Asker Kaçağı / Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri – Philip K. Dick

Asker KaçağıSavaşa ve militarizme karşı bir öyküler derlemesinin bilimkurgu alanından seçilmesinin anlamı nedir? Edebiyatta bilimkurgu dışında da anti-militarist olunabilir kuşkusuz. Ancak bilimkurgunun büyük bir avantajı var: Gündelik yaşamımıza sorgulanmaz bir biçimde yerleşmiş olan savaşperverliği, militarizmi, üniforma, emirkumanda ve daya biçiminde bir parçamız olan askerliği doğası gereği, çok daha rahat bir biçimde yadırgatabilir bilimkurgu. Bunu bir robotmasalı biçiminde yapabilir, asker kafasıyla açık açık dalga geçebilir, ya da beraberce kendi gezegenlerine ihanet ederek ölümü seçen bir Arzlı’yla tonlarca ağırlıkta bize şekilsiz görünen bir Jüpiterli’nin acıklı öyküsünü anlatabilir. Militarizmin insani değerlere yaptığı tahribatı bütün şairlerin yok olduğu bir dünyadan daha iyi ne anlatabilir? Bugün farkına bile varmadan kabullendiğimiz birçok ufak tefek politik kararın yarın yol açacağı sonuçları, geleceğe gidip “yerinde ve zamanında” görmekten daha iyi ne sokabilir kafamıza?

Müfit Özdeş, “Krrçiysk”, s. 171-178
Merendiz gezegeni Beslenme Bakanlığı’na bağlı Et Ürünleri Kurumu’nun robot araştırma gemisi Ysif 86-D, Merendiz’ den 172 ışık yılı uzaklıkta, bizim Güneş adıyla bildiğimiz Sol yıldızının 15 ışık saati yakınına ulaşınca, geminin baş bölümündeki foton duyargalarına gelen ışık yoğunluğu, önceden saptanmış kritik değeri aştı. Gemiye kumanda eden bilgisayar, programlandığı gibi, geminin bütün fonksiyonel devrelerini ve taşıdığı en değerli yük olan madde transformatörünü çalıştırdı.

Madde transformatörü, maddeyi ve enerjiyi, evrende henüz yalnızca Merendizliler ve sayılı birkaç gezegen tarafından keşfedilebilmiş en küçük bileşkesi olan mikrovers’lere ayırıyor ve alıcı transformatörün dalga boyuna kodlanmış olarak yayınlıyordu. Alıcı ve verici transformatörlerin aynı dalga boyunda kodlanması, bu iki transformatörün çevresindeki transformasyon alanlarını mikroversal evrende çakıştırıyor, bizim bildiğimiz makroversal evrende ise yüzlerce, hatta binlerce ışık yılı uzaklıkta olabilecek bu iki nokta arasında böylece göz açıp kapayıncaya kadar mesaj ve enerji iletilebiliyor, yük ve yolcu taşınabiliyordu.

Merendizliler şimdiye dek kendi gezegenlerinden ancak birkaç yüz ışık yılı ötelere ulaşabilmişlerdi. Çünkü mikroversal iletişim ve ulaştırmanın sağlanabilmesi için önce ikinci transformatörün makroversal evrende yerine ulaştırılması gerekiyor, bu ise ışık hızına yaklaşan hızlarda bile Merendizliler’in normal yaşamını kat kat aşan süreler gerektiriyordu. Bu nedenle Merendizliler, evrene egemen olma ve gezegenlerindeki trilyonlarca aç Merendizli’yi doyurma mücadelesinde, binlerce yıldan beri bilgisayar kumandalı robot araştırma ve transformatör gemileri kullanıyorlardı.

Merendiz ekonomisi ve kültürü avlanmaya ve talana dayanıyordu. Etobur bir ırk olan Merendizliler’in gönderdiği araştırma gemileri uzayın derinliklerinde binlerce yıl yol alıyor, besin kaynakları sağlayabilecek başka yıldız sistemlerine ulaşıyorlardı. Her biri madde transformatörüyle donatılmış olan bu araştırma gemileri, proteinli besin kaynağı keşfedinceye kadar yıldızdan yıldıza dolaşıyorlardı. Sonunda böyle bir kaynak bulununca, Et Ürünleri Kurumu Araştırma Bölümü görevlisi olan Merendizli uzmanlar, madde transformatöründen geçerek işlenecek gezegene geliyorlar ve gerekeni yapıyorlardı.

Bu yöntemle koca bir gezegende trilyonlarca kişiyi doyurmak ilk bakışta olmaz gibi görünse de aslında hiç zor değildi, çünkü evrenin diğer gezegenlerindeki yaratıklara göre çok ufak olan Merendizliler, dünyamızdaki böceklerden daha iri değillerdi ve üstelik dünyamızın böceklerine çok da benziyorlardı. Yırtıcı dişler ve pençeler; minicik kıllı gövde; yarısı el olarak kullanılan on iki bacak; gövdeye göre çok iri olan, minyatür insan gözlerini andıran bir çift göz ve hareketlerindeki zeki yaratıklara özgü kararlılık bu şaşırtıcı manzarayı tamamlıyordu.

Ahmet’in başı yine çatlayacak gibi ağrıyordu. Annesi ona aspirin verdi. Ahmet masaya oturdu ve defterlerini, kitaplarını açtı. Orta son sınıftaydı. Her yıl bütünlemeye kalan başarısız bir öğrenciydi ve çok çalışması gerekiyordu. Oysa şiddetli baş ağrıları dikkatini dağıtıyor ve Ahmet okuduğu hiçbir şeyi anlayamıyordu. Yarım saat çabaladıktan sonra kitaplarını toparladı ve uyumaya gitti. Babası ile annesi üzüntülü gözlerle onu izlediler.

“Bu çocuk okuyamayacak,” dedi babası.

Ysif 86-D’nin spektroskopik analizörleri Sol sisteminin bütün gezegenlerini taradıktan sonra, bizim Dünya adıyla bildiğimiz üçüncü gezegenin yüzeyinde yüksek miktarda karbon bileşiği saptadılar. Gezegenden gelen bütün verileri değerlendiren gemi bilgisayarı, bu gezegende hayvansal yaşam olduğu yargısına vardı ve madde transformatörü aracılığıyla Merendiz’e müjde sinyalini gönderdi:

“Et bulduk!”

