Han’la tanıştırdı. Çevirmen yardımıyla, tumturaklı bir Doğulu tavrıyla söze başlamıştım ki; Fazıl Han benim saçma sapan sözlerime akıllı uslu karşılıklar verince ne kadar utandım! Beni Petersburg’da yeniden göreceğini umuyor, görüşmemizin kısalığından hayıflanıyordu vs. Kızarıp bozardım. Şakacı-tumturaklı konuşma tarzını bırakarak normal bir Batılı gibi konuşmak zorunda kaldım. Böylece de biz Ruslara özgü o alaycılığın cezasını çekmiş oldum. Bundan böyle insanları, kafalarındaki papağa ya da tırnaklarındaki kınaya bakarak yargılamayacağım.
Kobi Karakolu Kreskovaya Dağı’nın eteklerindeydi. Bu dağı da aşmak zorundaydık. Geceyi karakolda geçirmeye karar vererek dağı nasıl geçeceğimizi düşünmeye koyulduk. Arabaları bırakarak Kazak atlarına mı binmeli, yoksa Osetinlerden kağnı mı kiralamalıydık? Ben ne olur ne olmaz diye, buraların yönetmeni Bay Çilyayev’e bütün kafilenin ağzından bir dilekçe yazdım; arabalar gelene kadar yatmaya çekildik.
Ertesi gün saat 12 sularında gürültüler, haykırışlar işittik ve olağanüstü bir görünümle karşılaştık. Yarı çıplak bir Osetin kalabalığının sürdüğü 18 çift genç, lagar öküz; dostum O***’nun hafif Venedik kaleskasını güçlükle sürüklüyordu. Bunu görünce hemen kararımı verdim. Ağır Petersburg kaleskamı gerisin geri Vladikafkas’a gönderecek, Tiflis’e atla gidecektim. Kont Puşkin buna yanaşmadı. Bin türlü ıvır zıvırla dolu briçkasını bir öküz sürüsüne çektirerek dağı tantanayla geçmeyi yeğledi. Ayrıldık. Ben, yolları gözden geçiren Ogarev’le birlikte hareket ettim.
Yol, 1827 Haziranı’nda oluşan bir toprak çöküntüsü boyunca ilerliyordu. Bu gibi kayşalar genel olarak yedi yılda bir oluyor. Muazzam bir yığın çökerek bir verst boyunca geçide saçılmış ve Terek’i tıkamış. Aşağı bölgelerdeki nöbetçiler çatırtıyı işitmişler ve nehrin nasıl hızla alçalıp kuruduğunu görmüşler. Terek iki saatten önce aşamamış bu bendi. Kayşa öylesine korkunçtu!
Tepeye doğru yükseldikçe yükseliyorduk. Atlarımız, altında derecikler şırıldayan gevşek bir kar tabakası üzerinde güçlükle ilerliyorlardı. Ben şaşkınlık içinde yola bakıyor, arabaların buradan geçebileceğini aklım hiç kesmiyordu.
Boğuk bir çatırtı işitildi bu sırada. Bay Ogarev, ”Yer kayması” dedi. Çevreye bakınınca, ağır ağır, dökülüp saçılarak yamaçtan aşağı yuvarlanan bir kar topağı gördüm. Ufak çapta kayşalara sık sık raslanırmış burada. Geçen yıl bir Rus arabacısı Krestovoya dağından geçerken yine yer kayması olmuş; korkunç bir yığın, arabayı da, atı da, arabacıyı da uçurumdan aşağı sürükleyip götürmüş.
Doruğa varmıştık. Granitten yapılmış bir haç var burada. Bu eski anıtı sonradan Yermolov onartmış.
Yolcular burada genellikle arabadan iner, uçurumu yürüyerek geçerler. Bir süre önce yabancı bir konsolos geçiyormuş buradan. Adam korkudan gözlerini bağlatmış. Koluna girip geçirmişler. Bağı çözdüklerinde diz çöküp Tanrı’ya şükürler etmiş. Kılavuzlar şaşıp kalmışlar.
Müthiş Kafkasya’dan tatlı Gürcistan’a geçiş insanı bir anda büyülüyor. Güney rüzgârı yüzünü okşamaya başlıyor. Gut Dağı’nın tepesine vardığımızda, tehlikeli bir yolun döne döne indiği üç verstlik bir uçurumun dibinde; minyatürleşen Kayşaur Ovası, dört bir yanına saçılmış kayalıklar, bahçeler ve gümüş şerit gibi kıvrıla kıvrıla akıp giden Aragva Deresi gözlerinizin önüne seriliyor.
Ovaya indik. Duru gökyüzünde yeni ay göründü. Sessiz ılık bir akşam meltemi esiyordu. Geceyi Aragva kıyısında, Bay Çilyayev’in evinde geçirdim. Ertesi gün konuksever ev sahibine veda ederek daha ötelere gitmek üzere yeniden yola koyuldum.
Artık Gürcistan’dayım. İnsanı ürküten dağ geçitlerinin ve müthiş Terek’in yerini, şen Aragva’nın suladığı ışıklı ovalar aldı. Çıplak kayalar yerine, yeşil dağlar, meyve ağaçları görüyorum çevremde. Sık sık gördüğüm su kemerleri buralıların ileri bir uygarlık düzeyine sahip olduğunu gösteriyor. Hele bir tanesinin optik düzeni şaşkına çevirdi beni. Dağın üstünden gelen su, aşağıdan yukarıya akıyormuş gibi görünüyordu.
Paysanaur’da atları değiştirmek için mola verdim. İran prensini geçiren Rus subayına rasladım orada. Az sonra çıngırak sesleri işittim. Asya geleneğine göre yüklenmiş birbirine bağlı bir katır sürüsünün yola dizildiğini gördüm. Atların gelmesini beklemeden yürüyerek yola koyuldum Ananur’dan yarım verst ötede, bir yol dönemecinde Hüsrev Mirza’yla (12) karşılaştım. Arabaları duruyordu. Prens beni arabasında otururken görüp başıyla selamladı. Karşılaşmamızdan birkaç saat sonra dağlılar Prens’e saldırmışlar. Hüsrev kurşun seslerini işitince arabadan fırlamış; bir ata bindiği gibi tozu dumana katıp gitmiş. Yanındaki Ruslar onun bu gözüpekliğine şaşıp kalmışlar. Bana kalırsa; arabaya alışık olmayan genç Asyalı, onu sığınaktan çok, bir tuzak gibi gördüğü için böyle davranmıştır.
Ananur’a hiç yorulmadan ulaştım. Atlarım gelmemiş daha. Duşet kentine topu topu on verstlik bir yol kaldığını öğrenince yine yayan yapıldak yola düştüm. Fakat yolun dağa saracağını bilmiyordum. Bu on verst, yirmi verste bedeldi doğrusu.
Akşam gelip çattı. Durmadan yükseliyordum. Yol belliydi. Fakat kaynak bölgelerinin balçığı yer yer dizlerime kadar çıkıyordu. Adamakıllı yorulmuştum. Karanlık gitgide yoğunlaşıyordu. Ulumalar ve köpek havlamaları işitince kente yaklaştığımı sanarak sevindim. Yanılmışım. Gürcü çobanlarının köpekleri havlıyormuş. Uluyanlar da buralarda pek bol bulunan çakallarmış. Tezcanlılığıma ilençler yağdırıyordum. Fakat yapacak bir şey de yoktu artık. Neden sonra, gece yarısına doğru ışıklar gördüm ve ağaçların gölgelediği evler arasında buldum kendimi. Karşılaştığım ilk adam beni hemen ilbayın yanına götürmeyi önerdi ve karşılığında abaz (13) istedi.
Yaşlı bir Gürcü subayı olan ilbay, beni karşısında görünce şaşıp kaldı. Kendisinden ilkin soyunabileceğim bir oda, sonra bir bardak şarap, son olarak da kılavuzum için abaz istedim.
İlbay bana nasıl davranması gerektiğini kestiremiyor, şaşkın şaşkın bakıp duruyordu. Dileklerimi yerine getirmek için herhangi bir harekette bulunmadığını görünce de, de la liberté grande (14) özür dileyerek oracıkta soyunmaya koyuldum. Bereket versin cebimde yol teskeremi buldum da, Rinaldo Rinaldini değil, kendi halinde bir yolcu olduğumu kanıtlayabildim. Kutsal belge, etkisini göstermekte gecikmedi. Odam ayrıldı; bir bardak şarap getirildi; kılavuzum da Gürcü konukseverliğini zedeleyen açgözlülüğünden ötürü babaca paylandıktan sonra abazını alıp gitti. Kazandığım utkudan sonra yorgun bir savaşçı gibi uykuya dalacağımı umarak kendimi divana attım. Ne gezer! Çakallardan daha tehlikeli varlıklar olan pirelerin saldırısına uğrayınca bütün gece gözümü kırpmak kısmet olmadı. Sabahleyin adamım geldi. Kont Puşkin’in öküzler üzerinde karlı dağları aşarak Duşet’e selametle ulaştığını bildirdi. Bir an önce yola koyulmalıydım! Kont Puşkin’le Şerminal gelip yolcuğu birlikte sürdürmeyi önerdiler. Duşet’ten ayrılırken tatlı bir duygu vardı içimde. Geceyi Tiflis’te geçirecektim çünkü.
Yollar ıssızdı. Fakat yine de çok güzel, çok hoştu.Gortsiskal’dan birkaç verst sonra, Roma seferlerinden kalma eski bir köprünün üzerinden Kura Nehri’ni geçtik. Atlarımızı tırısa, arada bir de dörtnala kaldırarak zamanın nasıl geçtiğini sezmeksizin gece saat on bir sularında Tiflis’e vardık.

2

Tiflis. Halk hamamları. Burunsuz Hasan. Gürcü töreleri. Türküler. Kahetin şarabı. Sıcakların nedeni. Pahalılık. Kentin tanımı. Tiflis’ten ayrılış. Gürcistan gecesi. Ermenistan’ın görünüşü. Çifte geçitler. Bir Ermeni köyü. Gergerler. Griboyedov. Bezobdal. Maden suyu kaynağı. Dağlarda fırtına. Gümrü’de geceleme. Ararat. Sınır. Türk konukseverliği. Kars. Ermeni ailesi. Kars’tan ayrılış. Kont Paskeviç’in ordugâhı.

Geceyi bir otelde geçirip ertesi gün ünlü Tiflis hamamlarına gittim. Kentin kalabalığı hemen göze çarpıyordu. Asya yapısı evler ve kentin çarşısı, bana Kişinev’i anımsattı. Dar, eğri büğrü sokaklardan, iki yanlarına sepetler asılı eşekler koşuyordu. Öküz arabaları yolları tıkıyordu. Biçimsiz alanda, bir Ermeni, Gürcü, Çerkez ve İranlı kalabalığı kaynaşıyor; aralarında da Karabağ kısraklarına binmiş genç Rus memurları dolaşıyordu.
Yaşlı bir İranlı olan hamam sahibi, dışarıda oturuyordu. Kapıyı açtı; geniş bir odaya girdim. Bir de ne göreyim? Duvar kıyılarına dizilmiş sıralarda genç, yaşlı, yarı çıplak, ya da büsbütün çıplak elliden çok kadın vardı. Kimi soyunuyor, kimi giyiniyordu. Durakladım.
Hamamcı:
”Girin, girin” dedi. ”Bugün salı; kadınlar günü. Zararı yok.”
Ben:
”Tabii zararı yok” diye karşılık verdim. ”Tam tersi…”
Erkeklerin girişi kadınların kılını bile kıpırdatmamıştı. Kendi aralarında gülüşüp konuşmayı sürdürdüler. Kimse çarşafına sarınmak için elini tez tutmuyor, soyunanlar işlerini sürdürüyordu. Sanki görünmeyen adamdım ben. İçlerinden çoğu gerçekten de güzeldi. T. Moor’un hayal gücünü doğruluyorlardı.

