Balzac’ı Okumak – Theodor W. Adorno

balzac

Köylü kente geldiğinde, karşısına çıkan her şey “kapalı” der ona. Kalın, ağır kapılar, jaluzili pencereler, gülünç düşmekle cezalandırılacağı için konuşamadığı sayısız insan, hatta satın
alamayacağı mallarla dolu dükkânlar – hepsi geri çevirir onu. Maupassant işin incesine kaçmayan bir anlatımla kaleme aldığı bir novella’sında, küçük rütbeli bir subayın tanımadığı bir mahalde saygıdeğer bir aile evini genelev sanıp düştüğü utanç verici durumla eğleniyor.

Kente yeni gelmiş olanın gözünde de kilit altındaki her şey geneleve benzer biraz, gizemlidir ve yasaklananın kışkırtıcılığıyla doludur. Cooley, aralarında yüz yüze ilişkilerin olup olmamasına dayanarak birincil ve ikincil gruplar arasında bir ayrım yapmıştı: Birinden ötekine aniden fırlatıp atılan kişi bunun acısını etinde, kemiğinde hisseder. Edebiyatta belki de ilk paysan de Paris (Parisli köylü) Balzac’tı, neyin ne olduğunu çok iyi öğrendikten sonra bile sürdürdü bu halini. Ama bir yandan da gelişmiş kapitalizmin eşiğindeki burjuvazinin üretici güçleri vücut bulmuştu onda. Yaratıcı dahiye özgü bir yanıt verdi kapalı kapıların dışında bırakılışına: Pekâlâ, o kapıların ardında olup biteni ben kendim düşünüp bulacağım, dünyanın da dinleyecek bir şeyi olacak böylece! Öfkeli bir habersizlik içinde en yüksek tabakada -en beklenmedik yerlerde- bile olup bittiğini düşündüğü şeylerle sarhoş olan taşralının duyduğu gocunma, çok kesin ve eksiksiz bir düşgücünün enerji kaynağı olmuştur. Kimi zaman, Balzac’ın önceleri ticari amaçlarla ilgilendiği ucuz edebiyat romantizmi çıkar ortaya, bazen de çocuk alaycılığına özgü cümleler, örneğin: “Cuma sabahı saat 11’e doğru Rue Miromesnil 37 numaranın önünden geçerken birinci kattaki yeşil dükkânların henüz açılmamış olduğunu görürseniz, bilin ki önceki gece toplu seks olmuştur orada.” Ama bazen de safdil adamın telafiye dönük fantezileri, gerçekçi olduğu için övülen Balzac’tan daha doğru betimler dünyayı. Onu yazmaya yönelten yabancılaşma -üretken kaleminden çıkan her cümle sanki bilinmeyene kurulmuş bir köprüdür- tahmin yoluyla bulmaya çalıştığı gizli yaşamın kendisidir. İnsanları birbirinden koparan ve yazan da onlardan uzaklaştırmış olan şey, aynı zamanda Balzac’ın romanlarında ritmini taklit ettiği toplumun da devinimini sürdüren şeydir. Lucien de Rubempré’nin fantastik ve ihtimal dışı kaderi, edebiyatta seri üretimi mümkün kılan baskı yöntemleri ve kâğıtla ilgili uzmanca betimlenmiş teknik değişimler sayesinde harekete geçirilmiştir; koleksiyoncu Kuzen Pons’un güncelliğini yitirişi, biraz da besteci olarak orkestrasyon tekniğindeki, deyim yerindeyse, endüstriyel gelişmelerin gerisinde kalmış oluşudur.{13} Balzac’ın bu tür sezişlerinin araştırmada ağırlığınca değeri vardır, çünkü körleşmiş araştırmanın yok etmeye çalıştığı konunun kavranışından türerler ve onun yeniden inşasını oluştururlar. Gelişmiş kapitalizmde insanların —Marx’ın geç dönemindeki bir ifadesiyle- tiyatro maskeleri olduğunu entelektüel sezgisiyle kavramıştır Balzac. Şafağın taze, çiğ ışığında, yeni bir başlangıcın ışıltılı renkleriyle parıldayan şeyleşme, öğle vakti yapılan ekonomi politik eleştirisinden daha dehşet vericidir. 1845 dolayında bir cenaze şirketi görevlisi, ölüm meleğini andırıyordur –aradan geçen yüz yıl içinde hiçbir Amerikancılık taşlaması, Evelyn Waugh’unkiler bile, aşamamıştır bunu. Balzac’ın en büyük romanlarından birine, Sönmüş Hayaller’e ve bir edebiyat türüne adını vermiş olan désillusion (hayal kırıklığı), insanların kendi toplumsal işlevleriyle örtüşmediğini gösteren deneyimdir.