Ahmet’i doktorlara götürdüler. Hepsi migren dedi. Çaresi yokmuş. Çocuk sık sık dalıyor, denileni anlamıyor, bazen de olağanüstü zekâ belirtileri gösteriyordu. Annesi, yalnız kaldığında, bazen mankafa bazen de bir dâhi olabilen zavallı oğlu için sessiz hıçkırıklarla saatlerce ağlıyordu.

Sinyal, Ysif 86-D Proje Görevlisi Krrçiysk’e ulaştırıldı. Krrçiysk derhal üstlerine durumu bildirdi, dostlarıyla vedalaştı ve madde transformatöründen geçerek gemide göreve başladı.

Giderek hızını düşüren Ysif 86-D, birkaç hafta sonra dünya çevresinde yörüngeye girdi. Gemi haftalarca yörüngede kaldı. Krrçiysk, güçlü teleskoplarla dünyayı inceledi, dünyadan gelen radyo yayınlarını bilgisayar yardımıyla değerlendirdi ve artık projenin tehlikeli ikinci aşamasına geçilebileceğine karar verdi.

Üstün Merendiz biliminin geliştirdiği kişilik transferi teknolojisini uygulayan Krrçiysk, kendini bilgisayarın güvenilir denetimine teslim etti. Krrçiysk’in bütün biyolojik ve psikolojik parametrelerini, sabit ve değişken karakteristiklerini saptayan gemi bilgisayarı, bu verileri elektronik olarak kodlayarak bir toz tanesi büyüklüğündeki transfer ünitesine kaydetti.

Krrçiysk’in böceksi bedeni dondurulup gemide bekletiledursun, kişiliğini taşıyan toz zerresi minik bir planörle dünyaya, uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasına indi. Yörüngede iken dünyadan elde ettiği verileri irdeleyen Krrçiysk, bu gezegendeki egemen yaşam biçiminin insan adlı iki kollu, iki bacaklı dev gibi bir hayvan olduğunu saptamıştı. Bu nedenle, Krr-çiysk’i taşıyan toz zerresinin duyargaları insana özgü kromozom yapısını algılayacak biçimde, karar ve motor merkezlerini oluşturan tümleşik devreler ise rastladığı böyle ilk yaratığa yönelecek şekilde programlanmıştı.

Nitekim zerre, birkaç gün sonra böyle bir yaratık saptadı. O yöne doğru uçarak ve yaratığın solumasından yararlanarak burnundan içeri girdi. Burun mukozasından kılcal damarlara nüfuz eden zerre, vücudu birkaç kez dolandıktan sonra, omurilik yakınlarında sinir sistemine geçmeyi başardı. Dokular arasında haftalar süren zorlu bir yolculuktan sonra beyne ulaşan zerre, serebruma yerleşti ve tehlikeli operasyonun bu aşamasının başarıldığını Ysif 86-D bilgisayarına bildirdi. Son bir kez durum değerlendirmesi yapan ve Merendiz’den onay alan bilgisayar, transfer zerresine aktivasyon sinyalini gönderdi.

Krrçiysk, bineği olan insanın içinde uyanmaya başlamıştı.

Ahmet’i asabiyecilere götürdüler, onlar da çare bulamadı. Babası, hacıdan hocadan medet ummayacak kadar aydın bir kişiydi. Oğullarını mahveden bu amansız illet karşısında eli böğründe kaldılar.

Çevresindeki dokulardan emdiği enerji ile yavaş yavaş canlanan Krrçiysk önce bitkisel evreden geçti. Aylar süren bu evreden sonra giderek hayvansal içgüdülerini ve kişiliğinin öğelerini geri kazanmaya, etrafındaki beyin hücrelerini ele geçirerek elektronik kişiliğine biyolojik bir temel oluşturmaya başladı. Krrçiysk, apayrı bir biyolojik yapısı olan bu yaratığın sinir sistemini kendi böcek kişiliğine tabi kılmak için amansız ve yıllar süren bir mücadele verdi; bunu da ancak ırkının milyonlarca yıllık deneyiminden gelen kalıtımsal ustalıkla ve yörüngede durup kendisiyle sürekli temasta olan Ysif 86-D bilgisayarının yardımıyla başarabildi.

Bu süre zarfında, beynine yerleştiği yaratığa varlığını sezdirmemesi gerekiyordu. Aksi halde bu yaratık çıldırabilir ve kendini öldürerek kullanılamaz hale gelebilirdi. Böyle bir olay Krrçiysk’i bineksiz bırakarak çok zor duruma düşürür, yıllarca süren uğraşını boşa çıkarır, hatta bu yiğit uzaylı böceğin ölümüne neden olabilirdi.

Krrçiysk kendini gizli tutmayı da başardı. İçine yerleştiği yaratığa hiçbir şey sezdirmedi. Yaratık, beyin hücrelerindeki amansız mücadelenin yol açtığı baş ağrılarından işkillenmedi, aspirin ve novaljin almakla, yün takke giymekle yetindi.

“Bu çocuk okuyamayacak,” dedi babası. Bu sözü her yıl en az yüz kez yineliyordu.

“Şimdi orta sonda. İnşallah bitirebilirse çırak veririz, bari bir zenaat kazanır.”

Üzerine titredikleri oğullarının hali, mutsuz anne ve baba için bitmez bir üzüntü kaynağı idi.

Bineğinin yeteneklerini titizlikle inceleyen Krrçiysk, bunlar arasında telepatinin de bulunduğunu gördü. Kaderi Merendizliler ile kesişmese idi, insanoğlu hiç kuşkusuz bir gün bu yeteneğini fark edecek ve evrenin gelişmiş telepatik türleri arasına katılabilecekti. Ama şimdi bu gelişmemiş telepatik potansiyel onun ancak düşmanlarının işine yarayabilirdi.

Bineğinin telepatik potansiyelinden yararlanan Krrçiysk, iki yıllık yoğun bir çalışma ile on binlerce kişinin düşüncelerini okudu ve kafalarındaki bilgiyi taradı. Bir şeyi daha derinlemesine araştırmak istediği zaman, etki alanındaki insanlardan birine o konuda merak telkin ederek, okuyup incelemesini sağlıyor ve istediği şeyleri onunla birlikte öğreniyordu.

Dünyanın bir sürü küçük devlete bölünmüş olması da Krrçiysk’in işini kolaylaştıran bir durumdu. Böylece insanlar daha küçük çaplı operasyonlarla, ülke ülke avlanabileceklerdi.

