Fontamara – Ignazio Silone. Köylülerin acılı ve umutsuz hayatını anlatan roman
Fontamara, İtalyan yazarı Ignazio Silone?nin 1930?da yayımlanan romanı. Yazar bu eserinde, yoksul İtalyan köylülerinin (Cafoni?nin) acılı ve umutsuz hayatını büyük bir ustalıkla dile getirir. Fontamara, eski bir yerleşme yeridir; burada yoksul köylüler ve küçük toprak sahipleri yaşar. Hayat, sanki hiçbir değişikliğe uğramıyormuş gibi yoksulluklar, felaketler, doğumlar, evlenmeler ve ölümler içinde geçip gider. Yoksul köylü her şeyden önce, toplumsal kademeleşmede daha yukarıdaki sosyal düzeye çıkmak için didinir durur; açıkgözler, bir toprak sahibinin kızıyla evlenerek bu amacı gerçekleştirmeye çalışırlar. Silone, bu romanda, gençlik yıllarını ve yaşantılarını derin bir samimiyet, gerçekçilik ve alay duygusuyla dile getirir. Fontamara, geri bırakılmış bir çevrenin siyasî ve sosyal bir baskı rejimi altında yaşadığı
“1920 sonlarından başlayarak, Nazım başta olmak üzere Türk sosyalistleri irili ufaklı dergilerde, yaprakçalarda ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşretmişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da: Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitabevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştı… Ignazio Silone Sabahattin Bey?in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmaya başlamış ve sonunda Andre Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarı kafilesine katılmıştır.
Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey?in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır…” Can Yücel (Arka kapaktan)
(*)“Ignazio Silone sosyalist gerçekçi edebiyatın köyü ve köylüyü kendine konu edinmiş önemli üyelerinden biridir. İşçi sınıfının aristokrasiden ve burjuvaziden sonra politika sahnesine çıkması ve en önemli müttefikinin topraksız köylüler olduğunu açıklamasının ardından o güne kadar başarılı olduğunda bile daha sonra yenilmeye mahkûm olmuş ayaklanmaların dışında ?uygar dünya?nın gidişatında söz sahibi olamamış köylülüğün varlığı da başka bir anlam taşımaya başladı. İşçi sınıfının partisi olarak kurulmuş ve bu yönde faaliyet yürüten her politik birlik için, köylülüğün kazanılması değişmeyen bir hedef oldu. Yüzyılların ötesinden gelen ve en gelişmiş kapitalist ülkelerde bile kırsal kesime hakim olan din sömürüsü, tefecilik, ırgatlık, kadercilik ve değişmeyenin iyi olduğu inancına karşı köylülük içinde işçi sınıfı ideolojisinin, yani Marksizmin yeni dünyasının duyurucusu olmak partili militan için çetrefilli bir uğraştı.”
(*)Barış Avşar, www.evrensel.net
Kitabın Künyesi
Fontamara
Ignazio Silone
Sunuş : Can Üstel, Sabahattin Ali
Önsöz : Sabahattin Ali
Çeviri : Sabahattin Ali
Evrensel Basım Yayın / Roman – Anı – Biyografi Dizisi
Akba Kitabevi’nden İlk Basım: 1943
İstanbul, 1995
189 sayfa
Ignazio Silone’nin Yaşam Öyküsü
(d. 1 Mayıs 1900 – ö. 22 Ağustos 1978)
İtalyan yazar. Asıl adı Secondo Tranquilli olan yazar Ignazio Silone takma adıyla eserlerini yayınlamıştır. Toplumcu Gerçekçilik akımına yönelik yazdığı romanları Mussolini İtalyasında özellikle güneyli fakir köylülerin hayatını anlatır. Abruzzo bölgesinin kurak coğrafyası, köylülerin batıl inançları ve faşist polisin baskıları sıkça kullandığı ana temalardır.
14 yaşındayken bir depremde bütün ailesini kaybetti. Cizvitler tarafından eğitildi. 1917?de komünist oldu ve 1921?de İtalyan Komünist Partisi?nin kurucuları arasında yer aldı. Faşizme karşı yürüttüğü aktif muhalefet nedeniyle bir süre sonra İtalya?dan ayrılmak zorunda kaldı. Moskova?ya gitti ve 1930?da Komünist Parti?den çıkarılana kadar orada kaldı. Bu tarihte İsviçre?ye yerleşti. İsviçre?deyken İtalyan Sosyalist Partisi?ne girdi. Faşist rejim altındaki İtalya?da yoksul köylülerin yaşamını anlattığı ilk romanı ?Fontamara? (1930) ve daha birçok romanını İsviçre?de yaşadığı dönemde yazdı. Bütün dünyada büyük bir ün kazanan bu roman, çeşitli dillere çevrilip yayımlandı. 1945?te İtalya?ya dönüşünden sonra, sosyalist Avanti dergisinin editörlüğünü üstlendi. Sosyal Demokrat Parti?den milletvekili seçildi. Silone, romanlarında çoğunlukla faşizme karşı mücadeleyi ve yoksul halkın yaşamını anlatırken, bir yandan da bireyin fanatik ideolojiler tarafından sömürülmesine duyduğu tepkiyi dile getirir.
?Fontamara? dışında başlıca yapıtları: Il Fascismo, le sue origini e il suo sviluppo (1934) ?Pane e Vino? (Ekmek ve Şarap, 1937), Un viaggio a Parigi (1935), ?İl Seme Sotto la Neve? (Kar Altındaki Tohum, 1940), ?Una Manciata di More? (Bir Avuç Böğürtlen, 1954), ?İl Segreto di Luca? (Luca?nın Sırrı, 1956), ?La Volpe e le Camelie? (Tilki ve Kamelyalar, 1960), ?L?avventura d?un Povero Cristiano? (Garip Bir Hristiyan Serüveni, 1968). Severina (1981)
Eserlerinden Ekmek ve Şarap ile Fontamara dilimize çevrilmiştir.
Yazı okunma sayısı(1445) Bugün okunma sayısı(0)
Azizname – Aziz Nesin. “Ey benim eli açık, gözü kapalı halkım”
Aziz Nesin, öykülerinde hem sistem eleştirisi yaparken hem de toplumsal eleştiriyi en ince, en komik tarafıyla kıvrak zekası ve usta anlatımıyla buluşturuyor. 1948′de basılan ikinci kitabı, taşlamalardan oluşan ?Azizname?, çeşitli ülkelerde temsil edilmesinin yanı sıra 5 yıl boyunca kapalı gişe oynadı. Oyun, bir taraftan yaşanan olayların komikliğine güldürürken bir taraftan da ince ince düşündürüyor.
“Nesin Vakfı’nın özgün eğitim ilkeleri vardır. Örneğin bu ilkelerden biri, her ne olursa olsun, her ne yaparsa yapsın çocuğu cezalandırmamaktır. Çünkü bize göre eğitimin amacı cezalandırmak değil, cezalandırmamaktır. Nesin Vakfı çocukları, küçük yaştan başlayarak, dünyaya, olaylara ve kişilere eleştirel gözle bakmaya alıştırılmaktadır; bir ilkemiz de budur. Bir başka eğitim ilkemiz,
Aziz Nesin, “Azizname” adlı kitabı nedeniyle, yazmadığı yazılar, bilmediği dilden yaptığı çeviriler yüzünden, Türkiye?ye gelen bazı yabancı resmi konuklara hakaret ettiği gerekçesiyle dava açıldı. 4 ay tutuklu olarak süren dava sonunda mahkumiyet almadı.
Kitabın Künyesi
Azizname
Taşlamalar
Aziz Nesin
Adam Yayıncılık
Baskı Tarihi: 2005
189 sayfa
Yazı okunma sayısı(2208) Bugün okunma sayısı(3)
Bilimden Yana – Asım Bezirci
Edebiyatı ya da daha geniş anlamıyla sanatı ayrı ayrı ve bir bütün olarak toplumların tarihsel gelişimden arındıran hiçbir anlayış bilimsel değildir. Kültür- sanatı kendi özgül ve aynı zamanda nesnel yasalılıklarından soyutlayan hiçbir anlayış da bilimsel değildir.
Toplumcu çizgideki edebiyat eleştirileriyle ön plana çıkan yazar, Asım Bezirci’nin eleştiri yönteminin bir uygulaması sayabileceğimiz “Bilimden Yana”, üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde “eleştirinin kuramı ve yöntemi”, enine boyuna inceleniyor. Öznel/izlenimsel eleştirinin özellik ve sakıncaları sergileniyor. Buna karşılık, nesnel/bilimsel eleştirinin nitelik ve yararları belirtiliyor. Bütün bunlar aşk, zaman, yaşlılık, ölüm, övgü, dogma, özetleme, araştırma, karalamak, kalıt, dilbilim, yapısalcılık gibi kavramlar çerçevesinde, duru bir anlatıma sahip “eleştirel deneme”lerle
İkinci bölümde başlıca denemeci ve eleştiricilerimiz yargılanıyor.
Üçüncü bölümde ise Asım Bezirci’nin şiir, edebiyat, eleştiri, gelenek, etkileme ve tanıtma üstüne yazarlarla yaptığı konuşmalar yer alıyor.
Asim Bezirci, kitapta, bilimsel/sosyalist elestiri, Marksist estetik, edebiyatta doğalcılık, sosyalist gerçeklik üzerinde duruyor. Sanat ve politikaniın kimi temel kavramları açıklanıyor ve bu çerçevede Yaşar Nabi, Kemal Tahir, Behçet Necatigil, Nurullah Ataç, Memet Fuat, Fethi Naci, Metin Erksan… gibi yazarlar elestiriliyor.
Kitabın Künyesi
Bilimden Yana
Asım Bezirci
Evrensel Basım Yayın / Asım Bezirci Kitapları Dizisi
Oluş Yayınevi’nden İlk Basım: 1963,
İstanbul, 1995
268 sayfa
Yazı okunma sayısı(571) Bugün okunma sayısı(0)
TURHAN FEYİZOĞLU
İki Adalı: Hüseyin Cevahir ? Ulaş Bardakçı
Sinan (Nurhak Dağları?ndan Sonsuzluğa)
Denizler ve Filistin
İbo / İbrahim Kaypakkaya
İbo: İhtilalin Fidanı
Yazı okunma sayısı(351) Bugün okunma sayısı(0)
Ölüm Bizim İçin Değil – Ufuk Bektaş Karakaya
?Devrim? yılları. Varoluşunu, öngördüğü gelecek tahayyülüyle gerçekleştiren, mevcudiyetini ?yaşanacak güzel bir dünya? ihtimaline feda etmiş bir kuşağın hikâyesi. Sol muhalefetin devrim yürüyüşü, kitlelerin bir araya gelişi, Türkiye?nin kırılmanın eşiğinde dolaştığı karışıklık yılları?
12 Eylül 1980. Yakın dönem Türkiye tarihinin her köşesinde izleri bulunan, yaşamı değiştiren, adamakıllı bir kuşağı deyim yerindeyse bertaraf eden ?kötü zamanların? başlangıç tarihi. Bir hayalin sekteye uğrayışı, yeni bir dönemin başlangıcı?
Cezaevleri. Her biri kendi karanlık suretini oluşturmuş işkencehanelerin, zulmün, katıksız şiddetin kaleleri. Ve direniş tabii, zalime itiraz adına canını ortaya koymuş, direniş uğruna ?ölüme yatmış? vücutların ağırbaşlı ve dik duruşu?
12 Eylül dönemi ile ilgili çok sayıda anı yayımlandı ancak elinizdeki kitabı diğerlerinden ayıran, yazarın kimliği ve yaşadığı benzersiz olaylar. Bugün varoş dediğimiz çevrelerden gelip 12 Eylül öncesinin ses getiren örgütlerinden birinin yöneticisi olmuş ve anılarını kaleme almış az sayıdaki yazarlardan biri ile karşı karşıyayız. Ölüm Bizim İçin Değil, 1970?li yılların sonunda, tabandan başladığı politik yaşamında sayısız badireler atlatmış Ufuk Bektaş Karakaya?nın hikâyesi. Aynı zamanda ölüme bir gün kalana kadar yaşanmış bir ölüm orucu deneyiminin ilk kez birinci ağızdan yazılmış bütünlüklü bir anlatısı.
Malatya?dan Köln?e uzanan; devrim fikriyle, mücadeleyle, 12 Eylül?ün iflah olmaz cezaevleriyle, direnişle ve firarla bezeli sıra dışı bir hayat öyküsünün benzersiz anlatımı?
(Tanıtım Yazısı)
O yürekler hiç susmayacak – Onur Caymaz
Silahını yoklayıp eve yöneldi. Sakindi; peşindeki siville birlikte kahveye girdi. Ne olur ne olmaz, yarınki randevuyu iptal etmeli; telefon açacak, tehlike şifresini söyleyecek, arka kapıdan sıvışacaktı. Yakalanmazsa sorun yok… Zira devrim günleridir; devrimle yatıp kalkmakta. Yoksul semtler, fabrikalar, teksir makineleri, bildiriler… Hikâye kısa fakat yetmişlerde genç olmuş, şimdi ülkesinden, memleketinden uzakta yaşamak zorunda kalan, cezaevlerinde harcanmaya çalışılan, her şeye rağmen inancını kaybetmemiş bunca devrimci için ne kadar da tanıdık. Üstelik kahramanımız erkek de olsa kadın da olsa hikâye aynıdır. Mühendisin yerine hamal da konsa olur; sendikacı ya da doktor da hiç fark etmez; Devrimci Yol da mücadele etmiştir, TİKB de. Mahir de bu maceranın parlayan yıldızıdır, Erdal Eren de, İbrahim de. Egemen aklın otuz sene sonra bile bu insanların ismine tahammül edemeyişi boşa değil, 12 Eylül sürüyor!
Milli eğitimlerin tornasından geçenlere ders olarak belletilen tarih, genel kapsamıyla ele alındığında galiplerin propagandasıdır. Devrim kelimesinden bile korkanların tarihidir o. 12 Eylül?ün kan emici zorbaları, toplumun belleğine zulmü kazımış; üzerlerine yürüyen yoksul halk çocuklarıysa cümle halka okutulup ezberlettirilen bu tarihi tersten yazmıştır.
