Acının belirsizliği

Acının AntropolojisiAcının belirsizliği
Acı psikolojik bir olgu değildir, yaşamsal bir olgudur. Acı çeken beden değildir, tümüyle bireydir. İnsanın köklerinden koparılan fizyolojik unsur hasta insanın tarafına geçen bir veteriner hekimlik alanına girer bu durumda. 36 Acının oldukça karmaşık, biraz şeytansı coğrafyası beden gerçekliğinin ne kadar bilinçdışı, sosyal, kültürel ve bireysel anlamlara gönderme yaptığını gösterir. İnsanın yaşayan bedeni organizmasının çizdiği engebelerle sınırlı değildir, insanın bu bedeni kuşatma, algılama biçimi daha belirleyicidir. Bu beden bir biyoloji olmaktan çok bir sembolizmayı temsil eder ve hatta biraz cahil biri tarafından böyle görüldüğünde hep öyle kalır.

“Hastalık da yararlıdır insana. İnsan her zaman ağrılardan, acılardan kaçamaz ve her zaman da haz peşinde koşamaz” diyen Montaigne böylece insanın dünyayla ilişkisinin belirsizliğini tanımlamaya çalışıyor. Sadece fizyolojik neden insanın acısıyla karmaşık ilişkisini anlatamaz. Acının bir çok nedeni vardır, bireyin kendisiyle bilinçsiz bir ilişkisi de söz konusudur burada ve acı kimlik gerilimlerinin dağıldığı yansıtıcı bir yüzeydir; kültürel modellerle işbirliği içindedir ve yürürlükteki sosyal alışkanlıklarla beslenir.

Acının karmaşık ama sembolik boyutu birtakım belirtilerle ya da yakınmalarla, sızlanmalarla beslenir ama bu sırada bedende bir değişiklik olduğunu belirten hiçbir şey yoktur. Böy- lece “işlevsel” denen birçok hasta, pratisyen hekimler, hastaneler ya da kliniklerde kayıtlı muayeneler içinde yüksek bir yüzdeye sahiptir. Acı oradadır, yaşamın üstene çöker ve modern tıbbın gelişmiş teşhis aletleri hiçbir organik hasar ve zedelenme saptayamaz bedende. Çoğu zaman kişisel bir anlamsızlık ya da sessizlik duygusunu bozan bir işaret, tanınma, dikkat gösterme talebiyle ortaya çıkan acı38 bedende çınlayan ve toplumsal bir ilişki, bir yardım bekleyen yaşamsal bir sıkıntıdır. Hekim ya da çevre organizmaya yönelik doğrudan bir tedavinin ötesinde hastanın yakınmasını anlamlandırmaya çalışmalıdır. Acı bireyle birleşmeden önce yaşamdadır. Belirti bir ekran, beden, dünyayla ilişkiyi kemiren bir eksikliği duyuran dümdüz bir yoldur. Çocuk ya da yaşlılık kliniği çoğu zaman yol göstericidir bu alanda. Acınm, güvenilir bir gerçeklik rolü oynadığı belirtileri üretmeye yönelik başka koşullar da vardır. Özellikle yetişkin insanda cinsellik suçluluk ya da tiksintiyle yaşandığında acı, eyleme geçme korkusunu meşrulaştırır ya da bir suçluluk duygusunu (sancılı regl durumları, migren, karın ağrısı vb.) hatta cinsel güçten kuşkulanma duygularını yansıtır. Aynı zamanda az ya da çok bilinçli olarak kimlik duygusu için bir tehdit gibi algılanan bir değişim korkusunu uzaklaştıran bir sığmak da olabilir. İnsan farkında olmadan acının güçsüzleştiren karakterine ve bu duruma düşmüş insanı kuşatan saygıya güvenir. Acı, yoksunluk, korku pahasına kendini savunma duygusunu kısmen tatmin eder, daha fazla acı verebilecek bir durumla karşı karşıya gelmekten sakınabilir kendisini. Zor koşulları yaşamak fedakârlığa ya da bir kimlik düğümlenmesi kırılmasına tercih edilebilir gözükür. Buna karşılık, insandaki bu belirtileri biçimlendirme, acısını besleme yeteneğinin, göreceğimiz gibi sembolik bir etkisi (placebo [yalancı ilaç] etkisi) vardır ve bu etki onu uygun koşullar bir araya gelir gelmez acısından kurtarır. Bunlar sembolik unsurun yani ötekiyle temel ilişkinin merkezinde bedensel gerçekliğin kök salmasının göze çarpan örnekleridir.

