Aşk dolu bir insan: TİP’li Hamdoş

Çok sevgili bir hocamız, ?Kuşaklar, kendilerinden sonra geleni eleştirir, beğenmez ve tabii bu büyük bir yanlıştır? derdi. Bugün de Hoca?nın haklılık payının olduğunu düşünürüm. Çünkü her kuşak, başka bir dünyadır aslında. Öncekinden farklı kaygılarla, olup bitene, insan ilişkilerine, topluma başka bir yerden ve duygularla bakan ?yeni? insanlardır, kuşak denilen. Bu nedenle ister istemez ?eski? olanla çatışır ve zaten değişim dediğimiz de böyle bir şeydir, kaçınılmaz olandır. Haliyle, yeni olanı reddeden ve küçümseyenler değil de anlamaya çabalayıp iletişim kurabilenler, her daim daha makbul ?eski? olurlar. Şöyle bir bakın çevrenize, hangi ?eski? ile daha çok zaman geçirmek istersiniz. Yeni dünyanın farkında olup ayak uyduranlarla mı yoksa sabahtan akşama ?ah ah?? diyen, katlanılmaz olanla mı? Yanıtı çok zor olmaz sanırım.

Geçen ay İletişim Yayınları?ndan çıkan bir kitabı okuduğumda düşündüm bunları, bir kez daha. Kitabın başlığı, Türkiye İşçi Partisi?ne Âşık Oldum. Yazarı, hikâyenin, o büyük aşkın kahramanı, Hamdi Doğan. Herkesin bildiği, çağırdığı ismiyle Hamdoş. İzninizle ve tabii izniyle ben de ?Hamdoş? diyeceğim yazının devamında. Çünkü bu, Hamdi Doğan?ın değil, Hamdoş?un yaşamı. Okuyunca siz de hak vereceksiniz; Hamdi çok bu memlekette. Mesele, Hamdoş olabilmekte.

Antepli bir köylünün anıları mıydı okuduğum yoksa roman mı ya da Türkiye?nin son yetmiş yıllık siyasetinin ve toplumsal yapısının anlatımı mı, bilemiyorum. Hepsi birden sanırım. Gerçi çoğu anı kitabı için aynı tespit yapılabilir. Her yaşam öyküsü, bir tarih anlatımıdır aynı zamanda. Çünkü her kişisel tarih, ?bütün? olanın içinde yer alır ve en özel görünen öyküler dahi, o bütün hakkında ipuçları sunar. Bu satırları okuyanlar da bugüne dek çok sayıda yaşam öyküsü okumuştur. Hamdoş?un kitabını diğerlerinden belli ölçüde ayıranın ne olduğunu düşündüğümde, ilk aklıma gelen dil oluyor. Hamdoş bir köylü. Dili de köylü haliyle. Ancak bu ifadeden, ?köylü dilini sempatik bulan şehirli tespiti? sonucunu çıkarmayın ne olur. Demek istediğim, yaklaşık dört yüz sayfanın, bir köylünün Türkçesi ve anlatımıyla akıp gidiyor oluşundaki içtenlik. Herhangi biri olmaya çalışmadan, en duru haliyle anlatıyor olup biteni Hamdoş. Bu pazarlıksız ruh hali, kitabın her sayfasına ve tabii sistematiğine de sinmiş durumda.