İletişim Yayınları işte bu ters tarihi yayımlamaya ilk olarak Sebahattin Selim Erhan?ın yazdığı ?Yine Kazacağız Yine Kaçacağız?la başladı, Ufuk Bektaş Karakaya?nın ?Ölüm Bizim İçin Değil?iyle devam ediyor. Karakaya da devletin belki halen bile pek hoşlanmadığı insanlardan. Her darbe girişimine ya da postmodern muhtıraya hazine bulmuşçasına koşanların genelde pek sessiz kaldığı 12 Eylül ile ilgili, üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen öyle büyük bir yazılı malzememiz yok henüz. Olup bitene dair usta işi romanlar yazılmadı, filmler çekilmedi. Fakat sayısı gün günden artan anı kitapları yayımlanıyor. Diğerlerinden farklı olmakla beraber ?Ölüm Bizim İçin Değil? de bu kitaplardan biri. Bektaş Karakaya her şeyden önce dönemin ses getiren örgütlerinden TİKB?nin yönetici kadroları arasında çalışmış bir devrimci. Yetmişlerin sonunda tabandan başladığı politik yaşamında sayısız eziyet çekmiş, işkence görmüş, ölüm oruçlarına yatmış; Malatya?nın köylerinden Köln?ün ışıklı caddelerine uzanan, devrimle, çelik iradeyle, dirençle, mücadeleyle, dönemin iflah olmaz cezaevlerinden firarlarla bezeli, zorlu, sıra dışı bir hayat öyküsü?
Ölüm orucunda 74 gün
O yılları anlamak bağlamında gerçekten korkutucu tanıklıklar içeren bu kitabı okuyan herkes ister istemez kahramanla okur arasındaki ilişki gereğince kendisini Karakaya?nın yerine koyuyor! Gösterilen direnç karşısında saygı duymaktan başka yapılabilecek hiçbir şey yok. Yeni bir dünya düşleyen on binlerce insana reva görülenlerin ağırlığı karşısında eziliyor, utanıyorsunuz. Hele Devrimci Sol?un Dursun Karataş?ından, TİKB?nin Fatih Öktülmüş?üne dek Türkiye?de solun en önemli isimleriyle kalkışılmış, hapishanede başlayıp hastanede verilen kayıplarla biten 1984?teki 74 günlük ölüm orucunda yaşananlar…
Kitapta insanın içini dağlayan çok şey var da birkaçını paylaşmak isterim. Düşünün, cezaevi yönetimi, ızgaradan çıkan leziz dumanlar hayal ederek grevi kırmaya çalışmış, açlık grevi yapan koğuşların bulunduğu alana gece vakti köfteci getirtmiştir? Bir başkası: 74 günlük açlıktan sonra bilinci dışında ölümden kurtulan Karakaya?nın Adana Cezaevi?ne gönderilişi ve buradaki uygulamalar nedeniyle tekrar açlığa yatışı sırasında hücreye bırakılan menemenin hikâyesi? Tabii on sekiz kişinin Kırşehir Cezaevi?nden tünel kazarak kaçışını ve Karakaya?nın bu süreçten yurtdışına gidişine kadarki sekiz aylık zaman diliminde sürdürdüğü kaçaklık günlerini okurken özgürlük duygunuzu yeniden sorgulayacaksınız. Bu kişisel tarihin bir parçası olmak, dönemin Türkiyesi?nde solcu olmanın ne demek olduğunu anlamak için ?Ölüm Bizim İçin Değil?i okuyun.
KİTAPTAN BÖLÜM
Nehirler Aka Aka…
Yolcu!
Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin, kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu! Coşkunluğun ne güzel, gerilimin ne güzel, öfken ne güzel! Sana selam, sana saygı, ey yolcu!
Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu? Neler var yolunun üstünde, düşündün mü? Koşar adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı? Ovada dikenler boy atmıştır belki, kayalar yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır, kar yağmıştır belki o tepelere? Böyle, uçar gibi geçip gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya? Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar çöküşmüştür ak kayalara, kuduzlar tutmuştur belki yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların.
Bütün bunları bir bir düşündün mü, ey yolcu? Çünkü sen, ne ilk yolcususun bu yolun, ne de son.
Derim ki sana:
İyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil! İyi belle yolunun engellerini! Dizlerini, ciğerlerini, yüreğini sıkı tut, iyi dengele!
Ovada koşar gibi vurma kendini dik yokuşlara! Uçuruma atlar gibi bindirme kayalara! ?Daha koş, daha koş? diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip kalma yarı yolda! Dipdiri varmalısın oraya! Varıp bir şeyler yapmalısın! Hız koşusu değildir bu, ey yolcu, engelli koşudur bu! Engelleri aşa aşa, gücünü koruya koruya varmalısın oraya! Çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil!
Hasan Hüseyin, Acıyı Bal Eyledik,
Bilgi Yayınevi, 1973, s. 23
8 Temmuz Süresiz Açlık Grevi
Fazla sürmeden Özel L Tipi Sağmalcılar Cezaevi?ne yapılan sevklerin ardından, 8 Temmuz günü, merkezî olarak bütün İstanbul cezaevlerindeki tutukluların katıldığı açlık grevine başladık. Açlık grevine rağmen saldırılar devam ediyor, işkence altında arama bahanesiyle sık sık koğuş değişiklikleri yapılıyordu. Açlık grevi, işkenceler, hak gaspları tutuklularda bir dökülme yaratmıştı. Metris?te tutuklular, ihanetçiler, bağımsızlar ve bir de direnenler diye üç bölüme ayrılmıştı.
Sağmalcılar Hücre Tipi Cezaevi, askerî cezaevi statüsünde açıldı. Bütün örgütlerin ileri kadro ve yöneticileri, öncelikle Sultanahmet ve Metris cezaevlerinde bulunanlar buraya gönderildiler. Metris?te ileri kadro ve yöneticiler, cezaevi mücadelesinde tecrübeli, yetkili ve fonksiyonel olanlar önce tecride alınıyor, bir süre burada tutulduktan sonra Sağmalcılar?a sevk ediliyordu.
AG sürüyor, direnişe katılanların moralini yüksek tutmak için herkes rolünü oynamaya çalışıyordu. O güne kadar İstanbul cezaevlerinde 17 günü aşan bir açlık grevi yaşanmamıştı. Fazla deneyim ve tecrübe yoktu. İki bine yakın siyasi tutuklu açlık grevindeydi. 21. günü geçtiğinde, açlıktan ölümlerin olacağı, hatta çok büyük oranda sakat kalınacağı düşünülüyor, tutuklular bundan ciddi ciddi kaygılanıyorlardı. Metris koridorlarında açlık grevinin 286 onuncu gününden sonra, yeni bir işkence yöntemine başvuruldu.
Et pişiriliyor, üçtekerli bir arabayla bu pişirilen et koridorlarda dolaştırılıyordu. Koğuş mazgalları da açılarak tutuklulara et kokusu koklatılıyordu. Mazgallardan mangalda pişen etin kokusu burnumuza eriştikçe midelerimiz kazınmaya başlıyordu.
Merkezî sistemden sürekli, hoparlörle İstanbul sıkıyönetim komutanı Haydar Saltık?ın ?Devlet taviz vermeyecek, Açlık grevini bırakın,? talimatları dinletiliyordu. Açlık grevi boyunca yine anonslarda açlık grevinin insan bedeninde yaratacağı tahribatlar sıralanarak kimi organik rahatsızlıkların yanı sıra ?cinsel iktidarsızlığa? yol açacağının önemle üzerinde durularak saat başı anons tekrar ediliyordu. Müşerref (Tezcan) Akay?ın ?Türkiyem? parçası işkencelerin duyulmaması için, yüksek sesle tutuklulara dinletiliyordu. Bir yandan taviz verilmeyeceğinin kararlılığının talimatları, diğer yandan koridorlarda pişirilen etin kokusu içeri yayılıyordu. Kokular aç kalmış tutukluların zayıflıklarına yöneliyordu. Açlık grevinin insan bedeninde yarattığı sakatlıklar duyurularak sağlık ve can korkusu işleniyordu. İdeolojik saldırıların bir parçası olan poliste çözülmüş örgüt önderlerinin polis ifadeleri, çoğaltılıp koğuş mazgallarından içeriye atılarak örgüt içi güven yok edilerek güvensizlik derinleştirilmek isteniyordu.
Açlık grevinin kamuoyundaki etkisini kırmak için Güneş ve Tercüman gazetelerinde hapishanedeki hainlerle yapılan röportajlar yayımlanıyordu. İtirafçı hainler ?Siyasiler içeriye önceden yiyecek stoklayarak gizli gizli yiyorlar. Sonra da açlık grevi yaptıklarını söylüyorlar,? diyorlardı. Oysa cezaevi görevlileri biliyorlardı. Önceden var olan yiyecekler açlık grevi başlangıcında koğuşlardan çıkarılmış, koridorlara bırakılmıştı. Kararın hemen ardından yöneticiler yoğun bir arama yaptırmış, şekere, tuza varıncaya kadar her şeye el koymuşlardı. Eylemde ilk çözülenler TİP, TSİP, TKP?li mahkûmlar oldu. Daha açlık grevinin 7. gününde eylemi bıraktılar. Fakat onların bu davranışı açlık grevinde olan diğer direnişçiler üzerinde moral bozukluğu yaratmamıştı. Çünkü tutuklular onların direnişi sonuna kadar götürmeyeceklerini biliyorlardı. Onlar hiçbir zaman direniş içinde yer almamışlardı.
Bu benim ilk uzun sürecek açlık grevim olacaktı. O güne kadar bulunduğum cezaevinde bir haftadan fazla süren açlık grevleri yapılmamıştı. Üç beş günlük veya en fazla bir haftalık protesto ve destek eylemleri yapılmıştı. En ağır işkenceler karşısında taviz vermeyip bir komüniste yakışırcasına nasıl direndiysem, uzun süreli açlık grevlerinde de üzerime düşeni en iyi biçimde sürdüreceğime inanıyordum.
Sağmalcılar 2. Özel Askerî Ceza ve Tutukevi?nin açılmasıyla sevklere gidenler de birkaç gün gecikmeyle açlık grevine başlamışlardı.
Açlık grevi bedenimizde etkisini göstermeye başlamıştı. Gün geçtikçe eriyen, iyiden, iyiye zayıflayan bedenimize yabancılaşıyorduk. Kemiklerimiz çıkmış, yüzlerimiz çökmüş, gözlerimiz çukurlarına kaymıştı. Diş etlerimiz çekildiğinden dişlerimiz dışarıya fırlamıştı. Ağzımızdan, koltukaltlarımızdan korkunç kokular geliyordu. Adım atmalarımız, oturup kalkmalarımız hareketlerimiz oldukça ağırlaşmıştı. Gün geçtikçe de iyice ağırlaşacaktı. Bir kısım arkadaşlar sarsılıp yere düşüyor, birçokları duvarlara tutunarak yürüyorlardı. Eriyen yağ ve et dokularımız bedenlerimizde ağır bir koku oluşturuyordu. Sanki koğuşlarımıza hâkim olan ölüm kokusuydu. Baş döndüren, mide bulandıran, kusma hali yaratan bu kokuya dayanmak açlığa dayanmaktan daha zordu.
Hiçbir şey yemiyor, sadece su içiyorduk. Su ile açlık hissini bastırmaya çalışıyorduk. Ama bu mümkün değildi. Yemediğimiz halde aç günlerimizi, saatlerimizi dolduran sohbet konusu da yine yemek oluyordu. Gece geç saatlere kadar süren yemek söyleşileri tutsakların bıkıp usanmadan anlatıp dinledikleri, en sevdikleri yemeklerin tarifleriydi. Televizyondaki yemek tarifi programlarını aratmıyordu. En güzel, en sevilen yöresel memleket yemekleri yapılıyor, özenle hazırlanıp masalara getirilerek ?Hadi afiyet olsun,? deniliyordu. Ama önümüze gelen açlığın kendisiydi. Midelerimiz anlatılanlardan dolayı asitler salgıladığından acı acı kazınma başlıyordu. Bu tablo aslında birçok zayıf unsurun açlık grevini bırakmasına da sebep oluyordu.
Açlık grevinin 15. gününe geldiğimizde, idarenin tavizsiz görünen tutumu ve saldırıları bir kısım tutuklunun ve bazı örgütlerin kadro ve yöneticilerinin kararlılığını kırmıştı. 20. günden sonra ?Ölüm orucu olur,? tartışmaları kitlenin ruh halini etkilemiş, açlık grevini bırakmalar başlamıştı. Bu tartışmalar, bırakanlar ve bağımsızlara gidenler üzerinden idareye yansımıştı. Açlık grevinin 16. gününde HK idareyle görüşme talebinde bulunma önerisiyle geldi. DY de destekledi. DK ise karşı çıkmıştı. Bırakmaların yoğun olması nedeniyle 18. gün de TKP/ML ve DY idare ile görüşme önerisinde bulunanların düşüncesine katıldılar. DK da bu öneriyi destekledi. DS, TİKB ve bazı yapıların karşı çıkması nedeniyle dilekçe vermekten ve idare ile görüşme isteğinden vazgeçildi.
Bu tartışmalardan haberdar olan idare, hoparlörden anons yapmayı artırarak açlık grevinin sürdürülmesi halinde insan vücudunda yaratacağı tahribatları ve etkileri sıralayan doktor raporlarını okumayı sürdürdü. 1. Ordu Komutanı Haydar Saltık?ın ?Taviz verilmeyecektir,? bildirisinin okunması kitle içinde etkili oldu. Dökülmelerin arttığını gören idare, eylemi kırma çabalarına hız verdi.
Cephe Yolu davasından açlık grevini bırakan, sonrasında ihanetçi olan Halil Kaya?nın açlık grevini sürdüren tutuklulara, ?Siyasi baskıdan, örgüt baskısından kurtulun, açlık grevini bırakın, sağlığınızdan olmayın,? şeklindeki konuşmalarının hoparlörden verilmesi
üzerine, tutuklular hep bir ağızdan ?Kahrolsun faşizm!? ve ?İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!? sloganları ile yanıt verdiler.
AG?nin 22. gününde HK, DY, DK, TKP/ML kendi aralarında karar alarak idareyle görüşmek için 25. günden itibaren, her gün sırayla bir siyasetin dilekçe vermesini kararlaştırdılar. Verilen dilekçelere karşın idare görüşme isteklerine yanıt vermedi. İdare nasıl olsa bırakacaklar diye düşünüyordu. 25. gün DY ile DK temsilcileri idareye dilekçe ile başvururken Eylem Birliği davasından yargılanan tutuklular dilekçe vererek açlık grevini bıraktıklarını açıkladılar. TKP/ML, DY, DK, HK 27. gün geceyarısı mazgallara vurarak direnişi bıraktıklarını açıkladılar. Direnişte çözülme başlamıştı. Cezaevi yöneticileri bunun farkındaydı. Nasıl olsa bırakacaklar diye direnişi umursamaz görünmeye çalışıyorlardı. Kadınlar ve Subaylar davasındakilerin de bıraktıkları haberinin gelmesi üzerine ertesi gün TİKB, DS, K, DHB, PY kendi iç tartışmalarımızın sonunda bizler de açlık grevini bırakmak zorunda kaldık.
