Anton Çehov’un son günleri ve cenaze töreni: “İch sterbe” (ölüyorum)

Anton ÇehovHastasının apar-topar gittiğini öğrenen Dr. Alçuer, «Bu, bir intihardır!» diye bağırıp çağırdı. Ama, karlar altındaki Moskova, Çehov’u yeniden canlandırdı. Çehov, kuru soğuğu, durgun ve buzlu havada çan seslerini seviyordu. Bir tek sıkıntısı vardı: Gezintilerden dönüşte, üçüncü kata varmak için çıkmak zorunda olduğu sayısız merdivenler. Gücünü ölçüyle kullanmak amacıyla, bütün çağrı­lan geri çevirmeyi bir kural olarak kabul etmişti. Bununla birlikte, dostu Şalyapin yararına verilen bir opera gösterisine gitti ve yılbaşı akşamı, onuruna Sanat Tiyatrosu’nda düzenlenen bir şölene katıldı…

Sahnede, oyuncuların tuluatı
birbirini izledi. Gösterinin can alıcı noktası, doğulu
prens kılığındaki atletik Şalyapin ile, ufak-tefek Sulerjitski
arasındaki göstermelik bir döğüş oldu. Kavga sonunda
barışan iki düşman, karşılıklı, bir Ukrayna şarkısı söylediler.
Fuayede neşeli neşeli kadeh kaldırılarak noktalanan
akşam yemeğinden sonra, masalar itildi ve çağrı­
lılar, frak, üniforma ve alabildiğine dekolte, pırıl pırıl giysilerin
fırdolayı dönüşlerinde dansa başladılar. Olga da,
bu kasırgaya kaptırmıştı kendini hemen. Bir kenarda oturan
Çehov, bu hayhuya, müzik ve gülmelere karşın, Gorki
ile gevezelik etmeye çalışıyordu. Birbirlerini duymak için
seslerini yükseltiyor, gizliden gizliye sevecen bakışlarla
birbirlerini süzüyorlardı. Çehov, boğazında gıcık, öksürüp
duruyordu. Biraz sonra Çehov, üzgün üzgün gülümseyerek
şöyle dedi: «Bizim için, çok ilginç öksürük alışverişinde bulundular,
diyebilirler.»

Ama Çehov, her zamanki gibi, Petrovka sokağındaki
apartman dairesinde geçiriyordu akşamlarını. Çoğu kez,
Bunin yanıbaşındaydı. Olga, tiyatroya, konsere ve yardım
dernekleri adına yapılan satışlara gidiyordu sık sık. Kimi
zaman, Nemiroviç-Dançenko, Çehov’u görmeye geliyordu.
Şık bir kıyafet içinde puro ve kolonya kokuyordu. Akşam
giysileri içinde, genç, pırıl pırıl, güzel kokular sürünmüş
olan Olga kocasına şunları söylüyordu: «Ben yokken sıkılma
Sevgilim. Hem, Bukişon* ile her zaman mutlu olduğunu
biliyorum. Hoşça kal!» Bunin, Olga’nm elini öpüyor ve
Olga, arkasında kavalyesi, çıkıp gidiyordu. İki dost yalnız
kalınca, sere-serpe gevezelik ediyorlardı. Çehov, kendisini
öyle rahat hissediyordu ki —Olga’nm öğütlerine uymak
için— genç meslek arkadaşının önünde başını yıkamaktan
çekinmiyordu. Temizlenip taranırken, Bunin’e, ailesinden,
çocukluğundan, sanat anlayışından, son olarak okuduğu
kitaplardan söz ediyordu. Bunin şöyle yazacaktı: «Sabahın
dördüne doğru, kimi kez de, gün ağarırken Olga eve gelirdi.
Şarap ve lavanta kokardı. ‘N asıl oluyor da hâlâ uyumamışsın
Sevgilim? Senin için iy i değil. Bukişon, siz de hâ­
lâ buradasınız! Sizinle birlikte , elbette k i canı sıkılm az.’
derdi ve ben hemen kalkar, çekip giderdim.»

Bununla birlikte, Çehov’un Olga’yı koluna takarak sokağa
çıktığı da olurdu. Sokaklarda onunla birlikte olmaktan
gurur duyuyordu. Olga ona, kürklü bir palto ve kunduz
kürkünden bir başlık yaptırmıştı. Böylesine giyim ku­
şamlı, çekine çekine, soluklana soluklana yürüyordu, ma­
ğazaların camlıklarına baka baka. Şansı yaver gider umuduyla,
provaların çoğunda hazır bulunuyordu. Ama, Stanislavski’nin
sahneye koyuşuyla, Vişne Bahçesi’nin günden
güne anlamını yitirdiğini görüyordu. Karanlık, soğuk ve
boş salonda, çenesine kadar kürklü paltosuna gömülü, öksürüğünü
tuta tuta, gözlüğünü sinirli sinirli çıkarıp takarak,
oyunun, yavaş yavaş, isteğinin tam tersi yönde geliştiğini
* Çehov, Bunin’e bu adı takmıştı dostlukla.
görüp üzülüyordu. Önce çekingen, sonra sonra öfkeli, kendisini
dinlemek istemeyen Stanislavski’ye, görüşünü açıklamaya
çalışıyordu. Stanislavski’ye göre, yazar, sahneye
koyuşu eleştirerek, rolünün dışına çıkıyordu. Stanislavski,
bir dostuna şunları yazıyordu: «Çiçekler tam açmaya baş­
larken, yazar geldi ve her şeyi altüst etti.»* Olga da «Direktörlerle
yazar, ne birbirlerini anlamaya, ne de anlaşmaya
yanaşmıyorlar» diyordu. Bu uyuşmazlığın kökeninde,
yapıtın psikolojik yorumunda, temelde bir karşıtlık vardı.
Çehov, yirmi kez söylemişti, V işne B ahçesi’ni bir komedi,
hemen hemen bir fars olarak tasarladığını. Stanislavski
ise, bunda toplumsal bir dram görüyordu, kır kesiminin
küçük soylularının, direşken ve girişken yeni zenginler
karşısında silinişinin dramını. Çehov gelmeden önce, oyuncuları
bu yönde koşullandırmıştı. Söz konusu, güldürmek
ya da gülümsetmek değil, günün ekonomik zorunlulukları­
nın mahkûm ettiği sevimli bir dünyanın yıkılışı karşısında
seyircileri ağlatmaktı. Çehov, istediği kadar kıyameti
koparsındı, sonunda Stanislavski’nin düşüncesi üstün geldi
Çehov, kendini görmeye gelenlerden birine: «Neler olup
bittiğini bilmiyorum. Ya benim oyunum iyi değil ya da
oyuncular anlamıyorlar onu… Şimdi sahnelendiği durumda,
Vişne B ahçesi oynanamaz » diyordu. İlk gösteriden birkaç
gün önce de, Yalta Okulu müdiresi, dostu Harkeiyeviç’e
şunları yazıyordu: «Özel bir başarı beklemiyorum. Durum
kötü görünüyor.»** Stanislavski’nin kendisi de, bir
süredir, oyunun şöyle böyle karşılanmasından korkuyordu.
Oyuna daha bir görkem kazandırmak için, Çehov’un
kırk dördüncü doğum yıldönümüne ve yirmi beş yıllık yazın
yaşamına rastlatarak, 17 Ocak 1904 tarihini seçmeye
karar verdi.»