Acının isteriye dönüşmesi ısrarlı bir tanınma ve sevgi arayışıyla kendini gösterir. İnsan “hoş bir kayıtsızlık”la ya da sahneye uygun bir taşkınlık içinde acısını gösterir. Freud bir zamanlar, bilinçdışmm kimyasına kök salmış arzu ve içselleştirilmiş ahlak arasında itiraf edilebilir bir uzlaşma oluşturan olası bir acıdaki dönüşümü çok etkili bir şekilde açıklamıştır. Histeri İncelemeleri adlı çalışmasının çok bilinen bir bölümünde, organik rahatsızlığı olan ve acısını sakin bir şekilde anlatan ve de teşhis için önemli olduğunu bildiği kesinlik kaygıları içindeki bir hastadan söz eder. Buna karşılık sinir hastası acısını dikkate almayan çaresiz bir dille mücadele eder “ve sözünü kesmek zorunda kaldığında kesinlikle hekime derdini anlatamadığına inanır. Bunun nedeni dikkatinin kendi acıları üstünde yoğunlaşmış olmasıdır.” Buna karşılık Freud, genç histeri hastası Eli- sabeth Von R. ‘yi muayene ettikten sonra şöyle bir gözlemde bulunmuştur: “Derisi çimdiklendiğinde ya da acıya çok hassas kaslarına dokunulduğunda veya bunlara baskı yapıldığında yüzünde acıdan çok bir tatmin duygusu işareti beliriyordu. Çığlıklar atıyor -şehvetle okşanmış gibi-, kızarıyor, başını ve gövdesini arkaya atıyor, gözlerini kapıyordu.”39 Dönüşüm mekanizması bilinçdışı çekimi, fizik bir acıyla kızkardeşin kocasına doğru yöneltir, arzunun, serbestçe, hiçbir yasaklama olmadan ortaya çıkmasına aracı olur. Elisabeth “işlevsel sıkıntısını simgeleştirmeyle yaratmış ya da artırmıştı ve,[…] bağımlılık ve güçsüzlük durumunu telafi amacıyla mevcut koşulların herhangi birini değiştirmek için ayakta duramama-yürüyeme- me durumunu bir kendini ifade biçimi olarak görmüştü, ‘çivilenmiş gibi kalmak, hiçbir desteği olmamak vb.’ bu yeni dönüştürme etkinliğine temel oluştururlar.”40 Elisabeth acısı ve felç durumu sayesinde yasak bir arzunun verdiği ahlaksal baskıdan kurtulmuştur; böylece toplumun lanetlediği bir libidinal tatmin ve meşru bir ceza arasındaki uzlaşma sayesinde soğukkanlı bir görünüm verir. Freud ve Breuer şu gözlemde bulunuyorlar daha sonra: “Peki ama fizik acılara dönüşen nedir?” Temkinli bir tavırla şu cevap verilebilir: “Ahlaksal bir acı oluşturabilecek ve oluşturması gereken bir şey” (s. 132). Cécilie’nin derdi ise bir yüz nevraljisidir; bu rahatsızlık ilaç tedavisine cevap vermemiştir uzun süre ama birdenbire çok şiddetli bir heyecan sonrasmda geçer. Bu durumla ilgili olarak Freud’a anlattığına göre kocası kendisini şiddetle azarlamış ve çok etkilenmiş bu durumdan. Olayı anlatırken elini acıyan yanağına götürür ve adeta haykırarak şöyle der: “Yüzüme bir tokat atmıştı sanki.” Yüzündeki ağrı o anda kesilir. Freud gündelik konuşma eğretilemeleriyle ilgili bu fizik olgular bağlamında bir yığın örnek verir. Dil kimi zaman canlanır ve bir acı akımım besler. Birtakım sıradan imajlar yaşamın ve acının iç içeliğini yansıtırlar. İnsan kendini bir dramla “ezilmiş”, “paramparça olmuş”, “soluğu kesilmiş” hissedebilir, “yüreği yanabilir”, “tükenebilir” vb. Sözün cinsel sapması bedenin histerileşmesiyle gerçek bir acıya dönüşebilir.