A lovely Georgian maid,
With all the bloom, the freshened glow
Of her own country maiden’s looks,
When warm they rise from Teflis / brooks.
Lalla Rookh. (15)

Öte yandan, Gürcü kocakarılarından daha çirkin bir varlık düşünemezsiniz. Cadıdan farkları yok.
İranlı beni kaplıcanın içine soktu. Kurşuni, kızgın kaynak; kayadan oyulmuş derin bir havuza akıp gidiyordu. Ömrüm boyunca ne Rusya’da, ne de Türkiye’de Tiflis banyolarından daha güzeline raslamadım. Şimdi o günü ayrıntılı olarak anlatayım.
Hamamcı, Tatar bir tellağın eline teslim etti beni. Adamın burunsuz olduğunu itiraf etmek zorundayım. Fakat bu durum, işinin ustası olmasına hiç de engel değildi. Hasan (burunsuz Tatar’ın adı Hasan’dı) ilk iş olarak sıcak taşlığa yatırdı beni. Sonra kollarımı, bacaklarımı kırıp bükmeye, gövdemi yumruklamaya başladı. En ufak bir acı duymayışım bir yana, şaşılacak şey, gitgide kuş gibi hafifliyordum. (Asyalı tellaklar arada bir çoşarak omuzlarınıza sıçrar, kalçalarınızın üzerinde gezinir, sırtınızda zıp zıp zıplarlar e sempre bene). (16) Sonra deri bir keseyle beni adamakıllı ovdu; sıcak suyu çarpa çarpa bol sabunlu keten bir lifle yıkamaya başladı. Harika bir şey. Kızgın sabun köpükleri hava gibi gibi her yanınızı sarıyor. Not: Deri kese ve keten lif Rus banyosuna kesinkes girmeli. Erbabları bu yeniliğe minnettar kalacaklardır. Liften sonra Hasan beni havuza soktu; yıkanma töreni de böylece sona ermiş oldu.
Tiflis’te Rayevski’yi bulacağımı umuyordum. Fakat alayının sefere katıldığını öğrenince, orduya katılmak için Kont Paskeviç’ten izin istemeye karar verdim.
Tiflis’te iki hafta kadar kalıp kentin sosyetesiyle tanıştım. ”Tiflis Haberleri”ni çıkaran Sankovski; bu ülkeye, Prens Tsitsianov’a, A.P. Yermolov’a, vb. ilişkin bir sürü ilgi çekici şey anlattı bana. Sankovski Gürcistan’ı seviyor. Bu ülkenin parlak bir geleceği olduğuna inanıyor.
Gürcistan 1783 yılında Rusya’nın egemenliğini kabul etmişti. Fakat bu, ünlü Muhammed Ağa’nın 1795′te Tiflis’i ele geçirerek yakıp yıkmasına ve 20.000 Tiflisliyi tutsak etmesine engel olmadı. Gürcistan 1802′de imparator Aleksandr’ın egemenliği altına girdi. Gürcüler savaşçı bir ulustur. Bayrağımız altında yiğitliklerini gösterdiler. Bilim ve kültür alanında da büyük yetenekleri var. Toplumsal yaşamı seven, şen insanlar. Bayramlarda erkekler türkü söyleyerek sokaklarda dolaşır. Kadınlarsa lezginka (17) oynarlar.
Gürcü türküleri çok güzel. Bir tanesini sözcüğü sözcüğüne çevirdiler bana. Sanırım, yakınlarda yazılmış bir türkü bu. Doğuya özgü bir çeşit anlamsızlık var sözlerinde. Ama özgür bir şiirsellik taşıması da bundan. İşte, türkü şöyle:

Az önce cennette doğan ruh! Benim mutluluğum için yaratılan ruh! Senden, ey ölümsüz ruh, yaşam bekliyorum.
Senden ey ilkbahar, ey dolunay, senden ey koruyucu meleğim, yaşam bekliyorum.
Yüzünün aydınlığı, gülümseyişin, gönlüme ışık saçıyor, bekliyorum.
Ey dağ gülü, ey üstünde çiğ damlaları parıldayan gül! Ey doğanın seçkin gözdesi! Sessiz, gizli hazine! Senden yaşam bekliyorum.

Gürcülerin içki içişleri bizimkine benzemiyor. Şaşılacak kadar da dayanıklılar. Şarapları çabuk bozulduğu için dışarıya satılamıyor; fakat çok lezzetli şeyler. Kahetin ve Karabağ şaraplarının Burgon şaraplarını aratmadığını söyleyebilirim. Şarabı, marana dedikleri, toprağa gömülü büyük küplerde saklarlar. Parlak törenlerle açarlar bu küpleri. Geçenlerde bunlardan birini gizlice açan bir Rus askeri, tatlı şarap fıçısında boğulan bahtsız Clarence gibi Kahetin şarabına düşüp boğulmuş. (18)
Tiflis’i kayalık dağlar kuşatmış. Yanından da Kura Nehri akıyor. Bütün rüzgârları tutan bu dağlar, güneş ışınları altında kızışıyor; devinimsiz havayı cehenneme çeviriyorlar. Kırk birinci enlem dairesinde bulunmasına karşın, Tiflis havasının korkunç sıcaklığı buradan geliyor işte. Kentin asıl adı olan “Tbiliskalar” da ”kızgın kent” demekmiş zaten.
Yapılar büyük bölümüyle Asya mimarisinin eseri. Düz damlı, alçak evler. Kentin kuzey bölgesinde Avrupa tipi evler yükseliyor. Bunların yakınlarında da düzgün alanlar göze çarpıyor. Pazar birkaç çarşıya ayrılmış. Raflar, genel pahalılığı göz önünde tutarsak, oldukça ucuz sayılabilecek Türk ve İran mallarıyla dolu. Tiflis yapısı silahlara bütün Doğu’da büyük değer verilir. Buranın ünlü kahramanları olan kont Samaylov ile V., yeni kılıçlarını denemek için ya bir koyunu tek vuruşta ikiye biçer, ya da bir öküzün başını keserlermiş.
Tiflis halkının çoğunluğu Ermeni’dir. 1825 yılında 2500 Ermeni ailesi varmış burada. Şimdiki savaşlar sırasında sayıları daha da artmış. Gürcü aileleri 1500 kadar. Ruslar kendilerini buralı saymıyor. Subaylar zorunlu görevdeler. Dokuzuncu dereceden memurlar, sekizinci dereceden memurluğa yükseltilerek atanıyorlar buraya. Fakat onlar da, subaylar da bir sürgün yeri olarak görüyorlar Gürcistan’ı.
Tiflis’in havası sağlam değil diyorlar. Sıtması bir felaket. Cıvayla tedavi ediyorlar bu hastalığı. Hava sıcak olduğu için, cıva kullanılması sakıncalı değilmiş. Hekimler hiç çekinmeden cıva içiriyorlar hastalarına. General Sipyagin’in ölümünü, Petersburg’dan getirdiği özel hekiminin cıva kullanmaktan çekinmesiyle açıklıyorlar. Tiflis hummasının Kırım ve Moldavya hummasından farkı yok. Tedavisi de aynı.
Halk Kura Nehri’nin suyunu içiyor. Bulanık, fakat hoş bir su. Kaynaklarla kuyulardan çıkan su son derece kükürtlü. Fakat şarap tüketimi o kadar fazla ki, hani su olmasa farketmeyecek.
Tiflis’te paranın değersizliği beni şaşkına çevirdi. İki sokak geçmek için yarım saatliğine kiraladığım bir arabaya iki gümüş ruble ödedim. Yabancı oluşumdan yararlanarak arabacının beni kandırdığını sanmıştım ama, yanılmışım. Meğer gerçekten de fiyatı böyleymiş. Her şey aynı ölçüde pahalı.
Öğle yemeğini Alman kolonisinde yedik. İçtiğimiz biranın tadı çok kötüydü. Berbat bir yemeğe bir sürü para ödedik. Benim lokantanın yemekleri de hem çok kötü, hem de çok pahalı.
Ünlü yemek meraklısı General Strekalov bir gün yemeğe çağırdı beni. Yemekler rütbeye göre dağılıyordu ve sofrada general apoletli İngiliz subayları vardı işin kötüsü. Uşakların çabasıyla sofradan aç karnına kalktım. Tiflisli yemek meraklısının canı cehenneme!
Dileğime verilecek yanıtı sabırsızlıkla bekliyordum. Sonunda bir pusula geldi Rayevski’den. Hemen Kars’a hareket etmemi, ordunun birkaç gün içinde daha da ilerleyeceğini yazıyordu. Ertesi gün yola koyuldum.
Hayvanları Kazak karakollarında değiştirerek at sırtında yol alıyordum. Çevremdeki topraklar sıcaktan kavrulmuştu. Gürcü köyleri birer vaha gibi görünüyordu uzaktan. Fakat yaklaşınca, tozlu kavakların arasına serpilmiş birkaç zavallı kulübe çıkıyordu karşıma. Güneş battıktan sonra bile hava serinlemedi.

Geceler sıcak!
Yıldızlar yabancı!..