Çünkü, Stanislavski, 1888’de çıkan ilk öyküsünü unutmuştu.
meyi, oyuncuları değilse bile, yazarı alkışlatmayı umuyordu.
Gorki ile Andreyev de, bu jübileden Çehov hesabına
yararlanmaya karar verdiler. Ama bu, Marx’i, Çehov’la
olan sözleşmesini yeniden ele almaya çağırmak amacım
taşıyordu. Birlikte, Marx’a gönderilmek üzere bir mektup
yazdılar. Mektupta Rusya’nın, az bir zaman sonra, Çehov’
un yazınsal etkinliğinin yirmi beşinci yılını kutlayacağını,
Çehov’un hasta olduğunu, ülkeye yaptığı sanat hizmetine
karşın, paraca güç durumda olduğunu ve yayımcının yurttaşlık
ve kültür görevinin, güvenli bir deha adamının imzalamış
olduğu bir anlaşmanın koşullarını iyileştirmek olduğunu
belirtiyorlardı. Bu mektup, birçok yazar, sanatçı
ve üniversitenin seçkin kişilerince imzalanmıştı. Çehov,
bunu öğrenince, mektubun gönderilmesine karşı çıktı. Teleşov’a:
«Marx’la yapılan bu sözleşmeyi kendi elimle imzaladım.
Onu reddetmek hoşuma gitmez. Yapıtlarımı çok
ucuza sattımsa, yalnız ben sorumluyum bundan… Ben aptallık
yaptım. Marx başkasının aptallığından sorumlu de­
ğildir. Bir başka sefer daha dikkatli olurum.» diye yazı­
yordu. Yakovlev’e de şöyle yazıyordu: «Yapıtlarımı kendim
yayınlamalıydım. Ama, daha beş yıl yaşayacağımı nasıl
bilebilirdim o zaman? O günlerde yetmiş beş bin ruble
bana tükenmez bir servet gibi görünüyordu. Şimdiyse,
oyunlarımın geliri olmasa, hiçbir şeyim olmayacaktır.»
Bununla birlikte, oyuncular, gizliden gizliye, yazarları­
nın jübilesini, Vişne B ahçesi’nin ilk temsilinde kutlamaya
hazırlanıyorlardı. Çehov, dostlarının kendisini seyirciler
önünde onurlandırmak istediklerinden kuşkulanıyordu.
Bu tür gösterilerden çekindiği için, 17 Ocak akşamı, evinde
kalmaya karar verdi. Onun için, temsilin başlan, onun
yokluğunda gelişti, seyircilerin büyük üzüntüleriyle. Ama,
ikinci perdenin sonunda, Stanislavski ve Nemiroviç-Dan-
çenko ona bir pusula göndererek, seyircilerin, bağıra ça­
ğıra, kendisini istediklerini bildirdiler. Çehov, tiyatroya
üçüncü perde sonunda geldi ve iki direktör onu, önce oyun-
culann ve Moskova’nın bellibaşlı edebiyat demekleri delegelerinin
toplandığı sahneye sürüklediler. Birinci sırada,
karşısında, kendini alkışlayan ve coşkuyla uğuldayan dop
dolu salonu gördü. Saygı toplantısı, jübilesi yapılan şaş­
kına dönmüş yazann önüne yığılan armağanlar, çelenkler
ve çiçek demetleriyle başladı. Sonra, tumturaklı ve birbirine
benzer söylevler sökün etti. Gazeteciler, oyuncular,
edebiyat demeklerinin başkanları, iltifatlardan nefret eden
bir adamı övmek için sırayla konuştular. Çehov, sapsarı,
kansız, eğitmen giysileri içinde büzülmüş, lambanın çığ ışı­
ğı altmda gözlerini kırpıştırıyor, ellerini ne yapacağını bilemiyordu.
Onun için en güç şey, öksürüğünü bastırmaktı.
Baygınlık geçirecek gibiyken, salonda biri bağırdı: «Otursanıza!»
diye. Ama, sahnede iskemle yoktu. Hem, Çehov,
ölçüsüz övgüleri karşılamak için ayakta kalmak istiyordu.
Bunun, en azından bir nezaket sorunu olduğunu düşü­
nüyordu. Rusların ateşli söylevlere, yalancıktan bardak
kaldırmalara olan tutkusunu, daha az gülünç bulmuyor
değildi. Kendisini keşfeden Grigoroviç’in jübilesine gitmemiş
miydi eskiden? Bir gün, Nemiroviç-Dançenko’ya, ölmekten
çok, Goltsev’in, mezan başında söylev çekmesinden
korktuğunu söylememiş miydi? İşe bakın ki, Rus Dü­-
şüncesinin direktörü, altı kadem toprağın altındaymış gibi,
şimdiden kutluyordu onu. İki söylev arasında, bütün
Rusya’dan gelen telgrafları okunuyordu. Çehov, hep ayakta
dinliyor, boşluğa gülümsüyor, buğulanan gözlüğünü siliyordu,
bu gürültüye yabancıymış gibi. Törenin bitmesini
sabırsızlıkla bekliyordu. Oysa, locasının dibinde gizlenmiş
olan Maria, övgülerin hiç durmamasını diliyordu. Kardeşinin
başarısı, Maria’ya, yirmi yıllık özveri ve sevgisinin
ödüllenmesi gibi geliyordu. Olga, çiğ ışıklı sahnede, kendisi
de salonun loşluğunda, Anton’un yaşamında iki kadındılar.
Sonunda, Nemiroviç-Dançenko, o güzel madensi
sesiyle şöyle seslendi Çehov’a: «Sana çaktığımız selamlar
yordu seni belki. Ama, bir şey yüreğine su serpmeli: Bilmiş
ol ki, burada gördüğün, kültürlü Rus toplumunun sana
olan sevgisinin sadece bir örneğidir. Tiyatromuz, senin yeteneğine,
yüreğinin sevecenliğine, ruhunun temizliğine öylesine
borçludur ki, tam anlamıyla haklı olarak, bu benim
tiyatromdur diyebilirsin.»

Bu çok sesli övgüler, ayakta var güçleriyle alkış tutan
seyirciler önünde, bir saatten çok sürdü. Uzun süren son
alkışlardan sonra, bitkin düşen Çehov, teşekkür etmeden
sahneden çekildi. Töreni düzenleyenlerden biri olan Stanislavski
şöyle diyecekti: «Jübile başarılı oldu ama, üzücü
bir izlenim bıraktı. Orda, insan sanki bir cenaze havasını
solukluyordu. Hepimiz çok üzüntülüydük.» Çehov’a
gelince, bu tür törenlerin gülünçlüğünü eleştirmekle birlikte,
karşdaştığı hayranlık ve sevgi gösterilerinden, ger­
çekten duygulanmıştı. «Beni öylesine cömertçe, sevinçle ve
beklenmedik bir biçimde onurlandırdılar ki, hâlâ kendime
gelemedim.»* diye yazıyordu Batiuskov’a.
Aslında, seyirciler, oyundan çok, yazan alkışlıyorlardı.
O akşam, oyun, saygıya dayanan bi* başan kazanmıştı
sadece. Basın, ölçülü davrandı. Sağcı gazeteler, oyunu, çok
yinelenmiş bir konuyu sömürmekle suçluyor, solcu gazetelerse,
bu toplum sal tra je d i’de, kimi komik etkileri eleştiriyorlardı.
Hiç kimse, Vişne Bahçesi’nde, Çehov’un sözünü
ettiği kom edi’yi görmüyordu. Bu anlaşılmazlık, onu öylesine
rahatsız ediyordu ki, birkaç ay sonra, Olga’ya, şunları
yazacaktı yakına yakma: «Oyunuma, dram adını koymak
için, neden böylesine diretiyorlar afişlerde ve gazete ilanlannda?
Nemiroviç-Dançenko ve Stanislavski, oyunumda,
yazdıklanmdan bambaşka şeyler görüyorlar? Ne onun, ne
öbürünün, oyunumu bir kerecik olsun, dikkatle okumadıklarına
bahse girerim.»

