Akla Uygun Biçimde Nasıl Akıldışına Çıkılır

cahil-hocaAkla Uygun Biçimde Nasıl Akıldışına Çıkılır Öyleyse akıl sahibi insana düşen, aklını korumak için yurttaş deliliğine tabi olmaktır. Filozoflar bunun yolunu bulduklarına inanırlar: Edilgen itaat olmaz, hak olmadan görev olmaz, derler. Ama bu dikkatsizce konuşmaktan başka bir şey değildir. Görev kavramının içinde hak kavramını içeren hiçbir şey yoktur ve asla olmayacaktır.

Devredilen, mutlak anlamda devredilmiş olur. Buna bir çare olduğunu varsaymak kibrin zavallı bir hilesidir; devretmeyi rasyonelleştirmekten ve hakkını koruduğunu iddia edeni kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Akıl sahibi insan bu hilelere kanmaz. Bilir ki toplumsal düzenin ona sunabileceği tek şey düzenin düzensizliğe üstünlüğüdür. “Sarsılmaz bir düzen olsun yeter, dünya oldu olalı toplumsal örgütlerin esası budur. ” Meşru şiddetin tekele alınması hala şiddeti sınırlamak ve akla özgürce çalışabileceği güvenli limanlar bırakmak için bulabildiğimiz en iyi çaredir. Dolayısıyla akıl sahibi insan kendini yasaların üstünde görmeyecektir. Kendine yakıştırdığı üstünlük, insan türünü oluşturan ve onun akıldışılığını sürdüren şu aşağı üstünlerin ortak kaderine maruz bırakır onu. Akıl sahibi insan, toplumsal düzeni akıl gücünün eremeyeceği yükseklikte duran bir muamma, kendi aklının kısmen feda edilmesini emreden üstün bir aklın eseri olarak görecektir. Yönetenlerin akıldışılığının buyruklarına yurttaş olarak boyun eğecek, ama öne sürdükleri nedenleri benimsemekten kaçmacaktır. Kendi aklından feragat etmeyecektir. Aklını temel ilkesine indirgeyecektir. Gördüğümüz üzere, akıl sahibi irade öncelikle kendi kendini yenme sanatıdır. Akıl kendi fedasını kontrol ederek kendi kendine sadık kalacaktır. Akıl sahibi insan erdemli olacaktır. Kendi kendini yenme kapasitesi denen rasyonalite yuvasını ayakta tutmak için aklını kısmen akıldışılığın emrine verecektir. Böylece akıldışılık içinde verilecek savunulamaz bir karardan akıl hep kaçınacaktır.

Toplumsal akıldışılık savaştır ve iki kılıkta karşımıza çıkar: meydan savaşı ve mahkeme. Meydan savaşı toplumun hakiki portresidir, toplumu kuran kanının tam ve birebir ortaya çıkmış sonucudur. “İki insan karşılaştığında zekaca eşit olduklarına inanırcasma birbirlerine ki barlık gösterirler; ama içlerinden biri öbürünün ülkesinin merkezine girse pek hüsnükabul görmez: Aklını olduğu gibi gücünü de kötüye kullanır, davetsiz misafirdeki her şey barbarca bir kökene işaret eder; hiç kıvırmadan ona budala muamelesi yapılır. Telaffuzu gülmekten öldürür,jestlerindeki beceriksizlik falan hep o ait olduğu piç türe işaret eder: onlar ağır bir halk, bizse hafif ve neşeli, onlar kaba saba, bizse mert ve gururlu. Genelde halklar kendilerinin başka halklardan üstün olduklarına inanırlar saflıkla; tutkular birazcık birbirine karıştı mı hemen savaşın ateşi tutuşur: İki taraf da böcek ezercesine olabildiğince çok insan öldürür. Ne kadar çok öldürürlerse o kadar çok şan ve şöhret kazanırlar. Kelle başına ödül isterler; tarifeye göre, bir köyü yakınışlarsa haç nişanı, yaktıkları büyük bir şehirse omuzdan bel e inen bir kuşak isterler; bu kan tacirliğine de vatan aşkı denir … , komşu halkın üstüne yırtıcı hayvan gibi atıldıysanız vatan adına atılmışsınızdır; vatanınızın ne olduğunu sorsalar, bu konuda daha anlaşmaya varamadan birbirinizin gırtlağını kesersiniz.”