Ay parlıyordu. Derin sessizlikte atımın nal sesleri işitiliyordu sadece. Bir konut izine raslamadan uzun süre yol aldım. Neden sonra, tek bir kulübe gördüm. Kapıyı çaldım. Ev sahibi çıktı. Önce Rusça, sonra da Tatarca su istedim. Adam hiçbir şey anlamadı. Şaşılacak bir umursamazlık! Sen Tiflis’ten otuz verst ötede, İran ve Türkiye yolu üzerinde yaşa da, ne Rusça, ne de Tatarca tek sözcük bilme.
Geceyi bir Kazak karakolunda geçirip şafakla birlikte yeniden yola koyuldum. Dağların, ormanların arasından geçiyordum. Yolcu Tatarlara rasladım bir ara. Aralarında birkaç tane de kadın vardı. Hepsi atlıydılar. Çarşaflarına öyle sarınmışlardı ki, gözleriyle ökçeleri görünüyordu sadece.
Gürcistan’ı eski Ermenistan’dan ayıran Bezobdal Dağı’na tırmanmaya başladım. İki yanı ağaçlı geniş bir yol kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Tepeye çıkınca, sanırım Kurt Kapıları denen küçük bir boğazdan geçerek Gürcistan’ın doğal sınırlarına ulaştım. Yeni dağlar, yeni bir ufuk çıktı karşıma. Aşağılarda yeşil ekin tarlaları uzayıp gidiyordu. Cayır cayır yanan Gürcistan’a son bir kez baktıktan sonra aşağılara, serin Ermenistan ovalarına inmeye başladım. Bu sırada yakıcı sıcağın azaldığını hissederek anlatılmaz bir sevinç duydum. Başka bir iklimdeydim artık.
Adamım, yük beygirleriyle arkadan geliyordu. Uzak dağlarla çevrelenmiş çiçekli bir ovada tek başıma ilerliyordum. Atları değiştirmem gereken karakolu dalgınlıkla geçmişim. Altı saatten çok geçti. Karakollar arasındaki bu uzaklığa şaşırmaya başlamıştım. Uzakta bir yerde köy evlerini andıran bir taş yığını görerek atımı o yana sürdüm. Yanılmamışım; bir Ermeni köyüydü bu. Renk renk paçavralara sarınmış birkaç kadın, bir yeraltı evinin toprak damında oturuyorlardı. Derdimi yarım yamalak anlatabildim. İçlerinden biri eve girip peynirle süt getirdi. Birkaç dakika dinlendikten sonra yeniden yola koyuldum ve nehrin yüksek kıyısına kurulmuş Gergera Kalesi’ni gördüm az sonra. Yüksek kıyıdan aşağı üç çağlayan akıyordu. Nehri geçtim. İki öküz koşulu bir kağnı, sarp yolda yokuş yukarı ilerliyordu. Birkaç Gürcü vardı arabanın çevresinde.
”Nereden geliyorsunuz?” diye sordum.
”Tahran’dan” dediler.
”Ne götürüyorsunuz?”
”Griboyedov’u.”
İran’da öldürülen Griboyedov’un Tiflis’e götürülen cesediydi bu. (19)
Griboyedov’la bir daha karşılaşacağımız aklıma gelmezdi! Son olarak, İran’a hareketinden önce geçen yıl Petersburg’da görüşmüştük. Kaygılıydı. Tuhaf bir önsezi vardı içinde. Onu yatıştırmak istediğimde:
”Vous ne connaissez pas ces gensla: vous verrez qu’il faudra jouer des couteaux (20) demişti bana.
Şah ölür ölmez yetmiş oğlu arasındaki anlaşmazlığın bir katliama yol açacağını düşünüyordu. Yaşlı Şah hâlâ sağdı ama, Griboyedov’un kâhince sözleri gerçekleşmişti. Cahilliğe, hainliğe kurban olmuş; İranlıların hançerleri altında can vermişti. Üç gün süresince kara cahillerin oyuncağı olan cesedi, eski bir kurşun yarasının izini taşıyan elinden tanınabilmişti.
Griboyedov’la 1817′de tanışmıştım. Melankolik karakteri, öfkeli zekâsı, iyi yürekliliği, insanlığın kaçınılmaz yoldaşları olan zayıf yanları ve kusurlarıyla, olağanüstü çekicilikte bir kişiliği vardı. Tutkulu, aynı ölçüde de yetenekli bir insandı. Fakat uzun bir süre küçük dertlerin ve bir belirsizliğin pençesinde kıvrandı. Devlet adamlığı yeteneğinden yararlanılmadı. Şairlik yeteneği kabul edilmedi. Hatta gözüpekliğinden, parlak cesaretinden bile bir zaman kuşku duyuldu. Değerini anlayan sadece birkaç dostuydu. Onlar da bir toplulukta Griboyedov’un yeteneklerinden söz ettiklerinde; herkesin yüzünde bir güvensizlik gülümsemesi, o aptalca, o dayanılmaz gülümseyiş belirirdi. İnsanlar ün karşısında eğilirler sadece. İçlerinde herhangi bir atış bölüğüne kumanda etmemiş ikinci bir Napolyon ya da ”Moskova Telgraf”ta tek satır yayımlamamış ikinci bir Descartes bulunabileceğini kabul etmezler. Bizdeki bu ün tapınıcılığının nedeni bencilliğimizdir belki de. Ün karşısında eğilmekle, biz de ona bir katkıda bulunmuş oluruz çünkü.
Griboyedov’un yaşamını karartan birtakım bulutlar vardı. Ateşli tutkularının ve zorlu olayların sonuçlarıydı bunlar. Gençliğiyle kesin bir hesaplaşmaya girişmek, yaşamına yepyeni bir yön vermek zorunluluğunu hissediyordu. Böylece Petersburg’a, uçarı gençliğine elveda diyerek Gürcistan’a gitti. Bir köşeye çekildi: gece gündüz demeden tam sekiz yıl çalıştı orada. 1824 yılında Moskova’ya dönüşü yaşamında bir dönüm noktası, kesintisiz başarılar zincirinin ilk halkası oldu. Elyazması nüshaları elden ele dolaşan ”Akıldan Bela” güldürüsü olağanüstü bir etki yarattı: Yazarını birinci sınıf şairlerimiz arasına yükseltti. Bir süre sonra savaş başladı. Savaş bölgesini avucunun içi gibi bilmesi yeni bir alan sağladı ona; elçiliğe atandı. Gürcistan’a gelip sevdiği kadınla evlendi… Fırtınalı yaşamının son yıllarından daha imrenilecek bir şey bilmiyorum. Griboyedov’u kalleş bir kavga ortasında yakalayan ölümün, korkunç ya da üzücü bir yanı yok bence. Ansızın ve çok güzel bir biçimde geldi çünkü.
Griboyedov’un anılarına sahip olmayışımız ne kötü! Dostlarından biri oturup biyografisini yazmalıdır onun. Seçkin kişilikler arkalarında bir iz bile bırakmadan yitip gidiyorlar… Tembel, kaygısız insanlarız bizler…
Gergeralarda, benim gibi orduya katılmaya giden Buturlin’le karşılaştım. Gönlünün dilediği gibi, eğlene eğlene yolculuk ediyordu. Petersburg’u aratmayacak bir yemek yedirdi bana. Birlikte yolculuk etmeyi kararlaştırdık. Fakat sabırsızlık şeytanı yine ayarttı beni. Adamım dinlenmek için izin almıştı. Yanıma kılavuz bile almadan yola çıktım. Yol hep aynı yoldu; bir tehlikesi yoktu.
Dağı aşıp ağaçlı bir ovaya inerken yolu keserek akan bir maden suyu kaynağı gördüm. Erivan’dan Ahiska’ya giden Ermeni papazla karşılaştım burada.
”Erivan’da ne var ne yok?” diye sordum.
”Erivan’da veba salgını var” diye karşılık verdi. ”Ahiska’dan ne haber?”
”Ahiska’da veba salgını var” diye karşılık verdim.
Bu sevimli haberleri değiştokuş ederek ayrıldık.
Bereketli tarlalar, çiçekli çayırlar arasından gidiyordum. Ekinler büyümüş, orak zamanı gelmişti. Doğuda atasözlerine konu olan bu bereketli toprakları seyretmeye doyamıyordum. Karakol komutanı, (bir Kazak erbaştı bu), fırtına çıkacağını haber vererek geceyi orada geçirmemi öğütledi. Fakat ne pahasına olursa olsun, aynı gün Gümrü’ye ulaşmak istiyordum.
Kars paşalığının doğal sınırları olan orta yükseklikteki birkaç dağı geçmem gerekiyordu. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Gitgide şiddetini arttıran rüzgârın bunları sürükleyip götüreceğini umuyordum. Fakat önce damla damla düşmeye başlayan yağmur, gittikçe şiddetlenerek sağanağa çevirdi. Gümrü’yle Pernike arası 27 verst çekiyormuş. Yamçının kayışını sıkıştırdım; kasketimin üzerine de başlığımı geçirip kendimi Tanrı’ya havale ettim.
İki saatten çok geçti. Yağmur dinmek bilmiyordu. Ağırlaşan yamçımın ve başlığımın üzerinden su oluk oluk akıyordu. Sonunda boyunbağımdan içeri soğuk suların sızdığını hissettim: Az sonra da iliklerime kadar ıslanmıştım artık. Kapkara bir geceydi. Kılavuz Kazak önden gidiyordu. Dağlara sarmaya başladık. Bu sırada yağmur dindi; bulutlar dağıldı, Gümrü’ye on verst kalmıştı. Başıboş esen rüzgâr on dakika içinde tamamen kuruttu beni. Sıtmadan kurtulacağımı sanmıyordum artık.
Gümrü’ye gece yarısına doğru vardık. Kazak doğruca karakola götürdü beni. Koğuşun önünde durduk. Hemen içeri attım kendimi. On iki Kazak, yan yana dizilmiş uyuyordu burada. Yer açtılar. Yamçımı serdim; yorgunluktan bitkin bir halde yığıldım. O gece 75 verstten çok yol almıştım. Ölü gibi uyuyup kalmışım.
Kazaklar beni şafak sökerken uyandırdılar. Aklıma ilkin sıtmaya tutulup tutulmadığım düşüncesi geldi. Fakat Tanrı’ya şükürler olsun, çivi gibiydim. Hastalık şurda dursun, yorgunluğum bile uçup gitmişti. Koğuştan taze sabah havasına çıktım. Güneş doğuyordu… Dupduru gökyüzünde iki başlı, karlı bir dağ parlıyordu. Gerinirken:
”Ne dağı bu?” diye sordum.
”Ararat” dediler. (21)
Seslerin etkisi ne kadar güçlü! Var gücümle baktım bu efsanevi dağa. Yenilenme ve yaşam umuduyla onun doruğuna yanaşan Nuh’un gemisini, biri ölümün öteki barışın simgeleri olarak uçup gelen kuzgunla güvercini gördüm.
Atım hazırdı. Bir kılavuzla yola çıktım. Çok güzel bir sabahtı. Pırıl pırıl bir güneş altında; dünkü yağmurun suladığı ve üstlerinde çiğ damlaları ışıldayan yeşil, gür otlarla kaplı geniş bir çayırlık boyunca ilerliyorduk. Karşımızda, aşmak zorunda olduğumuz bir ırmak parıldamaya başladı:
‘İşte Arpaçay!” dedi.
Arpaçay!.. Yani sınır!.. Doğrusu Ararat’a bedeldi bu. Anlatılmaz bir yürek çarpıntısıyla atımı ırmağa doğru dörtnala kaldırdım. Ömrümde ilk kez yabancı bir ülkeye giriyordum. Sınır, içimde gizemli duygular uyandırırdı hep. Yolculuk, çocukluğumdan beri beni en çok saran bir hayaldi. Sonraları uzun süre oradan oraya gezmiş; kâh güneyde, kâh kuzeyde sürtmüş; fakat engin Rusya’nın sınırlarını hiç aşmamıştım. Bu kutsal ırmağa sevinçle girdim ve atım Türk kıyısına çıkardı beni. Fakat bizimkiler ele geçirmişlerdi bu kıyıyı. Böylece, demek ki Rusya’daydım hâlâ!
Kars’a 75 verst kalmıştı. Akşama doğru ordugâhımıza ulaşacağımı umuyor; mola vermeden ilerliyordum. Yolun yarısında; ırmak kıyısına kurulmuş bir Ermeni köyünde, berbat bir çörek yedim yemek niyetine. Biçimi bizim çörekleri andıran bu Ermeni ekmeği yarı yarıya külden ibaretti. Bir de Daryal Boğazı’ndaki Türklerin gözünde tütüyordu bu ekmek. Onların o kadar nefret ettikleri Rus kara ekmeğinin bir lokması için neler vermezdim şimdi!
Kılavuzum bir Türk delikanlısıydı. Korkunç geveze bir şeydi bu. Yol boyunca çenesi durmadı. Hem de anlayıp anlamadığıma aldırış etmeden Türkçe konuşuyordu. Bütün dikkatimi toplamış, onu anlamaya çalışıyordum. Rusları hep üniformalı görmeye alıştığı için beni yabancı sanıyor, veryansın ediyordu Rus gâvuruna. Yolda bir Rus subayıyla karşılaştık. Bizim ordugâhtan geliyordu. Ordunun Kars’tan ayrıldığını söyledi. Kolum kanadım kırılmış gibi oldu. Issız Ermenistan’da yok yere acı çekerek gerisin geri Tiflis’e dönmek düşüncesi beni beynimden vurulmuşa döndürüyordu. Subay yoluna devam etti; Türk monoloğuna başladı yine. Fakat onu dinleyecek durumda değildim artık. Atı eşkin yürüyüşten hızlı bir tırısa çevirerek Kars’tan yirmi verst uzaklıkta bir Türk köyüne vardım akşama doğru.
Attan sıçrayıp iner inmez karşıma çıkan ilk köy evine dalmak istedim. Fakat ev sahibi kapıda göğüsledi beni; sövüp sayarak dışarı itti. Onun bu hoş geldinine kamçıyla karşılık verdim ben de. Türk, bağırmaya başladı. Ahali başıma toplandı. Kılavuzum sanırım bana arka çıkarak bir şeyler söyledi. Kervansarayı gösterdiler. Ahıra benzeyen büyük bir kulübeye girdim. Yamçımı serecek bir yer bile yoktu. Hemen at istedim. Türk muhtar yanıma geldi. Anlaşılmaz bir şeyler söylüyor, ben de durmadan ver bana at diye karşılık veriyordum. Türkler bir türlü yanaşmıyorlardı bu işe. Neden sonra para göstermeyi kabul ettim. Meğer ilk yapmam gereken şey buymuş. Hemen bir at getirildi; yanıma da bir kılavuz verildi.
Dağlarla çevrili geniş bir ovada ilerliyorduk. Bu dağlardan birinin üstünde ağaran Kars’ı gördüm. Benim Türk, onu göstererek:
”Kars! Kars!” diye bağırdı ve atını dörtnala kaldırdı.
İçimde kaygının acısını duyarak onun ardı sıra gidiyordum ben de. Yazgım orada belli olacaktı. Ordugâhın yerini, orduya hâlâ yetişebilme umudunun olup olmadığını oradan öğrenecektim. Bu sırada gök de bulutlarla kaplanmış, yağmur yeniden başlamıştı. Fakat umurumda değildi benim.
Kars’a vardık. Kente yaklaşırken bir Rus trampetini duydum. Kalk borusu çalıyordu. Nöbetçi kimlik belgemi alıp komutana götürdü. Yağmur altında yarım saat bekledim. Neden sonra geçmeme izin verildi. Kılavuzuma, beni hemen bir hamama götürmesini emrettim. Dik, eğri büğrü sokaklardan geçtik. Kötü Türk kaldırımlarında atların ayağı sürçüyordu. Harap bir evin önünde durduk. Hamam burasıymış. Türk attan inip kapıyı çalmaya başladı. Ses veren olmadı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu üstüme. Neden sonra bitişik evden çıkan bir Ermeni delikanlısı, Türk’le biraz konuştu; sonra son derece temiz bir Rusçayla içeri buyur etti beni. Dar bir merdivenden ikinci kata çıktık. Alçak sedirlerle eskimiş kilimlerle döşeli bir odaya girdik. Yaşlı bir kadın oturuyordu burada. Delikanlının annesiymiş, kadın kalkıp geldi; elimi öptü. Oğlu, ateş yakmasını, bana yemek hazırlamasını söyledi ona. Soyunup ateşin karşısına oturdum. Ev sahibinin on yedi yaşlarında bir oğlan olan kardeşi geldi bu sırada. İki kardeş de Tiflis’te bulunmuş, birkaç ay oturmuşlardı orada. Ordunun bir gün önce Kars’tan ayrıldığını, ordugâhın 25 verst öteye konduğunu öğrendim. İçim rahatladı. Kocakarı az sonra soğanlı bir koyun yahnisi getirdi. Aşçılık sanatının ulaşabileceği en yüksek noktaydı bu. Uyumak üzere aynı odada hepimiz bir yana uzandık. Ben sönmek üzere olan ateşin karşısında yatıyordum. Ertesi gün Kont Paskeviç’in ordugâhında olacağımı tatlı tatlı düşleyerek uyuyakaldım.
Sabahleyin kenti dolaşmaya çıktım. Kardeşlerden küçüğü gönüllü rehberim oldu. Erişilmez savunma mevzilerine ve yalçın bir kaya üstüne kurulmuş kaleye baktıkça, Kars’ı nasıl ele geçirebildiğimize şaşıp kalıyordum. Ermeni delikanlısı savaşı gözleriyle görmüştü. Olayları dili döndüğü kadar bir bir anlatıp açıkladı bana. Onun askerliğe hevesini sezerek benimle birlikte orduya katılmasını önerdim. Hemen razı oldu. At getirmeye yolladım onu. Yanında bir subayla çıkıp geldi. Subay yazılı emir istiyordu. Adamın Asyalı olduğu yüzünden belliydi. Bunun üzerine gerekli belgeyi aramak zahmetine katlanmadım; elime ilk gelen kâğıdı çıkarıp verdim. Subay onu şöyle kurumlu kurumlu bir gözden geçirdi; yazılı emir gereğince ekselanslarına at getirilmesi buyruğunu vererek kâğıdımı geri uzattı. Bir şiirdi bu. Kafkas menzillerinden birinde, bir Kalmuk dilberine mektup olarak kaleme almıştım onu. Yarım saat sonra Kars’tan çıkıyordum. Artemi, (benim Ermeni’nin adı buydu), bir Türk kısrağı üstünde, elinde esnek bir kargı, belinde hançer, Türkleri ve savaşları sayıklayarak yanı başımda dörtnala ilerliyordu.
Ekin tarlaları arasından geçiyorduk. Çevrede köyler vardı. Fakat ahali kaçıp gitmiş, hepsi bomboş kalmıştı. Yol çok güzeldi. Bataklık yerleri doldurulmuş, döşenmişti. Derecikler üzerine taş köprüler kurulmuştu. Arazi gittikçe yükseliyor, Soğanlı (eski Toros) Sıradağları’nın ilk tepeleri görülmeye başlıyordu. İki saat kadar geçti. Bir yamacı tırmanırken ansızın bizim ordugâhı gördüm. Kars çayının kıyısına yerleşmişti. Birkaç dakika sonra da Paskeviç’in çadırındaydım.