Daha önce klasik iktisat ve Hegel felsefesinde kuramsal olarak ele alınmış bulunan toplumun
bütünsellik özelliğini, alıntının yıldırımıyla fikirler göğünden duyusal belirginlik dünyasına indirdi
Balzac. Sadece yaygın bir bütünlük de değildir bu; İnsanlık Komedisi’ nin programı uyarınca, çeşitli
dallarıyla bütün yaşamın fizyolojisinden ibaret değildir. İşlevsel bir sistem olarak, derinlemesine bir
bütünlüktür aynı zamanda. Kasıp kavuran bir dinamizm hüküm sürer orada: Toplum kendini ancak
bir bütün halinde, baştan sona bir sistemle yeniden üretebiliyor ve bunun için de en son insana bile
müşteri olarak ihtiyaç duyuyordun Bu bakış açısı fazla kestirme, fazla doğrudan görünebilir – sanatın
soyutlaşmış bir toplumu algılanabilir biçimde canlandırmaya yeltendiği her durumda olduğu gibi.
Ama insanların zaten görülmez biçimde ele geçirilmiş bulunan artığı gözle görülür biçimde
birbirlerinden çalmak için giriştikleri utanç verici bireysel davranışlar, başka türlü ancak kavramsal
yollardan ulaşılabilecek plastik bir belirginlik kazandırır bütün bu canavarlığa. Presidente, miras
manevralarıyla zengin olabilmek için sahtekâr avukata ve concierge’e (kapı görevlisi) muhtaçtır.
Eşitlik, kendisi sahte olan bütünün tüm sınıfları suça ortak etmesiyle gerçekleşir ancak. Hatta edebi
beğeni ve dünyevi bilgeliğin burun kıvırdığı ucuz romanlar bile kendilerince bir doğruyu dile
getirir: Toplumun kuyularında, üretim alanının yeraltı dünyasında olup biten şeyler -daha sonraki bir
evrede totaliter eğilimli nefretler doğmuştur bunlardan- ancak kıyıda köşede görünür hale gelirler.
Balzac’ın dönemi böyle merkezdışı bir doğruya elverişliydi: On dokuzuncu yüzyıl başlarında,
Fransız sanayi devriminin göbeğinde bir ilkel birikim dönemiydi bu,
{14} antikalaşmış bir
conquistador{15} vahşiliği dönemi. Heteronom emeğe saf pazar yasalarına göre henüz neredeyse hiç
el konulmadığı bir dönem. Bu yasalara zaten içkin olan haksızlık her bir bireysel eylemdeki
haksızlıkla daha da çoğalır, suç bir artık kâr da elde eder. Böyle dolaplardan anlayanlar Balzac’ı
filmlerdeki gibi kötü psikoloji yapmakla suçlayacaktır. Yeterince iyi psikoloji bulunur Balzac’ta.
Concierge bir canavardan ibaret değildir; yurttaşları, kendilerinde bulunan sosyal hastalığa, yani
açgözlülüğe tutulana kadar, hoş bir kişi sayıyordu onu. Aynı şekilde, Balzac işin erbabı olmanın –
konunun kendisine odaklanmanın- salt kâr motifini nasıl geride bıraktığının, üretici güçlerin üretim
ilişkilerini nasıl aştığının farkındadır. Öte yandan, kişisel mizaç özelliklerinin tümörleşmesi olarak
burjuva bireyleşmesinin nasıl bireylerin kendilerini de yok ettiğini bilir: Oburluk veya cimrilik
timsali karakterleri o yaratmıştır. Annelik özelliğinde dostluğun sırrının saklı olduğunu hisseder.
Pons’un tahripkâr makineye kendini kaptırmasına gurmeliğinin yol açmasında olduğu gibi, en küçük
bir zayıflığın asil ruhlu bir insanı çöküşe sürükleyeceğini de sezer içgüdüsel olarak. Madame de
Nucingen’in üçüncü kişilerin önünde aristokrat bir kadından ön adıyla bahsederek onunla yakın bir
ilişki içindeymiş gibi görünmeye çalışması, Proust’ta rastlanabilecek bir durumdur. Ama Balzac
gerçekten de karakterlerine kuklaları andıran özellikler verse de, bunların kabul edilebilirliği için
psikolojik alanın ötesinde nedenler bulunmaktadır. Toplumun tableau économique’inde (ekonomik
tablo) insanlar, Hellbrun Şatosu’ ndaki mekanik bebek gibi, kuklalara has bir şekilde davranırlar.
Daumier’nin karikatürlerindeki çoğu kişinin Pulcinella’yı -Commedia dell’Arte’daki komik hizmetkâr
karakteri- andırması boşuna değildir. Aynı ruha sahip olan Balzac’ın öyküleri de doğruluk ve
dürüstlüğün toplumsal olarak imkânsızlığını ortaya serer. Sırıtarak söylemektedirler: Suç işlemeyen
mahvolacaktır; bazen de bağırarak ilan ederler bunu. Ve böylece insaniliğin (das Humane) ışığı da
dışlanmışı aydınlatır, büyük bir tutkuya ve kendini feda edebilme yeteneğine sahip fahişeyi, kürek
mahkûmunu ve çıkarsızca başkalarını düşünerek davranan katili. Balzac’ın fizyolojik şüphesi ona iyi
yurttaşların aslında suç işleyen kişiler olduğunu söylemektedir; kim olduğu bilinmeden ve nüfuz
edilmez bir zırh içinde sokaklarda dolaşan herkes bütün toplumun “ilk günah”ını işlemiş görünür –
işte bu yüzden suçlular ve dışlanmışlar insandır Balzac’ın gözünde. Bu onun edebiyat için eşcinsellik
olgusunu keşfedişini de açıklamaktadır; Sarrasine adlı novellası bu konuya adanmış, Vautrin fikri
buradan kaynaklanmıştır. Balzac mübadele ilkesinin durdurulamaz yükselişi karşısında, bozulmamış
şekliyle aşk benzeri bir şeyi, aşağılanan ve daha baştan umutsuz olan aşkta bulmayı düşlemiş
olmalıdır: Eşdeğerlerin mübadelesine son vermiş, sahte bir papaz, Vautrin’dir bu denemede
güvendiği.

Balzac Almanlara, Jean Paul ve Beethoven’a özel bir sevgi besliyordu; karşılığını Richard
Wagner ve Schönberg’den gördü bu sevginin. Görsel eğilimine rağmen, bir bütün olarak eserinde
müziksel bir yan vardır. On dokuzuncu yüzyılın ve yirminci yüzyıl başının müziği, büyük dramatik
durumlara eğilimiyle, tutkulu yükseliş ve düşüşleri, kural tanımazca yaşam dolu oluşuyla romanları
andırırken, türün ilk örnekleri olan Balzac’ın romanları da karaterler doğurup tekrar yutan, rüyadaki
gibi peş peşe dizilen karakterleri önce oluşturup sonra dönüştüren akıcılıklarıyla müziksel bir nitelik
taşır. Romanı andıran müzik, karanlıkta, nesneler dünyasının siluetini belirginleştiren kısık ışık
altında o dünyanın hareketini dinleyicinin zihninde tekrarlıyormuş gibi görünürken, Balzac’ın
sayfalarını merak içinde çeviren birinin zihni de, sanki bütün o betimlemeler ve anlatılan olaylar
yapıtta akıp giden vahşi ve rengârenk seslerin bahanesiymiş gibi, vızıltılarla dolar. Partisyon
okumayı henüz doğru dürüst beceremeyen bir çocuğa flüt, klarnet, korno ve davul notaları ne vaat
ediyorsa, bu sayfaların okura verdiği de odur. Nesneler dünyasının yok edilip iç mekânda yeniden
oluşturulmasıysa eğer müzik, Balzac’ın romanlarından dışarıya bir dünya olarak yansıyan iç mekân
da müziğin yeniden kaleydoskopa tercümesidir. Müzikçi Schmucke’yi betimleyişi, Balzac’ın
Almanseverliğinin yönünü görmemizi sağlar.
Freischutz’ten{16} ve Schumann’dan yirminci yüzyılın antirasyonalizmine kadar, Alman
romantizminin Fransa’daki etkisiyle aynı niteliktedir bu sevgi. Ama Balzac cümlelerinin
labirentindeki Alman karanlığı -ki karşısında clarté’nin (aydınlık, berraklık) Latin terörizmi vardırsadece
Almanların bastırmış olduğu Aydınlanma miktarına denk bir ütopyayı içermekle kalmaz.
Bunun ötesinde, bir köşesinde yeraltının (das Chtonische) öbüründe de insaniliğin bulunduğu bir
kümelenmeye de (konstellation) seslenir gibidir Balzac. Çünkü insanlık doğanın insandaki
düşünceliliğidir (das Eingedenken). Balzac, toplumun işlevsel mekanizmasıyla karşılaşan
dolayımsızlığın sürünerek çekildiği ve mahvolduğu yere kadar izler bu kümelenmeyi. Ama onda
modernliğin zalim scherzo’sunu, şakacılığını doğuran şiirsel kuvvet de aynı ölçüde arkaiktir.
Evrensel insan (Allmensch), Balzac’ın nesrinin ardında büyülü bir yoldan ikinci doğa haline gelen
toplumun yaratıcısı olarak ortaya çıkan -deyim yerindeyse- aşkın özne, büyük Alman felsefesindeki
her şeyi kendinden türeten mitik Ben’in ve ona tekabül eden müziğin gönüllü akrabasıdır. Böyle bir
öznellikte, kendisiyle bir tuttuğu Öteki’yle ilksel özdeşleşme aracılığıyla, insani olanın sesini
duyurması sağlanır; ama bu öznellik aynı zamanda daima insanlık dışıdır, çünkü Öteki’ne karşı onu
kendi keyfi iradesine tabi kılan bir şiddet uygular. Balzac dünyadan ne kadar uzaklaşırsa, bir yandan
da onu yaratarak o kadar yüklenir ona. Bir anekdota göre Mart Devrimi (1848) günlerinde Balzac
politik olaylara sırtını dönmüş, masasının başına oturup demiş ki: “Hadi bakalım, gerçekliğe geri
dönelim” – uydurulmuş bile olsa, Balzac’ı çok doğru bir şekilde yansıtan bir öykü. Böyle bir hareket,
Beethoven’in son döneminde pijamalarını bile çıkarmadan, öfkeyle homurdana homurdana odasının
duvarlarına Do-diyez Minör Dörtlü’sünden dev notalar yazmasına benzer. Paranoyada olduğu gibi,
öfke ve sevgi iç içe geçmiştir. Doğanın ruhları da insanlara aynen böyle oyun oynar ve yoksullara
yardım eder.