Gerçekte, Vişne Bahçesi’nin yarattığı coşku, konunun
gizli trajedisiyle, kişilerin hafif gülünçlüğü arasmdaki kar­
şıtlıktan kaynaklanmaktadır. Çehov’un burada dramatik
gerilimi, öbür oyunlarından daha çok, eylem yokluğu do­
ğuruyordu. Anıştırmalı, uyuşuk, gündelik bir diyalogun bü­
yüsüne kendini kaptıran seyirci, artık hiçbir atılım beklemiyordu.
Hatta, taşra yaşamının sessiz akışını, çözüm getiren
bir olayın altüst etmesinden korkar olmuştu. Kendi
kendine, elverir ki, Vişne Bahçesi satılmasın demekteydi.
Çünkü, oyunun merkezi, çok geçmeden, mal sahiplerinin
elinden çıkacak olan, şu anılarla yüklü, iflasın eşiğindeki
eski aile yuvasıydı. Mal sahipleri, yine de düşçül insanlardır.
Liyubov Raniyevskaya ve kardeşi Leonid Gayev, bu
sayfiye evindeki geçmişlerini, çocuklarının geçtiği odaları,
çiçeğe durmuş vişne ağaçlarını düşünmektedirler özlemle.
Ama bunlar, çok sevdikleri bir yeri elde tutmak için
hiçbir girişimde bulunamayan gevşek yaratıklardır. İkisi
de, karar vermekten nefret ediyor, can sıkıcı yükümlülükleri
ertesi güne erteliyor ve işin içinden çıkmak için şanslarına
güveniyordu. Liyubov Raniyevskaya, yurtluğun satışını
önlemek için araya girebilecek olan zengin halayı
görme zahmetine bile katlanmıyor; Gayev de yıkımı beklerken
bilardo oynuyordu. Zaten, Liyubov Raniyevskaya’mn,
Paris’te, kendine tutkun bir sevgilisi vardı. Gayev ise, bir
bankada bulacağı bir iş için çok sevinmektedir. Aniya ve Trofimov’a
gelince, bu evli çift, gençliği temsil etmektedir, Viş­
ne bahçesinin yitimini güle oynaya karşılamaktadırlar.
«Bütün Rusya, bizim meyva bahçemizdir. Topraklarımız
geniş ve güzel. Sayısız olağanüstü yerler var» diyordu
Trofimov, Aniya’ya. Vişne bahçesinin yazgısı karara bağ­
lanırken, genel tasasızlık, üçüncü perdenin ayaküstü dü­
zenlenen şöleninde çıkıyor ortaya. Herkes vals yapıyor, satışın
korkunçluğunu unutmak için içiyor, flört ediyordu.

Evin üstüne ölü toprağı serpilmiş gibiydi, ve ev sahipleri,
evin yıkıntısı üstünde dans etmekteydiler sanki. Yurtluğu
satın alan kişi, kaba-saba, kararlı ve pratik bir adamdır.
Vişne bahçesini yerle bir edip, topraklan ağaçsız bı­
rakacak, sonradan satmak üzere villalar yapacaktı. «Babamın
ve büyükbabamın köle olduğu, onların mutfağa bi­
le alınmadığı bu yurtluğu satın aldım» diye sesini yükseltmektedir.
Para kaygısıyla, güzelliği, şiiri yokeden bu adam,
kararsızlıklarıyla bu kaybı önlenemez duruma getiren öbür
kişilerden daha az kınanabilir. O, mal mülk sahiplerinin
temsil ettiği o eski, kaderci, çökmekte olan sevimli Rusya
karşısında, geleceği çalışmada ve soyut akılda simgeliyordu.
Yazarın, belki de öbür oyunlarından daha da sade olan
Vişne Bahçesi, oyunun aileye değin ince alaylı havasından
alıyordu büyüsünü. Görünüşte çok basit bu karşılıklı
konuşmaları dinlerken, seyirci, yıllardan beri bu insanların
yakınında yaşamış, geçmişlerini tümüyle bildiği kendisinin
de bu bayağı cennetin bir konuğu olduğu duygusuna
kaptırır kendini; her nesnenin bir kutsal emanet olduğu
ve bugün yıkıcıların kolladığı bir cennetin konuğu. Çehov’
un mucizesi, bu gülme ve utanıp sıkılma, ince alay ve üzüntü
kanşımındadır. Efendilerinin unuttuğu emektar uşak
Firs, terk edilen evde tek başına kaldığında ve vişne ağaç­
larını kökünden kesmeye gelen oduncuların balta sesleri
uzaktan uzağa yankılandığında, seyirciler, artık kimi suç­
layacaklarını, kime acıyacaklarını bilemez olmaktadırlar.
Çünkü yazar, kişiliksiz ve kararsız kişileriyle alay ederken,
onların kusurlarını büyük bir sevgiyle betimlemektedir.
Vişne bahçesinden ayrılırken Aniya, «Hoşça kal ev! Hoşça
kal eski yaşam!» diye bağırır. Trofimov da, sevinçli sevinç­
li «Merhaba yeni yaşam!» diye yanıt verir. Bu, yükselen
kuşağın umut çığlığıdır. Ama, oyunun son sözünü Firs söyler:
«Yaşam çekti gitti, daha başlamamış gibi sanki.»
Temsilin ertesi günü, Çehov’un düşüncesi de bu olmalıydı.
Birden aylak, coşkusuz ve kaygısız kalan Çehov,
artık hiçbir şey yazamayacağı kanısına varmıştı. Vakit öldürmek
için, Vişne Bahçesi’nin provalarını düzeltiyor, elinde
kurşun kalemi, Rus Düşüncesi’nden gönderilen yazılan
okuyordu. Aynı zamanda, kendini görmeye gelenleri kar­
şılıyor ama direnişlerinden yakınıyordu. Dr. Sredin’e şunlan
yazıyordu: «Burada insanlar kaynaş kaynaş. Durmadan,
gelenleri karşılamak ve uğurlamak zorundayım. Bo­-
yuna konuşuyorum. Oysa, serbest olduğum çok az anlarda,
Yalta’daki evime dönmeyi düşünmeye başlıyorum.
Açıkça söyleyeyim, canla-başla düşünüyorum bunu.»*
Çehov’un dostlarıyla, yeni bir tartışma konusu vardı:
Rusya ile Japonya arasında patlak veren savaş. Basının
yaydığı yalanlara güvenmemekle birlikte, tez elden bir Rus
başarısmı umarak yurtseverce davranıyor ve pek inanmasa
da, doktor olarak orduya katılmaktan söz ediyordu.
Ama, birisi, ona askeri olaylar üzerine bir piyes yazmasını
önerince, şöyle bir yanıt verdi ona: «Dinleyin, aradan yirmi
yıl geçmesi gerek. Şimdiden bunun sözünü etmek olanaksız.
Önce, yazarın ruhu dingin olmalı. Ancak o zaman,
yan tutmaz.» Unutulmuşluğun derinlerinden yüze çıkan
Lidya Avilova, savaş kurbanları yararına çıkarmak istediği
bir derlemeye bir öykü vermesini isteyince Çehov, bu
tasarısından vazgeçmesini istedi ondan. Çehov’a göre, tek
akıllıca girişim, yaralılar ve onların yolaçtığı acıma duygusuyla
ilgili, dünya edebiyatından en güzel metinlerle bir
antoloji yayınlamak olurdu.** Aynı mektupta Çehov, Yalta’ya
gitmeye hazırlandığını bildiriyordu ona. Tiksinç bulduğu
şu Kırım’da kendini çeken şeyin ne olduğunu doğru
dürüst bilmiyordu. Bu, «Benim Sibiryamdır» diyordu. Mavi
gök altında bir hapishane. Ama, vazgeçmiyordu ondan.
Hastalığı onu, acınası gidiş gelişlere zorluyordu. Sık sık
ev değiştirerek, ölümü şaşırtmak istiyordu, sanki. Burun
buruna geldiği yıpranmıştık aşamasında, Alçuler ya da
Ostroumov’un öğütlerine artık aldırış etmiyordu. Bununla
birlikte, bu sonuncunun, kendine yazı Moskova’da ge­
çirmesini öğütlediğini anımsadı ve Olga’yla Tsaritsino’da,
kiralık bir villayı görmeye gitti. Güneşli ve buzlu bir havada,
üstü açık kızakla yolculuk yapmak, kuşkusuz bir
düşüncesizlikti. Ama, Çehov, bundan sonsuz bir zevk aldı,
bembeyaz ovaya bakarak, diri havayı ciğerlerine çeke­
rek, çıngırak seslerini ve katı kar üstünde patenlerin şıngırtısını
dinleyerek. O akşam evine dönerken, Çehov, Lidya
Avilova’dan yeni bir mektup aldı. Lidya, Çehov’la yeniden
ilişki kurmak istiyordu kuşkusuz. Lidya, taktik değiş­
tirerek, eski beceriksizliklerinden dolayı kendini suçluyor
açık yürekli bir açıklama amacıyla buluşma umudunu dile
getiriyordu. «İstemediğiniz halde, açık yüreklilik yaptı­
ğım için bağışlayın beni, Anton Pavloviç.» diye yazıyordu
ona, «Aramamakla birlikte bu fırsatı yakaladım. Size, hep
derin bir saygı beslediğimi ve size her zaman insanların
en iyisi gözüyle baktığımı söylemeden ölürüm diye korkuyorum.
Gözünüzden düştümse de, ne önemi var? Böyle olması
gerekti. Bu, yaşamımın en büyük üzüntüsü oldu. Şimdi
bunu dile getirmemin tam zamanıdır. Beni bağışlamanızı
ve anlamanızı istiyorum.»