3

Soğanlı’ya geçiş. Karşılıklı ateş. Ordugâh yaşamı. Yezidiler. Erzurum seraskeriyle savaş. Havaya uçurulan köy evi.

Tam zamanında gelmişim. Aynı gün (13 Haziran) orduya ilerleme emri verildi. Rayevski’de öğle yemeği yerken genç generalleri dinledim. Verdikleri hareket emrini irdeliyorlardı. General Burtsov büyük Erzurum yolunun solundan ilerleyerek Türk ordugâhına cepheden saldıracak, düşmanı kuşatacaktı.
Saat beşte hareket ettik. Ben Nijegorod Dragan alayına verilmiştim. Birkaç yıldır görüşemediğimiz Rayevski’yle söyleşerek ilerliyorduk. Gece bastırdı. Ordu bir ovada konakladı. Burada Kont Paskeviç’e takdim edilmek şerefine ulaştım.
Kont, açık ordugâh ateşinin karşısında oturuyordu. Kurmayı da çevresindeydi. Neşeliydi. Güleryüzle karşıladı beni. Savaş sanatına yabancı bir kimse olarak, seferin yazgısının o sırada belirleneceğinden kuşkum yoktu. Bizim Volhovski de oradaydı. Tepeden tırnağa toz toprak içindeydi. Sakalları uzamış, yüzü kaşık kadar kalmıştı. Yine de eski bir arkadaş olarak benimle iki çift söz etmeye zaman bulabildi. Geçen yıl yaralanan Mihail Puşçin de oradaydı. (22) Şanlı bir arkadaş ve yiğit bir asker olarak seviliyor, saygı görüyordu. Eski ahbaplar çevremi kuşattı. Ne kadar değişmişler… Zaman ne çabuk geçiyor!..

Heu! fugaces, Posthume, Posthume
Labutur anni… (23)

Rayevski’ye dönüp geceyi onun çadırında geçirdim. Gece yarısı korkunç haykırışlarla uyandık. Düşmanın beklenmedik bir baskın yaptığını sanırdınız. Rayevski durumu öğrenip gelmesi için bir adam gönderdi. Meğer iplerini koparan birkaç Tatar atı ordugâhın içinde koşuyor; Müslümanlar da (bizim ordudaki Tatarlara böyle deniyordu) hayvanları yakalamaya çalışıyorlarmış.
Şafakla birlikte ordu ilerlemeye başladı. Ormanlık dağlara yaklaşıyorduk. Dar bir boğaza girdik. Dragonlar kendi aralarında:
”Kardeşlik, aman gözünü aç; tepemize top mermileri düşmesin” diye konuşuyorlardı.
Gerçekten de tam pusuluk bir yerdi burası. Fakat General Burtsov’un hareketiyle oyalanan Türkler bu durumdan yararlanamadılar. Tehlikeli boğazı burnumuz kanamadan geçerek düşman ordugâhına on verst uzaklıktaki Soğanlı tepelerine çıktık.
Burada, hüzün verici bir görünümü vardı doğanın. Hava soğuktu. Dağlar kederli çamlarla örtülüydü. Dere yatakları, çukurlar karla doluydu.