Paranoyak kişinin filozoflarınki gibi bir sistemi olduğu Freud’un gözünden kaçmamıştı. Her
şey birbirine bağlıdır, her şeye ilişkiler egemendir, her şey gizli ve kötücül bir amaca hizmet
etmektedir. Ama Balzac’ın bazen sözünü ettiği gerçek dünyada olanlar, akıcı bir Fransızca
konuştukları için “bien, bien” diyen kontesler gibi, hiç de farklı değildir. Evrensel bir bağımlılıklar
ve iletişimler sistemi oluşum halindedir. Tüketiciler üretim sürecine hizmet eder. Eğer malların
bedelini ödeyemeyecek olurlarsa, sermaye krize girer, bu kriz de tüketicileri yok eder. Kredi sistemi
insanların kaderlerini, bundan onların hiç haberi olmasa bile birbirine bağlamaktadır. Bütünlük
kendisini meydana getirenleri, onları yeniden üreterek yok etmekle tehdit etmektedir ve yüzeyi çok
yoğun bir dokuyla henüz örtülmediği sürece bu potansiyelin görülmesine elverişlidir. İnsanlık
Komedisi’nin en beklenmedik yerlerinde, ancak ilişki çılgınlığı sisteminin (Beziehungswahn)
tasarlayabileceği kümelenmeler içinde, ancak Dictionnaire biographique des personnages fictifs de la
Comédie humaine’in (İnsanlık Komedisi’ndeki Kurgusal Kişilere Dair Biyografik Sözlük) bir sıraya
koyabileceği tanıdık karakterler -Gobseck’ler, Rastignac’lar, Vautrin’ler- yoldan geçen kişiler halinde
beliriverir. Ama her yerde hep aynı güçlerin işbaşında olduğunu sanan sabit fikirler de sürecin
bütününe bir an için ışık tutan kısa devreler yaratıyordur. Öznenin gerçeklikten uzaklığı da böylece
gerçeklik takıntısı yüzünden eksantrik bir yakınlığa dönüşür.