Çehov, tuzağa düşmekten korkuyordu kuşkusuz. İçgü­-
dülerini denetleyemeyen, kafası karışık bu kadınla, yeniden
bir mektup alışverişine .girmek niyetinde değildi hiç.
Uzun süredir, yaşamından çıktığını nasıl anlamıyordu? Çehov,
mektuplaşmalarına son noktayı koyan bir pusulayla
yanıtladı onu: «Bağışlayın beni. Buz kesmiş durumdayım,
Tsaritsino’dan yeni döndüm eve. Elim zor bela yazabiliyor.
Bavullarımı hazırlamam gerek. Size iyilikler diliyorum.
Neşeli olun ve yaşama daha az karmaşık gözle bakın. Çünkü,
yaşam, çok daha basittir gerçekte. Hiçbir şeyini bilmediğimiz
bu yaşam, biz Rusların ruhunu kemiren bütün
o acı çektirici derin derin düşünmelere değer mi? Sorun
varlığını korumakta.»

Ertesi gün, 15 Şubatta, Çehov, Olga’yla vedalaştıktan
sonra Sivastopol trenine bindi. Oradan vapurla Y alta’ya
gidecekti. Evine vardığında, komşu villada, kardeşi Aleksandr’ı,
karısı, en küçük oğlu, bir sütnine ve bir köpek bulunca,
şaşırdı, biraz da tedirgin oldu. Onlar, bir ay kalmak
üzere Kınm ’a gelmişlerdi. . Anton’un kaygılan çarçabuk
dağılıverdi. Aleksandr artık içki içmiyordu, saçma-sapan
konuşmuyordu. Konuşmaları hayli ilginçti. Ne yazık ki, az
sonra Başkente gitti.

Çehov’un dönüşünde, haber almaya koşan Dr. Alçuler,
onu oldukça iyi görünce şaşırdı. Hastası, jübilesi dolayı­
sıyla, kendine verilen türlü armağanları gösterdi ona. Çehov’un
en çok beğendiği, geliştirilmiş bir olta kamışıydı.
Alçuler ise, XVIII. yüzyıldan kalma bir gümüş hokkayı be­
ğendi. Çehov, ona neşeli neşeli: «Madem bu kadar hoşunuza
gitti, ceza olsun diye, size verilmesi için gereğini yapacağım.»
dedi.

Ne var ki, Çehov’un neşesi uzun sürmedi. Başka yerde
olduğu gibi, burada da can sıkıcı konuklara sinirlendi­
ğini söylüyor ama, kapıyı suratlarına kapatmayı göze alamıyordu.
Moskova’dan niçin ayrıldığını kendine sorar oldu
çoktan. «Oradaki apartman dairesi akıl almaz yükseklikte
olmasaydı, bıkardım oradan» diye yazıyordu Olga’ya 23
Şubatta. Dört gün sonra da: «Yaşam can sıkıcı ve önemsiz
burada. Çevremi kuşatan insanlar, hiç de ilginç değiller,
hiçbir şeyden hoşlanmıyorlar, her şeye karşı kayıtsızlar»
diye yazıyordu ve yazı, karısıyla, Moskova yakınlarında
bir villada geçirmeyi düşlüyordu. «Yaz için tasarıların var
mı? Nerede yaşayacağız?.. Düşün, Sevgilim villayı… Belki
bir şeyler bulursun… Tsaritsino’ya gidip gelişimizi öyle
sevinçle anımsıyorum ki»

Vişne Bahçesinin gitgide artan başarısı konusunda
Moskova’dan aldığı haberler Çehov’u keyiflendirmeye yetmiyordu.
Oyunu, taşrada, tıklım tıklım dolu salonlarda
sergileniyordu. Ama, Çehov, oyununun kötü oynandığı kanısındaydı.
Olga’ya şunlan yazıyordu: «On iki dakika sürmesi
gereken bir perde, sîzlerle kırk dakika sürüyor. Bir
tek şey söyleyebilirim, Stanislavski, oyunumu katletti. Ama,
Tanrı onunla olsunl Kızmıyorum ona.»* Karpov’a** da
şunları yazıyordu: «Benim Vişne Bahçesi mi bu? Bunlar
benim kişilerim mi? İki ya da üç rol dışında, hiçbir şey
benim değil. Ben, yaşamı dile getiriyorum. Bu, iç karartı­
cı burjuva yaşamıdır kuşkusuz. Ama, tatsız tussuz, sulugöz
bir yaşam değil. Beni, kimi kez sulugöz, kimi kez can
sıkıcı bir yazar yapıveriyorlar. Ciltlerce neşeli öyküler yazdım.
Eleştirmenlerse, beni ağlamış suratlı bir insan kılığına
soktular…» Aşın ölçüde sinirli olan Çehov, tiyatroya olan
inancına, ancak 2 Nisanda, oyununun Petersburg’daki ilk
temsili dolayısıyla Stanislavski’den aldığı telgrafla, yeniden
kavuştu: «Vişne Bahçesi’nin seyirciler önündeki başarısı,
Moskova’dakinden kıyaslanmayacak denli büyük oldu.»
Bu yargıyı Nemiroviç-Dançenko’nun telgrafı doğruladı:
«Tiyatroyla uğraştım uğraşalı, seyircilerin, psikolojik
dramın en ufak ayrıntısı karşısında, böylesine yoğun bir
biçimde, etkilendiğini anımsamıyorum. Çehov’un çoğu
oyunları için hep aynı gelişim olurdu: İlk seyircilerce çekingen
hatta düşmanca karşılama, sonra birden, bir patlama
gibi gerçek başarı. Çehov’un, bunca yıldır, seyircilerdeki
bu görüş sallantısına alışmış olması gerekirdi. Ama,
hep şaşınr, incinir, sonra, yüreğinin derinlerinden bir acı
turtu ile dinginleşirdi yeniden. Ne var ki, bu kez, Olga’ya,
kimi basınm zehirli saldırılarına önem vermemesini yazdı:
«Ne yaparlarsa yapsınlar, sizi çökertecek güçleri yok.
Çünkü, sanatçı olarak benimsediğiniz amaca çoktan ulaş­
tınız. Onun için de, bugünü ve geleceği hemen kayıtsızca
düşünebilirsiniz».*** Olga artık, kendini kocasına adamak
için tiyatroyu bırakmayı düşünmüyordu. Çehov da, bütün
yılı onunla geçirmeyi tasarlamıyordu. Yanıbaşında sürekli
kadm bulunmasına katlanamazdı kuşkusuz. Olga, ona
uzaktan çok arzulanır geliyordul Çehov, hemen her gün,
ona mektup yazıyordu. Ona kü çü k kısrağım , olağanüstü
kü çü k parçam , sevgili bü yük oyuncum, kü çü k köpeğim , en
bü yük sabırsızlıkla seni görm eyi bekliyorum , ey benim S evincim!
diye sesleniyor, «sensiz şöyle böyle yaşıyorum. Gün
geçti gitti, Tanrıya şükür, düşüncesiz, iskambil falı açıyor
bir köşeden bir köşeye dolaşıyorum»* diye yazıyordu. Ertesi
gün «Yolculuğum, villam ve bütün yaşamla ilgili buyruklarını
bekliyorum. Seni pataklamak, fena halde pataklamak
istiyor canım, sana gücümü ispatlamak için. Pertoskave
Tverskaya sokaklarında dolaşmak istiyorum seninle.»
Daha sonra da «Karım yokken fena halde canım
sıkılıyor ve bir metres edinmekten korkuyorum… Bana soruyorsun,
yaşam ne diye. Bu, tamıtamına havuç nedir diye
sorman gibi. Havuç havuçtur. Daha fazlasını bilmiyor
kimse.»