…nec Armeniis in oris,
Amice Valgi, stat glacies iners
Merses per omnes (24)

Yemeği henüz bitirmiş dinlenirken, tüfek sesleri duyuldu. Rayevski bir haberci gönderdi. Türkler öncü müfrezemize ateş açmış. Yabancısı olduğum bu tabloyu seyretmek için Semiçev’le birlikte yola çıktım. Yolda yaralı bir Kazak’a rasladık. Eğerin üzerinde sallanarak oturuyordu. Sararmıştı ve kan içindeydi. İki Kazak destek oluyorlardı ona.
Semiçev:
”Çok Türk var mı?” diye sordu.
İçlerinden biri:
”Domuz sürüsü gibi saldırıyorlar efendimiz” diye karşılık verdi.
Boğazı geçince çarpışmayı gördüm. 200 kadar Kazak, karşımızdaki dağın yamacında bir lav yatağında savaş düzeni almıştı. Tepelerinde de 500 kadar Türk vardı. Kazaklar ağır ağır geriliyorlardı. Türkler ani ataklara kalkarak Kazakların 20 adım ötesine kadar geliyor; nişan alıp ateş ediyor, sonra dörtnala geri çekiliyorlardı. Yüksek sarıkları, kırmızı kaftanları ve atlarının parlak koşumları; mavi üniformalı, gösterişsiz koşum takımlarına sahip Kazaklarla tam bir karşıtlık yaratıyordu. Bizimkilerden 15 kişi yaralanmıştı. Yarbay Basov haberci göndererek imdat istedi. Bu sırada kendisi de ayağından yaralıydı. Kazaklar bozulmak üzereydi. Fakat Basov yeniden atına bindi; komutayı elden bırakmadı. Destek birliği gelip yetişti. Türkler bunu görünce, başı kesilmiş çıplak bir Kazak cesedini dağda bırakarak bir anda gözden yitip gittiler. Kestikleri kafaları İstanbul’a gönderiyorlarmış. Ellerini kana batırıp sancaklarına basıyorlar. Tüfek sesleri kesildi. Ordunun yoldaşı kartallar, dağa doğru süzülerek av kollamaya başladılar. Bu sırada bir generaller ve subaylar kalabalığı göründü. Kont Paskeviç geldi ve Türklerin ardına çekildiği dağa doğru at sürdü. Türkleri, derelerde ve hendeklerde siperlenen 4000 atlı destekliyordu. Dağın tepesinden, bizden sel çukurları ve tepelerle ayrılan Türk ordugâhını görebiliyorduk. Geç vakit döndük. Ordugâha gelince yaralılarımızı görmeye gittim. İçlerinden beş tanesi o gece ve ertesi gün öldüler. Akşam üstü de, aynı gün bir başka çarpışmada yaralanan Osten Saken’i görmeye gittim.
Ordugâh yaşamı çok hoşuma gidiyordu. Sabahleyin bir top atışıyla uyanıyorduk. Çadırda uyumak sağlığa çok yararlı. Öğlen yemeklerinde Asya şaşlığı (25) yiyor, Toros karlarında soğutulmuş İngiliz birası ve şampanya içiyorduk. Çok değişik bir sosyetemiz vardı. Müslüman alaylarının beyleri General Rayevski’nin çadırında toplanır, çevirmen yardımıyla sohbet edilirdi. Ordumuzda, Rus uyruklu Transkafkasya bölgelerinin ve henüz ele geçirilmiş toprakların ahalisinden kimseler de vardı. Bunların arasında Doğu’da şeytana taptıklarına inanılan Yezidiler çok ilgimi çekiyordu. 300 kadar Yezidi ailesi Ararat eteklerinde yaşıyor. Bunlar Rus hükümdarının egemenliğini kabul ettiler. Başkanları kara kalpaklı, kırmızı kaftanlı, çirkin bir adamdı. Ara sıra tüm atlı birliklerinin komutanı General Rayevski’nin çadırına gelirdi selam vererek. Yezidilerin inançları üstüne söylenenlerin doğruluk derecesini öğrenmeye çalıştım. Yezidi başkanı, şeytana tapmak diye bir şeyin aslı astarı olmadığını söyledi. Onlar da Tanrı’nın birliğine inanıyorlarmış. Fakat şeytanın ilençlenmesini de doğrulamıyor, yakışıksız buluyorlarmış. Tanrı’nın merhametine sınır konulamayacağına göre, bugün mutsuz olan şeytan yarın bağışlanabilirmiş. Bu açıklamayı yeterli buldum. Yezidilerin şeytana tapmayışlarına sevindim. Bu konuda düştükleri yanılgı bence pek o kadar önemli değil.
Adamım benden üç gün sonra geldi ordugâha. Düşmanın gözü önünde hareket etmesine karşın herhangi bir vukuat olmadan ilerleyen ağırlık koluyla gelmişti. Not: Savaş süresince, kalabalık ağırlık kolumuzdan tek bir araba bile düşman eline geçmemişti. Ağırlık kolu şaşılacak bir düzen içinde izliyordu orduyu.
17 Haziran sabahı yine silah sesleri duyduk. İki saat sonra Karadağ alayı sekiz Türk sancağıyla birlikte döndü. Albay Frideriks kaya yığınları ardında pusuya yatan düşmanla kapışmış, onu sıkıştırıp püskürtmüştü. Atlı Birliği Komutanı Osman Paşa canını zor kurtarabilmişti.
18 Haziranda ordugâh yeri değiştirildi. 19 Haziran sabahı top bizi uyandırır uyandırmaz bir kaynaşmadır başladı. Generaller görev alanlarına gidiyorlardı. Alaylar sıralandılar. Subaylar birliklerinin başına geçtiler. Ne yana gideceğimi bilemeden, öylece tek başıma kalakalmıştım. Atımı dehledim; kendi haline bıraktım. Yolda karşılaştığım General Burtsov sol kanada çağırdı beni. ”Sol kanat da ne ola ki?” diye düşünerek biraz daha ilerledim. Topları yerleştiren General Muravyev’i gördüm. Az sonra Türk delibaşları ortaya çıktı. Vadide dönmeye başlayarak bizim Kazaklarla karşılıklı ateşe başladılar. Bu sırada düşmanın kalabalık bir yaya birliği dere yatağından ilerliyordu. General Muravyev ateş komutu verdi. mermi, kalabalığın tam ortasına düşmüştü. Türkler kıyılara kaçışıp tümseklerin arkasında gözden yittiler. Kont Paskeviç’i gördüm bu sırada. Kurmayı çevresindeydi. Bizden derin bir hendekle ayrılan Türkler ordumuzu kuşatmaya başlamışlardı. Kont gidip hendeği incelemesi için Puşçin’i görevlendirdi. Puşçin dörtnala uzaklaştı. Onun saldırıya geçtiğini sanan Türkler yaylım ateşine başladılar. Gülüştük. Kont da toplara ateş buyruğu verdi. Burtsov’un beni çağırdığı sol kanatta kıran kırana savaş vardı. Türk süvari birliği de tam karşıdan üzerimize doğru ilerlemeye başladı. Kont, onlara karşı Nijegorod alayının başında General Rayevski’yi gönderdi. Türkler karşı saldırıyı görünce çekildiler. Bizim Tatarlar yaralı Türkleri bir anda soyup tarlanın ortasında çırılçıplak bırakıyorlardı. General Rayevski hendeğin kıyısındaydı. Albay Simoniç onları geri çevirdi.
Çarpışma durdu. Türkler kendi bildiklerince siperlenmek üzere, gözümüzün önünde toprak kazmaya, taş taşımaya başladılar. İlişilmedi. Atlardan inip Tanrı ne verdiyse yemeye başladık. Bu sırada Kont’a birkaç tutsak getirildi. İçlerinden biri çok ağır yaralıydı. Tutsaklar sorguya çekildi. Saat altı sularında ordu yeniden saldırı emri aldı. Türkler yığınakların gerisinde kıpırdanmaya başlamışlardı. Bizi önce top ateşiyle karşılayıp az sonra da çekilmeye başladılar. Atlı kolumuz önden gidiyordu. Dere yatağına inmeye başladık. Atların ayakları altında toprak kopup parçalanıyordu. Atım kazara bir kapaklansa, bütün hafif atlı alayı çiğneyip geçerdi beni. Çok şükür böyle bir şey olmadı. Dağları saran geniş bir yola çıktık. Süvari birliklerimizin tümü dörtnala saldırıya geçti. Kazaklar yol boyunca bırakılan topları kamçılayarak uçup gittiler. Türkler yolun iki kıyısındaki hendeklere sığınıyorlardı. Ateş etmiyorlar ya da en azından, kulaklarımızın dibinden kurşunlar vızıldayarak geçmiyordu artık. Hızlı ve güçlü atlara sahip Tatar alayları en önde gidiyordu. Benim atım da dizginini ağzına kıstırmış uçarcasına ilerliyordu. Onu güçlükle yavaşlatabildim. Yolda yanlamasına uzanmış yatan genç bir Türk’ün cesedi önünde durdum. 18 yaşlarında bir delikanlıydı bu. Bir kızınkini andıran solgun yüzü henüz tazeliğini yitirmemişti. Sarığı tozlar içinde yatıyordu. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı. Yürüyerek ilerliyordum. Az sonra Rayevski gelip yetişti. Bir kâğıt parçasına Kont Paskeviç’e verilmek üzere bir rapor yazdı. Düşmanın tam bir bozguna uğradığını bildiriyordu. Sonra atını sürüp gitti. Onu uzaktan izliyordum. Gece oldu. Yorgun atım gitgide geriliyor, her adımda tökezliyordu artık. Kont Paskeviç kovalamanın durdurulması buyruğunu verdi. Albay Polyakov’la karşılaştım. Komutasındaki Kazak topçu birliği önemli bir rol oynamıştı o gün. Birlikte, bırakılmış bir köye geldik. Kont Paskeviç de oradaydı. Gece olduğu için kovalamayı bırakmıştı.
Kont’u bir yeraltı evinin damında, ateşin karşısında bulduk. Getirilen tutsakları sorguya çekiyordu. Hemen hemen tüm komutanlar oradaydı. Atların başında Kazak nöbetçiler vardı. Alevler Salvatora-Roza’ya yaraşır bir tabloyu aydınlatıyor, karanlıkta bir dere çağıldıyordu. Bu sırada Kont’a, köyde barut stoklarının gizlendiği, her an bir patlama tehlikesi bulunduğu haberi geldi. Kont, kurmayıyla birlikte damdan ayrıldı. Gecelediğimiz yerden otuz verst ötedeki ordugâhımıza hareket ettik. Süvari müfrezeleri yolları tutmuştu. Yerimize henüz varmıştık ki, sanki bir göktaşı düşmüşçesine gökyüzü boydan boya aydınlandı ve boğuk bir patlama sesi işittik. On beş dakika önce damında durduğumuz ev havaya uçmuştu. Barut stoku varmış içinde. Savrulan taşlar birkaç Kazağı ezmişti.
İşte o sırada görebildiklerim bunlar oldu. Akşam üstü, aynı gün Erzurum Seraskerinin de bir çarpışmada bozguna uğratıldığını öğrendim. Serasker 30.000 kişilik bir orduyla Hakkı Paşa’ya katılmaya geliyormuş. Yenilince Erzurum’a kaçmış. Ordusu Soğanlı bölgesinde dağılmış, topları ele geçirilmiş, Hakkı Paşa da böylece teke düşürülmüştü. Kont Paskeviç toparlanma fırsatı vermedi ona.

4

Hakkı Paşa’yla savaş. Bir Tatar beyinin ölümü. Hermafroditos. Tutsak Paşa. Aras. Çoban köprüsü. Hasankale. Ilıca. Erzurum üstüne yürüyüş. Görüşmeler. Erzurum’un alınması. Türk tutsakları. Derviş.

