Ali Şeriati: “Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette hiçbir söze inanmayın.”

korku kültürüKİTLE KÜLTÜRÜ, KORKU VE KORKUYU TÜKETMEK
Korkunun kültür içinde olağanlaştırılması ¹

“Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette hiçbir söze inanmayın.” Ali Şeriati

Oldukça gergin ve sarsıcı bir süreçten geçiyoruz, kaldı ki; düşük nabızlı bir gündeme alışkın bir toplum olmadığımız aşikar. Bu da toplum ruh sağlığının ayrı bir patolojik boyutu, birkaç ay skandal ya da bombalı saldırı yaşamazsak, şaşkınlığa uğrarız sanırım. Korku, endişe hayatımızın her alanına nakşetmiş ve son yılların siyasal ve kültürel yaşantımızda baskın bir misyona sahip.

Nedendir, nasıldır, keskin hatlarıyla söyleyemiyoruz belki, ancak ne bu baskıyı, ne bu sindirilmişliği üstümüzden atamıyoruz, karşı bir tepki veremiyoruz. Gösterilegelen tepkilerse, samimiyetsiz, marjinal ya da bir küçük zümreye ait gösterilip meşru dahi görülmüyor. Medya ve tüm yönergeleri kanıksattığı kamusal vicdan, her şeye rağmen kayıtsız kalmayı tercih ediyor.

Mevcudiyeti, varolmayı dolayısıyla canlılığı, harekete (aktif olmak) ve hareketin diyalektiğine vurgulayan üstdevlet, aktif olmayı iş sahibi olmak ve satın almak/sahip olmak eylemlerinin tüketilmesiyle mümkün kabul buyuruyor. Birey mevcudiyeti ile birlikte gerçekten varolabilmesi, birey değeri kazanabilmesi için öncelikle bu vatandaşlık görevlerini yerine getirmesi gerek; çalışmak ve tüketmek. Nedir, kimdir bu üstdevlet? İktidar, medya ve megaşirketlerin tahakküm ve sömürü yönetim ilişkilerinde kurduğu birliktelik ve uzlaşmadır üstdevlet. Birey çalıştıkça iktidar güçlenecek, tükettikçe şirketler kazanacak, medya her ikisinin de çıkarını gözetecek. Böylelikle kendi lümpen mevcudiyetini şimdiye değin sürdürdüğü gibi ilelebet devam ettirecek.

Tüm bu söylemleri biraz daha somutlaştırmak için 1976 yapımı Network adlı filmde, “büyük patron”lardan Arthur Jensen ile “televizyonun çılgın peygamberi” Howard Beale karakterleri arasında geçen bir konuşmayı dikkate almayı önemli buluyorum. Gerçek bir hikâyeden uyarlanmış olsa da nispeten bu sahne kurgu eseri ancak metin ve vurgu değeri oldukça sarsıcı.

Bir “yeni dünya düzeni”: Şirketokrasi 2

“- İşe satıcı olarak başladım, Bay Beale. Dikiş makineleri otomobil parçaları, saç fırçaları ve elektronik cihazlar sattım. Her şeyi satabileceğimi söylerler. Size de bir şey satmak isterim. Doğanın başlıca güçleriyle oyun oynadınız Bay Beale! Ben bunu kabullenemem! Yeterince açık mı? Bir iş anlaşmasını durduğunuzu sanıyorsunuz. Ama durum öyle değil! Araplar, bu ülkeden milyarlarca dolar aldılar ve onu geri vermeleri gerekiyor! Bu bir med cezir, ekolojik bir denge! Sen, her şeyi ülkeler ve insanları olarak gören eski kafalı birisin! Ülkeler yok! İnsanlar yok! Ruslar yok! Araplar yok! Üçüncü Dünya da yok! Batı yok! Tüm sistemlerin üstünde bir kutsal sistem var. Çok büyük ve dokunulmaz, özenle işlenmiş etkileşimli, çok uluslu, dolar egemenliğinde!