Bu şaka Çehov’un metafizik sorunlar karşısındaki tutumunu
simgesel olarak özetliyor. Öbür dünya üstüne bü­-
tün felsefesel ve dinsel açıklamalar yanlış görünüyordu ona.
Eğer Tann varsa, diye düşünüyordu, bir kanşlık aklımızla
ölçmeye kalkmak O’nu küçültmek olur. Çehov not defterine
şunları yazıyordu: «İnsanda ölen, sadece beş duyumuza
bağlı olan şeydir. Ama bu duyular dışındaki her şey,
büyük bir olasılıkla, uçsuz bucaksız, tasarlanamaz ve yü­
ce olan her şey, yaşamayı sürdürüyordun»

Arada bir Çehov, yazı yazma susuzluğu duyuyordu.
Ama, sürekli çalışmaya katlanamayacak denli güçsüz olduğu
için, uyuşukluğuna özürler ileri sürmeye çalışıyordu:
Kuşkusuz, onu rahatsız eden birtakım saygısız insanlardan
başka, bir de uzakdoğudaki savaş haberleri vardı.
Olga’ya şöyle diyordu: «Çalışıyorum ama, baştan sona ba­
şarısız. Bana öyle geliyor ki, savaş yüzünden kimse bizi
okumayacak.» Çehov, bütün yurttaşları gibi, gazetelere
saldırıyor ve Rus bozgununa çok üzülüyordu. Tek umudu,
çarpışmaların az zamanda durmasmda ve savaşan devletlerin,
Rusya için pek az şanlı olsa da, banş imzalamalanndaydı.
Eline kalem almaktan vazgeçerek, keyfi yerine gelince,
yeni oyunlar yazmayı düşlediğini söylüyordu. Böylece,
oyuncu Orleniev’e, onun için, sansürden geçmeden yabancı
ülkelerde sahnelenebilecek üç perdelik bir komedi
yazmaya, hatta, oyunun metnini gelecek Eylülde sunmaya
söz verdi. Stanislavski’ye de, yeni bir dram tasarısından
söz etti: başkişisi, kendini hiçe sayan ya da aldatan karı­
sından düşkırıklığına uğrayan Kuzey Kutbuna gitmekte
olan bir bilim adamı olacaktı. Son perdede, buzlara saplanmış
geminin güvertesinde tek başına duran bilgin, kutup
denizinin gerçek dışı ışığında, karısının gölgesinin dalgalandığını
görecektir.

Yaratma gücünün olaysız dönüşünü beklerken Çehov,
çalışma odasında, elleri boş, bakışları uzaklarda saatlerce
oturuyordu. Bir şeylerle uğraşmış olmak için Goltsev’in
Rus Düşünce’si adına gönderdiği yazılan düzeltiyor
ve kısa raporlarla geri yolluyordu. Aynı zamanda not
defterindeki kurşun kalemle yazdığı yazılan silinebilirler
diye, mürekkeple yazıyordu. «Bunlarda, beş yüz sayfalık
kullanılmamış gereç var» diyordu kendini görmeye gelenlerden
birine.* «Bu, beş yıllık bir çalışma eder. Bütün bunları
yazabilirsem, ailem yoksulluktan uzak kalır.»
Nisan ortalarından beri, öksürüğünün ve bağırsak ağ-
n lannın azmasından yakımyordu. Sobolevski’ye şunlan yazıyordu:
«Öyle sanıyorum ki, bütün bunlar, tıpkı kötü huylu
bir kadın nasıl hem sevilir hem nefret edilirse, benim
de sevdiğim ve nefret ettiğim iklimi andırıyor.»** Çehov,
sağlık durumunun kötü olmasına karşın, yerinde duramı­
yordu. 1 Mayısta gitmeye karar verince, önlem olarak,
bir dişini doldurtmak için bir dişçiye gitti ama, Dr. Alçu-
ler’e danışmaya yanaşmadı. Bu yeni sıvışıp kaçmanın sevinciyle
Olga’ya şunları yazıyordu: «Moskova’ya öğleden
önce geleceğim. Çünkü ekspres çoktandır işlemeye başladı…
Küçük köpeğim, küçük köpeğim benim, seni ne denli
özlemişim.»

Bu kez, Çehov, uzun yolculuğa dayanamadı. Yolda öksürük
nöbeti tuttu ve 3 Mayısta, Moskova’da, trenden inerken,
bir ayağını öbürünün önüne güç bela atabildi. Olga,
onun için Leontiyevski sokağında, asansörlü yeni bir daire
tutmuştu. Çehov, dairenin rahatlığının tadına varmaya fırsat
bulamadı: hemen yatağa yatmak zorunda kaldı. Olga,
kendilerinin aile doktoru bir Almanı, Dr. Taube’yi çağırdı.
Doktor, hastanın durumunun ağır olduğunu saptamaktan
başka bir şey yapamadı. Bağırsak nezlesi ile birlikte
satilcan depreşm esi tanısını koydu. Bu da, kuşkusuz, veremin
karın bölgesine yayıldığını gösteriyordu Çehov, nefes
almakta gitgide güçlük çekiyordu. Ateşi yükselmişti, titriyordu.
Bacakları sancılar içindeydi. Acılar yüzünden okuyamıyordu
ve hastalığın bel kemiğine de yavılmıs olmasından
korkuyordu. Dr. Taube, kalbini morfin iğnesiyle
destekledi, sıkı bir rejim koydu ve onu yatakta kalmaya
zorladı. Biraz iyileşir gibi olunca da, Berlinli bir verem
uzmanına görünmek için Almanya’ya gitmesini öğütledi.
Çehov, yeniden eline kalem alır almaz. Dr. Sredin’e şunları
yazdı: «Karım, hasta kocasının başucunda. Ne mutlu!
Böyle bir hastabakıcı görmedim ömrümde. Bu demektir ki,
evlenmem iyi, çok iyi olmuş. Yoksa, şimdi ne yapacağımı
bilemezdim.»** M aria’ya da şunları yazıyordu: «Hep
yataktayım. Bir kez olsun giyinmedim, dışarı çıkmadım.
Senin gittiğin zamanki durumdayım. Evvelsi gün, hiçbir
neden yokken birden satilcan oluverdim… Şimdi her şey
iyi… Daha rahat nefes alıyorum astım krizlerim hafifledi,
Doktorumdan memnunum.»

Ayağa kalkma zamanım beklerken, yazılan okuyup
notlar düşmeyi, düşüncesine danışanların mektuplarım yanıtlamayı,
Taganrog devlet kitaplığına kitap balyaları yollamayı
ve Maria’ya, Yalta’daki bahçeye bakmasını tenbihlemeyi
sürdürüyordu. Çehov’u görmeye gelen dostlar onu,
robdöşambrıyla bir Türk divanı üzerine uzanmış buluyorlardı.
Özensiz kılığından ötürü özür diliyor, neşeli ve
her şeye karşı meraklı görünmeye çalışıyordu. Ama gelenler,
yanaklannın çöküklüğü, yüzünün balmumu gibi sarı­
lığı ve bakışlarının baygınlığı karşısında çarpılmışa dönü­
yorlardı. Dr. Rossolimo, bütün veremliler gibi, ellerinin
ateş içinde, yanaklarının al al olmasına karşın, Çehov’un,
hastalığından neşeli bir aldırışsızlıkla söz ettiğini gördü.
Çehov, iyileşeceğini umuyor muydu acaba? Yoksa, buna
inanıyormuş gibi mi davranıyordu?

Eskiden, yazı yazmaya başladığı günlerde Çehov’u yü­-
reklendiren şair Guiliyorovski ile gençliklerinin tuhaflıklarım
anıyorlardı. Guiliyorovski, bozkırlarda kazaklar arasında
yaptığı yolculuğu anlatırken Çehov: «Ah Bozkırlar!
Bozkırlar! Ne mutlu insansın seni însan, şiire ve güce orada
rastlar. Her şey bronz rengindedir orada. Buradaki gibi
değil!» diyordu, sesini yükselterek. Sonra, dudaklarında çocuksu
bir gülümsemeyle gözlerini yumuyor ve başı yastı­
ğına düşüyordu. Guiliyorovski: «Bozkırı görüyordu galiba»
diye düşünüyordu.
Ay sonuna doğru Çehov’un ateşi düştü ve ayağa kalkacak
denli güçlendi. 31 Mayısta, kızkardeşine sevinçten
uçarcasına şunları bildiriyordu: «Düşün hele bir, bugün
ilk kez çizmelerimi ve redingotumu giydim… Yine ilk kez,
arabayla gezintiye çıktım…» Dr. Taube’ye göre, bu koşullarda
Çehov’un Almanya’ya gitmesi için hiçbir engel kalmamıştı.
Çehov, Olga’ya ve kendisine Berlin treni için bilet
almıştı bile. Moskova’dan 3 Haziran 1904’te ayrılacaklardı.
Dostlar, iyi yolculuklar dilemeye geldiler. Aralarında,
yazar Teleşov da vardı. Teleşov, birkaç hafta içinde, hastanın
görünüşündeki değişikliklere üzüldü. Çehov onu, di­-
vanda otururken karşıladı. Robdöşambn üstündeydi, ba­-
şı ve sırtı yastıklarla desteklenmişti. Bacakları battaniye
ile örtülüydü. Çehov, artık dar omuzlu, bumburuşuk ve
solgun yüzlü ufacık bir adamdı. İskeleti çıkmış elini uzatarak
ona üzgün bir bakışla: «Yarın gidiyorum. Allaha ısmarladık.
Ölmek için gidiyorum.»* dedi.