Restorasyona yakınlık duyan Balzac sanayileşmenin erken döneminde, ancak daha sonraki
yozlaşma evresine ait olduğu düşünülen bazı semptomlar görür. Sönmüş Hayaller’de Karl Kraus’un
basma yönelttiği eleştiriyi önceden dile getirmiş, Kraus da ondan alıntı yapmıştır. Üstelik en çok
hışmına uğrayanlar da restorasyon gazetecileridir, ideolojileri ile başvurdukları aracın önsel
demokratikliği arasındaki çelişki onları sinizme sürükler. Böylesi nesnel durumlar Balzac’ın
anlayışına uymaz. Kendini kabul ettirmekte olan yeni üretim tarzının çatışmaları yazarın düşgücü
kadar keskindir ve eserlerinin yapısında yaşamlarını sürdürürler. Romantik ve realist özellikler
tarihsel bir karışım oluşturur Balzac’ta. Henüz yerleşiklik kazanmamış sanayinin öncüleri olan
sermayedarlar epik türe özgü maceracılardır ve on sekizinci yüzyılda doğmuş olan Balzac da bu türe
ait kategorileri kurtarıp on dokuzuncu yüzyıla taşır. Sarsılmış ama varlığını sürdürmekte bulunan
burjuva öncesi düzenin zemini üzerinde, gemi azıya almış rasyonalite de evrensel suçluluk bağlamına
çok benzeyen bir irrasyonalite üstlenir; aslında her zaman o suçluluk olarak kalmıştır rasyonalite: İlk
yağmaları geç dönemindeki irrasyonalitenin bir prelüdüdür. Homo economicus’un normları henüz
insanların davranış standardı olmamıştır; kâr avcılığı evcilleşmemiş avcının kana susamışlığına,
bütünlük de acımasızca körlemesine hareket eden kaderin zincirlenişine benzer hâlâ. Adam Smith’in
“görünmez el”i Balzac’ta mezarlık duvarına dayanmış bir kara el olur. Hem Hegel’in Hukuk
Felsefesindeki spekülasyonun hem de po- zitivist Comte’un karşısında korkup geri çekildiği şey, –
doğal yoldan evrimlenmiş yapıları ezen bir sistemin yıkıcı eğilimleri- Balzac’ın kendinden geçmiş
tefekküründe kaotik bir doğa halinde patlayıp tutuşmuştur. Anlatısını coşturan bu duruma kuramcılar
tahammül edememiş, Hegel devleti, Comte da sosyolojiyi hakem yapmak istemiştir. Balzac’ın ikisine
de ihtiyacı yoktur, çünkü onun için sanat yapıtının kendisi kapsayıcı bir jestle toplumun merkezkaç
kuvvetlerini kucaklayan yetkili mercidir.
Balzac romanı, bir yanda insanların tutkuları ile öte yanda işleyişi bozduğu gerekçesiyle
tutkuyu giderek daha az hoşgören bir dünya durumu arasındaki gerilimden beslenir. Tutkular her
zaman bağımlı oldukları yasak ve hüsranların etkisi altında tırmanıp manikleşir. Karşılanamamış
tutkular bir yandan şekilsizleşirken bir yandan da doyurulamamış, duygu yüklü (pathisch) mizaçlara
dönüşür. Yine de güdüler toplumsal kalıplar arasında kaybolup gitmiş değildir. Henüz büyük ölçüde
erişilememiş, özellikle de doğal bir tekele bağlı bulunan mallara yapışmışlardır; ya da cimrilik, para
hırsı ve girişimci çılgınlığı halinde, tam olarak yerine oturana kadar bireylerin ek enerjilerine ihtiyaç
duyan yayılma evresindeki bir kapitalizmin hizmetine girerler. Balzac’ın karakterleri, “enrichisezvous”
(zengin ol) parolasıyla harekete geçip dans etmeye başlamışlardır. Erken dönem sanayi
dünyası, “pazar” sözcüğünün çift anlamlılığını -Binbir Gece Masalları’nın pazarı ve alışveriş
merkezleri- yirminci yüzyıla varıncaya kadar ona hâlâ uyum sağlamamış olanların karşısına
çıkartmayı sürdürmüştür (rastlantı eseri, Saint-Simon’un en önemli öğrencilerinden birinin adının
okunuşu da “bazar”dı). Bu arada insanlar da onun etrafında hem failler hem de yolunu şaşırmış
yolcular gibi dolanıp durmaktadırlar: Artık değerin failleri ve artan zenginlikten işi gücü olmayan
feodal beyler gibi pay almayı uman Don Quixote’lar, ortalama kâr oranı yasasıyla kendilerini yere
seren Fortuna’nın yeldeğirmenlerine saldıran maceracı şövalyeler. Grinin doğuşu işte böylesine
renkli, dünyanın büyüsünün bozuluşu böylesine büyüleyicidir; düzyazısıyla yakında anlatacak hiçbir
şey kalmamasını garantiye alan süreç hakkında anlatacak çok şey vardır. Bu dönemin lirik şairi gibi
epik şairi de Sosyalist Halk Atlası’nda “kapitalizm bataklığı” olarak gösterilen yerde kötülük çiçekleri
toplamıştır. Balzac’ın yapıtındaki romantik yan, öznel bakımdan, aslında nimetlerinden yararlanmak
da istediği liberal toplumun bir kurbanı olarak geçmişe özlemle bakan bu kişinin tarihsel geri
kalmışlığından ve kapitalizm öncesine özgü bakış açısından gelmekle birlikte, aynı zamanda
toplumsal gerçeklikten ve bu gerçekliğe yönelmiş gerçekçi bir biçim anlayışından kaynaklanır.
Felaket yaratan kanserli yumruları aylalara dönüştürmek için Balzac’ın bütün yapması gereken, bu
gerçekliği “Dünya böyle korkunç işte,” diye betimlemekten ibaret olmuştur.

Balzac’ı sorumlu bir tavırla Fransızca aslından okumaya girişip de, nesneleri ayırt etmek için
kullanılan, tanımadığı ve okumanın bulanıklaşmaması için sözlüğe bakmak zorunda kaldığı sayısız
sözcük karşısında umutsuzluğa kapılmayan ve sonunda cayıp mahcubiyet içinde çevirilerle
yetinmeyen kaç Alman okur vardır acaba. Belki de bu durum Fransızcanın kendisinde bulunan
zanaatkârca titizliğin, malzemenin nüanslarına yönelik saygının ve onca kültürü barındıran
işlenmişliğin bir sonucudur. Ama Balzac bunu iyice abartmiştır. Bazen uzmanlık gerektiren alanlara
ait teknik terimlerin bilindiğini varsayar. Yapıtındaki daha geniş bir bağlama oturmaktadır bu.
Çoğunlukla, okur daha ilk satırlardan itibaren çekilir bu bağlamın içine. Kesin çizgililik, ele alınan
konunun son derece yakınlaşmış görünmesini ve böylece fiziksel mevcudiyetini sağlar. Balzac
somutluğun sezdirici etkisinden ya rarlanmaktadır. Ama bu etki o kadar büyüktür ki, onu saf bir iyi
niyetle izlemek ve epik bakış tarzının uğursuz zenginliğine atfetmek yanlış olur. Söz konusu
somutluk, ateşli çabasının işaret ettiği şeydir asıl: Bir çağırma, bir sezdirme (Beschwörung).
Dünyanın ardı görülecekse eğer, artık onun yüzüne bakmak olmaz. Edebi gerçekçiliğin bir gerçeklik
temsili olarak o gerçekliği yakalayamadığı ve bu yüzden de eskimiş bulunduğu olgusunu göstermek
için, Brecht’ten daha iyi tanık bulunamaz – sonradan gerçekçiliğin deli gömleğini maskeli balo
kostümüymüş gibi üstüne geçiren aynı Brecht’tir bu. Ens realissimum’un (gerçek olarak var olan şey)
doğrudan olgular değil de süreçler olduğunu ve yansıtılamayacaklarını fark etmişti Brecht:
Durumun bu kadar karmaşık hale gelmesi, “gerçekliği basitçe yeniden oluşturma”nın gerçeklik hakkında daha da az şey
söyleyebiliyor olmasındandır. Krupp ya da AEG fabrikalarının bir fotoğrafı aslında bu kuruluşlar hakkında neredeyse hiçbir bilgi
sağlamaz. Asıl gerçeklik işlevsel gerçekliğe kaymıştır. İnsani ilişkilerin şeyleştirilmesi, yani örneğin fabrika, bize insani ilişkiler
vermiyordur artık.
{17}
Balzac’ın zamanında bunu fark etmek henüz mümkün değildi. Dünyayı, dışarıda kalan kişinin
şüphelerinden yola çıkarak yeniden inşa eder Balzac. Bunu yaparken de, karşılık olarak, durumun
başka türlü değil, tam böyle olduğuna dair sürekli bir güvenceye ihtiyaç duyar. Somutluk, sanayi
çağının büyük yazarlarında, hem neredeyse kaçınılmaz olarak eksik kalan, hem de o çağın kendi
kavramıyla bağdaşamayan gerçek deneyimin ikamesidir. Balzac’ın alışılmamışlığı, Goethe’den bu
yana bütün on dokuzuncu yüzyıl düzyazısını niteleyen bir şeye ışık tutmaktadır. İdealist eğilime sahip
olanların bile bağlandığı gerçekçilik, birincil değil türetilmiş bir şeydir: Gerçeklik kaybından
kaynaklanan gerçekçilik. Kollamaya çalıştığı nesnel somutluğa artık söz geçiremeyen epik, kendi
tavrıyla onu abartmak, dünyayı abartılı bir kesinlikle betimlemek zorundadır – tam da o dünya
yabancılaşmış olduğu, onunla fiziksel bir yakınlık kurulamadığı için. Zola’nın Ventre de Paris’si
(Paris’in Karnı) gibi yapıtlarda çok modern bir sonuca, zaman ve eylemin çözülmesine vardırılan bu
yeni somutluk biçiminde, daha Stifter’in tekniğinden, hatta Goethe’nin geç dönemdeki dil
kullanımından başlayarak, hastalık yaratıcı bir çekirdek bulunur: Örtmece, güzelleme. Benzer şekilde,
şizofrenlerin yaptığı resimler de yalıtılmış bilinçten bir fantezi dünyası yaratıyor değildir. Aslında
şizofren kişi, yitirilmiş nesnelerin ayrıntılarını çiziktirmekte ve yitikliğin kendisini de dile getiren
müthiş bir titizlik ve kesin çizgililik içinde yapmaktadır bunu. Edebi somutlamacılığın hakikati de
budur, yoksa eşyaya dolaysızca bir benzeyiş değil. Analitik psikiyatrinin diliyle söylersek, bir
tazminat ya da telafi olgusu. Bu yüzden, edebiyattaki gerçekçi üslubun ilkelerini -Doğu Bloku’ndaki
klişeye uyup- gerçeklikle sağlıklı, yozlaşmamış bir ilişkiyle bir tutmak budalaca olur. Bu ilişki ancak
edebi öznenin, ampirikliğin taşlaşmış ve dolayısıyla yabancılaşmış yüzeyini delerek toplumsal
canavarı kovalamayı başarması halinde, sözcüğün vurgulu anlamıyla, normal diye nitelenebilirdi.