Ahmet ortaokulu eylülde, biraz da kendisini seven öğretmenlerinin kayırması sayesinde bitirdi. Babası, çocuğu çırak vermeden önce, onunla bu konuyu son bir kez konuşmak istiyordu.

Krrçiysk’in bineği Ahmet, Türkiye adında bir ülkede yaşıyordu. Krrçiysk, Türkiye’deki et kaynaklarının nasıl işletilebileceği üzerine uzun uzadıya düşündü. İnsanlar toplumsal olarak oldukça örgütlüydüler. Besi tesisleri kurmak veya küçük av kampanyaları düzenlemek mümkün olamayacaktı. Çünkü insanlar, ilk panikten sonra örgütlenecekler ve kendilerini savunacaklardı. Bu nedenle Türkiye’deki et potansiyeli ani bir operasyonla, birkaç gün içinde tamamlanacak ülke çapında bir sürek avı ile değerlendirilmeliydi.

Krrçiysk, imkânların dikkatli bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, Merendiz tarihinde o güne dek görülmemiş bir olayı gerçekleştirerek, bu operasyonu tek başına düzenlemesinin mümkün olduğunu fark etti. Hazırlık için bol vakti vardı. Krrçiysk’in bineği gençti ve önünde uzun bir ömür bulunuyordu. Öz bedeni ise yörüngede dondurulmuş, hiç yaşlanmadan kendisini bekliyordu. Her şey inceden inceye planlanmalıydı. Aceleye hiç gerek yoktu.

Krrçiysk aylarca düşünüp taşınarak planını geliştirdi. Önce bineğine tam hâkim olması, onun beyninde ve bedeninde kendi dolaysız egemenliğini kurması gerekiyordu. Sonra dışarıya karşı Ahmet’in kişiliğine bürünerek Türkiye’nin toplumsal hiyerarşisinde yükselecek, tepeye ulaşacak, devleti ele geçirecek, telepatik kontrol yoluyla kendine bağladığı insanları kilit noktalarına yerleştirecekti. Bundan sonra, operasyonun can alıcı noktasını teşkil eden kritik bir aşamaya gelinecekti.

Bu aşamada Krrçiysk her gün sık sık radyodan ve o zamana kadar hiç kuşkusuz etkin bir iletişim aracı haline gelecek olan televizyondan konuşacak, ülkenin her köşesini dolaşarak meydanlarda, törenlerde halka seslenecek, olabildiğince kendini gösterecek ve sesini işittirecekti. Yıllarca sürecek bu dönemin sonunda, ülkedeki tüm insanlarda görsel ve işitsel çağrışım refleksleri kurulmuş olacaktı.

Sonunda bir gün Krrçiysk televizyondan tüm ülkeye, bu kez hipnotik ses frekanslarından seslendiği zaman, herkes büyülenmiş gibi onun komutlarına itaat edecekti. Ülkeye giriş ve çıkışlar yasaklanacak, televizyon ve radyolardan yanıltıcı programlar yayınlanacak, diğer dünya ülkeleri Türkiye’de neler olup bittiğini bir türlü anlayamayacaklardı. Bu arada bütün taşıt araçları seferber edilecek, Krrçiysk’in emrindeki güvenlik kuvvetlerinin de yardımı ile herkes Ankara’ya gelecek ve yörüngeden yere indirilen madde transformatörünün transformasyon alanından geçerek Merendiz’e nakledilecekti. Her nedense hipnotik etki alanı dışında kalabilmiş tek tük kişiler ise güvenlik kuvvetleri tarafından itlaf edilecekti.

Çoluk, çocuk, kadın, erkek, yedisinden yetmişine kadar yürek birliği içinde Ankara’ya yürüyen Türkiye halkı, gelirken beraberinde koyun, keçi, sığır, kedi, köpek, bebek ve eti yenilebilir ne bulursa getirecekti. Üç gün sonra Türkiye’de bir tek insan bile kalmayacak, günlerce süren endişeli bir bekleyişten sonra keşif uçakları uçuran ve keşif seferleri düzenleyen diğer ülkeler, sırra kadem basan Türkiye halkının esrarını hiçbir zaman çözemeyeceklerdi.

Krrçiysk, tek başına sürek avı düzenlemeyi başaran ilk Merendizli olarak tarihe geçecekti. Ünü tüm gezegene yayılacak, yörüngedeki böcek gövdesine yeniden kavuşup kendi gezegenine döndüğünde, artık alışık olduğu coşkun kalabalıklar tarafından alkışlarla karşılanacaktı.

Merendiz’e varan insanlar hipnotik etkiden sıyrılacakları için derhal güç alanlarına alınarak debelenmeleri ve etrafa zarar vermeleri önlenecekti. Bunlar peyderpey et kombinalarına sevkedilecek ve lezzetlerinin bozulmaması için canlı olarak dondurulacaklardı. Türkiye halkı Merendiz’i yıllarca beslemeye yeterdi.

Gezegenin seçkin ziyafet sofraları canlı ve ayık insanların, paralize edilmiş körpe bedenleriyle donatılacak, her birinin üstünde binlerce Merendizli sevinç ve mutluluk içinde koşuşacak, gözlerini, burunlarını, yüksek şeker muhtevalı kaba etlerini ve sütbezlerini kemireceklerdi. Bu leziz insanların kanlarını içip sarhoş olacaklar, ağızlarında, bağırsaklarının arasında, husyelerinin içinde çılgınca çiftleşerek yumurtalarını bırakacaklar ve Krrçiysk’in adını minnetle anacaklardı.

“Oğlum, seni iyi bir zenaate çırak vermek istiyorum,” dedi babası Ahmet’e.

“Siz bilirsiniz, efendim,” diye yanıtladı çocuk, başını hüzünle önüne eğerek. Hafif bir baş ağrısı için için beynini kemirmeye devam ediyordu. Akıllı, gerçekleri kabul etmesini bilen bir çocuktu Ahmet. Okumayı istiyor, fakat küçüklükten beri yakasını bırakmayan bu illet yüzünden tahsil hayatında başarılı olamayacağını da idrak ediyordu.

“Memleket sür’atle inkişaf ediyor,” dedi babası. “İstikbal sanayide, bilhassa şimendifer sanayiinde.”

Oğlunun gözlerine sevgiyle baktı ve ekledi.

“Yok helvacıymış, yok terziymiş, bunlar sana yaramaz. Yarından tezi yok seni vagon fabrikasına yerleştireceğim.”

Oğluna dikkatle bakıyor, ne tepki göstereceğini merak ediyordu. Her şeye hazırdı: ağlamasına, sevinmesine, ya da umursamamasına. Ama çocuktan hiç mi hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı.