Yine de ayrım yapmak gerek, der filozoflar ve ortak bilinç bir ağızdan. Bir haksız savaşlar vardır, tahakküm deliliğinin yol açtığı fetih savaşları; bir de haklı savaşlar vardır, saldırıya uğrayan vatan toprağını savunduğumuz savaşlar. Eski topçu Jacotot’nun bunu bilmesi gerekirdi, sonuçta 1792 ‘de tehlike içindeki vatanı savunmuş ve 1815’te parlamenter olarak var gücüyle işgalcilerin geri getirdiği kralın dönüşüne karşı çıkmıştı. Ama işte deneyimi ona olaydan çıkaracağı dersin en başta görünenden çok farklı olduğunu göstermişti. Saldırıya uğramış vatanı savunan yurttaş, insan olarak ne yapacaksa onu yapar. Aklını erdeme feda etmesi gerekmez. Çünkü akıl tam da akıl sahibi hayvana canlı varlık niteliğini korumak için elinden geleni yapmasını emreder. Bu durumda akıl savaşla, bencillik de erdemle uzlaşmış olur. Dolayısıyla bunda özel bir meziyet yoktur. Öte yandan, fethe çıkan ülkesinin buyruklarına uyan kişi eğer akıl sahibi biriyse, aklını toplumun muammasına feda eder meziyetmişçesine. Gönlündeki kaleyi korumak ve görevini tamamladıktan sonra doğasına dönebilmek için, yurttaş itaatine yönelttiği benlik hakimiyetini özgür muhasebe erdemine tekrar tahvil edebilmek için, daha fazla erdeme ihtiyacı vardı.

Ama işte tüm bunlar nedeniyle silahlı savaş aklın en önemsiz sınavıdır. Akıl savaşta kendini askıya almayı kontrol etmekle yetinir. Sözünü herkese daima açıkça duyuracak kudrete sahip olan otoritenin sesine itaat etmek için kendine egemen olmak yeter ona. Çelişkili güçler arasında otorite kurulması gereken yerlerde eylemde bulunmak ise çok daha tehlikelidir: diyelim ki yasaya karar verilen meclislerde, yasanın nasıl uygulanacağına karar verilen mahkemelerde. Bu mekanlar akla yine -önünde eğilrnekten başka seçenek olmayan-o muammayı sunar. Tutkuların hayhuyu ve akıldışılığın safsataları içinde denge değişir, komutana itaat eder gibi itaat edilmesi gereken sesi duyulur yasanın. Ama bu muamma akıl sahibi insandan bizzat katılmasını ister. Artık aklı sadece feda sahasına değil, “Bu senin kendi sahan” diye temin ettiği bir sahaya, akıl yürütme’ nin sahasına da çağınr. Kavgadan başka bir şeyin söz konusu olmadığını bilir akıl sahibi insan: Orada sadece savaşın yasaları yürürlüktedir. Başarı mücadele edenin aklına değil hitabetine ve gücüne bağlıdır. Tutkunun buralarda retorik silahı üzerinden hükmetmesinin nedeni de budur. Bilindiği üzere retoriğin akılla bir ilgisi yoktur. Tersi de doğru mudur peki? Aklın da retarikle bir ilgisi yok mudur acaba? Akıl, konuşan varlığın kendi kendini kontrol etmesi ve bu sayede her alanda sanatçı gibi eser yaratması değil midir? Mecliste de her yerdeki gibi konuşma gücünü vermediği sürece, akıl akıl olmaktan çıkar. Akıl bütün dilleri öğrenme gücüdür. Dolayısıyla meclis ve mahkemenin dilini öğrenecektir. Akıldışına çıkmayı öğrenecektir.