Marx paranın kapitalist işlevini arkaik biriktirme tavrıyla karşılaştırırken bir noktada
Balzac’tan yararlanır:
Parayı dolaşımdan çekip almak onu sermaye olarak değerlendirmenin tam karşıtı olurdu, malları biriktirip hazine
oluşturmaksa delilik. Örneğin, cimriliğin bütün tonlarını temelden araştırmış olan Balzac, malları hazine halinde yığmaya başlayan
yaşlı tefeci Gobseck’i çocukluğa dönmüş olarak göstermiştir.
{18}
Ama Balzac’ı Marx’ın başka bir yerde ona atfettiği
{19} “gerçek ilişkilerin derin bir
kavrayışına” ulaştıran bu yol, iktisadi analize karşıt bir yönde ilerler. Tefecinin korkunç kişiliği ve
aptallığı bir çocuk gibi coşturmaktadır Balzac’ı. Hazine tefecinin simgesidir, kendini çocuksu bir
tarzda sarıp sarmalar onunla. Aptallığı tarihsel bir üründür, dolaşım ortamındaki vicdansız
sömürücünün kalbinde yatan kapitalizm öncesine ait bir kalıntı. Kuramsal yönelimli yazılar değil,
ancak böyle kör bir fizyonomi diyalektik kuramı tatmin edebilir ve merkezi eğilimi yakalayabilir.
Sanat ile bilgi arasında meşru bir ilişki oluşturmanın yolu, sanatın bilime ait tezleri ödünç alıp
bunlara ifade kazandırması, kendisine daha sonra yeniden yetişecek olan bilimin önünden gitmesi
olamaz. Sanatın bilgi olabilmesi, sınırlar koymadan kendi malzemesi üzerinde çalışmaya
yönelmesiyle mümkündür. Ama Balzac’ta bu çalışma, ürünlerini, ancak sonunda kaçmakta oldukları
topluma da benzeyecek kadar kendine benzetebildiğinde rahatlayabilen bir düşgücünün çabalarından
oluşmaktaydı.

Balzac, bireyin esas itibariyle kendisi için var olduğu ve toplum ya da çevrenin ona dışarıdan
etkide bulunduğu şeklindeki burjuva yanılsamasından hâlâ ya da daha o zamandan muaftır. Romanları
sadece toplumsal, özellikle de ekonomik çıkarların kişisel psikoloji üzerindeki baskın etkisini değil,
bizzat bu karakterlerin toplumsal oluşumunu da sergiler. Önceleri bu kişileri harekete geçiren, feodal
statü hiyerarşisi ile burjuva-kapitalist manipülasyonun melez bir ürünü olan kariyer ve gelirle ilgili
çıkarlarıdır. Ama bu arada, insani belirlenmişlikle toplumsal rolün birbirinden uzaklaşması da
bilinemeyecek bir şey haline gelir. Çıkarları sayesinde işleyişin çarkları olarak işlev gören insanlar,
daha sonraki bir aşamada yitirecekleri fazladan bazı özelliklere sahiptirler. Çıkarlar ve çıkar-
psikolojisi uyum içinde ilerlemez. Balzac’ta rakiplerini ekonomik olduğu kadar yasadışı yollarla da
çökerten büyük patronlar, çıkarlarının zaman bırakmamış olduğu cinsellik ağır bastığında, kendi
kendilerini de mahvetmektedirler. Yaşlı, gaddar ve vicdansız Nucingen, sevdiği kişiyi kurtarmak
uğruna kendini boşu boşuna talih çarklarının altına atan bir melek olduğu için, bir fahişe gibi bütün
yeteneğini kullanarak kendisini kandıran genç Esther’e kapılmıştır tam bir beceriksizlikle.