Evet, plan hazırdı ve artık bu mükemmel plan uygulamaya konulabilirdi. Krrçiysk bütün zihni gücünü seferber ederek bineği Ahmet’in beynindeki kişilik merkezlerine yöneltti ve aniden tüm psişik gücünü toparlayarak saldırdı. Her şey bir saniye içinde olup bitmiş, anlatılması olanaksız acılar içinde kişiliği hiçliğe gömülen Ahmet, neye uğradığını anlayamamıştı bile.

Ahmet yere yıkıldı ve bir iki çırpındıktan sonra kaskatı kesildi. Babası telaşla yerinden fırlayıp oğlunun yanına çömeldi.

“Ahmet! Neyin var?”

Sonra birden rahatladı. Oğlunun gözleri açılmış ve yüzüne o güne dek görmediği ferah ve mutlu bir ifade gelmişti. Oğlunun gözlerinde bir yabancılık sezdi adam, tedirgin oldu. Ama bir an sonra sevinci baskın çıktı.

“İyisin değil mi? Bir şeyin yok ya?”

“Çok iyiyim baba. Baş ağrım da geçti. Hem sana bir şey diyeyim mi…”

Ayağa kalkmış, üstünü silkeliyordu. Adam, oğlunda ilk kez gördüğü bu rahatlık ve özgüveni hayretle izliyordu.

“Ben okumak istiyorum baba, büyük adam olmak istiyorum.”

“Öyleyse seni sanat lisesine yazdırayım, oğlum. Tahsilini o şekilde tamamlarsın.”

“Hayır,” dedi Krrçiysk, “askeri liseye gideceğim. Oradan da Mekteb-i Harbiye’ye…”

Ogan Güner, “Androidler elektrikli koyun düşler mi?”, Virgül, Sayı 30-32, Ekim 1997

Philip K. Dick (onun âdetini benimseyerek kısaca PKD diyelim), uzun kariyerinin özellikle son yıllarında birçok yazar ve eleştirmenin onu 20. yüzyılın büyük Amerikan yazarları arasına yerleştiren övgülerine mazhar olmasına rağmen, sonuna kadar bir bilimkurgu yazarı olarak kaldı. Birçok iyi bilimkurgu yazarı gibi, bir “tür” yazarından daha fazlası olduğunu kanıtlamak hoşuna gitmiyor değildi, ama bilimkurgunun bir ‘makus talih’ olmadığını da anlamıştı. Bu bir çelişki gibi görünebilir, ama PKD’den bahsetmek temelde çelişkiden bahsetmek demek zaten.

1940’larda ve 1950’lerde ABD’de bir tür yazarı olmak, aynı zamanda bir meslek sahibi olmak demektir. Tür yazını, yazarlarını dört bir yandan kuşatır ve boğaz tokluğuna çalıştırır. Yazarlar, bir yandan hızlı üretmek zorundadır, diğer yandan yazdıklarını okurlarına (tür yazınının okuyucuları istisnalar barındırmakla beraber, sıradan, ne istediğini bilen ve şaşırmak istemeyen ‘tüketicilerdir’) beğendirmek durumundadır. Dolayısıyla o türün klişelerine zincirlenmişlerdir. Tüm bunları yaparken de tür yayıncılığının getirdiği formatları aşmamak durumundadırlar. Bilimkurguda da aynı kısıtlamalar geçerlidir ve kitaplarını yayınlatmak isteyen her bilimkurgu yazarı bu yasalar karşısında ödün vermek zorundadır. Kısacası tür yazını, klasik anlamdaki edebiyatın özgür yaratım iddialarından, dolayısıyla konforundan men edilmiştir. Bütün bunlar, yüksek emelleri olan bilimkurgu yazarlarının itiraf etmek istemedikleri gerçeklerdir. PKD’nin ise gönlü rahattır. Kullandığı formülleri açıkça ilan eder. Her romanına, 60.000 kelime sınırıyla başlar ve kolay kolay bu sınırı aşmaz. Kahramanlarının soyadları genellikle iki hecelidir ve romanının ikinci ya da üçüncü bölümünde ortaya çıkarlar, v.s. v.s…

Öte yandan PKD’nin hayat hikayesi birçok bilimkurgu yazarının hayat hikayesinin aksine, kitaplarına ayrı bir lezzet katar. 1989 yılında A Life of Philip K. Dick (Lawrence Sutin) adıyla yayınlanan biyografi baştan sona bir bilimkurgu romanı gibi de okunabilir. Bu biyografiyi okuduktan sonra, PKD’nin Valis ile doruğuna ulaşan son dönem ‘bilimkurgu’ romanlarının da tamamen otobiyografik (!) olduğunu görürsünüz. Onun için, PKD’nin yazdıklarıyla hayatını paralel olarak anlatmak en iyisi. Kendisi de bunun farkındadır zaten: “Tanrım, hayatım tıpkı romanlarımın ve öykülerimin izlekleri gibi… Bir PKD kitabının kahramanıyım ben!”

Zanaatkârımızın kısa ve monoton hikâyesi doğumundan altı ay sonra başlar. İkiz kardeşi Jane beslenme yetersizliğinden ölür. İleride bu olay, PKD’nin hayata ve gerçekliğe bakışının bir metaforu olarak sürekli karşımıza çıkacaktır (şu anda Jane’le yan yana yatıyorlar). Sıradan bir Amerikalı çocuk olarak, bilimkurguya, şiire, klasik müziğe ve psikiyatristlere düşkündür. Ufak tefek birçok sorun için doktor doktor dolaşır ve 12 yaşından itibaren doktorlara rutin olarak uğrar. ’40’ların sonunda sessizce bilimkurgu yazarı olmaya karar verir. Hayatında, başka bir şey olmasına yol açacak konjonktür de mevcut değildir zaten. Eline bir de büyük bir plak şirketinde prodüktör olma şansı geçmiştir, o bilimkurguyu seçmiştir. ’76 yılında, Radio Free Albemuth romanında, bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile yirmi beş yıl önce prodüktörlüğü seçmiş hali, Nicholas Brady’nin hikayesini kendisi anlatır.

Roman yazarı olmadan önce hemen her bilimkurgu yazarı gibi öykücü olur. Hem de iki senede yetmiş öykü üretecek kadar verimli bir öykü yazarı. Bundan sonra da öykü yazmayı hiç bırakmaz. Öykü onun fikir geliştirme alanıdır. Türbülanslı beyninden çıkma fikirler öykülerinde kristalleşir. Roman tarzını ise, bu kristallerden de kuşku duyacak dünyalar yaratmak için saklar.