Örneğin, birden bire, ?yeri geldi? diye düşündüğünden olsa gerek, bir insanı anlatmaya başlıyor. Yabancılaştırma efektinden haberdar mıdır bilemem. Buna mukabil okuyucuda yarattığı his tam da böyle bir şey. Olay örgüsü içine bir insanı yerleştirip onu betimliyor bize. Bazen yetinmeyip aklına o sırada gelmiş gibi üç beş kişiyi daha, isimleriyle yeni başlıklar açarak anlatıyor. Hemen ardından yeniden kaldığı yere dönüp Türkiye siyaseti ve sol mücadelenin içine çekiyor okuyanı. Bu son derece amatör ya da savrukmuş gibi görünen yöntemi, bir ?yöntem? olarak benimsediğini hiç sanmıyorum. Hamdoş, canı nasıl isterse öyle anlatmış gibi. Belli ki o sırada o arkadaşının, yoldaşının silikleşen hayali canlanmış gözünde ve ona bir de rahmet dilemek istemiş, ?ruhu şad olsun? diyerek. Hamdoş bu samimi yöntemle, yalnızca 1950?lerden bugüne Türkiye kırsal ilişkilerini, canlığını sürdüren ya da sürdürmeye çalışan feodal kalıntıları ve solun hal-i pür melalini anlatmıyor. Aynı zamanda diğer devrimcilerden haberdar olmamızı da sağlıyor. ?Küçük? insanlardan.

Adını sanını duymadığımız, duymayacağımız, parti ilişkileri ve ülke siyasetinin dişlileri arasında birkaç kişinin anısı olmaktan öteye geçemeyecek insanlar. Din adamı, çiftçi, berber, terzi gibi meslek erbabının şu ya da bu ölçüde sola yaptıkları hizmeti anlatıyor. Ama bu anlatım, yalnızca ?şu kişi şöyle örgütledi, şu kişi şu kaynağı buldu?dan ibaret değil. Örneğin bir berberin, tıraş ettiğine eşitliği ve sömürüyü anlatması; yeminine sadık kalıp kendisini halkına adamış bir doktorun aynı işi muayenehanesinde yapması; avukatın devrimcilerin davalarını bedava görmesi; dişçinin diş yaparken hastasına TİP?i övmesi; ciğercinin kebabını şişe dizerken parti tüzüğünden söz etmesi; kalaycının ve marangozun sömürünün bilincinde oluşları?

Tabii terzileri unutmayalım. Emek ile terzilik mesleği arasında kurduğu güzel bağ ile anlatıyor, neredeyse tüm Antep terzilerinin sosyalist oluşunu. Terzi Fikri?yi getiriyor akla, değil mi? Sayfalar ilerledikçe adı sanı bilinenleri, Mihri Belli?yi, Hikmet Kıvılcımlı?yı, Cenan Bıçakçı ve Uğur Cankoçak?ı da anlatıyor aynı samimiyetle. Ancak bu isimler zaten şöhret. Asıl değerli olan, tanınmayanların, küçük insanların mücadelesinin aktarılması. Hamdoş, eşitlik mücadelesinin yaşamın her alanında, toplumun en küçük hücresinde, bir ömür süreceğini anlatmaya çalışıyor bizlere. Belki de ?hatırlatıyor? demeli. Okuyanın gözüne sokmadan.

Hamdoş?un yaşamı 1930?larda, yoz ağalık ilişkilerinin en acı hatıralarıyla başlıyor. 1940?lar ve DP döneminin sıkıntıları, talanı; sömürü ilişkileri? Derken, askerlik günleri ve 27 Mayıs ardından kurulan TİP ile tanışma. TİP ile aralarındaki büyük aşk bu tanışmayla başlıyor ancak sosyalist düşünceyle, daha sonra muhtarı olacağı köyün eski Ağası tanıştırıyor Hamdoş?u. Köylüsüne sömürü ve eşitlikten söz eden Ağa ile… Hamdoş?un sonraki yaşamı özetle; TİP, diğer sosyalist örgütlenmeler ve eşitlik mücadelesi. Türkiye?de bu mücadeleyi yürütenlerin başına gelenler, ?Alevi? köyün muhtarı Hamdoş ile yoldaşlarının başından da eksik olmuyor haliyle. Ne de olsa tüm köyü de TİP?li yapıyor. Alevi ve sosyalist bir köy! Baskı, işkence, gözaltılar, aşağılanma, 12 Eylül sonrası çekilen çileler?

Ailesiyle, sevgili çocukları ve değerli eşi Ayyuş ile evliliği, kitabın özel yaşama dair kısmı. Ancak, kendisini sosyalist örgütlenme mücadelesine adamış bir insanın özel yaşamı ne kadar olursa, o kadar. İlişkilere hangi gözle baktığınız önemli kuşkusuz ancak sevmiş bir kadın için bu kitap, siyasi idealleri ve topluma adanmış özel yaşamında ?bencillik? yapmaktan kaçınmayan bir erkeğin hikâyesi olarak da okunabilir. Hamdoş, karısına ?geri dönmeyebilirim? diyerek çıkıyor kapıdan her seferinde; ?gidebilir miyim?? diye hiç sormuyor. Hiçbir zaman. Belki de, evliliklerinin başındaki açık ve zımni anlaşmaların, birbirlerine duydukları derin sevginin sonucudur. ?İki insanın birbirine nasıl baktığını görmeden bir şey söylenmez bu konularda? diyerek, ben de susayım, haddimi aşmadan?

Kitabın kalanı, ilmek ilmek örülen bir mücadelenin, fondaki Türkiye solu ile anlatımından ibaret. 1960?ların sonunda yaşanan bölünmeler, bu arada Hamdoş?un her zaman Aybar?ın yanında saf tutuşu, TİP?in kapatılması, sonraki siyasi oluşumlar vs. Türkiye?de solun en güçlü ve canlı olduğu dönemin, çalışkan, azimli ve mücadeleci bir insan tarafından, samimiyetle değerlendirilmesi söz konusu. Aybar?ın yanında ama Behice (Boran) Ana?sına duyduğu çok büyük sevgi, Sadun (Aren) Hoca?ya saygısı, Çetin Altan?ın etkisi, her satırda hissediliyor. Sosyalist mücadele içinde yer almış, emek harcamış her arkadaşına, küçüğüne, büyüğüne sevgi, saygı besliyor; ayrımcılık yapmadan, eşitliği gözeterek. Buna mukabil, ?insanız elbet kimi insan daha çok sevilir, yapacak bir şey yok,? der gibi bir hali de var bazı satırlarda. Doğruya doğru.

Dönelim yazının başındaki ?kuşak? meselesine. Hamdoş?un anılarını okuyunca, bugünün insanına kızmak gerekir mi? Eşitlik, adalet, sömürü, toplum için mücadele denildiğinde, boş gözlerle bakanlara. Bilmiyorlar demek ki, bilseler öyle bakmazlar. İnsanın bir ideal için azimle mücadele etmesi de öğrenilir, yaşamdaki her şey gibi. Kabul; kimi insan daha özeldir, Hamdoş mesela. Biraz da bu nedenledir ki, anılarının sonunda yaşamının muhasebesini yapıyor, kısaca. Çekilen acılar, yitip giden arkadaşlar, işkence. Sonunda varılan yer, kaderci bir toplum. Sürekli bölünerek darmadağın olan bir Türkiye solu. Hamdoş biraz kırgın ve kızgın doğrusu ama sözlüğünde yılgınlık yok. Bu nedenle Gezi isyanına çok mutlu olmuş. ?Umutsuzluk? olmayınca yaşamında, anılarını da Nazım?la bitiriyor: ?Güzel günler göreceksiniz çocuklar, güzel günler??

Not: Tabii soracaksınız, ?bir köylü anılarını yazıp sonra da kitabını İletişim Yayınları?ndan nasıl bastırmış?? Yanıtını uzatmadan vereyim: Zaman, tesadüfler ve Tanıl Bora. Üçüne de teşekkür borçluyuz.

MURAT SEVİNÇ
Ankara Üniversitesi SBF
(http://birgun.net/, 20 Temmuz 2014 )

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Anlatı, Makaleler
Üçüncü Richard?ın iktidarının temel özelliği şeytani olmasıdır

Ben Warwick Kontu?nun en küçük kızı ile evleneceğim. Onun babasını ve eski kocasını öldürttüğüm Sanki buna bir engel mi olacak?...

Kapat