Ordu ertesi gün saat beşte uyandı ve ilerleme buyruğu aldı. Çadırdan çıktığımda, herkesten önce kalkmış olan Kont Paskeviç’le karşılaştım. Beni gördü ve aramızda şu konuşma geçti:
”- Etes-vous fatigué de la journée d’hier?”
”- Mais un peu, m. le Comte.”
”- J’en suis fâché pour vous, car nous allons faire encore une marche pour joindre le Pasha, et puis il faudra poursuivre I’ennemi encore une trentaine de verstes.” (26)
Yola koyulduk ve saat sekizde bir tepeye geldik. Hakkı Paşa’nın ordugâhı avucumuzun içi gibi görünüyordu buradan. Türkler bütün bataryalarıyla zararsız bir ateş açtılar. Ordugâhlarında büyük bir kaynaşma göze çarpıyordu bu sırada. Yorgunluk, bir de sabah güneşinin verdiği mahmurlukla çoğumuz attan inmiş, serin çimenlere uzanmıştık. Dizgini elimin uzanabileceği bir yere doladım. Hareket emrini beklerken hafif hafif kestiriyordum. On beş dakika sonra uyandırdılar. Harekete geçilmişti. Birlikler bir yandan Türk Ordugâhının üstüne yürürken atlılar da düşmanı kovalamaya hazırlanıyordu. Ben Nijegorod alayıyla gidiyordum. Fakat atım topalladığı için geri kaldım. Bir hafif atlı alayı yanımdan geçip gitti. Sonra üç topla birlikte Volhovski gelip geçti. Ormanlık dağlarda tek başıma kalmıştım. Yüzgeri ettim. General Muravyev komutasındaki yaya alayına rastladım. Ormanın düşmandan temizlenmesi için bir bölük asker gönderildi. Dere yatağına yaklaştığımda ilginç bir görünümle karşılaştım. Bizim Tatar beylerinden biri ağır yaralı olarak bir ağacın dibinde yatıyordu. Genç bir çocuk olan gözdesi de yanıbaşında hüngür hüngür ağlıyordu. Bir molla diz çökmüş dua ediyordu. Can çekişen bey son derece sakindi. Hiç kıpırdamadan, genç dostuna bakıyordu. Dere yatağında 500 kadar tutsak toplanmıştı. Birkaç Türk beni besbelli hekim sanarak elleriyle işaret edip yanlarına çağırıyor, elimden gelmeyecek bir yardım istiyorlardı. Yarasına kanlı bir paçavra bastırarak ormandan bir Türk çıktı. Askerler, belki de acıyarak, işini bir an önce bitirmek için yaralı Türke yaklaştılar. Bu kadarına dayanılamazdı artık. Durmadan kan yitiren zavallı Türk’ü onların elinden aldım; bitkin bir halde arkadaşlarının arasına bıraktım. Albay Anrep de onlarla birlikteydi. Türk ordugâhında veba salgını olduğu söylentilerine aldırış etmeden tutsakların arasında oturuyor, onların çubuklarından dostça tütün içiyordu. Tutsaklar kendi aralarında sakin sakin konuşarak oturuyorlardı. Genellikle genç adamlardı hepsi de. Biraz dinlendikten sonra yeniden ilerlemeye başladık. Yol cesetlerle doluydu. 15 verst gittikten sonra Nijegorod alayını buldum. Bir dere kıyısında kayalar arasına konmuştu. Kovalama birkaç saat daha sürdü. Akşam üstü sık ormanlarla çevrili bir ovaya vardık. İki gün içinde at sırtında seksen verstten çok yol almıştım. Deliksiz bir uyku çekebilecektim artık.
Kovalamadaki birlikler ertesi gün geri dönme buyruğu aldılar. Bu sırada tutsaklar arasında bir hermafroditos (27) bulunduğunu öğrendik. Dileğim üzerine, Rayevski onun getirilmesini emretti. Uzun boylu, oldukça şişman bir köylüydü bu. Kalkık burunlu; buruşuk, ablak suratlıydı. Onu hekimle birlikte gözden geçirdik.

Erat vir mammosus ut femina, habebat t. non evolutos, p. que parvum et puerilem. Quaerebamus sit ne exsectus?
- Deus, raspondit, castravit me. (28)

Hipokrates’in de bildiği bu hastalıkla göçebe Tatarlar ve Türkler arasında sık sık karşılaşıldığını gezginler belirtirler. Bu sahte hermafroditoslara Türkler Hoss diyorlar. (29)
Ordumuz bir gün önce ele geçirilen Türk ordugâhı bölgesindeydi. Kont Paskeviç’in çadırıyla, Kazaklara tutsak düşen Türk paşasının yeşil çadırı yan yanaydı. Paşayı görmeye gittim. Çevresinde bizim subaylar kümelenmişti. Paşa bağdaş kurup oturmuş, çubuğunu tüttürüyordu. Kırk yaşlarında gösteriyordu. Güzel yüzünde derin bir düzgünlük ve gurur ifadesi vardı. Teslim olduğunda kendisine soru sorulmamasını, bir fincan kahve getirilmesini rica etmişti.
Ovaya inmiştik. Karlı, ormanlı Soğanlı Sıradağları arkada kalmıştı artık. Hiçbir yerde düşmanla karşılaşmaksızın durmadan ilerliyorduk. Köyler bomboştu. Çevrenin hüzün verici bir görünümü vardı. Kayalık kıyılarına çarpa çarpa hızla akıp giden Aras’ı gördük. Hasankale’den 15 verst uzakta, aynı boyda olmayan yedi ayak üstüne gözüpekçe kurulmuş güzel bir köprü var. Onu sonradan zengin olan bir çobanın yaptırdığı söyleniyor. Issız dağlarda tam bir yalnızlık içinde ölmüş bir çoban. Yapayalnız iki çam ağacının gölgelediği mezarı hâlâ oradaymış. Çevre ahalisi ziyaretine giderlermiş. Köprünün adı Çoban Köprüsü’ydü. Tebriz yolu bu köprünün üzerinden geçiyor.
Birkaç adım ötede bir kervansarayın karanlık yıkıntılarına uğradım. Hasta bir eşekten başka kimse yoktu. Ahali kaçarken onu da buraya bırakmış olmalıydılar.
24 Haziran sabahı, eski bir kale olan ve bir gün önce Prens Kekoviç’in ele geçirdiği Hasankale’ye gelmiştik. Gecelediğimiz yerin 15 verst ötesindeydi. Uzun yürüyüşlerden yorgun düşmüştüm. Dinlenmeyi umarken iş başka türlü çıktı.
Atlılar hareket etmeden önce ordugâhımıza gelen dağlı Ermeniler, üç gün önce hayvanlarını sürüp götüren Türklere karşı bizden yardım istediler. Onların isteklerini iyice anlayamayan Albay Anrep, dağlarda Türk müfrezeleri bulunduğunu sandı; hafif atlı alayından bir bölük alarak ve Rayevski’ye dağlarda 3000 Türk olduğunu bildirerek tozu dumana katıp gitti. Rayevski de ne olur ne olmaz diye onun arkasından yola koyuldu. Kendimi Nijegorod alayına bağlı saydığımdan ben de Ermenileri kurtarmak için büyük bir kederle atımı sürdüm. 20 verst sonra bir köye vardık. Geride kalan birkaç hafif atlı eri, kılıçlarını çekmiş, patır kütür, koşarak tavuk kovalıyorlardı. Burada köylülerden biri, meselenin birkaç gün önce Türklerin sürüp götürdüğü 3000 sığırla ilgili olduğunu Rayevski’ye anlattı ve iki günlük bir kovalamadan sonra onlara kolayca yetişebileceğimizi bildirdi. Rayevski askerlere tavukların peşini bırakmalarını emretti. Albay Anrep’e de geri dönmesi için emir gönderdi. Böylece başı hiç de eğlenceli gelmeyen bir iş başarmak için, yani birkaç Ermeni tavuğunun canını kurtarmak için boş yere kırk verst yol tepmiş olduk.
Hasankale Erzurum’un anahtarı sayılıyor. Kent, başı bir kale ile taçlı kayalığın eteğinde kurulmuş. Yüz kadar Ermeni ailesi yaşıyor burada. Ordugâhımız kalenin önüne açılan geniş bir düzlüğe konmuştu. Burada Hasankale ılıcasını ziyaret ettim. İçinde demirli-kükürtlü maden suyu kaynağı bulunan yuvarlak bir taş yapıydı bu.
Yuvarlak havuzun çapı üç sajen (30) kadardı. Çevresinde iki kere yüzdükten sonra ansızın bir baş dönmesi ve mide bulantısı hissederek kendimi havuzun taş kıyılarına güçlükle atabildim. Bu sular Doğu’da çok ünlü. Fakat hekim olmadığı için halk sudan kendi bildiğince yararlanıyor. Bu yüzden de sonuç pek başarılı olmuyor sanırım.
Hasankale duvarlarının dibinden Muruk Irmağı geçiyor. Kıyılarında bir sürü maden suyu kaynağı var. Bu sular kayaların altından çıkıp ırmağa akıyorlar. İçimleri Kafkasya maden sularını tutmuyor. Biraz bakır tadı var.
Çar Hazretleri’nin doğum günü olan 25 Haziran’da, alaylar kale duvarlarının dibinde kısa bir dua dinlediler. Kont Paskeviç’in verdiği öğle yemeğinde hükümdarın şerefine kadehler kaldırıldı. Kont bu sırada Erzurum seferinin haberini aldı. Akşam üstü saat beşte de ordu yola çıkmıştı bile.
26 Haziran’da Erzurum’un beş verst ötesindeki dağlardaydık. Bu dağlara Akdaş deniliyor. Kireçli dağlar. Rüzgâr estikçe beyaz, yakıcı bir toz doluyordu gözlerimize. Dağların insanı hüzünlendiren bir görünüşü vardı. Fakat Erzurum’un yakınlığı ve seferin başarıyla sonuçlanacağına olan inancımız bizi avutuyordu.
Kont Paskeviç akşam üstü arazi incelemesine çıktı. Sabahtan beri öncü müfrezelerimizin karşısında dönüp duran Türk sipahileri ona ateş etmeye başladılar. Kont bir yandan General Muravyev’le konuşmasını sürdürürken, bir yandan da kamçısını sallayarak onlara gözdağı veriyordu. Türk ateşine karşılık verilmedi.
Bu arada Erzurum tam bir ana baba günü yaşıyordu. Yenilgiden sonra kente kaçan Serasker, Rusların bozguna uğradığı söylentisini yaymış; fakat onun arkasından da serbest bırakılan tutsaklar halka Kont Paskeviç’in bildirisini iletmişlerdi. Böylece Seraskerin yalanı ortaya çıkmıştı. Az sonra Rusların hızla ilerlediği öğrenilmişti. Halk kentin düşmana tesliminden söz etmeye başladı. Fakat Serasker ve ordu, savunmadan yanaydı. Bu sırada bir ayaklanma patlak vermiş, gözü dönen ayaktakımı birkaç Frenk öldürmüştü.
26 Haziran sabahı ordugâhımıza Erzurum ahalisinin ve Seraskerin delegeleri geldi. Gün görüşmelerle geçti. Delegeler akşam saat beşte Erzurum’a döndüler. Asya dillerini ve geleneklerini iyi bilen General Prens Bekoviç de onlarla gitti.
Ertesi gün ordumuz ilerlemeye başladı. Erzurum’un doğusunda, Top Dağı tepesinde bir Türk bataryası vardı. Alaylar Türk tüfeklerine bando mızıkayla karşılık vererek bataryanın üstüne yürüdüler. Top Dağı ele geçirildi. Şair Yuzefoviç’le birlikte oraya gittim. Kont Paskeviç kurmayıyla birlikte, ele geçirilen topun başındaydı. Kalesi, minareleri, birbiri üstüne abanan yeşil damlarıyla Erzurum gözlerimizin önüne seriliverdi. Kont at sırtındaydı. Kentin anahtarını getiren Türk delegeler onun tam karşısında yere oturmuşlardı. Erzurum’da büyük bir kaynaşma olduğu göze çarpıyordu. Ansızın kent tabyasında bir ateş parladı, duman yükseldi ve Top Dağı’na doğru gülleler uçmaya başladı. Bunlardan birkaç tanesi de Kont Paskeviç’in başının üstünden geçti. Kont bana dönerek:
”- Voyez les Turcs.” (31)
Aynı anda, dünden beri kentte görüşmeler yapan Prens Bekoviç dörtnala Top Dağı’na geldi. Seraskerin ve halkın kenti teslim etmeye çoktan razı olduklarını; fakat Topçu Paşa komutasında birkaç dikkafalı Arnavut’un bataryaları ele geçirerek ayaklandıklarını bildirdi. Generaller atlarını sürüp Kont’a yaklaştılar. Türk bataryalarını susturmak için izin istediler. Kendi toplarının ateşi altında kalan Erzurum ileri gelenleri de aynı şeyi rica ettiler. Kont bir süre bekledi; sonunda:
”Artık fazla oldular!” diyerek gereken buyruğu verdi.
Toplarımız hemen ateşe başladı. Düşman topçu ateşi yavaş yavaş dindi. Alaylarımız Erzurum üzerine yürüdü ve 27 Haziran günü Poltava savaşının yıl dönümünde, akşam saat altıda, Rus bayrağı Erzurum kalesinde dalgalanıyordu.
Rayevski’yle birlikte kente hareket ettik. Görülecek manzaraydı doğrusu. Türkler evlerinin düz damlarına çıkmış, asık suratlarla bizi seyrediyorlardı. Ermeniler gürültülü bir kalabalık halinde sokaklarda birikmişlerdi. Çocukları istavroz çıkararak ve hiç durmadan ”Hıristiyan! Hıristiyan!” diye bağırarak atlarımızın önünde koşuyorlardı. Kaleye geldik; topçularımız içeri girdi. Burada benim Artemi’yle karşılaşınca şaşıp kaldım. Özel izin verilmeden hiç kimsenin ordugâhtan ayrılmayacağı konusundaki sert yazılı buyruğa karşın; o, kenti dolaşmaya çıkmıştı bile.
Erzurum’un sokakları dar ve eğri büğrü. Yapılar oldukça yüksek. Yollar kalabalık, dükkânlar kapalıydı. İki saat kadar dolaştıktan sonra ordugâha döndüğümde, tutsak Seraskerle dört Paşa’nın da orada olduğunu öğrendim. Paşalardan biri, (korkunç derecede konuşkan, kuru bir ihtiyardı bu), bizim generallere hararetle bir şeyler anlatıyordu. Beni fraklı görünce kim olduğumu sordu. Puşçin, şair olduğumu söyledi. Paşa elini göğsüne koyup bir temenna çaktı. Çevirmen yardımıyla şunları söyledi:
”Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır, ne de dünya nimetlerinde gözü. Biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken o yeryüzünün hükümdarlarıyla aynı sırada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir.”
Paşanın tam bir Doğulu olarak söylediği bu sözler hepimizin hoşuna gitti. Ben Seraskeri görmek için dışarı çıktım. Seraskerin kaldığı çadırın girişinde; gösterişli bir Arnavut kaftanı giyinmiş, on dört yaşlarında kara gözlü bir çocuk olan sevgili iç oğlanı duruyordu. Derin bir ümitsizlik içinde bir köşede oturuyordu. Çevresinde bizim subaylar kümelenmişti. Çadırdan çıkarken, başına koyun derisinden bir kalpak geçirmiş, yarı çıplak genç bir adam gördüm. Elinde bir çomak vardı. Sırtına bir tulum (outre) asmıştı. Avaz avaz bağırıyordu. Bu delikanlının derviş, yani kardeşim olduğunu söylediler. Galipleri selamlamaya gelmiş. Oradan zorla uzaklaştırıldı.