İlk kayda değer romanı The World Jones Made’i (Jones’ların Yarattığı Dünya) yazdığında ardında altı önemsiz roman vardır. Öykücü olarak ise bilimkurgu dünyasında kendini kabul ettirmiştir bile. Romanlarının da nihayet dikkat çekmesi üzerine uzun yazarlık ve evlilik maratonu başlar. Neredeyse on beş yıl sürecek, yılda dört romana kadar varan bir tempoya girer. Romanlarının sadece giriş bölümünü planlayarak ve çevresindeki insanlardan roman karakterleri yaratarak, kendini zaman kayması, alternatif gerçeklik gibi iki temel temanın ortasına atar. Bilimkurguda daha baştan safını seçmiş, Isaac Asimov’la doruğuna ulaşan tarzın karşısında yerini almıştır. Asimov gibiler, bugünün teknolojik evreninden bakıldığında gerçekleşmesi muhtemel ‘alet edavatlar’ arasında geçen ‘iyinin kötü karşısındaki zaferinin’ sıradan öykülerini anlatırken, Van Vogt’u örnek edinen PKD gibileri, bilimkurguyu bir ‘laboratuvar’ ortamı olarak kurarlar. Bu romanlarda, bir fikri deneyebilmek için gereken her teknoloji mübahtır. Bütün bilimkurgu klişelerini kullanmasına rağmen PKD romanlarının ve öykülerinin merkezinde karakterler yer alır. Kendi çevresindeki insanlardan devşirildikleri için olsa gerek, bu karakterler, bir yandan bilimkurguya has sıradışı olaylar yaşarken, bir yandan da gündelik hayatlarını devam ettirirler. Gökteki Göz’de, “Bütün olası dünyalarda Pazartesileri aynıydı” der. PKD alamet-i farikası taşıyan, izleği altüst edici fikirler gündelik hayatın içinde birden zuhur eder ama gündelik hayata son vermezler. Fredric Jameson’un Postmodernizm kitabında uzun uzun analiz ettiği, yine zaman kayması ve alternatif gerçeklik etrafında dönen Time Out Of Joint’de (Çığrından Çıkmış Zaman) ’50’lerin Amerikasına ait tüm gündelik yaşamın klişeleri bulunur. Başkişinin, nasıl olup da kendisinden başka herkesin Marlyn Monroe adlı bir film yıldızını tanıdığını merak etmesiyle birlikte, gündelik yaşam yavaş yavaş çöker, verilen gerçekliğin çok dışında bir gerçeklik su yüzüne çıkar. Bilimkurguya ait trükler sadece ortamı alabora etmez, karakterlerin kimliğini de alt üst eder ya da belirsizliğe çeker.

1962’de yazılan The Man in the High Castle (Yüksek Kuledeki Adam), PKD’nin bir üst basamağa geçişinin ilk örneğidir. Romanda, İkinci Dünya Savaşı’nın Almanya ve Japonya tarafından kazanıldığı, ABD’nin sömürge olarak paylaşıldığı bir dünya vardır. Ancak bu sefer bir gerçekliğin yerine bir başka gerçeklik değil, döngüsel bir gerçeklik konmuştur. Alman ve Japon kültürünün altında ezilen, aşağılık kompleksiyle boğuşan Amerikalı karakterler vardır. Ama bu dünya da statik olmaktan çok uzaktır. ABD’nin savaşı kazandığı bir zamanda geçen bir yeraltı romanı ve onun Yüksek Kulede Yaşayan yazarının gerçekliği, sürekli olarak diğer gerçekliği tehdit eder. Sonunda, roman boyunca pratik bir İncil görevi gören Çin fal kitabı I Ching-Değişimler Kitabı’nın (Türkçede de popüler versiyonları yayınlanmıştı), bu yasadışı kitabın kaynağı olduğu ortaya çıkar. PKD’nin sözünü ettiği, I Ching gibi anlık ihtimallere dayalı bir gerçekliktir. PKD’nin de tıpkı yüksek kuledeki adam gibi, bu romanı I Ching kullanarak yazmış olması döngüyü kusursuzlaştırır.

Önceleri kendi kendini anlama ve tanı koyma amacıyla başlayan psikoloji ilgisi giderek hayatının ve romanlarının merkezine yerleşir. Bir yandan artarda öykü ve romanlar yazarken, bir yandan da artarda evlenmeye, onlarca fobisiyle ve gitgide artan paranoyasıyla boğuşur. Hiçbir sevgilisinde Jane’i bulamaz. Jane ancak siyah saçlı, büyük gözlü, ince bir kadın olarak romanlarında ortaya çıkar. Eşlerinden birisi onun ‘zincirleme monogamiden yana olduğundan’ yakınırken, o kendi bedeninde yaşayan Jane’i de işin içine katarak, ‘ben lezbiyenim’ der. Kısa zamanda kendi kendine reçete yazıp tedavi edecek kadar iyi bir psikiyatrist olur. Ama kendiyle dalga geçecek kadar da ayakları yere basmaktadır. Bu dönemde öykü ve romanın yanı sıra arada sırada makaleler de yazar. ‘Şizofreni ve I Ching’ adlı makalesinde şöyle der:

“Eğer tamamen şizofrenikseniz, I Ching’i her şey için, ne zaman banyo yapmanız gerektiğini, kedinize ne zaman tunalı mama vermenin uygun olduğunu sormak için kullanın. Yok eğer kısmi şizofrenikseniz, sadece önemli durumlarda, Büyük Sorular için kullanın onu: ‘Onunla evleneyim mi, günah içinde yaşamaya mı devam edeyim?’ gibi…”

PKD, McCarthy dönemini de kendine has bir tarzda hiçbir bilimkurgu piyasası yazarının cesaret edemediği kadar erken konu edindi. Gökteki Göz, McCarthy döneminin bir parodisidir aynı zamanda. Komünist avcısı bir polis müfettişinin gizli komünist çıkmasıyla sekiz karakter onun zihnindeki komünist dünyaya düşer. O dönemde entelektüel her insan gibi PKD’nin kapısı da FBI tarafından rutin olarak çalınmıştı. Ama roman karakterleri asla angaje olamayacak kadar bireyci ve kuşkucudur. Bu anlamda romanların anti-kahramanları sapına kadar Amerikalıdır. Kendi yollarında yürürler ve her tür otoritenin dışında saf alırlar. Dahası otoriteye karşı fobiktirler: “3-74 tarihinde korku içimdeki asiyi öldürdü. Bundan pişmanlık duymuyorum, çünkü bu sayede korkudan azad oldum.(…) Korkuyorum: 1) Sivil otoritelerden (Sezar), 2) Tanrı’dan (Valis). Denebilir ki, güçlü olan her şeyden, otoritenin kendisinden korkuyorum.”