Gördüklerinden ve duyduklarından sarsılan Teleşov
susuyordu. Sonradan şöyle yazacaktı: «Birbirimizi son kez
gördüğümüze kuşkum yoktu. Ne kadar da apaçıktı bu.”
O anda, yeniden yüksek sesle konuşmaktan, ayakkabılarımla
gürültü yapmaktan korkuyordum. Sevecen bir sessizlik
gerekliydi. Bu birkaç sözcük, açık yürekle karşılanmalıydı.
Çünkü benim için, hiç kuşkusuz, Çehov’un o temiz
ve soylu ruhundan gelen son sözcüklerdi bunlar.»
Kendinden söz etmeye yanaşmayan hasta, edebiyat
grubu Çarşamba Kulübü arkadaşlarına selam söylemesini,
onlara mutluluk ve başarı dileklerini iletmesini rica etti
Teleşov’dan. O zaman, gözlerinde, kaçınılmaz olana gülümsemeyle
boyun eğme tutumu okunuyordu. «Bunin’e söyleyin,
yazsın, daha çok yazsın. Büyük bir yazar olacak. Evet,
söyleyin bunu benim tarafımdan. Unutmayın!»
Teleşov’un onu görmeye geldiğinde gördüğü sayrı
üzüntü, 15 Haziran 1904’te, karı-kocanın Berlin’e varmasıyla
yok oldu bir mucize olarak. Savoy otelinin rahat bir
odasına yerleşir yerleşmez Çehov, kendini daha iyi hissetti.
Her zamanki gibi, yer değişikliği ona, enerjisini yeniden
kazandırıyordu. Sürekli göçebe yaşamı sürdüren Çehov,
gezilere çıkarak, bedence ve ruhça yenileniyordu. Kızkardeşine
yazdığı ilk mektuplardan başlayarak, iştahla yemek
yediğini, gözle görülürcesine toparlandığını, bacağındaki
ağrıların ve ishalinin geçtiğini, bütün günü, Berlin’i
dolaşarak, dükkanları gezerek, Tiergarten’de arabayla gezinerek
ayakta geçirdiğini söylüyordu. Yabancı bir kentte,
* Çehov, «ölmek» İçin daha çiğ bir terim kullanmıştı. Ama, Teleşov,
Anılar’ında bunu söylemekten çekinmişti.
kaybolmuş iki gezgin olma duygusu, kendini karısına yaklaştırıyordu.
Olga ile ilk kez, Rusya dışında bulunuyordu.
Onun yanıbaşında, yeni bir dünyayı keşfetmenin ve turist
olarak izlenimlerini birbirlerine aktarmanın sevincini tadıyordu.
Hâlâ bir tek güzel Alman kadınına rastlamadığı­
nı, hepsinin de berbat g iy in d iğ in i söylüyordu alaylı alaylı.
«Buna karşın, Berlin’de çok rahat yaşanıyor, doyasıya yiyip
içiliyordu. Yaşam pahalı değil. Atlar besili… Sokaklar
tertemiz, düzen egemen.»* diye yazıyordu. İyimserliğe
kapılıp, sonradan, bir süre İtalyan göller bölgesinde kalmayı
ve Ağustosa doğru İstanbul’dan geçerek Yalta’ya dönmeyi
bile tasarlıyordu.
Dr. Taube’ın hastasını gönderdiği verem uzmanı seçkin
doktor profesör Karl Ewald, geleceğe olan bu mutlu güveni
paylaşmıyordu. Profesör Ewald, Çehov’u özenle yokladı,
elden hiçbir şey gelmez anlamında kollarını havaya kaldırdı
ve her türlü tedavinin artık hiçbir şeye yaramayaca­
ğına inanır gibi, bir şey söylemeden çekip gitti. Dr. Alçuler
şöyle yazacaktır: «Acımasız bir şeydi bu, kuşkusuz. Ama,
Ewald’ın tutumu, böylesine hasta bir adamın böyle bir yolculuğa
çıkmasına, hem nereye gitmek için izin verildiğini
anlamamasıyla açıklanıyordu.» Çehov’u gören, Rusya Haberleri’nin
Berlin muhabiri İllos da, direktörü Sobolevski’
ye şunları yazıyordu: «Çehov’un günlerinin sayılı olduğu
izlenimini edindim. Bana, ağır hasta göründü, korkunç öl­-
çüde zayıftı, öksürüyordu, en ufak bir harekette, güçlükle
nefes alıyordu. Hep yüksek ateşi vardı.»
Aynı gazeteci, Çehov ve Olga ile birlikte Potsdam garına
gitti. Berlin’de üç gün kaldıktan sonra, karı-koca, Kara
Orman’da Badenweiler’e gitmek üzere trene bindiler.
İllos şöyle yazıyordu: «Potsdam gannın küçük merdivenlerini
güçlükle çıktı. Dakikalarca oturup soluk almaya çalışıyordu.
Tren kalkarken, yerinden kımıldamamasını istememe
karşın, vagonun penceresinden eğildi ve tren sarsılırken,
başıyla uzun uzun işaretler yaptı bana.»
K ara Orman’ın batı sınırında, Bal’in kırk kilometre
uzağında bulunan tertemiz, sıradan ve sessiz küçük su
kenti Bad, Çehov’a, iyileşmek için düşlenen bir yer gibi gö­
ründü. Olga ile birlikte, ilk iki günü, bir aile pansiyonunda
geçirdiler. Sonra, parayla özel bir ev olan Frederike villasına
yerleştiler. Villanın büyük bahçesinden, düzgün
ağaçlıklı yollar, iyi bakımlı çiçekliklere dek ta uzaklardaki
dağlar görünüyordu. Çehov, açık havada, sabahtan ak­-
şamın yedisine dek, rahat bir koltukta oturuyor, ya da yarı
uzanıp kalıyordu. Kızkardeşine, burada, güneşin insanı
yakmadığım, okşadığını yazıyordu. Bölgenin doktoru Schvvöhrer
yetkiliydi ve sevimli bir yaklaşımı v^rdı. Onun
öğütlediğine göre hasta, tam dinleniyor ve yararlı besinler
yiyordu: Kakao, bir ölçüde tereyağı, havanda dövülmüş yulaf
çorbası, çay ve uykuyu kolaylaştırm ak için çilek. Çehov,
bütün bunların çok şarlatanlık olduğunu homurdanmakla
birlikte, sonucun doyurucu olduğunu kabul ediyordu.
Şimdilerde daha iyi uyuyor, artık bacaklarında da ağ­-
rı duymuyordu. Maria’ya, inanılmaz bir hızla güçlendiğini
yazıyor ve annesine, 13 Haziran tarihli mektubunda şöyle
diyordu: «Sağlığım iyi yolda, belki bir hafta içinde bü­
tünüyle iyileşmiş olacağım.» Olga da umutlanıyordu. Öyle ki,
arada bir dişlerine baktırmak için Bal’e gidiyor ve kocasını
yalnız bırakıyordu. Kocasına beyaz faniladan bir giysi
ısmarlamak için Friburg’a da gitti.
Bununla birlikte, bir haftalık rahatlık sonunda Çehov,
tedirginlik, can sıkıntısı ve değişiklik gereksinimi duymaya
başladı yeniden. Badenvveiler’in Almanlara özgü sessiz rahatlığını
övdükten sonra, orada söndürülen bir alev durumunda
olmaktan yakındı: «Almanların sessizliğine ve dinginliğine
alışamıyorum bir türlü» diye yazıyordu kızkarde-
şine, «Evin içinde ve dışında, sabahın yedisinde ve öğle
vakti, berbat bir orkestra bahçede çalmasa, ses seda yok.
Burada insan, bir habbecik yetenek, bir damlacık ince
zevk bulamıyor. Buna karşılık, düzen ve karşılıklı dürüstlük.
Bizim Rus yaşamımız, İtalyanların ve Fransızların ya­-
şamı bir yana, daha bir yetenekli.» Dr. Schwöhrer’in bilgisi
bile, şimdi ona güvenilmez görünüyordu. «Bana bakı­