Ziyaretçilerimiz bile bu eylemde, ?Bir iki gün daha sürdüremediniz mi? İdare geri adım atma noktasına gelmişti,? diyerek yanlış yaptığımızı açıkça dillendirdiler. Eylemi bitirmemizden bir gün sonra, bana Sultanahmet?ten acil bir tel geldi, Ezop diliyle, ?Tekrar başlayın,? diyorlardı. Fakat bunun koşulları ve zemini mevcut değildi. Direniş kırılmış, yenilgiyle sonuçlanmıştı. Kafalarda otuzlu günlere direnişi taşımanın imkânı yoktu. Ölümler, sakat kalmalar olur kaygısı ağır basmıştı. Otuzlu günlerde ölümlerin ve sakat kalmaların olmayacağını yaşayarak öğrenmiştik. 17. günlerden 27. günlere taşınmıştı direniş. Fakat bırakmalar, dökülmeler artmıştı. DS, TİKB, DHB, K, PY davası tutukluları olarak açlık grevini bırakma tavrına karşı çıkmamıza rağmen, direniş bırakılınca, direnişin kırıldığı noktada eylemi kendi başımıza sürdürmemizin başarı olasılığının zayıfladığını düşünmüş, bir gün sonra biz de bitirmiştik. Direniş yenilgiyle sonuçlanmıştı.
Direnişin kırılmasıyla idare kantin satışını da durdurarak açlık grevinden çıkanları karavana yemeğine talim ettirdi. Oysa günlerce aç kalan bedenin yeniden ağızdan beslenmeye geçmesi öyle kolay değildi. Başlangıçta sindirimi kolay olan besinlerin ölçülü bir biçimde azar azar ve sık sık alınması gerekiyordu. Fakat cezaevi yönetimi baharatlı bulguru, nohut, fasulye ve mercimeği önümüze dayadı. Birçok tutuklu dayanamayıp yiyerek büyük acılar çektiler. Koğuşlar tuvalete çıkan tutukluların ortalığı inleten çığlıklarıyla kulaklarda çınlıyordu. Birçok tutuklu mide bağırsak kanamaları geçirdi. Yüzlerce açlık grevcisinde hemoroid oluştu. İdarenin bu tutumu saldırıların süreceğinin sinyallerini veriyordu.
İdare o güne kadar hiç görülmemiş psikolojik savaş yöntemlerine başvuruyordu. Açlık grevinin sonunda teğmen koğuşlara gelerek revire çıktığında süt içen, bisküvi yiyerek zayıflık göstermiş bazı insanların isimlerini ve kantin borçlarını açıkladı. Kantin borçları olan bu kişilerin adları ve borç miktarları açıklanırken koğuşlarda buz gibi bir ortam oluştu. Tutuklular şaşkınlık içinde kuşkulu gözlerle birbirinin yüzüne bakmaya başladılar. Duyduklarımız cezaevi yönetiminin oyunu muydu, yoksa doğru olabilir miydi? Bu tutum bizde bile kuşku ve kaygıyı iyice derinleştirdi. Bu tavra düşülmesinin önünü almak için bundan sonraki direnişlerde revire çıkılmaması düşüncesini bir önlem olarak düşünmeye başladık.
14 Ağustos 1983 sabahı erkenden büyük bir talan operasyonu başladı. Metris Cezaevi yönetimi direnişten yeni çıkmış, henüz kendini toparlayamamış, direnişin yenilgisini üstünden atamamış tutukluları sindirmek için tam bir fırsat kollamıştı. Talan operasyonu çok yönlüydü, tam bir saldırı paketini içeriyordu. Koğuşlarda ne var ne yok alarak, kırıp dökerek, yatakların içini bile boşaltarak, her yer tam bir çöp yığınına dönüştürülmüştü. Not, doküman, yazı, kalem, gizlenen bir şey bulmak için ranzalar bile söküldü. Tuvalet fayansları kırıldı. Koğuşlarda aranmadık, kırılmadık bir şey bırakılmadı. Eşyalar, yiyecekler, sigara, sabun, deterjan yatağın üstüne döküldü. Kitap, defter, ders kitapları toplandı.
Televizyon, radyolar, tüm ilaçlar, cam bardaklar, piller, tutukluların yetiştirdiği çiçekler kırılıp döküldü. Pelür ve kopya kâğıtlarına, beyaz mektup kâğıtlarına, tükenmez ve dolma kalemlere, kitaplara el konuldu. Masa ve sandalyeler boyanacak diye alındı. Teksir kâğıdı ve kurşun kalemin dışında bir şey bırakılmadı. Sonraları bazı koğuşlara lüzumsuz kitap ve dergilerin arasına porno resimleri konarak mazgaldan içeriye atıldı. Kitaplarımızın arasına çıplak kadın resimleri konulmuştu. Arkasından siz cinsi sapıksınız diye anti-propaganda yapıldı. Her şeyi yasakladılar. Baskı uygulamak, dayak atmak, şiddetin boyutunu artırmak için onur kırıcı aramaları dayattılar. Aramalar sırasında tutuklular sekiz on saat tüm ihtiyaçlarından mahrum bırakıldılar. Açlık grevinden çıkan tutuklular aç susuz havalandırmada bekletildiler. Tuvalet ihtiyaçlarımız bile karşılanmadı. Birçok tutuklu havalandırmanın köşelerine tuvaletlerini yapmak zorunda bırakıldılar. Havalandırmadan içeriye alınırken mahkûmlar çırılçıplak soyundurularak aranmak istendi. Binbaşı Muzaffer Akkaya, Üsteğmen Yalçın Demirel, Üsteğmen Beşler Güzel, Üsteğmen Zafer Güder yenik güçler karşısında muzaffer komutan edasıyla tutukluların görebileceği koridorda gezinmeye başladılar. Artık hangi nedenle koğuş dışına çıkarılırsak çıkarılalım dönüşte kapıda donumuza kadar soyunacaktık. Bu da yeterli olmayıp donlarımızın içine kadar kontrolden geçirilecekti.
Bu dayatmaya öncekiler gibi direndik. Direnenler olarak, sekiz yüz tutuklu hepimiz tek tek dövülerek işkenceden geçirildik. Giysilerimiz yırtılıp parçalandı.
Soyunmayan kişiler ziyarete, avukata, revire, hastaneye ve mahkemeye götürülmüyorlardı. Eylem Birliği davasından yargılanan tutukluların dışındakiler kendi istekleriyle soyunmama kararı aldılar. Koğuştan kendi isteğiyle dışarı çıkmak onur kırıcı bir aratmayı kabul etmek demekti. Eylül ayının ortasına kadar soyunmayı kabul etmeyenler mahkeme, ziyaret, avukat, revir, hiçbir yere çıkarmıyorlardı. Mahkemeler tıkandığından çıkışta fermuar açtırma vb. küçük çaplı yoklamalarla geçiştiriliyor, dönüşte tutuklular zorla soyundurularak kıç falakası çekiliyordu. Mahkemeye çıkacak tutuklulara mazgaldan soyunup soyunmayacağı soruluyordu. Kendiliğinden çıkmayan tutuklular koğuştan zorla alınıyordu.
Koridorda ahlak dışı aramalara maruz kalıp dayak altında mahkemeye götürülüyorlardı. Dönüşte kaba dayak ve kıç falakası çekiliyordu. Bir süre sonra bu işkenceye zorla saç kesme ve bıyık yolma uygulaması eklendi. Zorla soyarak arama, saç kesme ve dövme faslını diğer tutukluların slogan seslerini duymayacağı, işkencelerin görülmeyeceği, cezaevinin kuytu bir yerinde gerçekleştiriyorlardı.
İdarenin ıssız yerlerini tercih ediyorlardı. Amaç bireysel karşı koyuşu kırmak, direnme iradesini aşındırmak, kişileri sindirmekti.
1983 açlık grevinin yarattığı yenilgi psikolojisinin ortadan kaldırılması, yeniden mücadele ve direnme ruhunun geliştirilmesi, bireysel direnişin kitlesel direnişe dönüştürülmesi için direnişin koğuşlara çekilmesini uygun görüyorduk. Bu düşünceye HK, DY, DK, TKP/ML katılmadılar. Tek tip elbise tutukluları olarak direnişi koğuşlarda başlatarak sürdürdük. Bir süre sonra Kawa ve DHB koğuşlarda direniş tavrından vazgeçtiler. DS-K-TİKB üçlü yapı olarak direnişi koğuşlarda sürdürmeye devam ettik. Bizler koğuşlarda kol kola girip direnerek sloganlarımızı haykırırken diğer siyasetten arkadaşlar koğuşun bir köşesine çekilip seyrediyorlardı.
Bazı arkadaşlar koğuş içindeki direnişi doğru bulmasına karşın örgüt kararı diyerek uymak zorunda kalıyordu. Bizler onların yanında direnerek dayak yerken, seyirci kalmak bazılarının zoruna gidiyordu. Bu duruma içlerinde tahammül edemeyip ağlayanlar oluyordu. Örgüt olarak koğuş direnişine katılmamalarının nedenini ?Kitle koğuş direnişini göğüsleyecek durumda değil,? diye açıklıyorlardı. Oysa devrimci tutsaklar koğuşlarda direnmedikleri için
üzüntü ve sıkıntı duyuyorlardı. Direniş cephesinin zayıflamaması için kol kola girişlerde bazı arkadaşlar sıraların başlarında duruyordu. Dayağın çoğunu yiyerek bir kısım zayıf unsurların dökülmesini önlemeye çalışıyorduk.
Askerler mahkemeye çıkacakların isimlerini mazgaldan okuduklarında, koğuş direnişlerine katılmayanlar ön girişteki gazino dediğimiz yemekhane bölümünde toplanıyorlardı. Direnenler ve mahkemelere götürülecek olanlar kol kola girerek işkence ile alınacak tutukluyu askerlere vermiyorduk. Tutuklu cop, tekme, yumruk saldırıları arasında zorla koparılıp aramızdan alınıyordu.
Koridora çıkarılınca ismi tekrar soruluyor, direnişçi ismini söylemeyerek askerlere zorluk çıkartıyordu. İdare mahkemeye çıkarılacak kişinin resmine bakarak götürmek istedikleri kişi olup olmadığını saptamak zorunda kalıyordu. Bazen yanlış kişiyi götürdükleri de oluyordu. Bu nedenle defalarca koğuşlardan yanlış tutukluyu aldıklarından, tekrar tekrar aynı koğuşa operasyon düzenlenerek dayaktan geçiriliyordu. Direnişin ilk günlerinde yoğun saldırılar karşısında diğer tutuklular da slogan atarak destekte bulundular. İdare caydırıcı olmak için saldırının şiddetini artırınca, diğer yapılar slogan atmaktan ve destek sunmaktan da vazgeçtiler.
Koğuş direnişimiz idarenin her türlü insanlık dışı saldırılarına kıç, baldır, sırt, ayak falakası ve saç, bıyık kesme uygulamalarına karşın aylarca devam etti.
Kitabın Künyesi
Adı:Ölüm Bizim İçin Değil
Yazar : Ufuk Bektaş Karakaya
İletişim Yayınları
Kapak Hakkında: Ufuk Bektaş Karakaya, Toptaşı Cezaevi
Editör : Murat Gültekingil
Sayfa : 526
Baskı: 1.Baskı Mart 2011, İstanbul
İçindekiler
KISALTMALAR
Önsöz
İlk Firarım Doğumumdu
Okul Yılları
Büyük Kent Yaşamı, Lise Yıllarım
ve Devrimci Düşüncelerle Tanışmam
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu?ndan (THKO) Ayrılış
İkinci Gözaltı ve Sorgu
Yılmaz Güney?le Karşılaşmam
Toptaşı Cezaevi?ndeki Firar Çalışmamız
Tekirdağ Cezaevi ve İkinci Firar Denemesi
Tekrar Dışarıdayım
12 Eylül ve Cuntanın Gelişi
Cunta Altında
Yeni Görev Alanım Adana
Üçüncü Kez Gözaltı ve Polis Sorgusu
İstanbul-Gayrettepe?de Polis Sorgusundayım
Selimiye Kışlası
Alemdağ Askerî Cezaevi ve Mahkemeler Süreci
Alemdağ Askerî Cezaevi?nde Tünel Çalışması
Metris Askerî Cezaevi?ne Sürgün
8 Temmuz Süresiz Açlık Grevi
Tek Tip Elbise Süreci
Tecrit Koğuşu
Sağmalcılar Özel Tip Cezaevi
1984 Ölüm Orucu
Haydarpaşa Askerî Hastanesi
Aysel Zehir
Adana Köprüköyü Askerî Cezaevi?ne Sevk
Adana Kapalı Cezaevi?ne Sürgün
Seksen Altı Günlük Koğuş Yaşamı
24 Aralık Direnişi
Kırşehir Cezaevi?ne Sürgün ve Firar
Yeniden İstanbul
Yurtdışına Kaçış
? Ölüm Orucu Sürecinde Willy Brand?a Yazılan Mektup
? Fatih?in Ölüm Orucunda Örgüte Yazdığı Mektup
Ölen Yoldaşlardan
Yazı okunma sayısı(5513) Bugün okunma sayısı(0)
Özgünlüğün Politikası / Radikal Bireycilik ve Modern Toplumun Ortaya Çıkışı – Marshall Berman
Bu, modern yaşamın deneyimlerinden ve gereksinimlerinden doğan yeni bir dilin kitabıdır. Öyküsü, dinamik bir ekonomi, akışkan, açık ve çoğulcu bir yaşamın henüz ortaya çıktığı 18. yüzyıl Paris’inde başlar. Bu paradoksal bir çağın başlangıcıdır: Bastırılmış dürtü ve enerjilerin ortaya çıkışına, insanın beceri ve yetilerinin gelişimine kendine yabancılaşma eşlik eder. Sosyalleşen insan, sosyal rolü tarafından yutulan yurttaşa dönüşür. Benlik, ortaya çıktığı dünyada kaybolur. Burada “ne söyleyeceğini tahmin etmek için insanın karakterini bilmeniz gerekmez, sadece çıkarlarını bilmelisiniz.”
Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’un yazarı Marshall Berman’ın rehberliğinde bu kez kişisel özgünlük sorununun politikliğini, modern çağda benlik, toplum ve devletin
(Tanıtım Bülteninden)
Özgünlüğün Erken Dönem Keşfi – Bora Erdağı
Bireycilik üzerine düşünen her okurun yaşadığı bazı sıkıntılar vardır. Bu sıkıntılar hem bireyciliğin kendisinden hem de bireycilik üzerine geliştirilmiş olumsuz söylencelerden beslenir. Söz konusu sıkıntılardaki eleştiriler bir süreliğine askıya alındığında ise, bireycilik literatüründeki bazı yol ayrımları ve bu yol ayrımlarına bağlı tartışmaların olumlu varlığı keşfedilir. Olumlu varlığı keşfedilen tartışmaların büyük çoğunluğunda ana izlek, modern insanın olağan varoluşunun somut temellerini kurma ve geliştirme imkânını bireyciliğin sağladığıdır.
