Albert Camus ve Edebiyata Yön Veren Kitapları

Albert Camus20. yüzyılda Fransa’ya ve dünya düşünce yaşamına damgasını vurmuş sayılı birkaç aydından biridir Albert Camus. Düşünce dünyamızın, Bertrand Russell, Einstein, Sartre gibi yüceleri yanında, romanları, tiyatro yapıtları, politika yazılarıyla, tutumu, davranışı, yaşamıyla çıkarsız bir aydın örneğini vermiş bir insan olarak özel bir yeri var Albert Camus’un yüzyılımızda.

Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır, fakat Camus kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmediğinden, kendini bir varoluşçu ya da absürdist olarak tanımlamaz.

Camus, baba tarafından Fransız, anne tarafından İspanyol bir ailenin oğlu olarak Cezayir’de 7 Kasım 1913’te dünyaya geldi. Babasını 1 yaşında kaybetti. Babaannesinin baskısı onu annesine, 8 kardeşini sokaklara yöneltti. Fakir hayatlarında eğitimine kendi imkanlarıyla devam etme şansı olmayan Camus, öğretmeni olan Louis Germain sayesinde elde ettiği bir burs ile 1923-1930 yılları arasında eğitimine devam eder.

Yaz tatillerinde çalışıp aile bütçesine katkıda bulunmak zorunda kalan, henüz bir yaşını doldurmadan babasını kaybettiği için baba sevgisinden mahrum olan Camus’un hayatındaki olumsuzluklarla birlikte, çağının ekonomik, siyasi ve askeri olayları onun saçma dünya görüşü ve başkaldırma ahlakı üzerinde önemli etkilerde bulunmuştur. Lise yıllarında sınıf farkını, edebiyatı, tiyatroyu, yazmayı keşfetti. Dünyada eşit olmak için futbol oynamaya başladı. Çünkü sporda bütün dengesizlikler kaybolup yerini ilerlemeye, bütünlüğe, eşitliğe bırakıyordu.

Daha sonraki yıllarda, “Ahlak ve insanın yükümlülükleri hakkında güvenebileceğim ne biliyorsam onu futbola borçluyum.” der
Hayatı boyu sürecek vereme 1930’lu yıllarda yakalandığı için futbolu bırakır. Hastalığı sırasında yaşadığı tüm sıkıntıya rağmen, asla intiharı düşünmedi, hayatı seçmesi ilk başkaldırısıydı. Ona göre başkaldırı, insan yaşamında en büyük değerdir ve her koşulda korunmalıdır. Uyumsuza ve ölüme direnmek böylece mümkün olur. Camus, “Doğduğumuz bütün bu saçmalıkların içinde, doğduğumuz anda ölüme giden hayatta tek yapmamız gereken onun tadını çıkarmaktır.” der.

Bu yıllarda, morfin bağımlısı Simone Hie ile evlendi ama Simone’un sadakatsizlikleri nedeniyle evlilikleri kısa sürdü.
1934’te Cezayir Komünist Partisi’ne katıldı. Ama onun için dinden, inançtan, tabiattan uzak bir hayat düşünülemezdi. İdam cezasını kaldırmayacak bir devrim için ölmeye değmezdi. Propagandadan uzak durdu, sadece adaletin ve özgürlüğün savunucusu oldu. Pasifist Camus parti için oyunlar yazdı, sergiledi, oynadı. 1937 sonbaharında partiden atıldı. Sartre ile Combat adlı gazetede yazmaya başladığında tanıştı ve arkadaş oldu. Daha sonra dostlukları Camus’un komünizmi eleştirmesiyle, özellikle Sovyet Devrimi’ni eleştirdiği Başkaldıran İnsan adlı eserini yazınca bozuldu.

1940’ta Yabancı adlı romanını, 1941’de de Sisifos Söyleni isimli kitabını tamamlar. Her iki eser de, önce Yabancı olmak üzere 1942’de yayımlanır. Bu iki eser, Camus’un saçma dünya görüşünü hem edebi bir dille hem de felsefi bir deneme türü ile dile getirir. Bir önemli roman ve bir önemli felsefi denemenin art arda gelişini Camus’un yaşamında iki kez gözleriz. Yabancı ve Sisifos Söyleni ilkidir. Daha sonra Veba ve Başkaldıran İnsan çifti gelir. İlkinde saçma kavramı ve intihar, ikincisinde başkaldırı ve cinayet temaları işlenmiştir. Birincisi bireysel, ikincisi toplumsal alanlarda geçer. Hepsindeki ortak nokta saçma yaşantıyı öne çıkaran ölüm olgusudur.

Kuşkusuz ki Yabancı, Camus deyince ilk akla gelen romanıdır. Kişinin yaşama ve eylemlerine yabancılaşmasını anlatır. Öyküdeki herşey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, Mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Diğer kişilerin adı anılsa da roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz.