5

Erzurum. Asya görkemi. İklim. Mezarlık. Taşlamalar. Serasker sarayı. Türk paşasının sarayı. Veba. Burtsov’un ölümü. Erzurum’dan ayrılış. Dönüş yolu. Rus dergisi.

(Yanlış olarak Arzerum, Erzrum, Erzron diye adlandırılan) Erzurum; aşağı yukarı 415 yılı sıralarında İkinci Feodosya zamanında kurulmuş ve Feodosiopol diye adlandırılmıştı. Adıyla hiçbir tarihsel anı birleşmiyor. Bildiğim tek şey, Hacı Baba’nın tanıklığına göre, bir hakaret dolayısıyla özür dilemek için burada İran elçisine insan kulağı diye dana kulağı sunulmuş olmasıdır (32).
Erzurum, Asya Türkiyesi’nin en önemli kenti sayılıyor. Nüfusunun 100.000′i bulduğu söyleniyorsa da, sanırım abartılmış bir rakam bu. Evler taştan yapılmış. Damlar çimle kaplı. Yüksekten bakınca kente tuhaf bir görünüş veriyor bu.
Avrupa’yla Doğu arasındaki başlıca kara ticaret yolu Erzurum’dan geçiyor. Fakat kentte çok az mal satılıyor. Malları burada ortaya dökmüyorlar. Tournefort’un yazdığı gibi, Erzurum’da bir hasta bir kaşık râvent bulamadığı için ölebilir. Oysa kentte çuval çuval râvent vardır.
Asya görkemi sözünden daha anlamsız bir şey bilmiyorum. Bu deyim Haçlı Seferleri sırasında çıkmış olmalı. Kalelerinin çıplak duvarlarını, meşe odunundan sandalyelerini bırakarak sefere katılan ve Doğu’nun kırmızı divanlarını, renk renk halılarını, kabzaları renkli taşlarla süslü hançerlerini görünce gözleri kamaşan yoksul şövalyelerin işidir bu. Bugün Asya yoksulluğundan, Asya ilkelliğinden söz edilebilir ancak. Görkem, hiç kuşkusuz, Avrupa’nın sahip olduğu bir şeydir artık. Pskov ilinin ilk taşra kentindeki küçük bir bakkal dükkânında bulabileceğiniz herhangi bir şeyi, Erzurum’da dünyanın parasını dökseniz satın alamazsınız.
Sert bir iklimi var buranın. Kent denizden 7.000 ayak yükseklikte bir vadiye kurulmuş. Çevredeki dağlar yılın büyük bir kısmında karla örtülüdür. Ormansız, fakat bitek bir toprağı var. Her yandan kaynaklar fışkırıyor; her yerde su kemerlerine raslıyorsunuz. Erzurum’da çeşmeden bol bir şey yok. Herbirinin üstünde bir zincire bağlı teneke taslar asılı. İnançlı Müslümanlar bu taslardan su içiyor, Tanrı’ya şükürler ediyorlar. Kereste Soğanlı’dan getiriliyor.
Erzurum silah deposunda sanırım Godfroy (33) zamanından kalma eski silahlar, miğferler, zırhlar, kılıçlar bulundu. Hepsi paslanmıştı.
Mesçitler basık ve karanlık. Mezar taşlarının üstünde yine taştan yapılma sarıklar yükseliyor. Birkaç paşa türbesi farklı işçilikleriyle hemen göze çarpıyor. Fakat bunların yapımında da kaba bir zevkin egemen olduğunu görüyorsunuz. Biz gezgin, Asya kentleri içinde sadece Erzurum’da bir saat kulesi bulunduğunu, onun da saatinin işlemediğini yazar.
Sultanın önayak olduğu yenilik hareketleri Erzurum’a ulaşmamış henüz. Ordu hâlâ renk renk Doğu giysileri içinde. Erzurum’la İstanbul arasında, tıpkı Kazan’la Moskova arasında olduğu gibi bir çekişme var. Yeniçeri Eminoğlu’nun yazdığı bir taşlama şöyle başlıyor:

Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul’u
Ama yarın demir ökçeleriyle
Uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
Ve çekip gidecekler bırakıp öylece
İstanbul bırakmasın hâlâ uykuyu

İstanbul Peygamberin yolundan ayrıldı
Onu baştan çıkardı kurnaz Batı
Dalarak utanç verici zevklerin koynuna
O ihanet etti duaya ve kılıca
Küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
Şarap saati oldu dua saatleri

Söndü inancın kutsal ateşi
Dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
Her kocakarı bir hacıana
Hareme sokarlar erkekleri
İşbirlikçi harem ağası uykuda

Ama Erzurumumuz öyle mi ya?
Bizim dağlı, çok yollu kentimiz
Kapılmadık bir zevkü safaya
Yüzvermedik isyan şarabına
Günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
Kutsal sulardır doyuran bizi
Düşman üstüne rüzgâr gibi
Uçup gider atlılarımız
Girilmez haremlerimize
Serttir harem ağalarımız
Kadınlar rahatça oturur içerde (34)