Kadim felsefe, bütünden ve değişim içinde değişmeden kalandan hareket ettiği için, değişim dünyasının insanlarına ancak bireyleşme yolu ile var olma şansı tanır. Felsefî anlamıyla bireyleşme, parça bütün ilişkisi bakımından bireyin kendi olabilme olanağının hangi koşul ve olanaklar çerçevesinde gerçekleşeceğine işaret eder. Modern felsefe açısından ise bireyleşme arayışı kadim felsefenin bireyleşme arayışlarından giderek daha da uzaklaşır. Doğrudan birey/ özne/ tarihsel ve toplumsal çıkar varlığı/ kanlı-canlı hayvansal varlık olarak insan görünmeye başlar, düşünceye ve yaşama kurulur. Dolayısıyla kadim felsefenin metafizik ve ontolojik belirlenim altındaki kader varlığında otantiklik arayışı öne çıkarken modern felsefede epistemolojik ve ideolojik belirlenim altındaki özgür varlıkta özgünlük arayışı öne çıkar. Aslında bu, bireyleşme arayışından bireyciliğe, bütünden parçaya, bağımlılıktan bağlılığa kayış yöneliminin diyalektik ve oldukça özet ifadesidir.
Radikal bireycilik
Marshall Berman, ?Özgünlüğün Politikası?nda, yukarıdaki iki temel konuyu kitabının alt başlığı yapıyor. Biri ?radikal bireycilik?, diğeri ?modern toplumun ortaya çıkışı?. Berman bu ilk çalışmasında tartıştığı temel sorunsalları daha sonraki çalışmalarında iyice geliştiriyor. Özellikle modernizm çalışmalarında temel başvuru kitaplarından biri olan ?Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor?da modern toplumun halet-i ruhiyesini edebiyat ve şehir örgütlenmesi üzerinden tartışmayı sürdürüyor. ?Özgünlüğün Politikası?nın Berman?ın diğer çalışmalarını da koşullayan ayırıcı bir özelliği var: Modernizm ilk kez insanın kendi olma olanaklarına kapı aralar. Fakat bu kapı aralandıkça ortaya çıkan deneyimlerin oluşturduğu görünüm bir yönüyle, özellikle aydınlanma ideolojisinin oluşturduğu bağlam içinde felaketsi hal alır, diğer yönüyle her tikelin varolmasını sağlayacak yaşamı üreten olanakları ortaya serer. Berman?ı burada olumlu yönle ilgilenmeye iten, pre-modern dönemin çelişkiler içindeki yaratıcılık çabasının basit bir diğerkâmlık ve iyimserlikten daha fazla anlamlara sahip olduğu inancıdır. Başka ifadeyle Berman, ?Antik dünyanın kapısında ?Kendini Bil? yazılıydı. Yeni dünyanın kapısına ?Kendin Ol? yazılmalıdır? diyen Oscar Wilde?ın çağrısını düstur edinir.
Yarayı iyileştirecek olan
Berman, ?Özgünlüğün Politikası?nda Montesquieu?nun ?İran Mektupları?, Rousseau?nun ?Emile?, ?Yeni Heleoise?, ?İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı?, ?Toplum Sözleşmesi? çalışmalarına yoğun göndermeler yapar. Bu çalışmaların ortak yanı ?benliğin keşfi?, ?benliğin oluşturulması?, ?benliğin reddi? ve bütün bunların bağlamında özgünlüğün nasıl ortaya çıktığını belirlemesidir. Modern insanın oyun ve keşif, başkaldırı ve itaat, ahlak ve politika, yabancılaşma ve özgürlük gerilimi içinde oluşturduğu serüveninin bireysel ve toplumsal boyutlarını ele almak Berman için, Hegelci tanınma pratiklerini göz önüne almayı gerektirir.
Tanınma felsefesi açısından özellikle ?İran Mektupları?ndaki Özbek?in kendini keşfi ve oldurması, benzer şekilde ?Emile?deki eğitimin olma durumunu nasıl yarattığı, paradoksal bir şekilde ortaya konur. Berman açıkça şu iki şeye inanır: İlki, ?İran Mektupları?nın radikal bireyciliği, radikal eşitlikçiliği doğurur. Eğer tüm bireyler, kendi kişisel amaçlarını gerçekleştirirlerse, hiçbir insanın amacı diğerinin amacından önemli sayılmaz.? İkincisi, Hegel?in ifadesinde olduğu gibi, ?Yarayı açan el, yarayı iyileştirecek elin ta kendisidir.?
?Özgünlüğün Politikası?na temel sorunsallarına ve özellikle Berman?ın akıcı ve canlı örnek çözümlemelerine alışık olanlar için, Berman?ın bu ilk kitabında bireycilik tartışmalarına özgün bir katkıyı bulacaklarını ifade etmek yanlış olmaz.
Marksist hümanizmin özgünlük politikası – Yücel Kayıran
(04/03/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
Marshall Berman, ?Özgünlüğün Politikası?nda, kendi olmaklığa işaret eden ?özgünlük? kavramını, kültürel yaşamın merkezinde bulunun bir dizi tutku ve ideali tanımlamak için kullanıyor. ?Kimlik?, ?özerklik?, ?bireysellik?, ?öz-gelişim?, ?kendini gerçekleştirme? kavramları da, özgünlük kavramının sığası içinde yer alıyor. Bu arada özgünlük kavramını açmakta biraz fayda var. Çünkü özgünlük terimi, Türkçede kavramsal olarak doğru yerini bulmuş değil. Terim, Türkçenin günlük kullanımında, doğal bireysellik veya kendi olmaklıktan çok, buluş ve yenilik bağlamında telaffuz edilmektedir. Özgünlükle Berman?ın kastettiği, sanırım bir sahicilik durumudur; ama bu sahicilik, insanın, eğitim ve deneyim yoluyla kendi doğasını keşfetmesinin sonucunda ortaya çıkan bir sahiciliktir. Dolayısıyla özgünlük, insanın kendisi olması, insan doğasının dünyevi hale gelmesidir. Bu yargı biraz tuhaf görülebilir. Çünkü özdeşlik ilkesi gereği, insan zaten kendisi değil midir, kendisiyle özdeş değil midir? İnsan kendisi değil ise, başka nedir? Bu durumda insan nasıl olur da kendisi olmaya çalışır? Dahası özgünlüğün, kendiliğin bir ideal olması da ne demektir? Marshall Berman?ın temel problemi nedir?
Berman?ı ?Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor? kitabından tanıyoruz. ?Marksizmle Maceram? da tercüme edilmişti. ?Özgünlüğün Politikası?, ?Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor?un önceli. Bunu özellikle belirtiyorum çünkü Berman?ın bu iki kitabı arasında problematik bir devamlılık söz konusu. ?Özgünlüğün Politikası?, modernite ve modernizm sosyolojisinin düşünürü olan Berman?ın teorik yolculuğunun başlangıcını, yani kendi problemini keşfettiği uzamın bağlamını dile getiriyor. Sosyoloji, pozitif bir bilim olma iddia ve çabasından vazgeçeli beri, sosyologlar, gerçeklikteki toplumu değil, yazarların, sanatçıların ve filozofları metinlerindeki toplum tahayyülünü irdeleme konusu ediniyor. Bu bağlamda yapılan toplum felsefesi değil ama buna ?toplumbilimsel felsefe? demek mümkün olabilir mi? Norbert Elias?ı hesaba kattığımızda, sosyolojinin, pozitivizmin dışında felsefeyle bakışımlı olarak ilerlediği bir kulvar da olagelmiştir aslında. Berman?ı, Elias sonrası kuşaktan, bir 68?li. New York Üniversitesi?nde siyaset teorisi ve şehir sosyolojisi üzerine dersler veren Berman, ilk kitabında, insanın varoluşunda modernlik fenomeninin ortaya çıkışı bakımından Paris?i irdelemektedir; ikinci kitabında ise, Petersburg?u.
Aslolan Elyazmaları?dır…
Gerek özgünlüğün politikası fikrinin nasıl doğduğuna, gerekse ?Özgünlüğün Politikası? ile ?Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor? arasındaki problematik devamlılığa ilişkin, kaynak yapıcı anekdotları ?Marksizmle Maceram?da bulmak mümkün. Berman?ın ?çıkış? yolunu, ?1844 El Yazmaları? belirler. Berman?ın problemi açısından önemli olan, Elyazmaları?nın, ?bildung? ile yabancılaşmış emek arasındaki çatışkıyı dile getiriyor olmasıdır. Kendiliğinden bir süreç olan kültürden, eğitim yoluyla kültürlü kılınmak anlamına yakın olan ?bildung? kavramı, ?kendini bulma?, ?öznellik?, ?kimlik?, ?kendini geliştirme?, olduğun kişi olma? gibi fikirleri de kuşatan bir kavramdır.
Berman?ı önce ?Özgünlüğün Politikası?nı, ardından ?Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor?u yazmaya sürükleyecek olan bu teorik ve problematik bağlam, bugün hâlâ iki bakımdan önemli. İlkin; modernlik fenomenine ilişkin tahayyülün neliği bakımından, ki bu tahayyül sık sık kapitalizm fenomeniyle birbiri içine geçirilmekte ve birbirine karıştırılmaktadır. İkincileyin; Türkiye solunda yaşanan ve ancak unutularak rafa kaldırılan ?bireyci-toplumcu fikir çatışmasındaki geriliminde?, eksik kalmış, yani geliştirilememiş olan Marksist bireysellik düşüncesinin olanaklılığı ve neliği bakımından. Geçmeden belirtmek isterim: Bizde de, ?1844 El Yazmaları?nın önemine dikkat çeken fikir yazarlar oldu, fakat bu yapıtın neden önemli olduğu düşüncesinden bir bireysellik kuramı çıkarılamadı, daha önemlisi söz konusu dönemde yaşanılan ?bireyci-toplumcu gerilimi?ni aşacak bir tahayyüle bile işaret edemedi.
Berman, kendisini ?Özgünlüğün Politikası?nı yazmaya götüren nedenlerden birine, 1850?lerin başından 1950?lerin (Türkiye?de 2010?ların) sonuna kadar, Marksist radikallerle karşıtları arasındaki tüm tartışmalarda, her iki tarafın da, kapitalist ekonomi ile liberal devleti, ?bireycilik? ile ilişkilendirdiğine, radikal hedefleri, ?bireyselliği? yadsıyan bir ?kolektivizm?e eşitlemiş oldukları yanlışına dikkat çekiyor. Berman?a göre, ?Özgünlüğün Politikası?nda gösterilmesi hedeflendiği gibi, bireysellik Marksizm?in radikal hedeflerinden biridir ve kolektivizme eşitlenemez. Tam tersine, kolektivizm, kapitalist ekonomi ile liberal devletin hedefidir. Kapitalist ekonomi ve liberal devlet, bireyin çeşitliliğin göre değil, kolektifleştirilmiş tek tip bireye göre üretim yapar. Kapitalizmin doğası gereğidir bu; kolektifleştirilmiş tek tip bireye göre üretim, bireyin çeşitliliğine göre üretimden daha ucuz ve daha karlıdır. ?Başarısızlık doğal güçsüzlükten değil, düşük eğitimden kaynaklanır.?
Berman, kendi teorisini, ?Marksist hümanizm? olarak tanımlamasının dayandığı temel nokta da bu ayrıma dayanmaktadır. Berman?ın hümanizmi, insanların büyük çoğunluğunu hepten ruhsuz olarak gören burjuva sınıfının elit ve seçkinci hümanizmi değil, insanın gerek kendi doğasıyla ve gerekse diğer insanlarla kendisi arasındaki yabancılaştırmayı ortadan kaldırmayı hedefleyen bir hümanizmdir. Berman?a göre, bu, Elyazmaları?ndaki komünizm hayalidir. Berman?ın, ?özğünlüğün politikası? diye adlandırdığı fikir, ?bireyselliğin yutulmadığı ve feda edilmediği, tersine bütünüyle geliştirildiği ve açıkça ifade edildiği ideal bir topluluk rüyasıdır?. Özgünlüğün Politikası, işte, bu hayalin oluşmasına yol açan sürecin, yani Elyazmaları?nın teorik öncesini, Elyazmaları?na giden teorik süreci, yani Montesquieu ile Rousseau?yu, kendilik problemi açısından irdeleyen sürecin adıdır.
Kendilik sorunu, bilindiği gibi felsefenin, orada da ontolojinin bir temasıdır. Bir şeyin, ontolojik bir sorun olması demek, o şeyin, sorun olmasını sağlayan nedenin, o şeye içkin olması, o şeyin kendi varlığından gelmesi demektir. Dolayısıyla bu bağlamda kendi olmaklık sorunu, kişinin kendi varoluşu ve kendi yönelimi bağlamında irdelenir. Berman?ın çalışmasını ayırıcı kılan özellik, tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Berman, kendilik sorununu, felsefi bir problem olarak değil, tarihsel ve toplumsal bir problem olarak ele alıp irdelemektedir. Yani Berman?ın çalışması herhangi bir inceleme çalışması değil, felsefi tezi olan çalışmadır; ve Berman, kendilik veya kendini gerçekleştirme denilen şeyin, politik ve toplumsal nedenlerle kesintiye uğradığını ve kendilikin kendine yabancılaşmaya dönüştüğünü ileri sürmektedir. Dolayısıyla yabancılaşma ontolojik bir sorun değil, tarihsel bir sorundur ve siyasal ve toplumsal tahakkümün sonucudur.
Berman?a göre, insanın kendisi olmasını, yani doğal benliğini tehdit edip yutan, toplumsal benliğidir. İnsanların gerçekte oldukları kendiliğindenlikleri, oynamak zorunda bırakıldıkları toplumsal roller tarafından baskılanır ve doğanın ürettiği insan çeşitliliği toplumun talep ettiği tekdüze karakter tarafından harap edilir. Örneğin Berman?a göre, Montesquieu?nün gösterdiği gibi, ?cinsellik, insanoğlundaki Doğa?nın ve dolayısıyla benliğin en canlı ifadesidir; cinsellik her bireyin sadece zevk aldığı değil, gerçekte kendini tanımladığı bir ortamdır.? İnsanın kendisi olmasını engelleyen bir diğer neden politiktir. ?Baskıcı bir toplum, insanların sosyal kimlikleriyle gerçek kimlikleri arasında bir uçurum oluşturur.? Benlik ile dünya arasında oluşturulan bu gerilin, yabancılaşmaya yol açar. Bu ilk defa Rousseau tarafından keşfedilecektir. Bu keşif bugün ertelenmiş gözüküyor.
Kitabın Künyesi
Özgünlüğün Politikası
(Radikal Bireycilik ve Modern Toplumun Ortaya Çıkışı)
Marshall Berman
Sel Yayıncılık / Düşünsel Dizisi
Çeviren: Nursel Yıldız
Sel Yayıncılık
2011
292 sayfa
Yazı okunma sayısı(4693) Bugün okunma sayısı(1)
“İkiye Bölünen Vikont” – Tahir Ürper
?Bazen insan kendini eksik sanır, oysa sadece gençtir.?
