Anthony Giddens: Toplumsal davranışın önemsiz görünen yönleriyle neden ilgilenmeliyiz?

Anthony GiddensGündelik Yaşamın İncelenmesi
Toplumsal davranışın böylesine önemsiz görünen yönleriyle neden ilgilenmeliyiz? Sokakta birisiyle karşılaşmak ya da bir arkadaşla birkaç söz etmek önemsiz ve ilginç olmayan etkinlikler, bir gün boyunca sayısız kez üzerinde düşünmeden yaptığımız şeyler gibi görünebilir. Gerçekte, böylesine önemsiz görünen toplumsal etkileşim biçimlerinin incelenmesi, sosyolojide büyük önem taşır. Bu ilginç olmamak bir yana, sosyolojik araştırmanın en kapsayıcı alanlardan birisidir. Bunun üç nedeni vardır.

İlk olarak, bizim gündelik rutin- erimiz, ötekilerle neredeyse sürekli olarak giriştiğimiz etkileşimleri ile, bizim yaptıklarımıza yapı ve biçim kazandırır. Bunları inceleyerek toplumsal varlıklar olarak kendimiz ve toplum yaşamının kendisi hakkında çok şey öğrenebiliriz. Yaşamımız, her gün, her hafta, her ay ve her yıl benzer davranış kalıplarını yineleme yoluyla düzenlenmektedir. Örneğin, dün ve ondan önceki gün neler yaptığınızı bir düşünün. Eğer bu günler hafta içindeyse, incelikle, her gün hemen hemen aynı saatte kalkmış olmanız olasıdır (tek başına önemli bir rutin). Her gün yaptığınız gibi, sabahleyin erken bir saatte yaptığınız yolculuk sonucu okula giderek derse girmişsinizdir. Belki de öğle yemeğini bir arkadaşınızla yemiş, öğleden sonra tekrar derse gitmiş ya da kendi başınıza çalışmışsınızdır. Daha sonra, aynı yollardan eve dönmüş, akşam da olasılıkla arkadaşlarınız ile dışarıya çıkmışsınızdır.
Kuşkusuz, günbegün izlediğimiz rutinler aynı olmayacaktır; genellikle hafta sonları izlediğimiz etkinlik kalıplarımız, hafta içinde izlediklerimizden farklıdır. İş bulmak için üniversiteyi bırakmak gibi, yaşamımızda önemli bir değişiklik yaparsak, günlük rutinlerimizde bir değişmenin olması genellikle kaçınılmazdır; ancak daha sonra yeni ve daha düzenli bir alışkanlıklar bütünü oluşturabiliriz.
İkinci olarak, günlük yaşamın incelenmesi bize, insanların gerçekliği değiştirecek biçimde yaratıcı eylemlere nasıl girişeceğini gösterir. Toplumsal davranış bir ölçüye kadar roller, normlar ve paylaşılan beklentiler gibi güçler tarafından yönlendirilir ise de, bireyler gerçekliği, geldikleri kökenlere, çıkarlara ve güdülere göre farklı farklı algılamaktadır. Bireyler, yaratıcı eylemde bulunma yeteneğine sahip olduğundan, aldıkları kararlar ve giriştikleri eylemlerle gerçekliği sürekli olarak biçimlendirirler. Başka deyişle, gerçeklik sabit ya da durağan değildir- gerçeklik insanların birbirleriyle etkileşimi sonucu yaratılır. 

Üçüncü olarak, günlük yaşamdaki toplumsal etkileşimin incelenmesi, daha büyük toplum düzenleri ile kurumların anlaşılması için yararlıdır. Büyük ölçekli toplum düzenlerinin hepsi, aslında bizim günlük olarak içine girdiğimiz toplumsal etkileşim kalıplarına bağımlıdır. Bunu göstermek kolaydır. Sokakta birbirinin yanından geçen iki yabancı örneğini yeniden anımsayalım. Böyle bir olay, büyük ölçekli, daha kalıcı toplumsal örgüt biçimleriyle pek az doğrudan ilişkili diye görünebilir. Ne ki, bu türden pek çok etkileşimi dikkate aldığımızda, durum artık böyle değildir. Modern toplumlarda, kasaba ve kentlerde yaşayan insanların büyük çoğunluğu, kişisel olarak tanımadıkları başka insanlara sürekli olarak etkileşim içine girerler. Uygar kayıtsızlık, bütün gürültülü kalabalıkları, geçici nitelikteki kişisel olmayan ilişkileriyle birlikte kent yaşamına sahip olduğu niteliği veren mekanizmalar arasındadır.
Bu bölümde, ilk olarak başkalarıyla etkileşirken hepimizin kullandığı sözel olmayan işaretleri (yüz ifadeleriyle bedensel jestleri) inceleyeceğiz. Daha sonra, gündelik konuşmanın başkalarına istediğimiz anlamları iletmek için dili nasıl kullandığımızın çözümlemesine geçeceğiz.