Gazetecilik mesleğinde birdenbire yükselmiş olan Lucien Chardon’u Kralcılık davasına
kazanmak isteyen Rhétoré Dükü şöyle der ona: “Vous vous êtes montré un homme d’esprit, soyez
maintenant un homme de bonne sens” (Zeki biri olduğunuzu gösterdiniz, şimdi de sağduyu sahibi
olun). Bu sözlerle akıl (Vernunft) ve anlık (Verstand) hakkındaki burjuva anlayışı formülleştirmiş
olur. Kant’ın söylediklerinin tam karşıtıdır bu anlayış. Tin, ” esprit” -yani “fikirler”- anlığı
(sağduyuyu) yönlendirip “düzenlemez”, tersine engeller onu. Balzac, fazla zeki birinin ortaya
çıkabileceğinden ölesiye korkan bir sağlıklılığı teşhis etmiştir burada. Tine bir araç olarak egemen
olmak yerine, onun egemenliği altında bulunan biri, ele aldığı konuyla bir amaç olarak ilgileniyor
demektir. Böyle biri, konuya karşı kayıtsız kalanlar tarafından sürekli yenilgiye uğratılacak (örneğin
komisyonlarda), onlara ayak bağı olacaktır ancak. Oysa diğerleri, hiç azalmamış bulunan enerjilerini
bir şeyi halletmenin taktiklerine ayırabileceklerdir. Onların başarıları karşısında tin aptallık halini
alır. Verili durumlar, talepler ve zorunluluklarla yetinmeyen düşünüş -başka bir deyişle safdillik
eksikliği- fazla safdil kaçarak başarısızlığa uğrar. Bon sens ile esprit sadece farklı değil, antinomiktir.
Esprit sahibi kişi, bon sens sahibinin acil taleplerini pek kavrayamaz: “İnsanların dilini hiçbir zaman
anlayamadım.” Oysa bon sens sahibi, aylakça bir aşırılık olarak gördüğü esprit’yi kendinden uzak
tutmak için her zaman diken üstündedir. Psikolog Theodor Lipps’in “bilinç darlığı” diye adlandırdığı,
hiç kimsenin sınırlı libidinal güç birikiminin ötesine geçerek kendini tam olarak gerçekleştirmesine
izin vermeyen şey, kişinin bu ikisinden ancak ya birine ya da öbürüne, ya esprit’ye ya da bon sens’e
sahip olmasını garanti altına alır. Oyunu sıkıntısızca sürdürenler anima candida’yı (saf tin) salakça
bulup küçümser. İnsanların pragmatik eylem nesneleri tarafından doldurulan dolaysız çıkar
durumunun üstüne çıkmakta gösterdiği yeteneksizliğin birincil nedeni kötü niyet değildir. Hemen en
yakında bulunanın üstüne çıkan bakış onu kötü ve işlevsiz kalan bir şey olarak ardında bırakır.
Kuramın kendilerine toplum hakkında çok fazla şey öğretmesinden korkan öğrenciler hiç de az değil
bugünlerde: Kuram, gördükleri öğrenimin kendilerini hazırladığı meslekleri rahatça uygulamalarını
engelleyecek bir şey gibi görünüyor onlara. Toplumsal şizofreni dedikleri duruma düşmekten
çekinmekteler. Sanki bilincin ödevi, kendi işleyişini kolaştırmak üzere, bilinçtekileri değil de
gerçeklikte yer alan çelişkileri ortadan kaldırmakmış gibi. Yaşamın yeniden üretimi olarak gerçeklik,
hem bireylerden meşru taleplerde bulunur, hem de aynı yeniden üretim aracılığıyla kendini ve
herkesi ölümcül bir tehlikeye maruz bırakır. Var kalmaya çalışan bir zekâ için çok fazla akıl
zararlıdır. Buna karşılık, egemen uygulamaların sürdürülmesi yönünde verilen her taviz, yolundan
şaşmak istemeyen tini kirletmekle kalmaz, aynı zamanda yolunu keser ve dumura uğratır.

Engels yaşlılığında Margaret Harkness’e yazdığı ve Marksist estetik tarafından
kutsallaştırılması uğursuz sonuçlara yol açmış olan mektubunda, Balzac’ın gerçekçiliğini yüceltmişti.
{20} Balzac’ın yapıtlarını yetmiş yıl sonra göründüğünden daha gerçekçi sanmış olsa gerek. Bu durum,
sosyalist gerçekçiliğin Engels’e dayandırdığı otoritesini biraz zayıflatabilir. Ama daha önemlisi,
Engels’in kendisinin daha sonraki resmi kuramdan nasıl da uzak olduğudur. Engels Balzac’ı “geçmiş,
bugünkü ve gelecek bütün Zola’lara yeğlediğini” söylerken, onun bilimsel anlayışa sahip ardılından
daha az gerçekçi olduğu anlardan başka bir şey kastetmiyordu herhalde; Zola’nın gerçekçilik kavramı
yerine doğalcılığı kullanması boşuna değildir. Nasıl felsefe tarihinde hiçbir pozitivist kendinden
sonrakiler için yeterince pozitivist olamayıp metafizikçi sayılıyorsa, edebi gerçekçiliğin tarihi de
böyledir. Ancak, doğalcılığın olguları protokol tutarcasına sunmayı iş edindiği andan itibaren,
diyalektikçi de doğalcıların metafizik diye dışladığı şeyin tarafında yer alır. Otomatikleşmiş
aydınlanmaya karşıdır. Tarihsel gerçek de sonuçta gerçekçiliğin sürekli çözülüşü içinde öne çıkarak
kendini yenileyen metafizikten başka bir şey değildir.
Hem sosyalist gerçekçilikte hem de kültür endüstrisinde Balzac’a has deformasyonlardan
arındırılmış bir yöntemin dış görünüşe bağlılığı, tam da dışardan dayatılmış amaçlarla uyum halinde
bulunan şeydir. Balzac’ın anlatı sanatı bir an bile bu amaçların etkisinde kalıp yolundan sapmaz:
Planlama yapısızlaştırılmış verilerle doğrulanır, ama edebiyatta planlanan, politik eğilimdir.
Engels’in yazdıkları işte buna karşıdır ve dolayısıyla, Stalin’den bu yana Doğu Bloku’nda hoşgörülen
her türlü sanata karşıdır. Onun gözünde Balzac’ın büyüklüğü, tam da yazarın kendi sınıfsal
tercihlerine ve politik önyargılarına ters düşen betimlemelerinde ve kendi Lejitimizmini{21} boşa
çıkarmasında yatmaktadır. Yazılarının ilk oluşumuna kolektif bir kuvvet hükmettiği içindir ki yazar
da tıpkı Weltgeist (dünya tini) gibi tarihsel kuvvetle bir olmuş durumdadır. Engels, Balzac
gerçekçiliğinin en büyük zaferi olarak, “onun şiirsel adaletindeki devrimci diyalektik”
{22} diye söz
etmiştir bundan. Ama bu zaferi mümkün kılan şey, Balzac’ın yazılarının gerçeklikler karşısında
boyun eğmeyip gözlerini ısrarla bunlara dikmesi ve sonunda canavarlıkları ortaya çıkacak kadar
şeffaflaşmalarını sağlamasıdır. Bunu Lukâcs da çekine çekine belirtmişti.
{23} Lukâcs’ın duraksamadan
ileri sürdüğü gibi, “onun” -yani Balzac’ın- “gerçekçiliğinin ölümsüz büyüklüğünü kurtarmak”
Engels’i daha da az ilgilendiren bir şeydi. Realizmin kendi kavramı sabit bir norm değildir: Balzac
gerçek uğruna sarsıp durmuştur gerçeği. Hegel klasisizmi tarafından savunulmuş bile olsalar,
diyalektiğin ruhuna aykırıdır sabitler.