İnsanın her zaman hayatın başka tatlarını tatma özlemi içinde olduğunu varsayarsak, kendine masallar anlatan bir çocuğun; yarattığı masum bir masalın kahramanı olabilme mücadelesini gösterebileceğini unutmamak lazım.
?Yeniyetmeliğin eşiğine ulaşmıştım, ama hâlâ ormandaki büyük ağaçların kökleri arasında saklanıp kendime masallar anlatıyordum. Bir çam iğnesi benim için bir atlı, bir saray kadını ya da bir soytarı yerine geçebiliyordu; onu gözlerimin önünde devindiriyor, sonu gelmez masallar anlatarak kendimden geçiyordum. Sonra bu düşlerden utanıyor, kaçıyordum oradan?
Karanlık bir iç dünyanın saltanatını
Savaşta masumiyetini kaybeden çok kişi vardır -ki bunlardan bazıları da kahraman olarak topluma mal olmuşlardır. Oysa savaştaki bütün kahramanlar birer katilden ibarettir. Toplum sadece bir tarafını görür. Kendi ihtiyacını karşılayan yanı, kendi ahlak açlığını doyuran tarafını, kendi çıkmazını aştığını düşündüğü yanı tanır ve yüceltir.
Italo Calvino? nun İkiye Bölünen Vikont adlı romanında tam da böyle bir durum vardır. Vikont iyi ve kötü olarak ikiye bölünmüştür. Karanlık ve aydınlık diye anlaşılabilir. Bu Ortaçağ Avrupa?sının bir resmi olarak da yorumlanabilir. Kötülüğün hüküm sürdüğü coğrafyanın her zaman yolcuları vardır, kendini besleyen haksızlığın işaretleri olarak.
Vikont Medardo ikiye bölünmüştür. Önce kötü yanıyla tanışıyoruz. Ölüm kusmak onun en iyi bildiği görevdir. Calvino bu romanında bir çocuğun gözünden olayları anlatır. Bir çocuğun tasalığı ve iyiliği algılanışı nasıl gerçekleşir? İlk başta bu algılanış bir zihin bulanıklığı getirir. Bu da bize her görünen ya da her inanılan şeyin sarsılabilir bir tarafının olduğunu gösterir. Medardo çocuğun dayısıdır. Dolayısıyla çocuğun yakınıdır. Onu daha iyi tanıma olanağı verir. Fakat İtalo ilk başta sadece Medardo?nun kötülük yanını gösterir hiç acımadan. Sonra iyi bir yanının olduğunu ona gösterir daha doğrusu iyi olan Vikont karşısına çıka gelir. Böylece aydınlığın karanlıkla buluşması sağlanır ya da uzlaşı için ilk adım atılır. İkiye bölünmek iyidir, hayatı yeniden ve daha iyi anlamamızı sağlar.
Tasso?nun Kurtarılmış Kudüs?ü okuyan güzel Pamela?ya Medardo (iyi olan) şöyle der: ?İkiye bölünmüş olmanın iyi tarafı şu ki Pamela, yeryüzündeki her erkeğin, her kadının, her şeyin kendi eksikliği konusunda duyduğu acıyı anlıyorsun. Bütünken anlamıyordum, dört bir yana ekilen acıların, yaraların arasında, bütün olmayan birinin inanma yürekliliğini gösterebileceği bir ortamda sağır, iletişimsiz deviniyordum. Sadece ben değil Pamela, ben bölünmüş, parçalanmış bir varlığım, ama sende, herkes de. Artık ben daha önce, bütünken tanımadığım bir kardeşliğe sahibim, yeryüzündeki bütün sakatlıklarla, eksikliklerle kardeşim.? *
Karanlık ve aydınlık, bireyin iç dünyasında uzlaşma yolunu arar. En güzel uyum yeri orasıdır. Birbirine tahammül etme ya da tahammül etmeme alanı olarak hep insanın yüreği olarak gösterilmiştir edebiyatçılar. Bütün devrimleri, yıkımları bireyin iç dünyasında yaşatmışlardır.
?Kötü ruhlarda sapık düşüncelerin bir yılan sürüsü gibi çöreklenmediği, erdemli ruhlarda ise dünya nimetlerine sırt çevirmenin, özverinin çiçek açmadığı ay ışıklı bir gece yoktur.?
Bir yanı eksik olan insanın diğer yanını özleme duygusu gayet normaldir. Yalnız her iyilik mutluluk getirmez. İyiliği temsil eden Vikont gelmeden önce cüzamların kaldığı köy, eğlence ile doludur.
?Cüzamlılar, benim onuruma olduğumu sandığım küçük bir konser veriyorlardı. Bazıları yayı abartılı bir biçimde gererek kemanı bana doğru eğiyor, bazıları da teller üzerinde inip çıkan tuhaf kuklalar gösteriyorlardı bana.?*
İyi Vikont geldikten sonra cüzamlılar kendi acılarıyla yüzleşmeye başlarlar. Artık eğlence yoktur. Hüzün Pratofungo?ya dağılmıştır artık.
?Âlem yapmak olanağından yoksun kalan cüzamlı kadınlar, birden hastalıklarıyla baş başa kalmışlardı, geceleri ağlayarak, umutsuzluğa kapılarak geçiriyorlardı.
İki yarıdan, İyi, Tasalı?dan daha kötü, denmeye başlamıştı Pratofungo? da?*
İkiye bölünmek iyidir. İnsanı olgunlaştırır.
Yazan: Tahir Ürper
Diyarbakır Okuma Kulübü
(Diyarbakır Sanat Merkezi)
Alıntılar:
*İkiye Bölünen Vikont
Kitabın Künyesi:
Atalarımız (İkiye Bölünen Vikont)
Italo Calvino
Çeviren:Rekin Teksoy
Yky Yayınları
Yayın Tarihi: Nisan 2010
82 sayfa
Yazı okunma sayısı(4523) Bugün okunma sayısı(0)
Ne Var Ne Yok? / Beş Film Ayrıntısında Bir Günün Öyküsü – Vladimir Mayakovski
“Sizin için sinema bir gösteri, benim içinse, neredeyse, dünyayı bir kavrama biçimi. Sinema, devinimin taşıtıdır. Sinema, yazının yenilikçisidir. Sinema, estetiğin yıkıcısıdır. Sinema, yürekliliktir. Sinema, sporculuktur. Sinema, bir düşünce dağıtımcısıdır.
Ama bugün sinema hastalıktır. Kapitalizm gözlerini altınla boyadı. Kurnaz girişimciler elinden tutup istedikleri yöne sürüklüyorlar onu. Gözü yaşlı küçücük konularla yürekleri titretip ceplerini dolduruyorlar. Bu sona ermeli artık.”
Şiirleriyle tanıdığımız Mayakovski, yıllarca sinema emekçiliği de yapmış, birçok senaryoya imza atmış bir isim. Şairin, filme çekilmemiş ‘Ne Var Ne Yok?’ adlı senaryosu Samih Rıfat çevirisiyle ilk kez Türkçeye çevrilmiştir.
Birçok senaryoya imzasını atan Mayakovski, ‘Ne Var Ne Yok?’ta bir şairin bir gün içinde yaşadıklarını anlatıyor. Üstelik o şair kendisinden başkası değil.
Mayakovski’nin, deyim yerindeyse üstüne titrediği bir senaryodur ‘Ne Var Ne Yok?’. Onun için ‘bir ilke yapıtı’dır. Çünkü dönemin dünya sinemasında yeni anlatım teknikleri denenmekte ve Sovyet sineması bu yeniliklerin uzağında durmaktadır. Bu uzaklığı, defalarca elden geçirdiği senaryosuyla aşmak ister Mayakovski. ’Altına Hücum’da Chaplin’in tavuğa dönüşmesi, ‘Parisli Kız’da geçen trenin gölgesi onda büyük bir hayranlık uyandırır.
‘Yabancı sinemanın başarılı örnekleri’ olarak kabul ettiği bu filmlerin etkisiyle ‘Ne Var Ne Yok?’u yazar Mayakovski. Ama yazdığı gibi de kalır. Sovyet film yapım ve işletimini yürüten bir kurum olan Sovkino, senaryonun çekimine onay vermez. Tıpkı senaryoda şairin karşılaştığı engellerden biri gibi. Doğrusu rastlantı da sayılabilecek bir şeydir. Mayakovski’nin yaşadığı; senaryoda şairin başına gelenler adeta tekrarlanır. Mayakovski, yaşadığı bu deneyimin ardından, Sovyet sinemasının içine girdiği olumsuzlukları eleştiren bir metin kaleme alır; ‘Yetişin’.
Kitapta da yer alan metin, hem Mayakovski’nin neden bu senaryoyu yazdığını, hem de nasıl bir haksızlığa uğradığını anlatır. Sorular sorar, yanıtlar verir. İşte, yanıtını içinde taşıyan bir soru: “Neden sanat ve kültür işlerinin kararlarında muhasebecinin oy hakkı vardır da sanat ve kültür emekçilerine, kendi hesap işlerinde danışılmaz bile?”
Ne var ne yok, ya da nasıl yaşıyorsunuz, hayatla aranız nasıl?.. Mayakovski, son derece basit görünen bu soruların yanıtını vermeye çalışır senaryosunda. Ve sinema emekçileri için söyledikleri hep hafızalarda kalır: “Yönetim kurulları geçip gider, sanat kalır. ”
Erdal Doğan, Radikal Gazetesi, 25.09.2000
Mayakovski kitabın ön sözünde sinemaya bakışını şöyle anlatmaktadır:
Sizin için sinema bir gösteri,
Benim içinse, neredeyse, dünyayı bir kavrama biçimi
Sinema, devinimin taşıtıdır.
Sinema, yazının yenilikçisidir.
Sinema, estetiğin yıkıcısıdır.
Sinema, yürekliliktir.
Sinema, sporculuktur.
Sinema, bir düşünce dağıtımcısıdır.
Ama bugün sinema hastalıktır. Kapitalizm gözlerini altınla boyadı. Kurnaz girişimciler elinden tutup istedikleri yöne sürüklüyorlar onu. Gözü yaşlı küçücük konularla yürekleri titretip ceplerini dolduruyorlar.
Bu sona ermeli artık.
Kimimize saçma gelecek bu kitabı okurken, gözümüzün önünden geçen film şeridinde gerçek dışı kalabilecek fanatizmin etkisi beynimizi kurcalayarak, bizi akıl odalarımızda farklı bir yolculuğa çıkarabilir ve uyanıp baktığımızda aslında bütün hayatların aynı olduğunu sadece düşünce ve yorumlarımızın biraz farklı olduğunu görebiliriz.
Kitabın Künyesi
Ne Var Ne Yok?
Beş Film Ayrıntısında Bir Günün Öyküsü
Vladimir Mayakovski
Çev. Samih Rifat
Sel Yayıncılık,
1.Baskı Yılı: 2000
67 sayfa
Yazı okunma sayısı(751) Bugün okunma sayısı(1)
Şeriat Böyle – Turan Dursun
“Şeriat Böyle” adlı kitap, Turan Dursun’un, Prof. İlhan Arsel aracılığıyla tanıştığı Erkan Boynuince ile mektuplaşmalarını ve “Şeriat Böyle” adlı bir film senaryosunun özetini içeriyor. Okur, Turan Dursun’un bir film senaryosu üzerinde çalıştığını ve bunu bitirmek üzere olduğunu, yazarın çeşitli mektuplarından ve yazılarından hatırlayacaktır. Bu senaryonun elinizdeki kitapta yer alan özeti (sinopsis) ve mektuplar, yazarın ABD’de yaşayan dostu Erkan Boynuince’nin arşivinden alınmıştır ve ilk kez yayımlanmaktadır. Kitabı, İlhan Arsel’in
Kitabın Künyesi
Şeriat Böyle
Turan Dursun
Sunuş : İlhan Arsel
Kaynak Yayınları / Turan Dursun ve Aydınlanma Dizisi
İstanbul, 1997
71 sayfa
Yazı okunma sayısı(2190) Bugün okunma sayısı(2)
Türk Sinemasında Sansür
“Türk Sinemasında Sansür” adlı kitap, Kasım 2000 yılında Kolektif Kitle Yayınları’nca Burçak Evren, Hasan Bülent Kahraman, Aziz Nesin, Nijat Özön, Agah Özgüç, Metin Erksan, Onat Kutlar, Atıf Yılmaz, Çetin Öner, Atilla Dorsay, Ahmet Soner, Vedat Türkali, Işıl Özgentürk, Tuncel Kurtiz, Gani Turanlı, Yavuz Özkan, Halit Refiğ, Ahmet Boyacıoğlu, Hilmi Etikan, Mediha Sağlık, Muzaffer Hiçdurmaz, Özcan Çetin, Serap Öztürk, Turhan Gürkan imzalı ortak bir yapıt.
“Örneğin; 1966 ?İstanbul Dehşet İçinde? filminde, bir otomobilin sol lastiği patladığı için film sansüre uğruyor.
1944?de Faruk Kenç?in çektiği ?Günahsızlar? (Bir köy delikanlısı nasıl bir kahpenin kızına aşık olabilir?!) gerekçesiyle sansüre uğruyor.
1952?de Metin Ersak?ta daha ilk filminde sansürle tanışan bir yönetmendir. ?Karanlık Dünya? filmi. (Film sahnelerinde ekinler cılız çekilmiş, köylüler fakir gösteriliyor diye film sansürleniyor.)
1975′de S .Duru. Vedat Türkali ? Kara Çarşaflı Gelin? filmini yasaklayan sansürcüye ?kara Beyinli ? dediği için sekiz aya mahkum olur.
1975′de E.Eğilmez. Rıfat Ilgazın?ın ? Hababam Sınıfı? ise ?Türkiye de böyle bir sınıf olmadığı ? gerekçesiyle çekilene dek uzun bir sansür mücadelesi veriyor.” Kitaptan alıntı
“Eğer yoksulluğu, adaletsizliği, haksızlığı, sömürüyü, insanın insanca yaşamasını engelleyen koşulları önleyecek gücün yoksa -ya da daha kötüsü böyle bir niyetin yoksa- o zaman bir süpürgeyle bütün sorunları halının altına süpürüp halıyı üzerine örtersin. Olmayan, daha doğrusu yok sayılan sorunlar insanın başını ağrıtmaz. Gerçekler seni sıkıntaya sokuyorsa onları yok saymaktan daha iyi bir çözüm yoktur. Özellikle toplumsal sorunlar ve cinsellik konusunda ikiyüzlülük ve çifte standardın egemen olduğu bir toplumda başka çare de yoktur zaten. Gerçeklerden kaçarak, gerçekleri yok sayarak nereye gelinebilir. Yanıt çok basit: Günümüz Türkiye’sine. 2000 yılında ülkemizin ne durumda olduğunu hep birlikte yaşıyor ve görüyoruz.