Hastalık hastası başka türlü acılar çeker, kendisine geçici bir kimlik sağlayan sinsi ve aldatıcı ağrılardan ve acılardan yakınır. Bu hastalar hekime iyi niyetlerini göstermek ve dağılmış, birbirlerinden kopmuş organlarıyla parçalanmış, hiç arkası kesilmeyen hastalıkların sığınağı, talihsiz bir bedenden şikâyetlerini değerlendirmesi için giderler. Hastalık hastası tıbba güvenir ve inanır ve bedeniyle ilgili olarak hiçbir şey anlatmadan bol bol konuşur. Bir denge sırığının hareketi, hekim karşısında umutsuz bir kurtuluş isteğinden tedavilerin uğrattığı kaçınılmaz düş kırıklıklarına götürür. Hastalık hastalığı yaratıcısı son derece üretken ve yorulmak bilmez hasta olan acılı ve zahmetli duyumlarla birbirlerine eklenmiş parçalardan oluşan bir bedenin karmaşık yaşamım içerir. İlişki kuramama, kendinde bir birlik oluşturamama, kendine hakim olamama durumu olan dinamik öğe kaygıları doğurur. Bireyin yatkın olduğu ruhsal enerjisini yönlendirme olgusu, acı veren bedenini tek objesi gibi görür. Dünyanın gürültülerine karşı kendi bedensel duyumlarına özel ilgi göstermeyi yeğler: Kalp atışları, soluk alıp verme, kaşınmalar, baş dönmeleri, barsak- lardan gelen bir takım sesler sinsi hastalık belirtileri olarak algıladığı belirtilerdir. Dış dünya onun gözünde ikincildir ya da anlamsızdır. Acı dünyaya fizik olarak karışmanın ayrıcalıklı bir biçimi olan insana giriş yolunda hareket eder.

Bir iş kazasından sonra, genellikle memleketlerinden ayrı ve yalnız yaşayan insanlar, göçmenler, sürgünler, bir bölgeden başka bir bölgeye nakledilen işçiler ya da memurlar, tedaviden sonra ve hekimlerin onlara “artık bir şeyleri kalmadığım” söylemelerine rağmen ağrılarının bir türlü geçmemesinden yakınırlar. Hekim hastasına, ağzı kulaklarına vararak, muayenelerin, sağlığının yerinde olduğunu gösterdiğini söyler ancak bunaltıcı ağrı ve acılan kesilmeyen hasta için aynı şey söz konusu değildir çoğu zaman. Nasıl harita yeryüzü demek değilse muayene de insan değildir ve hasta anlaşılmadığından ya da hekimler sıkıntılarının nedenlerini bulamadığından isyan eder. Hastalığına bir ad konmasını, derdine bir çare bulunmasını ister. Hekimin rahatlatıcı konuşmaları onu anlamsızlıkla yüz yüze getiren fazladan bir acıdır. Eğer acı çekiyorsa mutlaka bir şey vardır, söylediklerine kuşku düşürmek, çektiği gerçek acıları yoksaymak, kaderini eline almak için anlam arayışlarını askıda bırakmak değilse amaçları, nasıl “hiçbir şeyin yok” diyebilirler ona. Hekim bütünüyle ve keyfi bir biçimde organ düzeyinde kalarak, acı çeken hastanın yüzüne değil muayenelerden çıkan sonuçlara bakarak, elinde olmadan, hastanın sıkıntısını daha bir yoğunlaştım. Bu durumda hastalar, ellerinde röntgen paketleri ve reçetelerle bir hastane servisinden ya da bir hekimden ötekine koşarlar ve hiçbir zaman bekledikleri cevabı alamazlar. Yaşamları tıbbın, anatomik-fizyolojik düzlemde saptayamadığı bir ağrının ya da bir zedelenmenin arayışına dönüşür, çılgınca bir koşuşturmadır bu. Bulanık psikiyatrik sıkıntılar bir ihmale ya da adaletsizliğe kurban gittiklerine inanan bu hastaların acısını daha da artırır. Tıp (hasta beden bilimi) ve psikiyatri (geri kalanların bilimi?) ayrımı, tıp tarihinin mirasçısı bu ikilem inşam zihin eklenmiş bir bedene böler. Parçalanan hasta bu ağrılarının ve acılarının saptanabilmesi olasılığından uzaklaşır, hiç kimse onu sabırla dinlemez ve şikâyetlerinin anlamını sorgulamaz. Hastane servisleri ya da sosyal hizmet servisleri yardımcı olamazlar ve geri çevirirler onu. Bu dinleme yetersizliği, kuşkulanılan bir iyi niyetin ısrarcı belirtisi, kimlik meselesi haline gelen acıyı azdırır.41

Ama hekim açıkça görülemeyen organik nedenleri araştırmayı bıraksa ve hastayla karşılıklı bir fikir alışverişi oyununa girmeyi kabul etse ve kendini hastalığın anlamını aramaya verse de kimi zaman acının kalbine ve kimlik ikilemine dokunur. Malika olayı bu tür bir girişimin belirgin örneklerinden birini oluşturur. Malika evli, çok çocuklu, Faslı bir kadındır. Çok iyi Fransızca konuşur. Baş ağrılarından şikâyetçidir ve tedavilerden sonuç alamamıştır. Gene de aynı şikâyetlerle ilgili olarak bir dış muayene amacıyla hastaneye gider. Kendisine bakan hekim daha önceki muayenelerden sonuç alınamadığını hatırlatır. Bununla birlikte kadının yaşadığı çöküntü karşısında tedaviyi derinleştirmeye çalışır. Hastaya bu baş ağalarıyla, kendisinin Faslı ve köklerinden kopmuş olması arasında bir bağlantı olup olamayacağını sorar/’Hayır, emigrerı bunlar! diye karşılık verir Faslı kadın. Biraz duraksar, birdenbire dil sürçmesinin farkına varır. Farkında olmadan gizlemek istediği bir belirti vermiştir. Hekimle (ve biz gözlemcilerle) birlikte katıla katıla güler. Ve bu zımni anlaşma sözü açığa çıkarır.”Köyümde benim kötülüğümü isteyen insanlar var”. Malika daha sonra olayı kesinlikle çözebilecek bir murabuttan söz eder. Ona akıl danışmak istediğini söyler. Hekim teşvik eder onu bu konuda. Malika görüşmeye asık bir suratla ve sıkıntılı gider, dönüşte ise yüzü gülmektedir. İki kültürel referans karmaşası içinde (ve hiç kuşkusuz o görüşmede farkedilmeyen başka sıkıntı kaynaklarıyla) Malika sorunlarını anlatmak için çocukluğunun toplumuna özgü densizce bir üslup benimser. Ama ağrılarına ve acılarına Batı tıbbının anatomik-fizyolojik paradigması aracılığıyla tanı koymak mümkün değildir. Fransa’ya iyi entegre olmuş Malika bu tıbbi rasyonelliğe katılır ve kendisine göre tanımlanması çok kolay olan ağrılara hekimlerin çare bulamamalarını anlayabilir. Dolayısıyla ısrarcı olur ama bir dil sürçmesi sonucu belirsizlik ortaya çıkar: Fransız kültürüne uyarlanma onun ilk kültürel referanslarını silememiştir. Malika farkında olmadan hekimden, köyüne gidip geleneksel üfürükçüye tedavi olma izni istemiştir. Geçerliği kalmamış değerlerle uzlaşma tıbbi rasyonelliğin bir resmi temsilcisinin sözü aracılığıyla gerçekleşir. Bu onayla Malika’nın ikilemi kaybolur, korkmadan, kafasında bir takıntı olmadan bu çareden medet umabilir nihayet. Hekim Malika’nın parçalanmış kimlikleri arasında bir köprü kurmuştur. Bu iki referans sistemi, karşıt gibi gördüğü bu iki sadakat arasında yaşadığı çatışmayı bitirmiştir. 42 Hiç kuşkusuz bütün sorunları çözülmemiştir, ama kendi hikâyesinin oyuncusu olmuştur ve acısının pasif nesnesi değildir artık. 43 Salondan güleç yüzle çıktığında belki de artık köyündeki üfürükçüye gitmeye gerek duymadığını düşünüyoruz.

Kimileri de bazı durumlarda acıyı tercih ederler, yüceltirler ve onu lezzetli bir yemek, tükenmez bir zevk kaynağı gibi görürler. Acıyı eski ya da yeni bir tavrın, kendilerini suçlu gördükleri bir yaşam biçiminin telafisi gibi görürler ya da belirgin özelliği kuşkulu bir mutluluk olan bir çocukluk deneyimini yeniden yaşarlar acılarında. Mazohist paradoksal bir tavır içinde fizik bütünlüğü tehlikeye düşürebilecek bir zevk peşindedir: Sopa, dayak, kırbaç, yara, kan vb.”Acı hisleri, öteki hoş olmayan hisler gibi cinsel tahrik alanını aşarlar ve bir zevk durumu yaratırlar”44 diyor Freud. Acının erotikleşmesinin başşkencelerle özdeşleşerek zevk duyma yoluyla sadik bir karşılığı vardır. Ama mazohist kendi fantazma alanları dışında öteki insanlar gibi acı çeker.

Nevraljiler ya ta tansiyon nedeniyle baş ağrıları, migrenler veya tedavisi olmayan sırt ağrıları endişe verici klasik ağrı örnekleridir ve belirli hiçbir fizyolojik kaynağa dayanmazlar. Kazalardan hatta kimi zaman basit yaralardan kaynaklanan hasarlar iyileştikten çok sonra da dayanılmaz acılar verebilirler. 45 Ağrılar ve acılar ameliyatla tamamen ya da bir bölümü alınmış hayali uzuvları yıllar boyunca etkileyebilirler, bu karışıklıklarla ilgili sıkıcı örnekler oluştururlar. Bu isyankâr ağrılardan etkilenen bazı hastalar kimi zaman bütün çabalarına rağmen çözüm getiremeyen sıkıntılı hekimleri endişeye düşürür. Teşhis koymada karşılaşılan başarısızlık “bilgisi olduğu kabul edilen hasta” nm tartışılmaz ayrıcalığını destekleyen ustalıklı bir operasyonla dönüşüme uğratılır/’Psikolojik” olduğu söylenen acı ya da ağrı, tıbbi değerlendirme alanının dışına çıkar. Sıkıntı veren sorun giderilir ve yeni bilgiler ışığında değerlendirilen beden sisteminin güvenilirliği içinde küçücük bir belirtiyi bile yeniden yorumlar. Tıpta hasta kimi zaman hastalık ya da zedelenmeyle rahat ve huzurlu bir baş başalığı engelleyen münasebetsiz biridir. Rahatsızlık pratisyen hekimin değerlendirmeleriyle saptanır ama acı ya da ağn hastanın hissettikleri dışında hiçbir kanıt vermediğinden hasta derdini anlatamayabilir hatta bütün hastalıkların organlardan geldiğine inanan dar görüşlü bir hekim tarafından numara yapan biri gibi de görülebilir. Ve şikâyetleri olan kişinin sıkıntısını sosyal olarak değerlendirme yetkisi sadece bu hekimdedir. Gerçeği söylemenin ya da hastalığın hayali olduğunu söylemenin bu tıbbi tekeli, hastayla, acısı karşısındaki kayıtsızlığıyla kendisini şaşırtan ve söylediklerine kuşkuyla bakan hekim arasında bir çatışma nedenidir. Gerçekten de hekim, kuşku durumunda, acısının kabul edilmesini ve tanınmasını ya da haklarının verilmesini isteyen bir insanın ağrı ya da acı çekip çekmediğine karar verme lütfunun kendisinde olduğuna inanır. Tıp, genel olarak hastalığı ya da acıyı, adlandırarak ve üstlenerek “yaratır” ve daha sonra hastaya sosyal bir rol verir ama bu özel koşullarda hastanın hissettikleri ya da hissetmesi gerektiklerine göre kesin kararını verir. Bununla birlikte René Leriche gibi uyanık bir hekim bu kuşkulardan kesinlikle sıyrılır: “Birçok engelleyici taklit ve oyuna son vermeyi başarabildim. İnanıyorum ki hemen her zaman, acı çekenler, söyledikleri gibi gerçekten acı çekiyorlar ve acılarıyla çok fazla meşgul olduklarından sanılabileceğinden çok fazla acı çekiyorlar. Katlanılması kolay tek bir acı vardır, başkalarının acısı…”46 Leriche böylece hastanın dile getirmekte yetersiz kaldığı bir rahatsızlığın değerlendirilebilmesinin karmaşıklığını ve moral unsurunu hatırlatıyor.