Son olarak, eylemlerimizi zaman ve uzam boyunca nasıl nasıl koordine ettiğimize özel bir dikkat göstererek, yaşamlarımızın günlük rutinlerimiz tarafından nasıl yapılaştırıldığı üzerinde duracağız. Bu bölümde ayrıca, toplumsal etkileşimle ilgilenen sosyologların inceledikleri küçük, gündelik pratiklerin incelenmesinin, bu kitabın daha sonraki bölümlerinde ele alınan, toplumsal cinsiyet ve sınıf gibi büyük ölçekli sorunların herhangi birinden
ayrı olmadığını, tersine bunların birbiriyle yakından bağlantılı olduğunu göreceğiz, s. 173 ve 179’daki kutularda, mikro ve makro-sosyoloji arasındaki bağlantılara ilişkin iki özgül örneğe bakacağız.
Kuramsal bir bakış açısından, gündelik sosyal etkileşimler ile daha geniş toplumsal yapılar arasındaki bağlantıyı, “Sosyolojide Kuramsal Düşünce” başlıklı 4. Bölümde, s. 159- 160’da ele aldık.

Sözel olmayan iletişim
Toplumsal etkileşim sayısız sözel olmayan iletişim biçimini yüz ifadeleri, jestler, beden hareketleriyle bilgi ve anlamın değiş tokuş edilmesini gerektirir. Sözel olmayan iletişim kimi zaman “beden dili” olarak adlandırılırsa da, bu yanıltıcıdır çünkü bizler sürekli olarak, söz ile söylenen şeyleri daha da açmak ya da boşa çıkarmak için böyle sözel olmayan işaretleri kullanırız.

“Yüz”, jestler ve duygu Sözel olmayan iletişimin önemli bir yönü, duygunun yüz ifadesiyle yansıtılmasıdır. Paul Ekman ve meslektaşları, yüz kaslarının belirli ifadeleri ortaya çıkaracak biçimdeki devinimini betimlemek için Yüz Harekeüeri Kodlama Sistemi (YEKS) dedikleri sistemi geliştirmişlerdir (Ekman ve Friesen 1978). Bu yolla, adı kötüye çıkmış derecede tutarsız ya da çelişkili yorumlara açık olan bir alana -çünkü duyguların nasıl belirleneceği ve sınıflanacağı üzerinde çok az anlaşma vardır- bir ölçüde kesinlik getirmeye çalışmışlardır. Evrim teorisini ortaya atan Charles Darwin, duyguların temel dile getiriliş biçimlerinin bütün insanlarda aynı olduğunu ileri sürmüştür. Kimileri bu sava karşı çıkmışlarsa da, Ekman’ın, birbirinden çok farklı kültürel ardalanlardan gelen insanlar üzerine yaptığı incelemeler, bunu destekler gibidir. Ekman ve Friesen, Yeni Gine’de, üyelerinin dışarıyla hemen hemen hiç bir bağlantısının olmadığı yalıtılmış bir topluluğu incelemişlerdir. Yeni Gineliler, kendilerine altı duyguyu (muduluk, üzüntü, kızgınlık, tiksinti, korku, şaşkınlık) yansıtan ifadelerin resimleri gösterildiğinde, bu duyguları kolayca belirlemişlerdir. Ekman’a göre, kendisinin ve başkalarının benzer çalışmaları, duyguları dile getiren yüz ifadelerinin ve bunların yorumlarının insanlarda doğuştan gelen özellikler olduğu görüşünü desteklemektedir. Ekman, kendi verdiği kanıtların bu sonucu kesinlikle açık bir biçimde ortaya koymadığını ve yaygın olarak paylaşılan kültürel öğrenme süreçlerinin bu sonuçları etkilediğini kabul etmektedir; yine de Ekman’ın sonuçları başka türden araştırmalarla da desteklenmektedir. I. Eibl-Eibesfelt, doğuştan sağır ve kör altı çocuğu, yüz ifadelerinin ne ölçüde gören ve duyan insanların belirli duygular içerisinde bulunduklarında gösterdikleri yüz ifadeleriyle aynı olduğunu görmek için incelemiştir (1973). Eibl-Eibesfelt, çocukların zevk verici oldukları ortada olan etkinlikleri gerçekleştirirken gülümsediklerini, alışık olmadıkları kokuları olan nesneleri koklarken şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdıklarını ve hoşlanmadıkları bir nesne kendilerine yinelenen bir biçimde sunulduğunda kaşlarını çattıklarını görmüştür. Böyle davranan başka insanları göremedikleri için, çocukların verdikleri tepkiler doğuştan gelen özellikler tarafından belirleniyor görünmektedir. Ekman ve Friesen, YEKS’i kullanarak yeni doğmuş bebeklerdeki, yetişkinlerin duygularını dile getirişlerinde de bulunan birbirinden bir dizi ayrı yüz kası eylemini belirlemişlerdir. Örneğin, bebekler, ekşi tatlara karşı, yetişkinlerin tiksinti için gösterdiklerine benzer bir yüz ifadesi (dudakları büzmek ve kaşları çatmak) göstermektedirler.

Ne ki, duyguların yüz ifadesiyle dile getirilişi kısmen doğuştan geliyor olsa da, bireysel ve kültürel etkenler yüz ifadesinin tam olarak hangi biçimi alacağı ve hangi bağlamlarda uygun diye görüleceğini etkilemektedir. Örneğin, insanların nasıl gülümsedikleri, dudakların ve öteki yüz kaslarının kesin hareketi ve gülümsemenin ne kadar geniş olacağı, kültürden kültüre değişmektedir.
Bütün kültürleri, hatta çoğunluğunu, ıralayan bir jest ya da bedensel duruş yoktur. Kimi toplumlarda, örneğin, insanlar Anglo-Amerikan pratiğe karşıt biçimde, hayır demek için başlarını aşağı yukarı sallarlar, işaret etmek gibi Avrupalılar ile Amerikalıların yaygın olarak kullanma eğiliminde oldukları jestler kimi toplumlarda yoktur (Bull 1983). Benzer olarak düzgün tutulan işaret parmağının yanağın ortasına konarak çevrilmesi İtalya’nın kimi bölümlerinde bir övgü jesti olarak kullanılmasına karşın başka yerlerde bilinmemektedir. Yüz ifadeleri gibi jestler ve bedenin duruşları da konuşmaları doldurmak için olduğu kadar, gerçekte hiçbir şey söylenmiyor bile olsa bir anlam iletmek için de sürekli olarak kullanılmaktadır. Bunların üçü de, şaka yapmak, ironi göstermek ya da kuşku belirtmek için kullanılabilir.

Farkında olmadan ilettiğimiz sözel olmayan izlenimler, çokluk, söylediğimizin tam olarak söylemek istediğimizle aynı olmadığını göstermektedir. Yüzün kızarması belki de, fiziksel göstergelerin dile getirdiğimiz anlamları nasıl yanlışladığının en açık örneğidir. Ancak öteki insanların algılayabileceği daha ince sayısız gösterge de vardır. Bir örnek olarak, eğitimli bir göz, çokluk, sözel olmayan işaretleri inceleyerek aldatmayı belirleyebilir. Terlemek, yerinde kıpırdanmak, gözünü dikmek ya da gözünü kaçırmak ve uzun bir süre devam ettirilen yüz ifadeleri (gerçek yüz ifadeleri dört beş saniye içinde kaybolma eğilimindedir), bir insanın aldatma niyetini gösterebilir. Dolayısıyla, başka insanların yüz ifadeleri ile bedensel jestlerini, sözel iletişim yoluşla aktardıklarına ek olarak ve söylediklerinde ne kadar içten olduklarını denetlemek için kullanırız.

Anthony Giddens

Yorum yapın