Petrol dolarları elektro dolarlar, bir sürü dolar! Marklar, rubleler, sterlinler! Bu gezegende hayatın bütünlüğünü sağlayan, uluslararası para sistemidir! Bugün her şeyi olması gerektiği gibi yapandır! Bu, atomik atom altı ve galaktik bir yapıdır! Ve sen doğanın birincil güçleriyle oynadın! Ve taş olacaksın! Anlıyor musunuz, Bay Beale? Yirmi bir inç küçük ekranınızın önünde ayağa kalkıp, Amerika ve demokrasi hakkında feryat ettiniz! Amerika yok! Demokrasi yok! Sadece IBM, ITT, ATT, Dupont, Dow ve Exxon var. Bugün dünyadaki ülkeler bunlar. Ruslar, Meclislerinde ne konuşuyorlar sanıyorsun? Karl Marx mı? Onlar da tıpkı bizler gibi program tablolarını çıkarıyor, teoriler geliştiriyor çözümler geliştiriyor, ticari işlerinin ve yatırımlarının fiyat-maliyet olabilirlikleri üzerinde çalışıyorlar.

Artık ülkelerin ve ideolojilerin olduğu bir dünya yok. Dünya, iş dünyasının kanunları ile tanımlanan bir şirketler okulu. Buradaki sözcük iş, Bay Beale. İnsanlar sürünerek çamurun içinden çıktılar. Ve bizim çocuklarımız Bay Beale, mükemmel dünyayı görecekler. Orada savaş ya da kıtlık, bunalım ve vahşet olmayacak! Tek ve büyük bir evrensel şirkette herkes ortak kâra hizmet etmek için çalışacak. Orada herkesin hissesi olacak ihtiyaçlar karşılanmış olacak, bütün endişeler kalkmış sıkıntının yerini neşe almış olacak. Ve bu müjdenin vaizi olarak sizi seçtim, Bay Beale.

– Ama neden ben?

– Çünkü sen, televizyondasın aptal! Altmış milyon kişi her hafta pazartesiden cumaya seni seyrediyor.“

Medya denetimi, bir algı yönetimi…

Politik bir yapım olan filmin en vurucu bölümünde aslında birçok devlet-toplum ilişkiselliği hicvedildiği gibi kitle yönlendirilmeli ve medyanın bu ulvi görevi hakkıyla yerine getirmesi ve bu gücü koruması için medyanın da kontrol edilmesi gerek. Bir medya patronunun “Bütün çalışanlarım istediklerini yazmakta ve söylemekte özgürdür, şayet benimle aynı fikirde olduğu sürece” sözü medyanın kendi iç denetimini yeterince anlatırken, medyanın toplum üzerindeki kontrolünü Jim Morrison’un sözüyle de özetleyebiliriz: “Medyayı kim kontrol ediyorsa zihinleri de onlar kontrol ediyor.”

Benim hayatımda makro ve mikro düzeylerde, benden çok öte bir yönlendirim gücüne sahip tüm bu üstdevlet hegemonyasında ben ne kadar özgürüm? Maruz kaldığım tüm etkileşimlerden ne kadar sıyrılabiliyorum veya bunlara karşı ne kadar özgür bir iradeye sahibim? Böylesi bir sistemin, tercihimin olup olmamasından öte, bununla nasıl baş edeceğimi bile belirleyemezken, belki de hiç belirleyemecekken, piyasanın her nasılsa istenildiği gibi dengelendiği bir düzende yaşamak, getirdikleriyle yüzleşmek ve tüm ekonomik yaşantımı buna göre dinamize etmek benim özgürlüğüm olamaz. Böylesi bir maruziyete karşı özgürlükten söz edilemez.