Serasker sarayında, haremin bulunduğu odalarda kalıyordum. Bütün gün sayısız koridordan geçerek, odadan odaya, damdan dama, merdivenden merdivene dolaşıp duruyordum. Saray talana uğramış gibiydi. Kaçabileceğini uman Serasker dışarı çıkarabildiği her şeyi çıkarmıştı. Divanlar cascavlak kalmış, halılar kaldırılmıştı.
Kentte dolaşırkan beni yanlarına çağıran Türkler çıkarıp dillerini gösteriyorlardı. (Bütün Frenkleri hekim sanıyorlar.) Bu iş canımı sıkmaya başlamıştı artık. Ben de onlara aynı şekilde karşılık vermeye başladım. Akşam saatlerini akıllı, sevimli Suhorukov’la (35) birlikte geçiriyorduk. Ortak kaygılarımız bizi birbirimize yaklaştırmıştı. Bir zamanlar tutkuyla ve başarıyla giriştiği edebiyat çalışmalarından, tarih incelemelerinden söz ediyordu bana. İsteklerinin, dileklerinin sınırlılığı gerçekten de dokunaklı. Çalışmalarını sonuçlandırmazsa çok yazık olur.
Serasker sarayı kıpır kıpır kaynıyordu. Bir zamanlar asık yüzlü Paşanın; karısı ve iç oğlanları arasında sessizce çubuğunu tüttürdüğü bu yerde şimdi galip komutan oturuyor; generallerinden utku raporları alıyor, paşalıklar dağıtıyor, yeni romanlardan söz ediyordu. Muş Paşası, Kont Paskeviç’e başvurarak yeğeni için bir yer istedi. Bu kurumlu Türk saraya geldiğinde odalardan birinin kapısı önünde durdu; heyecanla bir şeyler söyledi; sonra derin bir düşünceye daldı. Meğer bu odada Seraskerin buyruğuyla babasının boynu vurulmuş. İşte gerçek Doğu izlenimleri!
Kafkasya’nın dehşetiyle ünlü Pulat Bey’i, son savaşlar sırasında ayaklanan iki Çerkez oymak başkanıyla birlikte Erzurum’a geldi. Kont Paskeviç’le öğle yemeği yediler. Pulat Bey otuz beş yaşlarında, kısa boylu, geniş omuzlu bir adamdı. Rusça bilmiyor ya da bilmezden geliyordu. Erzurum’a gelişi beni çok sevindirmişti. Dağlardan ve Kabarda’dan güven içinde geçebilirdim artık.
Erzurum dolaylarında tutsak düşen ve Seraskerle birlikte Tiflis’e gönderilen Osman Paşa, Kont Paskeviç’ten Erzurum’da bıraktığı haremine güvenlik sağlaması dileğinde bulunmuştu. İlk günlerde harem kimsenin aklına gelmemişti. Bir gün öğle yemeğinde, 10.000 kişilik bir ordunun işgali altında olduğu halde, ahalisinden hiç kimsenin askerlerden şikâyete gelmediği Müslüman kentindeki dirlik düzenlikten söz ederken, Kontun aklına Osman Paşa’nın haremi geldi ve Bay Abramoviç’e Paşa’nın evine uğrayarak karılarının ne durumda olduğunu öğrenip gelmesini emretti. Ben de Bay A’ya eşlik etmek için izin aldım. Bay A. çevirmen olarak bir Rus subayı almıştı yanına. Çok ilginç bir serüveni vardı bu subayın. 18 yaşında İranlılara tutsak düşmüş. İğdiş edilmiş ve 20 yıldan daha uzun bir zaman Şah’ın oğullarından birinin hareminde harem ağalığı yapmış. Mutsuzluğunu, İran’da geçirdiği yılları dokunaklı bir açık yüreklilikle anlatıyordu. Fizyolojik bakımdan son derece önemli şeyler söyledi.
Osman Paşa’nın evine geldik. Son derece derli toplu, hatta zevkle döşenmiş denebilecek bir konuk odasına aldılar bizi. Renkli pencerelerde Kuran’dan alınmış ayetler vardı. Bunlardan bir tanesi Müslüman haremi için çok derin anlamlı geldi bana: Bağlamak ve çözmek sana yaraşır. Gümüş çerçeveli fincanlarda kahve getirdiler. Osman Paşa’nın babası, kadınlar adına Kont’a teşekküre geldi. Beyaz saygıdeğer bir sakalı vardı yaşlı adamın. Bay A., buraya Osman Paşa’nın karılarıyla konuşmaya geldiğini, bir dertleri olup olmadığını kendi ağızlarından duymak için görevlendirildiğini kesinlikle bildirdi. İran tutsağı bunları çevirir çevirmez yaşlı adam dilini öfkeyle şapırdattı. Arzumuzu hiçbir şekilde yerine getiremeyeceğini; yoksa Paşa döndüğünde böyle bir şey duyacak olursa onun da, haremdeki bütün uşakların da boynunu vurduracağını söyledi. İçlerinde harem ağası bulunmayan uşaklar da ihtiyarın sözlerini onayladılar. Fakat Bay A., Nuh diyor peygamber demiyordu. Adamlara:
”Siz paşanızdan korkuyorsanız, ben de kendi Seraskerimden korkuyorum. Onun emirlerine nasıl karşı gelebilirim?” dedi.
Yapacak bir şey yoktu. İki cılız fıskiyenin şapırdadığı bir bahçeden geçirdiler bizi. Küçük taş yapıya yaklaştık. İhtiyar bizimle kapı arkasında durdu. Sürgüyü bırakmadan kapıyı dikkatle açtı. Başından sarı terliklerine kadar beyaz çarşafa bürünmüş bir kadın göründü. Çevirmenimiz aynı soruyu ona da tekrarladı. Yetmişlik bir kocakarının dişsiz ağzından çıkan mırıltı duyuldu. Bay A. onun sözünü keserek:
”Paşanın annesidir bu, dedi. Biz karılarını görmeye geldik. Onlardan birini gönderin.”
Gâvurların bu buluşuna hepsi şaşıp kaldı. Kocakarı gitti; kendisi gibi baştan ayağa örtülü bir kadınla döndü az sonra. Örtünün altından cıvıl cıvıl bir kadın sesi yükseldi. Kocasız kalmış zavallı kadınlara gösterdiği ilgiden ötürü Kont’a teşekkür ediyor; Rusların davranışlarını övüyordu. Bay A. sohbeti koyulaştırmayı başardı. Ben bu sırada çevreme bakınırken tam kapının üstünde yuvarlak bir pencerecik; pencerecikte de meraklı, kara gözleriyle fıldır fıldır bakan beş altı tane yuvarlak başçık gördüm. Buluşumu tam Bay A.’ya söylemek üzereydim ki, başlar kımıldadı, gözler kırpıldı, birkaç parmakçık susmam için gözdağı verdi bana. Boyun eğdim ve buluşumu kimseyle paylaşmadım. Hepsi de hoş yüzlerdi; fakat hiçbiri güzel değildi. Kapıda Bay A. ile konuşanlar haremin gözdesi, yüreklerin hazinesi, aşkın gülü olmalıydı. Ya da ben böyle düşündüm.
Bay A.’nın soruşturması sona erdi. Kapı kapandı. Penceredeki yüzler çekildi. Bahçeyi ve evi gözden geçirdikten sonra, elçiliğimizden pek hoşnut kalarak saraya döndük.
Böylece bir harem görmüş oldum. Pek az Avrupalıya kısmet olur bu. İşte size bir Doğu romanı konusu.
Savaş bitmiş görünüyordu. Dönüşe hazırlanıyordum. 14 Temmuz günü halk hamamına gittim ama hiç hoşnut kalmadım. Havluların pisliği, kötü hizmet vb. adamakıllı canımı sıktı. Tiflis hamamları nerde, bunlar nerde!
Saraya döndüğümde nöbet yerindeki Konovnitsin’den Erzurum’da veba görüldüğünü öğrendim. Aklıma hemen karantinanın korkunçluğu geldi ve o günden tezi yok ordudan ayrılmaya karar verdim. Veba düşüncesi tatsız, alışılmadık bir duygu uyandırıyor insanın içinde. Bu izlenimi silmek amacıyla pazar yerinde dolaşmaya çıktım. Bir silahçı dükkânı önünde durup bir hançeri gözden geçirmeye başladım. Ansızın bir el dokundu omzuma. Döndüm ve korkunç bir dilenciyle burun buruna geldim. Yüzü ölü gibi sararmıştı. Kan çanağına dönmüş irinli gözlerinden şıpır şıpır yaş akıyordu. Veba düşüncesi yine içime düştü. Dilenciyi anlatılmaz bir tiksinti duygusuyla itip gezintiye çıktığıma bin pişman saraya döndüm.
Ama merak ağır bastı. Ertesi gün hekimle birlikte ben de ordugâha gittim. Vebalılar vardı burada. Çadırdan bir hasta çıkarıp getirdiler. Yüzü sapsarıydı. Sarhoş gibi sallanıyordu. Bir başka hasta kendinden geçmiş yatıyordu. Vebalıyı gözden geçirip zavallı adama çabuk iyi olacağı ümidini verirken iki Türk ilgimi çekti.
Bunlar hastanın koluna giriyor, onu soyuyor, elleriyle vücudunu yokluyorlardı. Adam veba değil de nezleydi sanki. Bunu görünce Avrupalı ürkekliğimden utandığımı itiraf ederim. Az sonra kente döndüm.
19 Temmuz günü Kont Paskeviç’le vedalaşmaya gittiğimde büyük bir keder içinde buldum onu. General Burtsov’un Bayburt dolaylarında vurulduğu yolunda acı bir haber gelmişti. Yazık olmuştu yiğit Burtsov’a. Bu olay, sayıca çok az olan ordumuzu da çökertebilirdi. Yabancı bir ülkenin derinliklerine ilerlemiş; bize diş bileyen, ilk başarısızlık haberi üzerine ayaklanmaya hazır bir halkla kuşatılmıştık. Savaş yeniden başlamıştı. Kont, sonraki olayların da tanığı olmamı önerdi. Fakat ben bir an önce Rusya’ya dönmek istiyordum artık.. Kont bir Türk kılıcı armağan etti bana. Onu, fethedilmiş Ermenistan kırlarında ardı sıra dolaştığım parlak bir kahramanın anısı olarak saklıyordum. Aynı gün Erzurum’dan ayrıldım.
Artık bildiğim yollardan Tiflis’e dönüyordum. Bir süre önce 15.000 kişilik bir ordunun şenlendirdiği bu yerler şimdi sessiz ve kederliydi. Soğanlı’yı geçtim ve ordugâhımızın konakladığı yeri güçlükle tanıyabildim. Gümrü’de üç gün karantinada kaldım. Bezobdal’ı yeniden gördüm ve sıcaktan yanan Gürcistan’a geçmek üzere serin Ermenistan’ın yüksek yaylalarından ayrıldım.
Tiflis’e 1 Ağustos’ta vardım. Sevimli, şen bir topluluk içinde birkaç gün kaldım burada. Çalgı sesleri ve Gürcü türküleri arasında, bahçelerde birkaç güzel gün geçirdim. Sonra yeniden yola koyuldum. Dağlardan geçerken karşılaştığım en önemli olay, bir gece Kobi yakınlarında fırtınaya yakalanışım oldu. Sabahleyin Kazbek’in yanından geçerken olağanüstü güzellikte bir görünümle karşılaştım. Beyaz, parça parça bulutlar dağın tepesinden aşıyor; güneş ışınlarıyla aydınlanan ıssız bir tapınak, havada yüzüyormuş gibi görünüyordu. Azgın dere bütün görkemiyle karşıma çıktı. Sel yatağı yağmur sularıyla dolmuş, azgınlıkta Terek’i bile geride bırakıyor; tıpkı onun gibi korkunç bir sesle uğulduyordu. Kıyılar darmaduman olmuştu. Kayalar yerlerinden oynamış, akıntının önünü tıkamışlardı. Kalabalık bir Osetin topluluğu yol yapımında çalışıyordu. Sonunda dar boğazı sağ salim geçerek Büyük Kabarda ovasının geniş enginliğine çıktım. Vladikafkas’ta Dorohov’a ve Puşçin’e rasladım. İkisi de bu savaşta aldıkları yaraların tedavisi için kaplıcalara gidiyorlardı. Puşçin’in masasında Rusça dergiler buldum. Gördüğüm ilk makale, yapıtlarımdan birinin eleştirisiydi. Yazar, bana ve şiirlerime veryansın ediyordu. Yazıyı yüksek sesle okumaya başladım. Puşçin beni durdurarak okurken artistik mimikler de yapmamı istedi. Yazı, bizdeki eleştiri sanatının fantezileriyle süslüydü tabii. Bir kayyım, perhiz yemeği pişiren bir kadın ve bu küçük güldürünün sağduyusu sayılan bir düzeltmen arasında geçen uzun bir konuşmaydı bu. Puşçin’in isteğini hemen yerine getirdim ve bu o kadar hoşuma gitti ki, yazıyı az önce okurken duyduğum sıkıntıdan eser kalmadı. Hep birlikte candan kahkahalar atmaya başladık.
Sevimli anayurdumun bana ilk hoşgeldini işte bu oldu.

2 Responses to Erzurum Yolculuğu – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

  1. erhan diyor ki:

    Gerçekten güzel bir metin hazırlanmış,bu kitap için kayda değer bir kaynak olmuş.. Şu anda kitabı daha bitirmedim ama, araştırma yapmak için içerisinde bir çok konu bulmak mümkün gerçekten..teşekkür ederim yayımlayanlara..

  2. Hüseyıi AVŞAR diyor ki:

    bu kitabı yarışma sorusunda duydum okumak isterim ama nasıl temin edebilirim acaba

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Arşivler