Kapitalist süreç, roman biçiminin yaşamlarını yakalamak istediği karakterlere, bir dolaşım
aracıyla -para- dokunur ve şekil verir. Borsada olup bitenlerle ekonomi için temel öneme sahip
olaylar arasındaki boşlukta -ister ekonominin hareketlerini tahmin ederek, ister kendi dinamiğiyle
bağımsızlaşarak, borsa geçici olarak kendini ekonomiden ayırmaktadır- bireysel yaşam her şeyin
birbiriyle değiştirilebildiği bir ortam içinde şekil kazanır; ama bir yandan da, bireyleşme yoluyla,
bütün işlevsellik bağlamının işlerini halleder: Bir Rotschild tiplemesi olan Baron Nucingen’i kuşatan
iklimdir bu. Ne var ki, hakkında heyecanlı öyküler anlatılabilecek olan dolaşım alanı -o dönemde
borsadaki kâğıtlar operadaki ses taşkınları gibi inip çıkardı- bir homme d’affaires (işadamı) olarak
genç Balzac kadar yazar Balzac’ın da tutkuyla ilgilendiği ekonomiyi çarpıtmaktadır aynı zamanda.
Gerçekçiliğindeki yetersizlik, son tahlilde, yaptığı betimleme uğruna, paranın örtüsünü kaldırmaktan
kaçınmış olması ve aslında pek de kaldırabilecek durumda bulunmamasından kaynaklanır. Paranoyak
fantezi, her tarafı sarmaya başladığında, insanları yöneten toplumsal kaderin formülünün
bankacıların ve finans patronlarının giriştiği işbirliği ve komplolarda gören fantezilere benzer.
Balzac, kendisinin özellikle vurguladığı “insolent comme tous les financiers”
{24}
(bütün para tüccarları
kadar küstah) ifadesine Justine’de yer vermiş olan de Sade’dan Zola’ya ve erken dönemindeki
Heinrich Mann’a kadar uzanan yazarlar dizisinin bir parçasıdır. Balzac’ın asıl reaksiyoner yanı
muhafazakâr zihniyeti değil, açgözlü sermaye efsanesiyle suç ortağı olmasıdır. Kapitalizmin
kurbanlarıyla duygudaş olarak, hükmü infaz edenleri, yani faturayı yazan para tacirlerini alabildiğine
şişirip canavar gibi gösterir. Sanayiciler ise ya hiç ortada görünmez ya da Saint-Simoncu bir
yaklaşımla üretici çalışmaya aitmiş gibi sunulurlar. Auri sacra fames’e (iğrenç altın açlığı) duyulan
öfke, burjuvazinin sonsuz mazeret stoğunun bir parçasıdır. Bir aldatmacadır bu: Vahşi avcılar
ganimeti paylaşmaktadır sadece.
Ama bu yanılsama da Balzac’ın yanlış bilinciyle açıklanamaz. Sistemin yayılmasını sağlayan
para sermayesinin önemi sanayileşmenin ilk dönemlerinde çok daha büyüktü ve spekülatörlerle
tefecilerin alışılmış uygulamaları da bununla orantılıydı. Burada romancı, durumu asıl üretim
alanında olduğundan daha iyi yakalayabiliyordu. İşte tam da, burjuva dünyasında asıl belirleyici olan
şeyleri anlatmak imkânsızlaştığı içindir ki öykü anlatıcılığının da sonu gelmektedir. Balzac
gerçekçiliğinin içkin yetersizlikleri, daha o zamandan, gerçekçi roman hakkında verilen olumsuz
hükmü örtük olarak temsil etmektedir.

Hegel’in Weltgeist, yani tarihin büyük hareketi sandığı şey, kapitalist burjuvazinin
yükselişiydi. Balzac bunu bir yıkım yolu olarak resmetmiştir. Burjuvazinin zaferinin gelenekçi düzen
üzerinde yarattığı travmalar, onun romanlarında, yeni sınıfın yıkılmış durumdaki eski sınıftan miras
alıp sürdürdüğü adaletsizliğin cezası olan karanlık geleceğin kâhince işaretleridir. İnsanlık
Komedisi’nin eskidikten sonra bile genç kalmasını sağlayan da budur. Ama ondaki atılım ve dinamizm
de ekonomik yükselişin taze ve genç atılımıdır. Bu ekonomik yükseliş yapıt dizisinin senfonik
soluğunu sağlayan şeydir aynı zamanda. Hatta dizideki politik eğilime karşı görülen direnişi de bu
atılım esinlemiştir. Balzac’la birçok ortak özelliğe sahip olan -her ne kadar bunları şekerle sıvanmış
bir olumlama kılığına sokup yozlaştırmışsa da- De Coster’in başyapıtına koyduğu A Merry Book
Despite Death and Tears (Ölüm ve Gözyaşına Rağmen Neşeli Bir Kitap) şeklindeki altbaşlık
üzerinde, Contes drolatique’ın (Hoş Öyküler) yazarı da hak iddia edebilirdi. Bütün olarak toplumun
İnsanlık Komedisi boyunca görülen gelişimi, bireysel bir yaşamın çizdiği yolla örtüşmez. Bu gelişim
her türden entrikanın kurbanlarını, rastlantı sonucu yolları bir anlatıya düşecek talihli kişiler için bile
artık mümkün olmayan bir tarzda aydınlatır. Balzac okumanın ergenlik çağına özgü keyfi, bütüne ait
bir adalet vaadinin -hiçbir zaman tam dile getirilemeyen bir vaat- tüm bireysel acıların üstünde bir
gökkuşağı gibi yükseliyor olmasından besleniyordun Her iki Rubempré romanının da (Sönmüş
Hayaller ile İhtişam ve Sefalet) maddi temelleri David Séchard’ın buluşunun öyküsünde atılmıştır.
Taşralı dolandırıcılar Séchard’ı kandırıp işin kaymağını yer. Yine de buluş kendini kabul ettiririr ve
dürüst bir insan olan Séchard yaşadığı felaketlere rağmen miras yoluyla makul bir refaha kavuşur.
Yoğun baskı altında kalan ve sonunda frengiden ölen, ama hep yaşamanın bir mutluluk olduğunu
haykıran Ulrich von Hutten, Balzac karakterlerinin prototipi gibidir; dağın tepesinden aşağı doğru
bakan yazar, bu insanları yaratan tarih öncesi burjuva dünyasının kaya ve çatlaklarını
görebilmektedir.