Türk sinemasının gelişememesinin, uluslararası düzeyde başarılar kazanamamasının en büyük nedeni sansürdür. Bu rezaletin sorumlularının çoğu artık yaşamıyor, kimsenin de onlardan hesap sormak gibi bir niyeti de yok. Ancak bu olayların unutulup gitmesine de gönlümüz razı değil. Ankara Sinema Derneği olarak amacımız Türk sinemasında sansürü yaşamış kişilerin anılarını, uzman kişilerin görüşlerini, bu konuda bilgisi olmayan genç kuşaklara aktarmak, ayrıca etkisini kaybetmiş gibi görülen ancak hala var olan sansürü yeniden tartışmaya açmaktır. Kitabımız çok yazarlı olmaktan başka ayrıca çok amaçlı. İsterseniz bir mizah kitabı ya da bir tarih incelemesi veya bir Shakespeare trajedisi gibi okuyabilirsiniz. Ancak biz “Türk Sinemasında Sansür”ün her şeyden önce güncel bir kitap olduğunu düşünüyoruz. (Arka Kapak)
Kitabın Künyesi
Türk Sinemasında Sansür
Kolektif Yazar: Burçak Evren, Hasan Bülent Kahraman, Aziz Nesin, Nijat Özön, Agah Özgüç, Metin Erksan, Onat Kutlar, Atıf Yılmaz, Çetin Öner, Atilla Dorsay, Ahmet Soner, Vedat Türkali, Işıl Özgentürk, Tuncel Kurtiz, Gani Turanlı, Yavuz Özkan, Halit Refiğ, Ahmet Boyacıoğlu, Hilmi Etikan, Mediha Sağlık, Muzaffer Hiçdurmaz, Özcan Çetin, Serap Öztürk, Turhan Gürkan
Kolektif Kitle Yayınları
İstanbul, Kasım 2000, 1. Basım
“Türk sineması sansürle tanışması 1919?da Ahmet Fehim tarafından çekilen ?mürebbiye? filmiyle olur. Bu film Hüseyin Rahmi Gürpınar?ın , Osmanlı toplumundaki alafranga merakını eleştirmek için yazdığı romandan sinemaya uyarlanmıştır: filmin kahramanı Fransız mürebbiye, çalıştığı konaktaki bütün erkekleri baştan çıkaran, olumsuz bir kadın kimliği taşıdığı için sansüre uğrar. Filmin Anadolu?ya dağılımı işgalciler tarafından engellenir.
Cumhuriyet döneminin sansür uygulamaları ise çok daha ağır olacaktır.1930?a dek filimler için sansür yetkisi her ilde valiyi temsilen yerel polisler tarafından kullanılıyor. 1932?de yerli filmler için senaryo sansürü zorunlu hale getiriliyor, 1939?da ise ?Filmlerin Ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname? çıkarılıyor ve devlet sansürü Demokrasinin kılıcı gibi sallanıyor Türk sinemasının üzerinde. Daha sonra senaryo aşamasında iken ,sansürle doğan Türk sinemasında yasaklardan nasibini almayan yönetmen yok gibi. Örnekler o kadar çok ki !
Örnek 1: 1944?de Faruk Kenç?in çektiği ?Günahsızlar? ( Bir köy delikanlısı nasıl bir kahpenin kızına aşık olabilir?! ) gerekçesiyle sansüre uğruyor.
Örnek 2: 1949 yönetmen Lütfi Akat film hepimizin de anımsayacağı gibi ? Vurun Kahpeye? bir Türkan Şoray klasiği.
Örnek 3 : 1966 ?da Yılmaz Güneyin oynadığı ?Hudutların Kanunu? uzun uğraşlardan sonra ancak yurt içinde gösterim izni alır.
Örnek 4 : 1952?de Metin Ersak?ta daha ilk filminde sansürle tanışan bir yönetmendir. ?Karanlık Dünya? filmi.( film sahnelerinde ekinler cılız çekilmiş, Türk köylüsü fakir gösteriliyor film de ! )
Örnek 5: 1961 Fakir Bayburt?un romanından uyarlanan ?Yılanların Öcü? ( toprak mülkiyetini eleştirmekten) sansüre takılanlardan, daha ilk gösteriminde ? Kahrolsun Köminstler ? sloganı atan bir grubun baskınına uğruyor.
Örnek 6: 1966 Halit Refiğ?in ?Haremde Dört Kadın? ( şanlı tarihimizi ?Osmanlı- kötüleyen sol bir film)
Örnek 7 : ?Yorgun Savaşçı?nın? başına gelenler tarihinde ender rastlanan türden. 12 Eylül yönetiminin ve dönemin başbakanı Bülent Ulus?un emri ile yakılıyor. Gerçi Halit Refiğ kitapta ?Yorgun Savaşçı ?ya uygulanan sansürün kaynağı ? Türkiye Cumhuriyeti çok başka yerde aranmalıdır.? Diyerek sol ideolojiyi gösteriyor ama kitap bu bakışın bir tekzibi aslında.
Toplumcu filimler bir yana , ?sol? kelimesine dahi izin vermiyor sansürcüler.
Örneğin ; 1966 ?İstanbul Dehşet İçinde? filminde , bir otomobilin sol lastiği patladığı için film sansüre uğruyor.
Örnek 8 : 1962 S. Doğan ?Şöförün Karısı? adlı filimde ?kazancımızı ortaya koyar beraber harcarız? diyecek ama sansür ?bir kominizm propagandası sezdiği için ? bu cümleyi söyletmiyor.
Örnek 9: 1975 S .Duru . Vedat Türkali ? Kara Çarşaflı Gelin? filmini yasaklayan sansürcüye ?kara Beyinli ? dediği için sekiz aya mahkum olur.
Örnek 10:1975 E.Eğilmez. Rıfat Ilgazın?ın ? Hababam Sınıfı? ise ?Türkiye de böyle bir sınıf olmadığı ? gerekçesiyle çekilene dek uzun bir sansür mücadelesi veriyor.
Örnek 11: 1981 ?Yol? filmine emeği geçen sinemacılar idamla yargılanıyor. İstanbul da oğlunu okutmak için mücadele veren bir seyyar satıcının hikayesini anlatır ? At? (1981) filmin çekiminden sonra Ali Özgentürk göz altına alınınca dostlarının çabasıyla tamamlanıyor film. ?Hiçbir film yarıda kalmaz , hele de yönetmeni içerdeyse? diyen Zeki Ökten geçiyor montaj masasının başına.
Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali sansürcülerin gözünde zaten sabıkalıdır.Orhan Kemal bir çok senaryosunu takma isimler kullanarak yazmak zorunda kalmıştır.” Kitaptan alıntı
Yazı okunma sayısı(1745) Bugün okunma sayısı(2)
Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler – Oktay Rifat Horozcu
?Ölümle burun buruna bir gençlik boyu/ Sıtmasında vereminde Anadolu`nun/ (?) Yaşamak bir yürek işçiliği günümüzde/ Ölümün anlamı değişti bir de.?
Oktay Rifat?ın 1945 yılında yayınladığı “Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler”de doğa gerçekliğinin bir parçası olarak öne çıkar. Ve doğayla olan tutkulu duygusal bağ, neredeyse sonraki tüm kitaplarının kopmaz parçası olacaktır. `Çocuk` imgesinin yine belirgin olması yanında, yoğun bir hiciv ve toplumsalcılık ön plana çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı `nın kaosu ironik lanetlenirken çocuğun bu savaş içindeki özellikli masumiyeti toplumsalcı bir algıyla kutsanır. Öte yandan duygu yüklü gündelik hayat tabloları, yoğun ve hakiki aşk duygusunu, hayata dair bir bohem duruş ve bunların tümünü
?Oktay Rifat, Elleri Var Özgürlüğün?den son kitabı Koca Bir Yaz?a kadar yazdığı şiirlerde hayatı bütünselliği ve olanca ayrıntı zenginliğiyle yansıtabileceği yüksek bir üslup yarattı. Bu son döneminde Oktay Rifat ufkun ötesine bakarak var olmanın gizlerini okuruyla paylaşan cömert bir bilge gibidir. Adalet, özgürlük, zamanın geçişi onun hâlâ önem verdiği temalardır. Ama ilk şiirlerinin delifişek neşesi yerini filozofça bir gülümseyişe bırakmıştır.?
(Cevat Çapan)
?Yaşamda en önemli şey ?essah? olmaktı onun için. Duyguda, sözde, davranışta gerçekten yana olmak, yalan söylememek, en büyük, belki de tek erdemdi. Nasıl insan yalan söylememeliyse, şiir de, sanat yapıtı da söylememeliydi. Bir onur ve varoluş sorunuydu bu.?
(Samih Rifat)
?Oktay Rifat?ta şiirsel konjonktür büyük inip çıkmalar gösteriyor. Her değişiş bir öncekinin bazı yönlerden tam tersiymiş izlenimini uyandırıyor okurda. Yalnız bunların kimlik değiştirmeyle ilgisi yok (?) başta yadırgansa da, birbirinin tersi olarak belirmiş dönemler ve bu dönemlerin ürünleri birbirine bağlanıyor; eklem yerleri o ters çıkış noktaları olmak üzere.?
(Cemal Süreya)
Orhan Kahyaoğlu?nun 12.10.2007 tarihinde Radikal Gazetesinde Oktay Rifat üzerine ‘Dilsiz ve çıplak’ bir şiir adlı yazısı
Oktay Rifat 60′larla ironiden, önceki dönem şiirlerine oranla uzaklaşır. O, toplumsalcı bir şairdir, ama bu şiire mantığı hiç sokmaz. Duygu, aklı ezip geçer. Çoğu ustanın başaramadığı da bu özelliktir
Oktay Rifat şiiri, onu tam tuttuğun, yakaladığın, seni kuşattığına inandığın noktada elinden kaçar. Karşına bambaşka bir yüzle çıkar. Önceleyin durumu yadırgar okur. Bu şiirde kökten değişimler yaşandığını düşünür. Yer yer altı çizilmeye değer birtakım farklılaşmaları es geçmek olası değildir. Örneğin, 1960′larla ironiden, en azından önceki dönem şiirlerine oranla uzaklaşır. O hep toplumsalcı bir şairdir, ama bu şiire mantığı neredeyse hiç sokmaz. O hep duygularının izini sürer. Dilsel dönüşüm yaşadığı düşünülen, İkinci Yeni şiiri ailesi içinde var sayılan Perçemli Sokak (1956) ve Aşık Merdiveni (1958) kitaplarında bile duygu, aklı hep ezip geçer. Çoğu ustanın başaramadığı da tam bu özelliktir. 1941′de Orhan Veli ve Melih Cevdet’le birlikte yayımladığı Garip kitabındaki manifesto da aslında akıl ve zekâ yüklüdür. Bu kitapta yayımlanan şiirlerinde bile duygusal doku ön plandadır. Ancak ardından gelen birçok kitabında aklı soyar sıradanlaştırır ve tamamen kendinin olan bir duygu dünyasına dönüştürmeyi başarır. Garip’in bildirisiyle dışladığı geleneksel şiir formlarına da gerektiğinde geri dönmekten çekinmeyecektir. Çünkü önemli olan duyguları en hakiki biçimde şiire yedirmektir. Form, hep ikinci planda kalacaktır.
İroniyi, akıl kadar yadsımaz. Yer yer de kullanır. Ama, çoğu kez, kendine has bir şenlikçi hava, özellikle ilk dönem şiirlerinde belirleyicidir. Benzersiz bir görüntülemecilik vardır bu şiirde. İnsan, tüm incelikleriyle bir duygu tablosu gibi siner şiirlerine. Hem de ilk şiir yayımladığı 1936′dan, son kitabı 1987′de çıkan Koca Bir Yaz’a kadar. İroniden çok önce, toplumun gündelik konuşma dili, halk deyişleri, folklorik-yerel motifler ve hatta halk ağzından gelen masal ve tekerlemelerin fazlasıyla etkisi vardır. Bu çizgiden uzaklaştığı dönemler tabii ki olmuştur.
Dünya şiiriyle yakın akrabalık
Rifat’ın ‘Bütün Şiirleri’ iki cilt olarak yayımlandı. Şair, Garip kitabını saymazsak, ölümüne kadar toplam onbeş şiir kitabı yayımlamıştı. Ancak, Rifat’ın talebi sonucu, onun iki çeviri kitabı olan Yunan Antologyası ve Latin Ozanlarından Çeviriler de bu iki cildin içine konulmuş. Rifat’ın şiirindeki 1960′larla beliren ilginç değişiminin de sembolleri olarak düşünülebilir bu çeviriler. Şairin, dünya şiiriyle olan yakın akrabalıklarının izdüşümleri. Ancak, tabii ki yalnız bunlar değil. Oktay Rifat şiirinde, Fransa merkezli modern şiirin de dolayımlı izdüşümleriyle karşılaşılır. Şair, Fransa’da üç yıl süren doktora serüvenini İkinci Dünya Savaşı nedeniyle tamamlayamamış. Ancak, bu şiiri özümseyişi, kendi şiiriyle akrabalıklar kurma serüveni daha 1930′ların sonlarına kadar uzanmakta. Zaten, Garip hareketinin Fransız serbest şiiriyle kurduğu akrabalıkla, bu şiir, çeşitli modern sanat akımlarından esinlerle de Türkiye’ye özgüleştirilmiştir.
Rifat’sa daha ilk kitabında bu yaslanılan bu felsefeyi kendi duygusal, yerel yapısına dönüştürmeyi ilk başaranlardandır. Bütün Şiirleri I’de ilk kitap olarak Yaşayıp Ölmek, Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler (1946) ile başlar. Güzelleme (1945) ardından gelir. Niye Bütün Şiirleri’nin başlangıç kitabı olarak Güzelleme alınmıyor bilinmez. Herhalde Güzelleme’nin çok kısa olup, kitaptan çok bir ‘kitapçık’ı anımsatmasıdır. Sevginin, sevdanın kutsandığı bir kitaptır Güzelleme. Rifat’ın şiirinde hep belirginleşen çocuksuluğun, masumiyetin, saflığın daha bu kitapta tüm hakikiliğiyle kutsanışı dikkat çeker. Rifat şiirinde hâkim olan hümanist algı, duygusallığın hakikiliği daha bu ilk kitapçıkta öne çıkmakta. Şairin gerçek olanla arasında kurduğu ilk iç içelik bu kitapçıkta öne çıkar. Halkın dili ve taşlamaların yanında, masalımsı yanıyla kitapçık okuru hemen kuşatmıştır.
Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler’de doğa, hakikiliğin bir parçası olarak öne çıkar. Ve doğayla olan tutkulu duygusal bağ, neredeyse sonraki tüm kitaplarının kopmaz parçası olacaktır. ‘Çocuk’ imgesinin yine belirgin olması yanında, yoğun bir hiciv ve toplumsalcılık ön plana çıkmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın kaosu ironik lanetlenirken çocuğun bu savaş içindeki özellikli masumiyeti toplumsalcı bir algıyla kutsanır. Öte yandan duygu yüklü gündelik hayat tabloları, yoğun ve hakiki aşk duygusunu, hayata dair bir bohem duruş ve bunların tümünü hakiki bir hüzünle bezemesi Rifat’ı kuşatıcı bir şair yapar. Yer yerse ince bir mistifikasyonla karşılaşılır.
Bu kitaptan, Koca Bir Yaz’a kadar doğa devamlı, bu şiirin özü, fışkıran bir varoluş kaynağı durumundadır. Ağaç, dal, ot, deniz, yaprak, su, yağmur, bulut vs. sözcükler bu şiirin olmazsa olmazı durumundadır. Dolayısıyla da doğanın renkleri, yarattığı anlam dünyası, ürettiği imgelem Rifat’ın duygusallığını her boyutuyla besleyen semboller durumundadır. Bu sözcüklerin doğal anlamlarını da çoğu kez hiç zedelemeden. Bu sözcükler kır duyarlılığını daha çok simgelediğinden, şair insanın gündelik, günübirlik hayatını, ilişkilerini, acılarını, yalnızlıklarını şiirleştirirken bu ve benzeri doğa sözcüklerinden hemen her kitapta yararlanır. Bir kasabayı, bir şehrin ara sokaklarını çoğu kez bu ve benzeri sözcükleri kullanarak dile getirir.
Şairin, daha toplumsalcı kimliğinin öne çıktığı Aşağı Yukarı (1952) ve Karga İle Tilki (1954) kitaplarında da aynı özelliklere rastlanır. Hep halkın, hatta aşağıdakilerin duyarlılığı ön plandadır. Ama, buna rağmen, yani gündelik hayatın, insanın hüzünlü, dramatik tablosuna karşın, İstanbul’a olan, onun doğasına dair tutkulu bağından da vazgeçmeden dillendirir tavrını. şiirlerde garip bir öykülemecilik dikkat çeker. Şair, iki kitapta da öfkeci yanını, taşlamalarıyla, halk ağzıyla, deyimleriyle inceltip farklı bir toplumsalcılığa dönüştürmeyi başarır. 1940′ların Rifat şiirinin, hüzünlü bohem havasından daha keskin bir şiir tavrına evrildiği görülür. Özgün dil arayışlarıyla tabii.
1950′lerde Rifat şiirinde dilsel anlamda bir dönüşümden söz edilebilir. Bu sefer İkinci Yeni şiiri içinde yeniden şekillenen, değişik bir dil ve imge dünyası kuran bir Rifat’la karşılaşılır. Perçemli Sokak ve Aşık Merdiveni kitaplarıdır bunlar. Perçemli Sokak’ın başlangıcındaki metinde, farklı bir İkinci Yeni vizyonuyla, tartışmalar açacak bir metni de kaleme alır. Rifat’a göre bir sözün anlamı, çoğu zaman o sözün, gözümüzün önüne getirdiği görüntüden başka bir şey değildir. Şiir bir kelime sanatıdır. Ama aynı zamanda bir görüntü sanatı da olduğundan, şiirin sadece anlamlı sözcüklere bağlı kalması da istenemez. Bu, Rifat’a göre ‘anlamsız’ı da anlamlı kılmak demektir. Kitaptaki şiirler bu tez üzerine yazılmıştır. Fransız modern şiirinin düşünsel düzeyde katkıları olan bir tavırdır bu. Kitaptaki şiirler de bu tavrın tam bir şiire dönüştürülmesi gibidir.
Ama, süreç içinde bu ilginç kitaplardan da uzaklaşır. Ancak duygusal dokudan hiç vazgeçmemektedir. Ardından gelen Elleri Var Özgürlüğün (1966), Şiirler (1969) ve Yeni Şiirler (1973) ise şairin tam anlamıyla olgunluk dönemi yapıtlarıdır. Elleri Var Özgürlüğün’de mitolojik kaynakları baz alan bir büyülü duygusallık dikkat çeker. Süreç içinde; giz, özgürlük ve özlemin iç içe yeşerdiği garip bir duygusallık dokusuyla çıkar karşımıza. Toplumsalcılık dibe yerleşirken, ön planda yer yer pastorel, çoğu kez doğa tutkusuna yaslanan duyguların öne çıktığı şiirlerle karşılaşılır. Toplumsalcı karakterli şiire az rastlanır. Yeni Şiirler’in sonunda tarihle duygusal hesaplaşmalara yönelen bir Rifat’la da karşılaşılır.
Lirizm tutkusu
Bütün Şiirleri’nin ikinci cildi ise 1976′da çıkan Çobanıl Şiirler’den son yapıtına uzanan altı kitabı kuşatır. Doğruyu söylemek gerekirse Çobanıl Şiirler (1976) biraz fazla folklorik gelir okura. Toplumsalcı bir özü vardır. Gerçeklik algısı bu kitaplarda ön plana çıkar. Ardından gelen Bir Cigara İçimi (1979), Rifat lirizminin inanılmaz biçimde öne çıktığı bir kitaptır. Resimsel, tablosal yapı dilin kopmaz parçası olur. Öykülemecilik belirgindir. Upuzun dizelerden oluşan, öykülemeciliğe yakın benzersiz bir teknikle karşımıza çıkmıştır şair. Aynı yapı Elifli (1980) adlı ardından gelen kitapta da dikkat çeker. Kır, kasaba kültür ve duyarlılığın, doğa tutkusunun açık izleriyle bezelidir şiirler.
Doğaya tutkuyla bağlı duyarga, ardından gelen son üç kitapta da belirgindir. Şairin dilsel incelikleri, kır özlemi, insan tabloları, deniz tutkusu şiirlerin kopmaz parçasıdır. Hep halk vardır şiirlerin içinde. Halkın dili, yaşama tarzı, hüznü ve tepkileri. Kitaplar arasında bu bağlamda yoğun bir bağlılık, benzerliğe rastlanır. Bazen fazla aynılaşan şiirlerle karşılaşılır. Özellikle Koca Bir Yaz”, kitabın fazla ayıklanmamış izlenimini verir. Ancak, Dilsiz ve Çıplak (1984) şairin son dönemindeki en olağanüstü yapıtı durumundadır. Artık ilk döneminin saflığına, sadeliğine, hakikiliğine dönmüş; çocuksuluk bir bilgelik olarak kitapta öne çıkmıştır. Şairini duygusallığının, dilsel ustalığının doruğa çıktığı bir yapıttır bu. Bu tanıtım yazısını da şairin bu kitabın başlangıç cümlelerinden alarak noktalayalım. Umarız yetmişindeki bir Rifat’ı çok iyi ifadelendirebilir:
giderler
Yağmur bacaklı bir kız
Kalır kumsalda
Dilsiz ve çıplak
ELLERİ VAR ÖZGÜRLÜĞÜN
1
Köpürerek koşuyordu atlarımız
Durgun denize doğru.
2
Bu uçuş, güvercindeki,
Özgürlük sevinci mi ne!
3
Öpüşmek yasaktı, bilir misiniz,
Düşünmek yasak,
İşgücünü savunmak yasak!
4
Ürünü ayırmışlar ağacından,
Tutturabildiğine,
Satıyorlar pazarda;
Emeğin dalları kırılmış, yerde.
5
Işık kör edicidir, diyorlar,
Özgürlük patlayıcı.
Lambamızı bozan da,
Özgürlüğe kundak sokan da onlar.
Uzandık mı patlasın istiyorlar,
Yaktık mı tutuşalım.
Mayın tarlaları var,
Karanlıkta duruyor ekmekle su.
6
Elleri var özgürlüğün,
Gözleri, ayakları;
Silmek için kanlı teri,
Bakmak için yarınlara,
Eşitliğe doğru giden.
7
Ben kafes, sen sarmaşık;
Dolan dolanabildiğin kadar!
8
Özgürlük sevgisi bu,
İnsan kapılmaya görsün bir kez;
Bir urba ki eskimez,
Bir düş ki gerçekten daha doğru.
9
Yiğit sürücüleri tarihsel akışın,
İşçiler, evren kovanının arıları;
Bir kara somunun çevresinde döndükçe
Dünyamıza özgürlük getiren kardeşler.
O somunla doğrulur uykusundan akıl,
Ağarır o somunla bitmeyen gecemiz;
O güneşle bağımsızlığa erer kişi.
10
Bu umut özgür olmanın kapısı;
Mutlu günlere insanca aralık.
Bu sevinç mutlu günlerin ışığı;
Vurur üstümüze usulca ürkek.
Gel yurdumun insanı görün artık,
Özgürlüğün kapısında dal gibi;
Ardında gökyüzü kardeşçe mavi!
KOCA BİR YAZ
Koca bir yazı çekirdek içleyerek
sinemalarda geçirdim,
taban teptim sokaklarda,
tırnak yedim uyudum,
denize baktım usanmadan,
ölüme inandım,
güzel, çok güzel olduğunu düşünerek,
Güzelim, düşünerek
çekirdek içleyerek,
Güzelim, çekirdek içleyerek
koca bir yaz geçirdim,
şimdi yorgunum biraz.
BANA BENZER
Bana benzer bacalar aşkla tüten,
Kaçırırlar Gece’den düşlerini.
Üstümdeki çardak ve bu dal benden,
Gökyüzü bahçem, bulutum kan rengi.
Şarabım bir sabra erişmiş küpte,
Bir elim ay, bir elim körpe güneş,
Bir göl gibiyim akşamlara dönmüş,
Yıldızları kendinden daha dipte.
BİR AŞKA VURAN GÜNEŞ
Öyle sevdalar vardır, biter biter başlar;
Buruk tatlar vardır, ağızda sürüp giden;
Bir aşka vuran güneş kolayca batmıyor.
Yanıyor bin kollu şamdanı, tutuşuyor
Ufkunuzda camları göksel konağının
Ve bir yaz akşamı buhurdan gibi tüten
Hanımellerinin morumsu buğusunda
Bekliyor bahçenize dönük balkonunda
Sarmaşık gülleri kokladıkça kırmızı
Hüzünler, japonfenerleri arasında.
Öyle günler var, öyle anlar, hiç bitmeyen!
Nasıl bir ışık emmişler ki sevginizden
Ansızın başka bir yüzle güzel, kopmuşlar
Büyük Irmak’tan, ayrı düşmüşler desteden
Yağmışlar ilkyaz yağmurlarınca ve özlem
Açmış yaban çiçeklerini tarlanızda.
Ölümsüz günler onlar, bir hiçle beslenen;
Zaman dışı güvercinler, uçma bilmeyen;
Uzay ötesi ovalar, ayak değmemiş;
Başka bir mevsim, başka bir dal, başka yemiş.
Esrir kim bassa o toprağa ve kim tatsa
O yemişten. Balla dolar testi, açılır
Açılmayan kilit, çiçeğe durur badem
Dolanır bilgelikle mutluluk yüreğe.
Ak bir bulut bekler üstünüzde havada
Kuşlar iner, devinme birden bitiverir
Çıt çıkmaz evrenden. İşte ortadasınız
Havuz, ağaç, deniz, ne varsa size göre.
İşte aydınlık size göre. Kısarsınız
Güneşi, gökyüzünü yakarsınız. Neden
Sonra, uzaklarda çektirilmiş bir resim
Gibi kalır aklınızda, gölgeniz, duru
Küçük bir bahçede susar gibi yaparak
Karşılıklı gizemlere daldığınız gün.
HARÇ ÇEKEN İŞÇİLER
Harcını çekiyorlardı yapının,
kara bir don, belden yukarsı çıplak.
Yıldızlarını çekiyorlardı evin omuzlarında,
pencereden görünecek dallarını, komşunun yarısını,
ağaçların arasında kaybolan yolunu,
durulacak yerlerini çekiyorlardı, bütün o noktaları,
aşkı, ki saklanırız çoğu kez sevişmek için,
köşeleri çekiyorlardı, merdiven başını,
mutfağın sofaya vuracak aydınlığını,
bir kızın ölüşünü ansızın
iki kapı arasında, yaz başlangıcı olabilir,
saksılar olabilir, hasekiküpesi, cezayirmenekşeleri,
yalnızlıkları çekiyorlardı, öpüşleri,
karşı çıkışları, susmalara karışan böğürtleni,
bir denizden uzaklara çıldırmanın sevincini,
bükük beli, koltuktakini, sofada yürüyeni,
kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği
o kokulu ağacı, kabuklarını döktükçe büyüyen,
semizotunu masada, maydanozu, domatesi,
kaşığa uzanmayan eli ve lokmayı boğazda düğümlenen,
doğacak oğlanı ölmeden önce
bir nisan yağmurunda avucunda güneşle.
Çay soğumasın, bu reçeli seversin sen,
orasını çekiyorlardı işte, tam orasını,
umutların ömrümüzden döküldüğü yeri
ve ev yükseliyordu yavaş yavaş kaderine doğru.
Onlarsa gün batmadan gidecekler.
KARIMA
Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah
Elmanın yarısı sen yarısı ben
Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir
VİDALAR
İşçi demir dikmeleri boyuyor duvarın üstüne binmiş,
boya kutusuna banarak usulca fırçayı. Gündeliği kaça?
Doyarlar mı dersiniz çoluk çocuk! Tahtaları çakmak için
usta vida almaya gitti motosikletle, kavakların altından.
Bir toz bulutu yükseliyor upuzun ardında. Kasabaya vardığında
nalbura girecek: “Vida, diyecek, beşlik,” küf kokan dükkânda.
Bir kutunun içinden vidalar çıkaracak nalbur, uzatacak.
Alışverişle dönüyor dünya, mevsimler gelip geçiyor.
Tahtalar dökülüyor ne denli sağlam çakılsa yıllardan sonra
ve otlar, dikenler, ısırganlar bürüyor duvar diplerini.
Ama şu bulutlar, maviliğin içinde,yıllardan sonra da
gelip geçecek göçük ya da yeni duvarların üstünden.
-Beşlik vida kısa düşer, ustam, altılık ister bu tahtalara,
günün birinde yine çürür düşerler ya, şimdilik.
AĞZIMIN TADI
Ağzımın tadı yoksa, hasta gibiysem,
Boğazımda düğümleniyorsa lokma,
Buluttan nem kapıyorsam, vara yoğa
Alınıyorsam, geçimsiz ve işkilli,
Yüzüm öfkeden karaya çalıyorsa,
Denize bile iştahsız bakıyorsam,
Hep bu boyu devrilesi bozuk düzen,
Bu darağacı suratlı toplum!