Öyleyse Aristoteles’Ie saftutup Platon’a karşı bir sonuca varmak lazım: Akıl sahibi adam için mahkemede yenilmek, Sokrates için zaferi ve canını Meletos ve Anytos’a bırakmış olmak, utanç kaynağıdır. Bu ikisinin, yani hitabetin dilini öğrenmek gerekir. Bu dil de tıpkı diğerleri gibi, hatta daha kolay öğrenilir, çünkü söz dağarcığı ve sözdizimi daracık bir çembere kapatılmıştır. Her şey her şeydedir ilkesi bu konuya hepsinden daha iyi uyar. Öyleyse önce herhangi bir şey (diyelim ki Mirabeau’nun bir konuşması) öğrenmek ve her şeyi onunla ilişkilendirmek gerekir. Öğrencilerinden o kadar çok emek isteyen Eski Yöntem’in şu retoriği bizim için bir oyundur: “Her şeyi baştan biliriz; her şey kitaplarımızdadır; sadece isimler değiştirilecektir.”

Ama biliriz ki dönemlerin tumturaklı edası ve süslü üslup, hitabet sanatının özü değildir. Bunların işlevi zihinleri ikna etmek değil, eğlendirmek veya kafa dağıtmak’tır. Hükmü belirleyen de korku saçan da saldırıdır, kelimedir, karar verici jesttir. Çoğu zaman bir meclisin kaderine tartışmayı kesrnek için Oylayalım! diye bağırmaya ilk kim cesaret etmişse o karar verir. Öyleyse biz de doğru zamanda Oy/aya/ım! diye bağırmayı öğrenelim. Bunun bize ve akla yakışmayacağını söylemeyin. Aklın bize değil bizim ona ihtiyacımız vardır. Bizim sözümona haysiyetimiz tembellik ve korkaklıktan başka bir şey değildir, tıpkı yaşıtları önünde doğaçlama yapmak istemeyen kibirli çocuğunki gibi. Birazdan belki biz de Oylayalım! diye bağıracağız. Ama kazanan konuşmacının -bizim üşendiğimizi yapmaya cesaret eden kişinin- ardından aynı şeyi söyleyen korkaklar çetesiyle beraber.

Öyleyse evrensel eğitimin Bentham ‘ın kınadığı safsataları yenileyerek siyasal bir sinizm ekolü yaratmak istediği mi söylenecek? Tabii ki hayır. Akıldışına çıkan akıl sahibi konulu dersi anlamak isteyenlerin bunu cahil hoca dersiyle karşılaştırması gerekir. Mesele her durumda aklın gücünü doğrulamak, akılla neler yapılabileceğine bakmak, aşın akıldışılığın ortasındayken bile kendini koruyabilmek için ne yapabileceğini görmektir. Toplumsal deliliğin çemberine kapatılmış akıldışımı çıkan akıl sahibi, bireyin asla aklının gücünü uygulamaktan vazgeçmediğini gösterir. Tutkuların, yani dikkatsiz iradeye ait uygulamaların kapalı alanında, dikkatli iradenin tutkuların yapabileceklerini -ve daha fazlasını-her zaman yapabileceğini göstermek gerekir. Tutkuların kraliçesi kullarının yaptığını onlardan daha iyi yapabilir. “En baştan çıkarıcı, doğruya en çok benzeyen safsata her zaman için safsatanın ne olduğunu en iyi bilen kişinin eseri olur. Doğru çizginin ne olduğunu bilen ondan gerektiğinde, gerektiği kadar sapar, asla daha fazla değil. Bize nasıl bir üstünlük verirse versin tutku kendi kendini aldatabilir, çünkü sonuçta bir tutkudur. Akıl her şeyi olduğu gibi görür; ne kadarını uygun bulursa o kadarını gösterir veya saklar.”25 Bu da bir kurnazlık değil sehat dersidir. Akıldışılığın ortasında kendine sadık kalabilen, kendi tutkuları üzerinde uyguladığı denetimi başkasının tutkuları üzerinde de uygular. “Her şey tutkularla yapılır, biliyorum. Ama her şeyi, bu akılsızlıkları bile akıl daha iyi yapar. Evrensel Eğitim ‘in biricik ilkesi işte budur.”

“Çok mu uzağız Sokrates ‘ten?” diye sorulacaktır. Hem Devlet’te hem de Phaedros’ta o da bunu öğretiyordu: Doğru yalanı, gerekli ve yeterli olanı filozof üretecektir, çünkü yalanın ne olduğunu tek bilen odur. Bütün fark şuradadır: Biz herkesin yalanın ne olduğunu bildiğini varsayıyoruz. İşte bunun için biz akıl sahibi varlığı kendine

yalan söyleyebilmesiyle tanımladık. Dolayısıyla bilgelerin ayrıcalığından değil, akıl sahibi insanlara ait bir güçten söz ediyoruz. Bu güç bir kanı ‘ya, zekaların eşitliği kanısına bağlıdır. Sokrates ‘te olmayan, dolayısıyla Aristoteles’in düzeltemediği de işte bu kanıdır. Yine aynı üstünlüktür ki filozofun o hemencecik aldatan küçücük farkı üretmesini sağlar, onu “kölelik arkadaşları”27 ile konuşmaktan vazgeçirir. Sokrates halkın hoşuna gitmek, “koca hayvan”ı baştan çıkarmak için konuşmak istemiyordu. Anytos ve Meletos gibi dalkavukların sanatını incelemek istemiyordu. Böyle bir şeyin onun şahsında felsefeyi yerlere düşüreceğini düşünüyordu, nitekim neredeyse herkes bu tutumunu övüyor. Ama düşüncesinin gerisinde şu var: Anytos ve Meletos beyinsiz birer dalkavuk. Öyleyse konuşmalarında sanat yok, sadece yalan dolan var. Oysa Anytos ve Meletos’un konuşmaları da tıpkı Sokrates’inki gibi insan zekasının birer tezahürüdür. Bunların da bir o kadar iyi olduğunu değil, sadece aynı zekanın eseri olduğunu söylüyoruz. “Cahil” Sokrates, kendini mahkemenin hatiplerinden üstün gördü, onların sanatını öğrenmeye üşendi, dünyanın akıldışılığına rıza gösterdi. Peki niye böyle davrandı? Laios, Oedipus ve bütün trajedi kahramanları hangi nedenle kaybettiyse yine o nedenle: Delphi kahinine inandı; Tanrı’nın onu seçtiğini, ona kişisel bir mesaj gönderdiğini düşündü. Üstün varlıkların deliliğini paylaştı: dehaya duyulan inancı. Tanrı’nın ilhamına erişen bir varlık Anytos’ların konuşmalarını, söylemlerini öğrenmez, bunları tekrarlamaz, ihtiyacı oldu mu sanatlarını benimsemeye çalışmaz. Bunun için de Anytos’lar toplumsal düzenin efendisi olur.

“Ama zaten onlar olmayacak mıdır?” diye sorulacaktır bu defa. Toplumların düzenini hiçbir şeyin değiştiremeyeceğini biliyorsak forumda zafer kazanmak neye yarar? Canını kurtaran ve aklını koruyabilen akıl sahibi -isterseniz “özgürleşmiş” de diyebilirsiniz bireyler, toplumu değiştirmek için bir şey yapamadıktan ve delilerden daha iyi akıldışına çıkmak gibi acı bir avantaja mahkum olduktan sonra neye yararlar ki?

Jacques Ranciere
Cahil Hoca : Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders
Çevirmen: Savaş Kılıç
Metis Yayınları

Yorum yapın