Lucien de Rubempre yüksek edebi tutkuları olan hevesli bir genç olarak başlar işe. Balzac,
çiçek soneleriyle ve Walter Scott’un çok satan romanlarını taklit ederek edebiyat sahnesine atılan
birinin yeteneğinden şüphe duymuş olabilir. Ama yumuşak biridir o, kırılgandır; sonradan
incelmişlik ve içe dönüklük adını alacak her şeyi temsil etmektedir. Ne olursa olsun, gazete eklerine
özgü tiyatro eleştirisinin yeni bir türünü yaratacak kadar yeteneklidir. Jigololuğa başlar, önemli bir
yasadışı kişi olan kurtarıcısıyla suç ortaklığı yapar ve sonunda kendisi ele verir onu. Tinle safdilce,
ellerini kirletmeden ilgilenen biri, dünya âdetleri açısından -ki hiç kimse bunları öğretmemiştir ona-
şımartılmıştır. Mutlulukla çalışmayı birbirinden ayırmaya yanaşmaz. Hatta çalışma sırasında ve bunun
gerektirdiği çabayı gösterirken bile, herhangi bir şey başarmak isteyen birinin uzlaşması gereken
şeylere bulaşmak istemez. Piyasa, bir yanda entelektüelin tinsel öz-tatmini olarak gördüğü şey ile öte
yanda aslında bundan hiç hoşlanmayan tin tarafından üretilmiş toplumsal yararı kesin olarak
ayrıştırır; ilkinden nefret ediyor, İkincisine ise büyük değer veriyordur; fedakârlığının ödülünü de
mübadelede alacaktır. Böyle bir fedakârlığa hazır olmayan kişi de her şeye rağmen ister bu ödülü; bu
yüzden de yaralanabilir durumdadır. Saflık ile bencilliğin bileşimi, dünyaya yabancı kişinin kendi
alanına dünyanın girmesini sağlar. Böyle bir kişi burjuva yeminini etmeye yanaşmadığı için, dünya
onu burjuvaziden daha düşük bir düzeye yerleştirmek, bohemi satılık bir kalem, bir lümpen
seviyesine indirmek eğilimindedir. Söz konusu kişi başkalarından daha kolay batar dibe, dünya da bu
durumu cezayı artırmanın gerekçesi yapar. Saf Lucien ne anlama geldiklerini sarhoşluğu içinde
ancak yan yarıya kavrayabileceği ilişkilere girer. Narsisizmi yüzünden, aslında baştan beri ikame
edilebilir biri olarak yer aldığı durumlarda bizzat sevgi ve başarı kazandığını vehmeder. Henüz
gerçekliğe uygun tarzda dizginlenip biçimlendirilmemiş olan mutlu olma arzusu da tatmin olma
koşullarının tinsel varoluşu -özgürlüğü- yıkacağını görmesini sağlayacak kontrol mekanizmalarını
reddeder. Her türlü tinselliği çirkinleştiren asalaklık uğrağı farkında olmadan hâkim olur ona:
Burjuvaların idealizm dediği şeyden, -haklı bile olsa- hayatını burjuva çalışmasıyla kazanamayacak
kadar iyi olan ve kaçındığı şeye kendisini körcesine bağımlı hale getiren birinin ücretli köleliğine
sadece bir adım vardır. Kabul edilebilecek şey ile ihanet arasındaki sınır bile bulanıklaşmıştır onun
için. Böyle bir sınır bilincini güçlendirebilecek tek şey de, kendisine layık görmediği faaliyettir.
Yozlaşma ve Coralie ile yaşadığı coşkulu aşk arasında da ayrım yapamaz Lucien. Ama safdil adam,
iyi bir sonuç beklenemeyecek kadar açıkça ve apansızca dalar içeriye; tuttuğu kestirme yolun bedeli
suçtur, çünkü bu yol, burjuva eşdeğerliliğinin çapraşık patikalarında gizlenmiş olan şeyleri deyim
yerindeyse masumca itiraf eder. Oturup kendini yetiştireceği yerde dünya akıntısına balıklama dalan
yetenek, boynunu ipe uzatmış demektir. Ama Antonio da Vautrin’e dönüşmüş, yani sinik bir ahlakçı
olmuştur. Başarısızlığa uğramış genci aydınlatır: Hem yanılsamalarından kurtulması, hem de bu
yanılsamaların ona yanlış tanıttığı o iğrenç kişiye dönüşmesi gerekiyordur.

İyi yetişmiş bir edebiyatçı olarak Balzac’ın buluşlarından biri, yazar ile yazılanın özdeş
olmadığıdır. Kierkegaard’dan beri bu özdeş olmayışa yöneltilen eleştiri varoluşçuluğu belirleyen
motiflerden biridir. Balzac ise bunun ötesine geçmiştir. Yazan yazılanın ölçütü saymaz. Dehası
zanaatkârlıkla iyice bilenmiştir ve yazmanın sözde dolaysız bir benliğin katıksız dışavurumu demek
olmadığını çok iyi bilir, bu yüzden de yazan eskimiş bir tavırla, ancak kendi derinliklerinden gelen
bir esin sayesinde ses verebilen Pythia’yla{25} karıştırmaz. Katolik Balzac, yazarla ilgili bu idelojik
bakışın -daha sonra edebiyatçılara karşı başlatılan kışkırtmanın da bakışı buydu- küflenmişliği kadar,
cinsel önyargılardan ve her türlü püritenizmden de arınmıştı. Düşünceye, onu düşünen kişinin ötesine
geçme lüksünü tanıyordu. Romanları Goethe’nin Wilhelm Meister romanlarındaki ip cambazının
çocuğu Mignon’ un sözlerini kılavuz almayı yeğler: “So lasst mich scheinen, bis ich werde” (Bırakın
var olana kadar görüneyim).{26} Bütün İnsanlık Komedisi dev bir fantazmagoridir ve metafiziği de
bir görünüş (Schein) metafiziğidir. Paris bir ville lumière (ışık kenti) olduğu anda, başka bir yıldızın
şehridir artık. Böyle olduğunu fark etmenin koşulları toplumsaldır. Bunlar tini, onun sahibi durumuna
gelen kişinin rastlansallığının ve yanılabilirliğinin üstüne çıkarır; işbölümü sayesinde tinsel üretici
güç defalarca büyür – varoluşçuların görmezden geldiği bir şeydir bu da. Lucien’in yeteneği her ne
olursa olsun, hummalı bir tarzda, kendi olduğu şeyle ve idealiyle çelişki içinde serpilip gelişir.
Birkaç ay boyunca gerçek bir yazar olabildiyse eğer, ancak öfkeli mazbut yurttaşların edebiyatçılara
özgü sorumsuzluk saydığı şey sayesinde olabilmiştir. Tinin kendi taşıyıcılarıyla özdeş olmayışı onun
hem bir önkoşulu hem de zaafıdır. Bu özdeşlik yokluğu, tinin başka türlü olabilecek olanı ancak
sıyrılıp uzaklaştığı var olanın içinde temsil ettiğini ve o farklı varoluşu sadece temsil etmekle
kalarak, onu kirletmiş de olduğunu gösterir. İşbölümü bakımından tin ütopyanın yetkili temsilcisidir
ve onun ticaretini yapar, var olanla eşdeğer kılar ütopyayı. Tin yeterinden az değil, tersine çok fazla
varoluşsaldır.

Theodor W. Adorno
Çevirenler: Sabir Yücesoy – Orhan Koçak
Edebiyat Yazıları
Metis Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro