“Anton Çehov’un, teknik olarak benden üstün olduğunu söyleyebilirim” Tolstoy

Tolstoy’un kapısını pek çok hayranı çalarmış. Bunlardan biri, omzuna havlu atıp nehirde yüzmeye giden Lev Tolstoy’u köylü zanneden Anton Çehov’muş. Ziyaretçi, adını söylediğinde Tolstoy’un yüzü aydınlanmış çünkü yazarlık hayatına yeni başlayan bu genç adamı çok beğenirmiş. Aralarında sıkı bir ilişki oluşmuş Tolstoy’la Çehov’un. Her ikisi de birbirlerinin yazdıklarını beğenmekle birlikte, fikirlerini benimsemiyor, hatta eleştiriyormuş. Öte yandan birbirlerinin yazdıklarını da eleştiriyorlarmış ve birbirlerine darılmıyorlarmış. Sevgileri çok kuvvetliymiş. Çehov, Tolstoy için, “Onun ölmesinden korkuyorum. Birincisi, kimseyi onun kadar sevmedim. İkincisi, Tolstoy eserlerini herkes için yaratıyor, edebiyata bağlanan tüm ümitlere cevap veriyor. Üçüncüsü de, Tolstoy bir otorite ve o giderse geriye çobansız bir sürü kalacak” diye yazmış bir mektubunda. Tolstoy da, “Tanrıtanımaz bir kafa ama altın bir kalp. Dili olağanüstü. İlk okuduğumda bana tuhaf, beceriksizce görünmüştü ama zamanla beni içine çekti. Çehov’un teknik olarak benden üstün olduğunu söyleyebilirim” diye yazdığında ne yazık ki Çehov artık hayatta değilmiş.

Gencecik yaşında hayattan ayrılan Anton Çehov’un fotoğrafına bakınca bile insan dinginleşiyor, değil mi? Bakışlarında anlayış var çünkü. Anlamışlık var hatta. O da, ne toprak sahibi ne de çocuk olmuş Dostoyevski gibi. Fakat Dostoyevski’den farklı olarak o kadar hırçın da olmamış, öfkeli de. Dostoyevski’den fazla olarak babasından şiddet görmüş. Yine de anlayış göstermiş. “Büyükbabamızı beyler döverdi. Büyükbabamız, babamızı; babamız da bizi döverdi” dermiş.

“Sürekli diş ağrısı gibi” yoksulluk çeken bir ailenin oğludur o. Ders çalışması gereken vakitlerde, soğukta, babasının bakkal dükkânında beklermiş titreyerek. Akşamları küçük bir meyhaneye dönüşen dükkânda, içki içenlerin gürültüleri arasında dersini yapmaya çalışırmış. Tabii ne mümkün. Başarılı bir öğrenci olamamış o yüzden. Fakat her zaman esprili bir çocuk olmuş. Okulda, arkadaşlarıyla kırıcı olmadan alay eder, en büyük alay konusu kendisi olur ve arkadaşlarının da espri yapabilmesi için zemin hazırlarmış. Bu tatlı özellikleri öğretmeninin dikkatinden kaçmamış ve onu yönlendirmek için, Puşkin, Gogol, Shakespeare, Molière gibi yazarları okumasını önermiş. Operaya, tiyatroya gitmesini salık vermiş. Derslerden daha keyifli olduğu için Anton seve seve tutmuş bu tavsiyeleri. İlk kez opera izledikten sonra ise başka birine dönüşmüş. Kardeşleriyle bir tiyatro topluluğu kurmuş hemen. Böylece üzerindeki baba şiddetini, baskısını biraz olsun hafifletip neşelenebiliyormuş. Tam da bu neşeli günlerde, yazın kavurucu sıcağında buz gibi bir nehre girip hasta olmuş. Tedavi olduğu doktor, Anton’u iyileştirmek için o kadar özveriyle, şefkatle uğraşmış ki, Anton da büyüyünce tıpkı o doktor gibi, insanların acılarını dindirebilmek istemiş.

İnsan ve acıları üzerine kafa yoran hemen herkesin uğradığı, kiminin ömür boyu kaldığı köydür yazı. Fakat taze kanı, yeni bir dili kolay kabullenmez bu köyün insanları. Çehov’un başına gelen de aynı hikâye. Kalıpları kırdığının farkında olmasına rağmen buna engel olmamış, olmak istememiş, aksine çok keyif almış. Başarısız olmayı da göze almış çünkü onun güvenli bir sığınağı varmış: Öykü. “Öykü yazarken kendimi evimde hissediyorum. Bir piyes yazdığımdaysa sanki birisi enseme tokat atıyormuş gibi keyfim kaçıyor” dermiş. “Yapmacıklı, şamatacı, küstah ve yıpratıcı bir sevgili” gibi görüp bir daha oyun yazmayacağına yüz kez ant içmesine rağmen kendine engel olamaması, hatta Martı’nın ilk sahnelendiği gece yaşadığı hayal kırıklığının hastalığını artırdığını düşününce, oyun yazarlığının onda bir tutku olduğunu düşünmekte haklı oluruz.

ELİF TÜRKER
02 Mart 2017 http://t24.com.tr
Not: Yukarıdaki bölüm yazarın “Yüzyıllık çocukluk” adlı yazısından bir bölümdür.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Bir kez bile annesine seslenemeyen, abisinin anısına gömülmek isteyen Lev Tolstoy

Kapat