Joyce Mac Dougall düşsel ya da duyulur boyutu olmayan somut dünyaya yapışmış bir düşünceye bağımlı “duygusuz- laşmış” hastalardan söz eder. Bunlar derinliği olmayan bir dünyanın gerçekliğine bağlanmışlardır ve acılarını kâtipler gibi, eğretilemelere baş vurmadan, basmakalıp deyimlerle ve sözcüklerle, sanki kendileriyle başka bir yerdeymiş de, durumları kendilerini fazla ilgilendirmiyormuş gibi anlatırlar. Acı belirtilir ama hastayı etkilemiş gibi değildir. Joyce Mac Dougall bu hastaları, anneleriyle duygusal bağlarını erken dönemde yitirmiş, bir öfke ve protesto döneminden sonra görünüşte acılarını unuttukları depresif bir karaktere bürünen çocuklara benzetir. Bunlar varlıklarını eksiltme riski taşıyan bir objeye bağlanma tehlikesine karşı müthiş güçlüdürler ve özellikle “işlemsel bir düşünce” sayesinde hareket ettikleri dünyaya gerçekten ilgi göstermezler.47 Bedenleri, onları düşmanlıklara karşı koruyan bir kabuktur ama bu kabuğun sıradan düşüncelere yönelme sonucu çırpınmalarının sembolik olarak reddedilmesi gerekir.

Bunu karşılık bazıları da tersine, yaralarına ya da zedelenmelerine rağmen kesinlikle hissetmedikleri fizik bir acıyı kabul etmezler. Duyguları ve bedenleriyle bir dışsallık ilişkisi içinde objelere ve kendilerini bitirebilecek durumlara karşı kayıtsızdırlar. Acı işaretlerini anlama yetisini yitirmiş insan saldırılara karşı gülümser ya da kayıtsızdır. Hatta kendisini yaralayabilecek koşullara teslim edebilir bedenini. Schilder bu bağlamda örnek olarak hekimlerinin uyguladığı tuhaf tedavileri kabul eden bir kadın hastadan söz eder/’Çimdiklendiğinde, vurulduğunda, hatta bir şey batırıldığında hiçbir tepki vermiyordu.”49 Bu kadın gözlerine çeşitli objeler batırıyor, sürekli yaralıyormuş kendisini, kendisiyle yeteri kadar ilgilenemediğinde hissetmediği bu acı duygusuna karşı bitmeyen bir merak içindeymiş sanki. Kimileri de kendilerini sakatlarlar, derilerinde yaralar açarlar, şiddetle bir yerlere çarparlar ya da barsaklarını mahveden objeler yutarlar. Sözgelimi psikoz insan ve dünya arasında parazit yapar. Kimi, duyulmamış acılardan yakınır ve bunların bedenine ışınlar ya da zararlı, gizli etkilerle girdiğinden veya kendisine işkence yapan insanlar tarafından gönderildiğinden kuşkulanır. Bir başkası, sakin bir tavırla kendisine ulaşamayan bir acının önünde gider, bedensel bütünlüğüne zarar verebilecek her türlü darbeye karşı kayıtsızdır. Ve sözgelimi hekim birçok dişinin çürümüş olduğunu görür ya da hiç söz etmediği bir apandisiti olduğunu anlar bu kişinin. Böylece acı da, her türlü sosyal ve kültürel bağımlılıktan kurtulmuş olarak kendi yoluna devam eder, özel bir tarihin konusu, daha derin kişisel bir acının ekranlarından biri olur, bedenin bütünlüğünü tehdit eden tehlikelerin habercisi değildir artık. Çevrenin ulaşması mümkün değildir ona, radikal bir biçimde dilin başarısızlığını hatırlatır ve her insanın ancak ötekilerin anlayışsızlığı ya da duyarsızlığı nedeniyle kendisini adadığı toplumsal ilişkinin suskun sırrını açığa çıkarır.

Acı her zaman kişisel bir öykünün birbirine dolaşmış ipleri arasına sıkışır. Yaşama zorluğu ve bedenin verdiği zorluk arasında gidip gelir, ince ve gerekli bir biçimde ya da kimi zaman çılgınca ve acımasız bir biçimde birini öbürüne bağlar.