Camus’ya göre, “Saçma, varolanın kendisinden değil, bilinçten kaynaklanır. Bilincin olmadığı ve bilinç ile bir varlık karşılaşmasının gerçekleşmediği yerde saçma ortaya çıkmaz. Demek ki saçma, bir ilişkidir, bilinç ile dünyanın ilişkisidir. Saçma, insanın dünyadan kopuşunun, onun anlamlı ve özlemlerine uygun düşen bir ilişkiyi kuramayışının ifadesidir.”

1940’ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi. Ama düzenli bir hayatı kişisel özgürlüğüne, mecburiyetlerini tutkularına esir vermişti, sıkılmıştı.

Maria Casares’le olan ilişkisi ile sorumluluktan, evlilik hayatından kurtulmuştu. Sevgilisi kaybettiği özgürlüğünü geri verecekti. Ama Camus kurtulamadığı suçluluk duygusu nedeniyle, karısına geri döner.

5 Eylül 1945’te Catherine ve Jean adlarında ikiz çocukları olur. Çocuklarından sonra da Camus hayatını bir kez daha düzen ve başkaldırı arasında kurgulamaya çalışır. New York’a kaçar. Barlar, kadınlar, içki, yaşadığı serseri hayatı tekrar bırakıp Paris’e döner. Yeniden iyi bir eş, iyi bir baba olmaya karar verir.

1957’de Nobel Ödülü’nü, Rudyard Kipling’den sonra kazanan en genç yazar olur. 1957’de Nobel Edebiyat Ödül töreninde “…Her nesil, şüphesiz kendisini dünyayı değiştirmekle yükümlü hisseder. Benim neslim bunu yapamayacağını biliyor, ama benim neslimin belki de daha büyük bir görevi var. Bu görev, dünyanın kendi kendisini yok etmesini önlemek…”

Hayatının geri kalan kısmını aşık olduğu güneşin ve çiçeklerin ülkesi Cezayir’i ve yaşamak zorunda olduğu Fransa’yı bütünleştirmeye çalışarak geçirdi. Paris yakınlarında gökyüzü ve ağaçları kendi ülkesine benzeyen bir ev satın aldı. Bu dönemde Cezayir İç Savaşı, ülkesinin elinden gidiyor olması, oyunlarının yasaklanması hastalığını da tetikledi. Ama ölene kadar yazmaya devam etti.

Albert Camus 1960’ta yayıncısı Gallimard ile birlikte, daha önce ölmenin en absürd yolu diye nitelemiş olduğu şekilde, araba kazasında öldü.

Camus’un romanları sinema ve müzikte de esin kaynağı oldu.

İtalyan yönetmen Luchino Visconti Yabancı’yı 1967’de sinemaya uyarladı.
Luis Puenzo ve Felix Monti Veba’yı 1991’de piyasaya çıkardı.
Zeki Demirkubuz 2001’de Yabancı’yı Yazgı ismiyle sinemaya uyarladı. Kitapla çeşitli farklılıklar olsa da Musa karakteri Meursault’u çağrıştırmaktadır.
The Cure grubu 1978’de Yabancı’ya dayanan Killing An Arab isimli bir parça çıkardı. Meursault’un sahilde bir Arap’ı öldürmesini konu alan bu şarkıyı son yıllarda grup Kissing An Arab ve Killing Another biçiminde seslendirmektedir.
Streetlight Manifesto ve Bandits Of The Acoustic gruplarının parçası Here’s To Life’da Camus’dan bahsedilmektedir.
Post punk grubu The Fall ismini Camus’un Düşüş adlı romanından almaktadır.

“Annenizin dosyasını okudum. Gereksinimlerini karşılayamıyormuşsunuz. Ona göz kulak olacak biri gerekliydi. Sizin ücretinizse azmış. Hem aslını ararsanız, o burada daha mutluydu.” dedi. Ben de, “Evet müdür bey,” diye karşılık verdim. “Hem burada kendi yaşıtları, arkadaşları vardı. Onlarla bir başka zamana ait mutlulukları paylaşabiliyordu. Siz gençsiniz. Yanınızda canı sıkılırdı herhalde,” diye kekeledi. Doğruydu. Anam evdeyken, vaktini beni sessiz sessiz seyretmekle geçirirdi. Yurda girdiği ilk günlerde sık sık ağlarmış. Ama sırf alışkanlık yüzünden. Birkaç ay sonra yurttan alınsaydı, yine ağlayacaktı. Yine alışkanlık yüzünden tabii. Son yıl yurda hemen hiç gitmedimse, biraz da bu yüzden gitmedim. Hem sonra, bu bütün bir pazarımı alıyordu. Otobüse kadar gitmek, bilet almak ve iki saatlik yollara düşmek zahmeti de caba.”(Yabancı)

Kaynak: Vedat Günyol, K Dergisi

Yorum yapın