“Nedir bizi biz eden bu güç ve diğer yandan bizi bizden uzaklaştıran? Kayıtlı bir band üzerinde koştuğumuzu düşündürüp, ayağımızın takılıp düşmemize neden olan bu sorgu(?) Realitenin boyutlarını yeniden denetlememizi hatırlatmıyor mu bu? İnsan, birey olarak anıldığından beri özgür kabul edilmek istenilir. İstenilir, çünkü öyle olduğuna dair derin kuşkularımız var. En kompleks yapı/yargılardan biri olagelmiş “özgürlük” imgesinin yaratımında ve arzulanmasındaki yegane köken, hakim olma ve kontrol etme istencidir. Özgürlüğün yanı başına iliştirdiğimiz; bağımsızlık, töze erişme, mevcudiyetin sınırsızlığı ve tüm baskıların yoksunluğu gibi olgusal hazinelerimiz, nihayetinde egemenlik ve kontrol etme hak arayışlarımızla iç içe varlığını göstermekte ve ilerlemekte.” 3

Bir demokrasi tutulması: Razı gelmek ya da gelememek

Özgür olduğumuza ve herhangi bir gün olabileceğimize asla inanmayacağım bu koşullanma ilişkiselliği haricinde, ekonomik yaptırımlar ve razı gelişlerimiz, çalışmaya, hayatımızı idame ettirmeye dair inançlarımız, medya denetimi ve rızanın imalatı çerçevesinde tümüyle tahakküm altındayız. Öyle bir yaptırım altında koşullanma ki; hiçbir eylemimden kendimi mesul tutamam, tümüyle yaptırımlara katlanmam gereken bir hayatta benden bir kurban yaratılmak istenmesini ve buna razı gelmemi, karşı gelirsem vatan haini ilan edilmemi kabul edemem. Böyle bir çıkmazda tümüyle isyandayım ve bu benim bireyselliğimin en kutsal söylencesidir.

“İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur.” 
Gilles Deleuze

Geleceğimin bir güvencesi yok, kariyerimin, işimin, eğlencemin, hayatımın ve tüm bunlara dair hiçbir şeyin güvenini taşımıyorum. Bütünüyle yaşantısal değerlerim üzerine kaygı ve stres altındayım. Tüm bunları haklı göstermek için toplum nezdinde veya onun penceresinden konuşmama gerek yok, ben tek başıma önemliyim ve biriciğim. Bu demokrasinin biricik önceliği ve nihayet, benim bunu demokrasinin adına savunmam değil, demokrasinin bunu benim adıma savunması gerekir.

Gündem içinde halihazırda süregiden bombalı saldırılara “alışmalıyız” söylemi, bu korku ve stres aktarımına karşı inşa edilmek istenen bir olağanlaştırma ve meşrulaştırma gayretidir. Kitle, korku ve stresle yaşantısını sürdürmeye razı gelsin isteniyor. Çünkü insan stres ve korkuyla baş edemez. Hele ki; ilkel bir sürünün dürtüsel eylemselliğine sahip kitle, tüm istenilen davranışları iktidarın eline verir ki, tüm yönetim tarihi boyunca otorite bunun kazanımlarını fazlasıyla sağlamıştır. Retoriğin sağladığı tahakküm ile Büyük İskender’in Kral Darius’a karşı, Augustus’un muhaliflerine karşı ve George W. Bush’un 11 Eylül sonrası kazandıkları zaferlerin mümkünlüğü böyle bir korku/kaygı yönetimiyle mümkün kılındı. 4

Kitle toplumunun üzerinde iktidara paye biçilen görev veya kitleden beklenen davranışlar nelerdir? Kitle, demokraside ve yönetimde iktidarın gözdesi olma önemini nasıl ve neden taşır? Kitle toplumu olmanın iktidara getirdiği çıkarların boyutu nedir? Kısa ve net bir şekilde cevaplanabilir: İktidar sonsuz ve sınırlanamaz gücünü kitleden alır. Kitle mesnetsizdir, kişiliği ve benliği yoktur, sayısı sosyal yaşamda ölçülebilir ve gözlemlenebilir boyutun üstünde bir ölçektir. Niceliği baskın, niteliği yoksun ve zayıftır, ancak gücünü köhne yığın halinden alır. Kitle kendini tüketim ile ifade eder, kitle içinde birey tüketebildiği kadar varolabilir. Toplumsal tabakalaşmanın yoğun olduğu kitle içinde kendi ayırdını tüketimle sağlamaya çalışır, bu da tüm medya sunumlarıyla (televizyon, sinema) günbegün pompalanan “Amerikan rüyası” (ki yerelimizde buna İstanbul rüyası –taşı toprağı altın şehir- de diyebiliriz) ile yeterince pekiştiriliyor ve bu şekilde inandırıcılığı somut, gerçekleştirilebilir bir idea olarak hayalleri süslüyor.