Onu gerçekten oluşturan fizyolojik bir yasa yoktur: paradoksal bir sığınak, yaşamda sürekli yinelenen bir deneyim, aşksız- lığm telafisi, ötekine baskı aracı, bir talebin güvencesi, bir tür kefaret vb. Acı bireyin sadece fiziksel ya da moral durumu hakkında değil aynı zamanda başkalarıyla, özellikle gömülmüş bir öykü gibi içselleştirilmiş başkalarıyla ilişkilerin durumu hakkında bilgi verir. Birçok durumda acı, açık seçik bir biçimde, doğrudan ya da dolaylı olarak kimliğin korunmasının antropolojik işlevidir.

Görünür nedeni olmayan fizik acı, acıdan zevk alma, tuhaf bir biçimde acıyı zevke dönüştürme, hasarın derecesiyle uygun olmayan yakınmalar, iyileşmeden sonra süren ağrılar ve acılar ya da tersine acı ya da ağrı vermeyen önemli hasarlar vb… Bütün bu sıkıntılar insanın bedeniyle ilişkisinin yaşamsal ve fizyolojik verilerinin karmaşık bir biçimde iç içe geçmiş olduğunu gösterirler. Birini ya da ötekini bu etkilerden arındırmak hastanın gerçekliği üstünde fethedilen her alanın yitirilmesi demektir. Eğer her şeyin iki sapı varsa ve bunların birinden tutulabiliyorsa ve öbüründen tutulamıyorsa insanı iki parçaya bölen her türlü yaklaşımın, tutulamayan saptan yakalanmasından endişe edilmelidir. Acı, acı itirafları olan sözler dışında somut kanıtlar vermez, değerlendirilebilmesi sadece hastanın ifadesiyle mümkündür. Hissedildiği ölçüde mümkündür ve dünyayla ilişkiye sekte vurur. Acının ya da ağrının organik izi yakalanması daha zor bir gerçekliktir: Acıyı çeken, bir zedelenme ya da sakatlanmış bir organın sempatik sinir sistemi değildir, bireydir. Acı beden, tıbbın özel yetki alanı ve geçişi, psikologların ya da etkinlikleri bedenin dış çevresiyle ilgili psikologların veya ruh hekimlerinin alanı olan ruh ya da ruhsal yaşam arasındaki ikiliğin sınırlarını gösterir. Yaşamları ağrı ve acılarla felç olmuş hastalarda bu sıkıntıların köklerini saptama bağlamında oldukça yaygın görülen başarısızlık bütünüyle beden ve belirtilerine odaklanmış tıbbın amacından sapmış sonuçlarından biridir. Tıp hasta beden ve süreçlerinin bilimidir, insan ve insanın dünyayla ilişkisinin bilimi değildir. Tarihsel açıdan bireyi, yapısı ve patolojik süreçlerini parçalara ayırdığı insan bedeni üstünde ustalığını göstermek amacıyla yöntemli bir biçimde saf dışı eden ikilik temeli üstüne kurulmuştur. 50 Bireyselliği içinde acı çeken insan hemen bu paradigma içinde yer almaz. Bedeni bireyin çektiği acının gerçekliği konusunda itirafa zorlayamamak, insanın tıp epistemolojisi içinde içe atma olgusunun sonuçlarından biridir. Nasıl ki insan bazı sorumluluk üstlenme durumlarında hastalığın bir kalıntısıysa tespit edilemeyen ağrı ya da acı da çok yakından baktığı bir beden üstünde egemenlik kuran bir tıbbın kalıntısıdır. Acı bedende hapsedilmesine izin vermez, acı çeken insanı ister tümüyle. İnsanın dünyayla ilişkisinde fiziksel değişikliklerinin toplumsal ilişki içinde yani sembolik boyut içinde gerçekleştiklerini hatırlatır.

David le Breton
Acının Antropolojisi
Türkçesi: İsmail Yerguz
Sel yayıncılık

Acının belirsizliği” üzerine bir yorum

  1. bir süredir buradaki yazıları okumaya çalışıyorum. ancak yazılar o denli uzun ki, bunca yazıyla bu şekilde başa çıkmak mümkün değil. kitap tanıtımı mı yapıyorsunuz. kopyala-yapıştır mı belli değil. kolay gelsin

Yorum yapın