yor, yani beni yoklamaya geliyor… Tedavisi, Moskova’da
gördüklerimden farklı değil. Aynı aptalca kakao, aynı yulaf
çorbası.»* Şimdiden Bademveiler’den ayrılmak onun için
söz konusu olmadığından, çok bayağı bulduğu Frederike
villasını bırakıp oranın en iyi oteli olan Sommer oteline
yerleşerek sabırsızlığını yatıştırdı. Orada, odasının balkonuna
oturmak ve saatlerce, karşıdaki postahane dolaylarında
insanların gidip gelişini seyretmek hoşuna gidiyordu.
Hep, yolculuk tasarıları yapıyor, izlenecek yolları inceliyor,
Trieste ya da Marsilya’nın çeşitli vapurlarının Odessa’ya
kalkış tarihlerini soruyordu.
Bu arada, bir sıcak dalgası Badenweiler’i kasıp kavuruyordu.
Bu ağır ve nemli havada, akciğerleri, yarı yarıya
harabolan Çehov, boğulur gibi oluyordu. Rossolimo’ya şunları
yazıyordu: «Burada sıcak dayanılır gibi değil. Yangın
var, diye bağırası geliyor insanın.» Bu kavurucu sıcak
yüzünden mi, yoksa yer değiştirmesinden mi, gücünü yitirmişti
yeniden. Almanya’ya geldiğinden beri, ilk kez,
umutsuzluğunu sevgili M aria’ya söylemezlik edemiyordu:
«Lezzetli yemekler yiyorum. Ama, az geliyor ve midemi bozuyorum.
Buranın tereyağını yiyemiyorum. Hiç kuşku yok,
midem her zaman hasta. Buna, perhiz yapmaktan, yani
hiçbir şey yememekten başka çare yok. Nefes alıp verme
güçlüğüne gelince, yine bir tek çare var: Kımıldamamak.»
Mektubu, M aria’nınkiyle kesişti. Maria ona, sağlığı iyi olduğuna
göre, kardeşi İvan’la birlikte, Kafkasya’ya gitmeye
hazırlandığını bildiriyordu. «Kendine iyi bak Sevgili Anto-
şa,» diye yazıyordu, «öksürmemeye ve daha çok yemek yemeye
çalış, gücünü topla ve eve dön.»
29 Haziranda Çehov, zorlu bir kriz geçirdi ve kalbini
desteklemek için doktor ona morfin iğnesi ve oksijen bu­-
ğusu yapmak zorunda kaldı. Nabızları normale dönünce
hasta, dingin bir gece geçirdi. Ama, ertesi gün, yeniden
bir baygınlık geçirdi. Rus basınının iki muhabiri Badenvveiler’e
koşarak, gazetelerine, telgrafla, kaygı verici sağ­
lık bültenleri yolladılar. Bu ikinci rahatsızlığı da atlatan
Çehov, bilinçle ve dingin dingin, Berlin bankasına, bundan
böyle bütün ödemeleri karısı adına gönderme emri verdi.
Ona, bu önlemlerin nedenini soran Olga’ya, kaçamaklı,
bir yanıt verdi: «İşte böyle, ne olur ne olmaz.»
1 Temmuzda Çehov, kendini iyi hisseder buldu ve gazete
muhabirleri iyimser bültenler gönderdiler: Y ü rek d ayanıyor.
Gün alarmsız geçti, diye/Akşam a doğru hasta, üç
gündür başucundan ayrılmayan Olga’mn, otel parkında gezinmesini
istedi direte direte. Olga, geri döndüğünde, Çehov
ona, niçin aşağıya inip yemek yemediğini sordu. Olga,
göngun henüz çalmadığını söyledi ona. Doğru değildi bu.
Gongu ne Çehov duymuştu ne de Olga. Olga, yatağının yanındaki
küçük bir divana uzanırken Çehov ona: «Niçin üzgünsün»
diye başına kaktı ve zayıf bir sesle, durmadan uydurduğu
bir öyküyü anlatmaya başladı. Olay, moda olan
bir su kentinde geçiyordu. Buranın müşterileri, besili bankacılardan
ve al y an aklı İngiliz v e A m erikalı turistlerden
oluşuyordu. Bu zenginler topluluğu, gezintiler yapa yapa
iştahlarını açıyor ve akşam, karınları zil çalan neşeli turist
kafilesi olarak, kendilerini bekleyen lezzetli yemekleri
düşleye düşleye otele dönüyorlardı. Otele geldiklerinde,
baş aşçının ortadan kaybolduğunu ve yemek verilemeyeceğini
öğreniyorlardı. Öykünün bu noktasına gelen Çehov,
bu midelerine düşkün insanlan alaylı alaylı anlatmaya
koyuluyordu. Divanın üzerinde büzülüp kalmış olan Olga,
sürekli iç sıkıntısına karşın, gülmekten kendini alamıyordu.
Az sonra, Çehov uykuya daldı. Ezici bir sıcak odayı
kavuruyordu. Hasta, kesik kesik nefes alıyordu. Ama, yüzü
dingin görünüyordu. Birkaç saat sonra, birden uyanıverdi
saat yarımdı ve doktoru istedi. Yaşamında, ilk kez karısın­-
dan böyle bir istekte bulunuyordu. Çılgına dönen Olga,
kendini yalnız ve çok çaresiz buldu, hepsinin de, çoktan
uyumuş olması gereken tanımadık insanlarla dolu bu bü­-
yük Alman otelinde. Bir duraklama anından sonra, bitişik
odada iki Rus öğrencisinin kaldığını anımsadı ve bir koşu gidip
onları uyandırdı. Öğrencilerden biri, Dr. Schwöhrer’i ça­-
ğırmaya gitti acele acele. Olga şöyle yazacaktı: «Bu boğucu
Temmuz gecesinin sessizliği içinde, kumları çıtırdatan
ayak seslerini duyuyorum onun hâlâ.»
Yüksek ateş, sayıklatıyordu Çehov’u. Gözleri çakır çakır,
bilinmeyen bir denizciden söz ediyor, Japonlarla ilgili
birtakım sorular soruyordu. Ama, Olga, Çehov’un göğsü­
ne bir buz torbası koymaya kalkışınca, birden kendine geldi
ve gülümseyerek: «Bomboş bir kalbin üstüne buz koyma»
dedi.
Pencerelerin ardına dek açık olmasına karşın, Çehov’
un alm ter içindeydi. Soluğu kesiliyordu. Dr. Schwöhrer,
sabahın ikisinde geldi. Onu görünce Çehov, yastıktan ba­
şını kaldırdı. Ardından da, son bir nezaket refleksine uyarak,
Almanca bilgisine dayanıp, dingin ve ciddi: «İch
sterbe» (yani ölüyorum) dedi. Doktor ona hemen bir kâfuri
iğnesi yaptı. Sonra, kalp yanıt vermeyince, bir oksijen
tüpü getirtmelerini istedi. Sonuna dek bilinçli olan Çehov,
kesik kesik bir sesle karşı çıktı: «Artık her şey gereksiz.
Tüp gelmeden önce, bir kadavra olacağım.» O zaman, Dr.
Schwöhrer bir şişe şampanya getirtti.
Çehov, kendine uzatılan bardağı aldı ve Olga’ya dönerek,
açması bir gülümsemeyle: «Nicedir şampanya içmemiştim»
dedi. Şampanyayı yudum yudum içti. Ve sol yanına
uzandı. Biraz sonra, nefes almıyordu artık. Yaşamdan
ölüme geçmişti, her zamanki sadelikle. Günlerden 2
Temmuz 1904’tü. Küçük sarkaçlı saat, sabahın üçünü gösteriyordu.
Siyah kanatlı bir gece kelebeği pencereden içeri
girmiş, yanan lambaya çarpıyordu deli deli. Cenazenin
dört bir yanındaki bu yoğun çırpınma, sonunda, çekilmez
oluyordu. Birkaç avutma sözcüğünden sonra, doktor çekip
gitti. Birden, neşeli bir patlama oldu: Şampanya şişesinin
tıpası fırlamış ve köpükler, şişenin ağzında boncuk boncuk
olmuştu. Kelebek, açık pencereyi buldu ve sıcak gecede yitip
gitti. Sonradan, sessizlik ve hareketsizlik oldu yeniden.
Sonunda gün ışıdı, kuşların cıvıltıları ve yaprakların hı­
şırtıları ile. Olga, büyülenmiş gibi, kocasının yüzünden
ayıramıyordu gözlerini. Dingin, gülümseyen, ve her şeyden
haberli bir yüzdü bu. Olga şöyle yazacaktı: «Hiçbir insan
sesi duyulmuyordu, günlük yaşamın çalkantısı yoktu, yalnız
güzellik, dinginlik ve ölümün büyüklüğü vardı.»
Olga, kocasının cesedinin Moskova’ya götürülmesi için
gerekli önlemleri almıştı. Cenaze, Moskova’dan 9 Temmuz
1904’te toprağa verilecekti. O gün, dostlar, cesedi getiren
trenin gelişinde hazır bulunmak için, Nikola garında toplandılar.
Moskova’nm sevecenlikle bağrına bastığı yazarın
tabutunun üzerinde büyük harflerle Istridye Taşım acılığı
yazılı yeşilimtrak bir vagonda yolculuk ettiğini görünce
şaşkına döndüler. Gorki, öfkeden boğulacak gibiydi. Karı­
sına şunları yazıyordu: «Yüreğim sıkışıyor, ulumak, hüngür
hüngür ağlamak, kızgınlık ve öfkeden tepinmek üzereyim.
Cesedinin kirli bir çamaşır sepetinde yolculuk etmesi,
onun umrunda olmazdı. Ama, bizim, bir Rus toplumu
olarak, üstünde istiridye taşım acılığı yazılı bir vagonda
getirilmesini bağışlayamam.» Anılar’mda. şunları yazacaktı:
«Bu vagonun kirli yeşil lekesi, tükenmiş düşmanı kar­
şısında sevinçli bayalığın kocaman gülümsemesi gibi geliyor
bana.» Bununla birlikte, bu acı alay, çoğu kez öykülerinde
ve oyunlarında, yaşamın saçmalığını vurgulayan Çehov’un
tarzı değil miydi? Garın peronunda, askeri bando
bir ölüm marşı çalmaya başlamıştı bile. Cenaze alayı olu­
şuyordu. Ölüye saygı göstermeye gelen dostların bir bölü­
mü yürüyüşe katıldılar. Gerçekte, çoğu kimse, niçin savaş
müziğiyle Çehov’un toprağa verilmekte olduğunu anlamıyordu.
Ama, resmi makamların, olaya bir kahramanlık havası
vermesini övüyorlardı. Sonradan Mançurya’da ölen ve
gara Yazarın cenazesiyle aynı zamanda getirilen general
Keller’in tabutu arkasında gittiklerini öğrendiler. Bıyık altından
gülerek yoldan döndüler. Istridyelerden sonra, böylesi
bir yanılgı! Bu cenaze töreninde her şey başarısızlığa
uğramıştı.
Çehov’un, yüz kişiden oluşan cenaze alayı, iri beyaz bir
at üstündeki bir komiserin ardında, gardan ayrıldı. Üniversite
öğrencileri tabutu omuzlarında taşıyorlardı. Olga,
onların arkasından yürüyordu. Ayakların altından bir toz
bulutu yükseliyordu. Gorki’nin önünde, genç evliler g ibi
giyinm iş, yeni ayakkabıları ve alacalı bulacalı kravatlarıyla
iki avukat, köpeklerinin akıllılığı ve villalarının rahatlı­
ğı üzerine konuşuyorlardı. Açık mor giysili, yüzünü dantelalı
şemsiyesiyle koruyan bir bayan, yanındaki yaşlı, gözlüklü
bir adama Çehov’dan «Ah, olağanüstü, nazik ve çok
nükteciydi» diye söz ediyordu, yayvan yayvan. Gorki’ye
öyle geliyordu ki, çevresinde kimse, Rusya’nın uğradığı yı­
kımın öneminin farkında değildi.
Cenaze alayı ilerlerken, katılanlar artıyordu. İnsanlar
şapkalarını ellerine alıp istavroz çıkarıyorlardı. Öğrenciler,
meraklıların şoseyi kapatmasını önlemek için, elele halkalar
oluşturuyordu. Yol boyunca, tramvaylar, arabalar durmuştu.
Yaya kaldırımlarını dolduran aylaklar, yanyana giden
Gorki ile Şalyapin’i parmaklarıyla gösteriyorlardı birbirlerine.
Kimileri de ulaşmak istiyordu onlara. Kısa dinsel
ayin için, birkez duruldu, özellikle Sanat Tiyatrosu ve
Rus Düşüncesi binası önünde. Çok geçmeden, Çehov’un
Moskova’ya yeni gelen annesi, kız ve erkek kardeşleri cenaze
alayma katıldılar. Tören görevlilerine kendilerini tanıtmak
için tartışmaları gerekti: «Bırakın beni, bırakın kardeşime
yaklaşayım» diye bağırıyordu Maria.
Büyük bir kalabalık tabutu izliyordu. Novodiyeviçi
manastırına gelince, kalabalık kapı önünde toplandı, birbirlerine
dirsek vura vura içeri girmeye çalışıyorlardı. İnsanlar
yolu tıkamışlardı. İtiş-kakış içinde tabutu taşıyan­
lar, ölünün ailesi, yakınlan, mezara kadar güçlükle yol açabildiler
kendilerine. Kalabalık, arkalanndan, küfürler ve
yakınmalarla üşüşüp, mezarlığa dağıldı, haçlan kırıp, parmaklıkları
devirip çiçekleri çiğneyerek. Gözleri yaşlar içinde
Şalyapin, Gorki’ye: «Bu ayaktakımı için yaşadı, çalıştı
ve öğretti» dedi içinden isyan ederek.
Çehov’un cesedinin konulacağı çukur, babasınınkinin
yanında kazılmıştı. Söylev çeken olmadı. Tabut çukura indirilirken,
sonunda yatışan kalabalık, ölüler için E bedi Anı
ilahisini okudu. Sonra Olga, ölünün ailesi, dostları, açık
mezarın önünde arüarda yürüdüler ve kapağı boğuk boğuk
ses çıkaran uzun sandukanın üzerine toprak attılar. Ondan
sonra, çukur dolduruldu ve demet demet çiçek dağı altında
kayboldu. Üzüntüden şaşkına dönen üç kadın, annesi,
kızkardeşi ve eşi, bundan sonra Çehov’un altında dinleneceği
bu çiçek dağından gözlerini ayıramıyorlardı.*
Ertesi gün, mezarlıkta dinsel bir ayin yapıldı. Mezara
gölge salan ıhlamur ağaçlan, batan güneş altında yaldız
yaldızdı. Bir kilise korosu, umutsuzluğa çağıran yumuşak
bir ilahi okuyordu. Birkaç dost, Çehov’un ailesini çepeçevre
sarmıştı. Törenin sonunda, Kuprin, Çehov’un annesinin
önünde eğildi, bir şey söylemeden, elini öptü. Anne: «Bakın,
neler geldi başımıza! Antoşa yok artık.» dedi.
Mezarm önünde söylenen tek ölübaşı söylevi bu oldu.
Tumturaklı sözlerden nefret eden Çehov’un çok hoşuna
giderdi bu ağırbaşlılık.

* Çehov’un annesi, oğlundan sonra on beş yıl yaşadı. Maria, Rus
Devriminden sonra, Yalta’daki Çehov MüzesI’nin müdiresi oldu ve
1957’de 94 yaşında öldü. Çehov’un karısı Olga Knipper, parlak tiyatro
mesleğini sürdürdü ve 1959’da 89 yaşında öldü.

Henry Troyat

Çehov Yaşamı / Sanatı
Çeviren : Vedat Günyol
Ada Yayınları
1987

Yorum yapın