ÂŞIK MERDİVENİ
Dişli rüzgârlara karşı büyüttüm
Düşman gecenin içinde seni
Bir damlacık aydınlığım
Kalemime kâğıdıma şavkı vuran
Avucumda koruduğum bugüne
EKMEK VE YILDIZLAR
Ekmek dizimde
Yıldızlar uzakta tâ uzakta
Ekmek yiyorum yıldızlara bakarak
Öyle dalmışım ki sormayın
Bazen şaşırıp ekmek yerine
Yıldız yiyorum
Oktay Rifat Horozcu?nun Yaşam Öyküsü
10 Haziran 1914 tarihinde Trabzon’da doğdu. Şair ve dilci Samih Rıfat’ın oğludur. Ankara Erkek Lisesi’ni, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi (1937). Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Paris’e gönderildi. II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye’ye döndü. Bir süre Maliye Bakanlığı’nda, daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü)’nde çalıştı. Serbest avukatlık yaptı. 1955 yılında İstanbul’a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Sonra Devlet Demir Yolları’na girdi ve emekli olana dek bu kurumda çalıştı. 18 Nisan 1988 tarihinde İstanbul’da yaşamını yitirdi.
İlk şiiri 1936′da Varlık dergisinde yayınlandı. Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday ile Varlık dergisinde başlattıkları atılım “Garip” adı verilen şiir akımının doğmasına neden oldu. İlk şiirlerinde, diğer arkadaşları gibi, kentte yaşayan insanların günlük yaşamlarını işledi. Etkileyici gücünü şaşırtıcı buluşlardan, alay ve yergiden alan, dili yalın, 4-5 dizelik şiirler yazdı.
1944′ten sonra Aile, Yaprak, Yeditepe, Yeni Dergi gibi dergilerde yayınlanan şiirleriyle etkili oldu. “Yaşayıp Ölmek ve Avarelik Üstüne Şiirler” kitabında bir yandan Garip çizgisini sürdürürken bir yandan geleneksel biçimler denedi. Yarım ve tam uyaklar kullandığı bu dönem şiirlerinde halk şiiri geleneğini geliştirmeye çalıştı.
Şiirinin üçüncü evresinde toplumsal sorunları konu alan şiirlere ağırlık verdi. Halk deyişlerinden yararlanarak alaya, yergiye dayalı şiirler yazdı. “Aşağı Yukarı” ve “Karga ile Tilki” kitaplarında özgür bir söyleyişe ulaştı.
Yer yer düzyazıya hatta senaryoya yaklaşan uzun şiirlerinde yeresel ağızlardan argoya kadar konuşma dilinin değişik ve zengin olanaklarını kullandı. 1960′lara doğru giderek soyutlaşan bir şiire yöneldi. Yoğun düşünce ve duyarlılıkla geleneksel ölçülere benzer biçimlerde işlenmiş ürünler verdi. Çağdaş sanatın gelişmelirini ve sorunlarını ele alan yazılar, şiir çevirileri, oyunlar ve oyun çevirileri yayınladı.
Garip dönemi şiirlerinde kentte yaşayan sıradan insanların günlük yaşamlarına lirik ögeyi devre dışı bırakacak bir biçimde yaklaşmıştı. Perçemli Sokak adlı kitabıyla Türk şiirinde İkinci Yeni denilen anlayışa, anlamla anlamsız arasında gel-gitlerin anlamsıza yakınlaştığı imgeci bir şiire yöneldi. Türkçe’nin ses zenginliğini, geniş bir sözcük dağarcığıyla ustalıkla kullanan, insan-doğa-söylen ekseninde yer yer gerçeküstücü görüntüleri de katıştırarak, kimi zaman klasik şiir geleneğine göndermeler yaparak unutulmaz şiirler yazdı.
ESERLERİ
Şiirleri
Garip 1941 (Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday’la)
Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne Şiirler 1945
Güzelleme 1945
Aşağı Yukarı 1952
Karga ile Tilki 1954
Perçemli Sokak 1956
Aşık Merdiveni 1958
Elleri Var Özgürlüğün 1966
Şiirler 1969
Yeni Şiirler 1973
Çobanıl Şiirler 1976
Bir Cigara İçimi 1979
Elifli 1980
Denize Doğru Konuşma 1982
Dilsiz ve Çıplak 1984
Koca Bir Yaz 1987
Roman
Bir Kadının Penceresinden 1976
Danaburnu 1980
Bay Lear 1982
Oyun
Birtakım İnsanlar 1961
Kadınlar Arasında 1966
Yağmur Sıkıntısı, Toplu Oyunlar 1988
Ödülleri
1955 Yeditepe Şiir Ödülü Karga ile Tilki kitabıyla
1970 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü Şiirler kitabıyla
1980 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Bir Cigara İçimi kitabıyla
1981 Madaralı Roman Ödülü Danaburnu romanıyla
1984 Behçet Necatigil Şiir Ödülü Dilsiz ve Çıplak kitabıyla
Yazı okunma sayısı(5656) Bugün okunma sayısı(6)
Gökyüzü Mavi Kaldı – Yaşar Kemal, Sabahattin Eyuboğlu
Her kültürün kendinden önce var olmuş bir başka kültürün yatağında büyüdüğü Anadolu toprakları binlerce yıl zengin bir halk edebiyatına kaynaklık etti. Sabahattin Eyuboğlu ile Yaşar Kemal’in ortak çalışması olan Gökyüzü Mavi Kaldı bu büyük edebiyatın seçme ürünlerinden oluşuyor. Adını Yaşar Kemal’in koyduğu bu kitap, bir yandan halk edebiyatımızın zenginliğini, büyüklüğünü hangi büyük kültürlerden beslendiğini ortaya koyarken, bir yanıyla da halk edebiyatı tarihimize düşülmüş büyük bir not.
Kuş uçtu yuva kaldı
Gökyüzü mavi kaldı
”Folkloru ölü bir ağaç yığını olarak görmüyorum. Gerçek folklorcular da bilir bunu. Her zaman halkın içinden sanatçılar çıkacaktır. (…) Halkın yaratması, bir gereksinmedir. Yaratmak bir gereksinmedir çünkü. Sanat insanın kanındadır. Halklar her çağda, her yerde, her zaman yaratırlar. Eğer yazlaşmamışlarsa.”
Yaşar Kemal
Kitabın Künyesi
Gökyüzü Mavi Kaldı
Yazarlar: Yaşar Kemal, Sabahattin Eyuboğlu
Kapak Tasarımı : Yeşim Balaban
Kapak Resmi : Abidin Dino
Editör : Tamer Erdoğan
Yapı Kredi Yayınları
YKY’de 1. Baskı: Ocak 2004
YKY’de 4. Baskı: Nisan 2010
Sayfa: 415
Yazı okunma sayısı(2314) Bugün okunma sayısı(0)
Charlie Chaplin – Kevin J. Hayes
Dünya sinema tarihinde önemli bir isim sayılan Charlie Chaplin’le yapılan röportajlar yayınlandı. Çok sayıda sinema kitabının yazarı, akademisyen Kevin J. Hayes’in 1915 ile 1967 yılları arasında yapılmış tüm röportajlardan derlediği bu kitapta Chaplin, ilk filmi ‘Ekmek Derdi’nden, Sophia Loren ve Marlon Brando’nun rol aldığı son filmi ‘Hong Kong’dan Gelen Kontes’ filmine değin sanat görüşü, yaşamı, politik yaklaşımını anlatıyor. Amerikan basınının ısrarla ve sert eleştirilerle üzerine gittiği, politik görüşünü açığa çıkarmak istediği bu röportajlar sırasında Chaplin, politik ama kapalı yanıtlarıyla şaşırtıyor, Amerika’daki anti-komünist histeriye karşı çıkıyor. Röportajlar Chaplin’in düşünceleri kadar filmlerini yaptığı dönemi de ortaya koyuyor. Tragedya, dram oyuncusu olmak isterken komedinin kült figürü olan Chaplin, her daim heyecanlı ve iyimser bir tablo çiziyor.
‘Kamera arkasına geçen herkes, bir insan yüzü çekebilir. Bense oyunculuğa düşkünüm, kameranın oyuncudan rol çalmasını istemem. Hem kamera çalışırken düşünmeye fazla zamanınız yoktur. Doğallık, komedinin en büyük şartıdır. Ben realizme kayıtsız şartsız inanıyorum. Komedi gerçek ve hayata uygun olmalıdır. Gerçek şeyler insanlara, grotesk kurgulardan çok daha fazla hitap eder. İşte bu yüzden, benim komedim gerçek hayattır. Bir filme başladığımda, olay örgüsünü zihnimde taşısam bile kameranın önüne nasıl hareket edeceğime dair en ufak bir fikir oluşturmadan çıkarım. Kendi kendime ‘ben, canlandırdığım karakterim’ diye telkinde bulunurum. Doğaçlama oyunculuk gerçeği onda dokuz tutturur, çalışılmış oyunculuksa aynı oranda ıskalar…’ Charlie Chaplin
Tanıtım Yazısı’ndan
Ömer Erdem’in 07/08/2009 Tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde Yayınlanan “Hiçbir şey hakkında hiçbir şey bilmeyen adam” Adlı Yazısı
Şarlo veya tam adıyla Charlie Chaplin, anlattıkları, anlatmak istedikleri, hatta hakkında anlatılanlardan öte, kendisini Şarlo yaparak yaşatmasıyla var olmuş bir oyuncudur. Bütün filmleri boyunca neredeyse aynı adam olmuş, hiç değişmemiş ve sanki zamana paralel olarak hiç ilerlememiş bir adam portresi çizmektedir. Bütün ömrü bir dakikalık bir filmden ibarettir de, o dünyanın bu son bir dakikasına, kendisi olarak bütün insanlığı sığdırabilmiş yegâne kişidir. Ve gülmeyi, kaslarımızın ötesinde, hiç düşünmeksizin, düşünür gibi yapmaksızın çığlığa dönüştürmeyi başarmıştır. Dolayısıyla; ?Essanay stüdyosuna geleli on beş dakika oldu ve hiçbir şey hakkında hiçbir şey bilmiyorum ? demesi kadar normal bir şey yoktur. O insanlık tarihinin perdesine, birden beklenmedik şekilde iniveren ve oyunuyla herkesi büyüleyen tanımlanamaz bir yaratığa benzetilebilir. Agora Kitaplığı tarafından basılan, Charlie Chaplin derleme kitabı, Şarlo?yu yeniden okuyup anlamamıza el verecek yazılar toplamından oluşuyor. Çünkü o, hem hayat tecrübesi ve ötesi sanatıyla, çağımızın değil çağların bir kahramanıdır. ?Eğer bir insan bir diğerine tam da doğru psikolojik anda vurursa, bu komiktir. Bunu çok erken ya da geç bir anda yaparsa hedefi ıskalar ? sözleriyle yorumlar, sırrını, işinin özünü.1915-1967 yılları arasında, Charlie Chaplin hakkında yazılmış değerlendirmelerden oluşan bir kitap elimizdeki. Yazılar boyunca, sinemanın olduğu kadar Şarlo?nun da değişimlerini izleyebiliyoruz.
Yaşıtlarım gibi ben de, siyah beyaz televizyon ekranlarında tanıdım onu. Henüz sinemadan, sanattan, sanatın özünden ve amacından habersiz olduğumuz yaştaydım. Fakat bu adam, sanki hep aramızda yaşayan birilerine benziyordu. İçimizde uyuyan özel bir insan gibiydi. İkide bir uyanıyor, kapımızı çalıyor, soframıza oturuyor, okulumuza geliyor, bazen sıra arkadaşımız bazen hocalarımızdan birisi oluyor, kışın soğuktan üşümüş yalnız bir kuş edasıyla penceremize konuyor ama mutlaka yakınımıza sokulmayı, bizi eğlendirip güldürmeyi başarıyordu. Sinema sanatının emeklediği devirlerde, sessiz sinemanın imkanları ancak bu kadarına el veriyordu. Ancak o, jest ve mimikleriyle, artık klasik olmuş hareketleriyle kültürler, diller ve zamanlar arasındaki mesafeleri ortadan kaldırıyordu. Onu başarılı yapan bir şey varsa sadece ve sadece kendi yeteneğiydi.
İnsan bağlantı kurmadan, bağdaştırmadan edemiyor. Onca romana rağmen Balzac sanki hep aynı Balzac?tır. Bir tek roman yazmıştır ve hep aynı romanı yazmıştır. Büyük ve özgün olmanın getirdiği süreklilik denilebilir mi buna bilmiyorum..Fakat, gözlerimi kapadığım zaman, Chaplin aynı insan olarak, hiç yaşlanmamış, hiç başka karaktere dönüşmemiş ve hiç yüzünü değiştirmemiştir. Peki ondaki bu çoğulluk nereden gelmektedir. Kitaptaki yazılara, Şarlo?nun kendisiyle görüşenlere verdiği cevaplara bakarsanız bazı ipuçları yakalayabilirsiniz. Özellikle gülümseyişine kilitlenen kişiliğinde insanlık adına nice sırları okumak mümkün gibi gözüküyor bana.
Dünyada ne kadar insan onun sayesinde bir kez olsun gülmüştür? Bu sorunun arkası başlı başına merakımı kurcalar. Ne varki; ?komedi dünyadaki en üzücü iştir ? diyen, diyebilen birisidir o. Ve her başarılı insan ve şaheser gibi taklit edilen, hatta taklitleri daha öne çıkan bazen. O, yarattığı kişi olarak kendisini gölgelemiştir. Şu anekdot bu bağlamda ilginç değil mi? Charlie kısa süre önce New York?a gittiğinde, kendisinin taklidini seyreden bir kalabalığın içinde dururken küçük bir çocuk gelmiş ve onu önünden çekmeye çalışmış. ?N?oldu?? diye sormuş Chaplin. ?Çekil önümden? demiş çocuk. ?Charlie Chaplin?i görmek istiyorum. Onu neden siz görmek istiyorsunuz ki? Hep çocukların önünü kesiyorsunuz!? Şarlo?dan ve onun sanatından söz etmek bir şöhretin tarihinden de bahsetmektir. O başlangıcından beri görülmüş, ilgi gösterilmiş ve değer verilmiş bir sanatçıdır. Bir bakıma, tam da içen doğduğu şov ve gösteri dünyasının merkezinde yer almıştır. Bütün bunlara rağmen, onun hep bir sanat figürü olarak önde durmasını sadece onun başarısıyla ilgilendirmek mümkün mü? O kendisi kadar herkesin değil mi? Ve ondaki mütevazılığın kaynağı bu nokta olabilir mi? Ve şu sözlerde hiçbir varlık lekesi gizli değil mi? ? İnsanın bir filminin ilk gösterimini beklemesi, bir idamın infazını beklemeye benziyor. Depresyon. En lanet olası günler, ki bu yaşta günlerin geçmesini asla dilemek istemiyorum. Her saniyeyi yaşamak istiyorum. Elli küsur yıldır bu işteyim veÖBunu iyi becerdiğim defalarca kanıtlandı, ama yine de hep kuşkularla kıvranırsınız. Belki hiçbir şeyden çaktığım yok. Belki hep yanıldım?
Charlie Chaplin – Kevin J. Hayes
Çevirmen : Ahmet Ergenç
Agora Kitaplığı
Basım Tarihi : 02 – 2009
Sayfa Sayısı : 224
Yazı okunma sayısı(1371) Bugün okunma sayısı(2)




