Romanlarının başkişileri istisnasız bir şekilde sefildirler. Kıt kanaat geçinirler, insanî bir güce ve zekaya sahiptirler, olağanüstü hiçbir yanları yoktur, kendilerini olayın içinde buluverirler. Bir yandan olağandışı olayların labirentinde yollarını bulmaya çalışırken, bir yandan da kendi zaaflarıyla boğuşurlar. Ubik’in başkişisi, kendi dairesinin giriş ücreti olan beş senti ödeyemediği için bir kapı (!) tarafından mahkemeye verilmekle tehdit edilen Joe Chip’tir. PKD, her ne kadar, 60,000 kelime ve zaman sınırı yüzünden romanlarında birçok unsura sadece değinerek geçse de, oraya buraya serpiştirilmiş kara mizah tadı yüksek betimlemelerle dallanıp budaklanan hikayeler anlatır. Ubik’in doruk noktasını, hayatla yeniden doğum arasında sıkışmış bir varlık tarafından kemirilen Joe Chip’in, gözlerden ırak ölebilmek için odasının merdivenlerini tırmanması oluşturur. Sıradan bir bilimkurgu romanında asla rastlanmayacak uzunlukta anlatılan bu sahne şu tür paragraflar içerir:

“Metabolizma bir yanma sürecinden, aktif bir ocaktan ibaret. İşlemeyi kestiği zaman yaşam sona eriyor. Cehennem hakkında yanılıyor olmalılar, diye düşündü. Cehennem soğuk; oradaki her şey soğuk. Beden, ağırlık ve sıcaklık demek; şimdi ise bedenimin ağırlığına yeniliyorum ve sıcaklığım uçup gidiyor. Bu, evrenin kaderi. En azından yalnız değilim.”

Zaman kayması, alternatif gerçeklik temaları yerli yerinde durmaktadır, ama ’60’lı yıllarda yazdığı romanlarda bu temalar iyice iç içe geçmiş, Eschervari yanılsamalara dönüşmüştür. Ubik’teki zaman kayması, organik, gündelik ve devinen bir zaman kavramıyla yoğrulmuştur. Bugüne dair her şey, geçmişteki ya da gelecekteki olası tüm gerçekliklerdeki her şeyde mevcuttur.

Do Androids Dream of Electric Sheep?’teki (Androidler Elekrikli Koyun Düşler mi?- Türkçeye Bıçak Sırtı olarak çevrildi), android/insan ikiliği ya da rollerin ve dahası kimliklerin ters yüz edildiği kent içindeki kent de aynı başdöndürücü laboratuvar ortamını harekete geçirmek içindir. Bıçak Sırtı’nın açılışı tipik bir PKD açılışıdır. Sefil bir baş karakterin, kötü giden evliliğinin sıradan bir günü: “Rick Deckard’ı, yatağının yanındaki duyarıcının otomatik alarmının pompaladığı tatlı, küçük bir elektrik akımı uyandırdı. Şaşkın bir halde yataktan kalktı. Önceden uyarılmadan kendini uyanık bulmak onu hep şaşırtırdı.. Rengârenk pijamasıyla, dikilmiş gerinirken, yatakta karısı Iran gri, donuk gözlerini aralayıp, söylenerek yeniden kapadı.”

Peki bu kadar sıradan karakterler, böylesi başdöndürücü bir dünyanın içinde nasıl olur da ayakta kalır? PKD buna yalın bir yanıt verir: Hayata dair inanç ve Caritas (merhamet)! Bu ikisi PKD karakterlerini, anti de olsa kahraman kılar. Bıçak Sırtı’ndaki android/insan sorusuna verdiği tek yanıt da bundan ibarettir. PKD’nin kendisini de ayakta tutar bu inanç.

’70’li yıllara girildiğinde, beş defa evlenip boşanan, dahası sadece evliyken yazan PKD, otuz küsur roman devirmiştir. Bol kafein, her tür amfetamin, arada sırada halusinojenikler (LSD deneyimlerinden biri A Maze of Death’de (Ölüm Labirenti) aynen anlatılmıştır) ve agorafobisi yüzünden kimi zaman aylarca evden dışarıya adım atmaması, bu üretim hızını açıklamaya yetmez. Son evliliğinin de çökmesiyle birlikte birkaç yıl sürecek sefahat dönemi başlar. PKD, iki yıl hariç, hayatı boyunca Berkeley’de yaşamıştır. Evini ve hayatını Berkeley’nin hippilerine açar. ’60’lı yılların uyuşturucu kültürü üzerine ilk kayda değer romanlardan biri sayılan A Scanner Darkly (Karanlık Tarayıcı) bu dönemi anlatır. Gerçi PKD romanlarında ’50’lerden beri uyuşturucular ve uyuşturucu kültürü vardır. Her ne kadar, Burroughs gibi profesyonel bir narkotik olmasa da, kendi formülüyle hazırladığı C vitamini dozajlarıyla halusinojenik deneylere girişecek kadar da gözü karadır. Uyuşturucular, PKD romanlarında tıpkı zaman kayması gibi bir laboratuvar malzemesidir. Algıyı ters yüz eden, gerçekliği kıran maddeler… A Scanner Darkly’deki Substance-D de bu tür bir maddedir, ancak bu roman, PKD’nin çevresindeki ‘uyuşturucu kurbanlarına’ adanmıştır ve romanın merkezinde yanık bir inanç ve merhamet duygusu yatar.

Kendisinin de farkında olduğu gibi giderek, ruh sağlığı yazmaya endekslenir ama eski hızı yoktur artık. A Scanner Darkly’de anlatılan dönem boyunca, neredeyse üç yıl hiçbir şey yazmaz. Psikiyatristlerin kendisine koydukları paranoya teşhisine karşı paranoyak bir tavır alır: “Tamam. Bugüne kadar evrenin bana karşı düşmanca bir tavır içinde olduğuna inanıyordum. Şimdi ise, benim evrenden ne kadar farklı olduğumu ortaya çıkaracağından korkuyorum.”

Gerçi artık boğaz tokluğuna kitap üretmek zorunda da değildir. Kitapları satmakta, Hollywood romanlarıyla ilgilenmektedir. Kendi deyimiyle “bu dünyadan ve diğer dünyalardan gelen her şeyden daha fazla korktuğu IRS (vergi dairesi) adamları” bile artık onu çok fazla rahatsız etmemektedir. Ama ‘3-74’ adını verdiği, birkaç ay süren ‘vahiy-halüsinasyon’ karışımı olaylar dizisi, PKD’nin bundan sonraki hayatının merkezine yerleşir. PKD’ye, Tanrı, Valis (Vast Active Living Intelligence System-Devasa Aktif Yaşayan Bilinç Sistemi) ya da adına ne derseniz deyin, o görünmüştür. Bundan sonra hayatına yoğun bir biçimde mistisizm ve bu olayın ardındaki gerçeği anlama güdüsü hakim olacaktır. Eski fobileri ve paranoyası yerli yerindedir ama artık gerçek dünya ile mistik ve/veya bilimkurgu dünyası iç içe geçmiştir. Nasıl mı? 1969 yılında Yazar ve Editörler Birliğinin, Vietnam Savaşını protesto etmek için vergi ödemeyi reddettiklerini ilan eden bildiriye imza atan ve bildirinin aktif savunuculuğunu üstlenen PKD, 1979 yılında şunları yazar:

“Bu imza kampanyası sadece savaş karşıtı bir eylem değildi, aynı zamanda özgürlüğümü ve kariyerimi tehlikeye sokan bir sivil itaatsizlik eylemiydi. Bunun için cezalandırılmam kaçınılmazdı, tıpkı İsa’nın Kudüs’e girdiği için cezalandırılması gibi…”

3-74’ten sonra yazdığı tüm romanlar da bu minvaldedir. Bilimkurgu klişeleri, mistisizmle yoğrulmuştur. Bunlar aynı zamanda Doppelganger romanlarıdır. Başkişilerin (genellikle Philip K. Dick adını taşır) ikiziyle birlikte kendini ve gerçeği arayışı anlatılır. Bugüne kadar makûl bir seviyede tutarak içinde ve romanlarında taşıdığı Jane, tüm haşmetiyle ortaya çıkar. Son evliliğinin ardından kurduğu tüm ilişkiler de çuvallayınca Jane ile bütünleşir. The Dark-Haired Girl (Siyah Saçlı Kız, tabii ki Jane), Radio Free Albemuth, ’78’de yazılan Valis’e hazırlık niteliğindedir. Valis gerçeğin ve Aya Sofya’nın peşine düşen bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile Horselover Fat’in (PKD’nin ikizi) ve dostlarının çılgın maceralarını anlatır. Roman, mistisizm ve felsefe üzerine PKD tarzı yorumlarla yüklüdür. Kitabın sonunda Horselover Fat, Valis’i bulmak üzere Arabistan çöllerine yollanırken, Philip K. Dick, televizyon başına kurulup, Valis’in kedi maması reklamları aracılığıyla gönderdiği şifreleri çözmeye oturur. Valis’i, Divine Invasion (İlahi İstila-Orijinal adıyla Valis Regained) izler. Bu romanlar, aynı anda hem gerçeklikle hem de ilahi olanla bağlarını korumaya çalışan PKD’nin son romanlarıdır. Bu yüzden de birer bilimkurgu ilahi’sidirler (her gerçek ilahi gibi kahkahayı asla ihmal etmez).

PKD, 1982 yılında Blade Runner filminin vizyona girmesinden bir hafta kadar önce ölür. Blade Runner filminin külte dönüşmesinden sonra 40’ı aşkın romanı, 200’ü aşkın öyküsü tekrar tekrar basılır. Postmodernist kuramcıların göz bebeği, Cyberpunk’çıların ‘babası’ ilan edilir.

Gelecekten Çağrı: Savaşmayın! – ERDEM GEZGİNCİ
(2 Temmuz 2016 http://kitapeki.com/)
“Tüm savaşlar iç savaştır, çünkü tüm insanlar kardeştir.” François Fénelon

Savaş çığlıklarıyla ve çağrılarıyla dolu bir gündemin içindeyiz maalesef. Toplumun tüm kesimlerinin savaşmak için en az bir neden bulduğu ve barış üzerine pek düşünmek istemediği günler yaşıyoruz. Tehlikenin farkında olanlar ile farkında olmayanların savaşa tutuşmaya başlaması ise ayrı bir ironi. İşte bu alacakaranlık günlere; gelecekten, hayal dünyasından ve bilimkurgunun sınırsız denizlerinden bir “savaşmamayı öğrenin” çağrısı gelebilir. Metis Yayınlarından Bülent Somay’ın derlediği Asker Kaçağı kitabında yedi yazar sekiz bilimkurgu öykü ile savaşın önceden sezilip vahşete engel olma fikri üzerinde birleşiyor.

Kitaptaki öyküler savaşa ve militarizme karşı duruşu bilimkurgu edebiyatın avantajlarından faydalanarak derinleştiriyor. Belki de sadece bilimkurgu edebiyat savaş karşıtlığını gerçek anlamda evrensel boyutlara taşıyabilir. Öykülerde diğer gezegenlerdeki yaratıkların antimilitarist duruşlarından, paranoyak insanlığın savaş ve korku ile kurdukları düzene çok geniş bir hayal dünyasının yansımalarını görüyoruz.

Asker Kaçağı kitabını derleyen Bülent Somay sunuş yazısında şöyle yazıyor:

“Savaşa ve militarizme karşı bir öyküler derlemesinin bilimkurgu alanından seçilmesinin anlamı nedir? Edebiyatta bilimkurgu dışında da anti-militarist olunabilir kuşkusuz. Ancak bilimkurgunun büyük bir avantajı var: Gündelik yaşamımıza sorgulanmaz bir biçimde yerleşmiş olan savaşperverliği, militarizmi, üniforma, emirkumanda ve daya biçiminde bir parçamız olan askerliği doğası gereği, çok daha rahat bir biçimde yadırgatabilir bilimkurgu. Bunu bir robotmasalı biçiminde yapabilir, asker kafasıyla açık açık dalga geçebilir, ya da beraberce kendi gezegenlerine ihanet ederek ölümü seçen bir Arzlı’yla tonlarca ağırlıkta bize şekilsiz görünen bir Jüpiterli’nin acıklı öyküsünü anlatabilir. Militarizmin insani değerlere yaptığı tahribatı bütün şairlerin yok olduğu bir dünyadan daha iyi ne anlatabilir? Bugün farkına bile varmadan kabullendiğimiz birçok ufak tefek politik kararın yarın yol açacağı sonuçları, geleceğe gidip “yerinde ve zamanında” görmekten daha iyi ne sokabilir kafamıza?”

Kısaca öykülere değinmek gerekirse;

Aldatmaca Oyunu öyküsünde Philip K. Dick yabancı bir gezegende yaşayan, sürekli saldırı tehdidi altında olan insanları ve askeri düzendeki kamplarını anlatıyor.

Alfred Bester’in Kaybolma Numarası, savaşın içinde başlıyor. İnsanlar “Amerikan Düşü” için; daha güzel bir yaşam, müzik, sanat, şiir ve kültür düşü için savaşıyorlar. Bu sırada savaş yaralılarının bulunduğu bir hastanenin kayıt dışı T koğuşunda gizemli olaylar yaşanıyor ve bu gizemi çözerken epey ilginç bir sonuca ulaşıyoruz.

Asker Kaçağı, William Tenn’in öyküsü. Gezegenlerarası savaşta ele geçirilen Jüpiterli yaratık ile, sorguya çekilmesine yardım eden Binbaşı Mardin’i anlatıyor hikaye. Bütün gezegenin askeri düzenle yönetilip, bütün erişkinlerin asker olduğu Dünya’da yaşayan, zorunlu olarak asker olan Mardin, militarizmi eleştiriyor.

Yine Philip Dick’in yazdığı Alacakaranlıkta Kahvaltı biraz gizemli bir öykü. Bir sabah uyanıp, kendilerini savaşın ortasında bulan bir aileyi anlatıyor.

Devle Dövüşen Bilgisayarın Öyküsü, bir Stanislaw Lem hikayesi. Savaşmayı çok seven hükümdar Poleander Partobon’un çığırından çıkan silah sevgisini anlatıyor. Yazar savunma sanayisine harcanan büyük miktarlarda paranın altını çiziyor öyküde.

Eric Frank Russell Son Baskı öyküsünde yeni keşfettikleri gezegene inen ve “Huld adına” o gezegene hakim olduklarını ilan eden askeri birliğin, bu gezegendeki yerli halkla tanışmasını; kanının son damlasına kadar asker olan komutanın disiplini koruma çabasını anlatıyor.

Kitabın Künyesi
Asker Kaçağı
Savaşa Karşı Bilimkurgu Öyküleri
Philip K. Dick
Çeviri: Nesrin Kasap, Şencan Topaloğlu, Bülent Somay
Derleyen: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: İrfan Sayar
Kapak ve İç Baskı: Yaylacık Matbaası
Mücellit: Örnek Mücellithanesi
Metis Yayınları
Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Ağustos 1991
2. Basım: Şubat 2011

İÇİNDEKİLER
Aldatmaca Oyunu, Philip K. Dick
Kaybolma Numarası, Alfred Bester
Asker Kaçağı, William Tenn
Alacakaranlıkta Kahvaltı, Philip K. Dick
Anlaşmak Kolay Değil, Katherine MacLean ve Tom Condit
Devle Dövüşen Bilgisayarın Öyküsü, Stanislaw Lem
Son Baskı, Eric Frank Russell
Krrçiysk, Müfit Özdeş

Philip K. Dick

Philip Kindred Dick, 1928’de doğdu. Hayatının büyük bölümünü Kaliforniya’da geçirdi. Bir plakçı dükkânı işletmesi ve radyoda klasik müzik programları yapması dışında, başlıca uğraşı yazarlık oldu. Kırka yakın bilimkurgu romanı dışında ana akım romanları da yazdı, ancak pek başarılı olamadı. Ölümünden sonra beş cilt halinde toplanan yüz civarında öyküsü vardır. Yayımlanan ilk romanı Solar Lottery’dir (1955, Uzayda Suikast, Okat). Bunun ardından The World Jones Made (1957, Yaratılan Dünya, Okat) ve Gökteki Göz (1957) gelir. Dick’in ilk romanları “gerçeklik” kavramının sorgulanması üzerine kuruludur. 1960’ta yazdığı Vulcan’ın Çekici insan/bilgisayar çelişkisi üzerine kurulmuş, teknoloji karşıtı sayılabilecek bir denemedir. Ridley Scott tarafından Blade Runner adıyla 1982 yılında filme alınan Do Androids Dream of Electric Sheep? (1968, Bıçak Sırtı, Kavram), insan/robot ikileminden hareket ederek bu ikilemi reddeden ve “insan”ın ne olduğunu sorgulayan önemli bir felsefi romandır. Dick’in 1965’te yazdığı “We Can Remember it for You Wholesale” (Sizin İçin Topyekûn Hatırlayabiliriz) öyküsü de Paul Verhoeven tarafından 1990’da Total Recall adıyla filme alınmıştır. Bu iki film günümüze kadar yapılmış en iyi bilimkurgu filmleri arasında ilk sıraları paylaşmışlardır. 1970’ten sonra romanlarında giderek artan ölçüde teolojik temalara yer veren Dick, 1982’de öldü. Diğer önemli romanları arasında Martian Time-Slip (1964, Mars’ta Zaman Kayması), The Penultimate Truth (1964, Sondan Bir Önceki Hakikat), The Three Stigmata of Palmer Eldritch (1965, Palmer Eldritch’in Üç Bilmecesi) ve Ubik (1969) sayılabilir. Yüksek Şatodaki Adam, birçok eleştirmen tarafından Dick’in başyapıtı olarak gösterilmiştir. Türkçe’de yayımlanan kitapları arasında ise Mars’ta Zaman Kayması (Altıkırkbeş, 2000), Suikastçı (Sarmal, 1999), Gizli Göz (derleme, Karizma, 1999) ve Dr. Gelecek (Sarmal, 1997) sayılabilir.

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Öykü Kitapları
İrademizin bize sunduğu, yasalarınsa herhangi bir şekilde engel koymadığı o ayrıcalıklı durumlarda bile bizi esir alan bir zorba…

"Güzel bir ismi kendisine siper edinmiş bir zorba var. İrademizin bize sunduğu, yasalarınsa herhangi bir şekilde engel koymadığı o ayrıcalıklı durumlarda...

Kapat