İrrasyonel davranışlar çağındayız, rasyonel bir ufuk mümkün değil!

Kitle böyle hayali gayelerle meşgul olmayı sever, çünkü içine hapsolduğu milyonların içinden kendini sıyıracak bir “mutlu yaşam” herkes için cezbedicidir. Öte-dünyaya dair dinin doyuramadığı arzuları, reklamlar ve şirketler tamamlamaya çalışır. Öyle veya böyle inşa edilmiş bu “global köy”de herkese yetecek kadar hayal vardır ve hayallerin tüketimi de bir doyum sağlar. Bilinç nihayetinde eylemi sonlandırmaya meyillidir, medya aktarımıyla sağlanan hayallerin nihayetinde mutlu bir sonla bitimi ve bu hikâyenin tüketimi de görece bir yeterlilik ve doyum üretebilir ve bu kitle adına asgari bir standart kriteri olarak kabul edilebilir.

Medya tarafından tüm gücüyle yaratılan ve tüketilen simülasyon ve imgeler dışında, sosyal yaşama dair hiçbir şeyin pek bir kıymeti yok. Her şey kudretli bir el tarafından, zaten olması gereken haliyle gerçekleştiriliyor ve bizim bu alana bulaşmamızın millet adına faydası yokmuş gibi inanılıyor. Diğer yandan diziler, yarışma programları ve sadece olan biteni anlatan ve böylesini olduğu gibi kabul etmemizi buyuran haber programları tüketiliyor. Evdeki tüketim böyle sürdükçe, dışarıdaki yaşam da çalışmak ve biraz laflamak dışında pek bir koşul sağlamıyor. Velhasıl bir toplumun yaşayacağı en hazin birçok şeyi yaşadık, bombalı saldırılar, iş kazaları, kadın tecavüz ve cinayetleri, darbe girişimi… Ancak hayat sanki kaldığı yerden devam ediyormuş gibi davranmamızı bekliyor bir şey. Kitlenin bu sinsice ve kendini muzaffer gören yapısını nasıl anlamlandırabilir ve kabul edebiliriz hayatımıza, hayatımız bu kadar basitçe sürdürülür ve buyurgan tayin edilirken?

¹ Bu makale daha önce yine “kitle psikolojisi” üzerine yazdığım makalelerin devam niteliğindedir.

Ninova, Ü. (2015, 8 Temmuz) Kitle Psikolojisi ve Kültürel Aidiyet. Gaia Dergi.
Ninova, Ü. (2015, Kasım-Aralık) Kitle Psikolojisi ve İtaatin İnşası. Düşünbil. 50. 32-35
² Buradaki vurguyu daha iyi gözlemlemek için, daha önce yine Gaia Dergi‘de yayımlanan makaleme bakılabilir:

Ninova, Ü. (2015, 19 Temmuz) Katılımcı şirketokrasinin portresi. Gaia Dergi.
³ Ninova, Ü. (2015, Eylül-Ekim) Klasik Koşullanmadan Otomasyon Güdülenmeye. Düşünbil. 49. 30-31

4 Ninova, Ü. (2015, Kasım-Aralık) Kitle Psikolojisi ve İtaatin İnşası. Düşünbil. 50. 32-35

Ümit Ninova
Ağustos 8, 2016 https://gaiadergi.com/

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro