“Benden önce bir başkası daima vardır”

Benden Önce Bir BaşkasıEdebiyat eleştirmeni ve akademisyen Nurdan Gürbilek, yeni kitabı Benden Önce Bir Başkası’nda Kafka’dan Dostoyevski’ye Walter Benjamin’den Edward W. Said’e dünya edebiyatının büyük romancı ve kuramcılarını Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Peyami Safa, Cemil Meriç, Orhan Koçak gibi Türkiyeli edebiyatçı ve eleştirmenlerle yanyana okuyan bir çalışmaya imza atıyor. Bir yazarı bir başkasının ışığında okuyan bu denemeler, Kafka’daki böcek imgesinden ikizini öldürme motifine, Batı ve Doğu’nun cinsiyetinden babalar ve ustalarla kurulan ilişkiye, edebiyat alanına yaratıcı bir yaklaşım getiriyor…

Geçtiğimiz yıl Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nü kazanan Gürbilek, Atay’dan bahsederken aniden kendi babasıyla ilişkisine dair özyaşamöyküsel bir imgeyle okuru şaşırtıyor, başta soyut gibi görünen kültürel dert ve endişelerden yola çıkarak hayata dokunuyor. Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk başlıklı kitaplarındaki denemeleri geçtiğimiz aylarda İngilizce olarak Zed yayınevi tarafından The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window başlığıyla yayımlanan Gürbilek’le konuştuk.

Kitabın başlığı Benden Önce Bir Başkası. Bu başlıkla bir yazarın ‘ben’ini ancak ‘bir başkası’ aracılığıyla okuyabileceğimizi mi söylüyorsunuz?

En azından bu kitaptaki denemelerde ben öyle yaptım. “Bir yazar ancak bir başkasının ışığında okunabilir,” demiyorum elbette ama böyle okuduğumuzda keskin bir ışık düşürebiliriz. Yazarlar yapıtlarının benzersiz olmasını ister, karşılaştırılmaktan da hoşlanmazlar. Ama bir benzersizlikten söz edeceksek eğer, o zaman oraya başkalarını da çağırmamız lazım. Çünkü benden önce bir başkası daima vardır. Buna ister gelenek deyin, ister geçmiş deyin, ister ustalar deyin, ister dilsel süreklilik deyin, başkaları benden önce gelir. Ama illa bir öncelik-sonralık ilişkisi ya da bir etkilenmişlik olması da gerekmiyor. Bazen bir yabancının bakışını değdirmek yeni bir ışık düşürebilir bir yazara. Tanpınar’ı hiç tanımadığı bir yazarla, Walter Benjamin’le birlikte okumak benim için biraz öyle oldu. Ayrı ayrı okuyup önemsediğim iki yazarı konuşmaya zorlamak…

Kitabın girişinde yazarları ‘çapraz’ okumaktan bahsediyorsunuz.

Çapraz derken, farklı yapıtlar arasında gidip gelen daha karşılaştırmalı bir okumayı kastediyorum. Bu tür karşılaştırmaları yazarların kendileri de yapar zaten. Tanpınar günlüğünde “korkunç mukayese arzuları”ndan, ya da “hazin mukayeseler”den söz eder örneğin. Cemil Meriç kendini Şarkiyatçılık’ın yazarıyla, Edward Said’le karşılaştırır. Bazı yazarların neden farklı yollardan gittiğini, neden bazen bir tıkanma yaşadığını, o tıkanmayı nasıl aştığını anlayabilmek için verimli bir yöntem olabilir. Hem sonra yekpare bir şey değil yazar dediğimiz. Bir yazarın farklı yapıtları arasında gidip gelmek de o yazarın farklı seslerini, hemen duyulan sesiyle belki daha bastırılmış, daha maskelenmiş seslerini duymamızı sağlar. Hatta aynı yapıt içindeki farklı sesleri de…

Marx’ın “Ölmüş kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kabus gibi çöker” sözünü alıntılıyorsunuz. Kitapta da genel olarak karamsar bir hava, gelenekle ilişkilerinde yazarların durumunu trajik ve kırılgan kılan bir yan var gibi. Edebiyat söz konusu olduğunda, tarih bir kâbus mudur?

Tamamen kabus olsaydı, hiç yeni yazar çıkmazdı, defteri kapatırdık. Ama burada bir zorluk olduğunu kaydedebilmek için kabustan söz ederek başladım. Metinlerarasılık fikrinin, en azından bugünkü savunucularının kaydetmediği bir kaygıya işaret etmek için. Yoksa, kabusun birçok yazar tarafından aşıldığını zaten biliyoruz. Kafka elli yıl önce Dostoyevski’nin sorduğu soruyu “İnsan mıyım, yoksa böcek mi?”yi cevaplar. Ama Kafka’nın böceği olmasaydı, Dostoyevski’nin hemen her romanında karşımıza çıkan böcekleri belki de hiç farketmeyecektik. Oğuz Atay romanlarında kendinden öncekilerle, en çok da Kafka ve Dostoyevski’yle didişir. Ama bu onun benzersiz olmadığı anlamına gelmez. Ters örnek bence Peyami Safa’dır. Alttan alta o da Dostoyevski’yle konuşur; ama Dostoyevski’nin açtığı problem kutusunu bir an önce kapatabilmek için. Oysa kutu açılmış bir kez; kolay kolay da kapanmaz…

Burada ve öteki kitaplarınmızda bahsettiğiniz Meriç, Tanpınar, Atay gibi yazarlarla aranızdaki ilişki, onlara sizin duyduğunuz sevgiden mi kaynaklanıyor, yoksa onları bir eleştirmenin görev duygusuyla mı inceliyorsunuz?

Aynı duygularla bağlandığım yazarlar değil bunlar. Aralarında sevdiklerim var, karışık hislerle okuduklarım var, uğraştıklarım var. Yine de, Orhan Koçak’ın ifadesiyle söyleyeyim, bir biçimde “yakalandığım” yazarlar bunlar. Cemil Meriç’in siyasi görüşleri de üslubu da bana uzak. Ama onun etrafında dönüp durduğu yerde bir problem var; o problemi ben de önemli buluyorum. Tanpınar’ı zevk alarak, önemseyerek ama aynı zamanda karışık hislerle okuyorum. Bir yandan Türkçe edebiyatın önünde muazzam bir kulvar açtı; ama bir yandan da oradaki aşırı sembolizmden, cümlelerindeki benzetme tekrarlarından bunaldığım zamanlar oluyor. Peyami Safa’yla ilgili yazı ise bunların hepsinden farklı. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu saymazsak, okumaktan çok zevk aldığım bir romancı değil Peyami Safa. Ama orada beni düşünmeye iten bir şey oldu. Cumhuriyet döneminin en önemli hastalık anlatılarından birinin yazarının, sonraki yıllarda milli gövdeden koparılıp atılması gereken hastalıklı uzuvlardan, kazınması gereken urlardan, yok edilmesi gereken ölü hücrelerden falan söz etmesi, yani hastalığı böyle bir tasfiye programının temel metaforuna dönüştürmüş olması bana ilginç geldi. “Eleştirel zorunluluk“ demem ben buna ama bir şeyi okurken orada bir problem görürsünüz, o problemi kurcalamak istersiniz… Yazılar öyle çıkar zaten ortaya.

Kitabın edebiyat ve cinsiyeti tartıştığınız bölümünde, dilin hâlâ alt/üst ezen/ezilen ikilikleri üzerine kurulu olduğunu söylüyor ve ezilenin iktidarındaki tehlikelere dikkat çekiyorsunuz. Türkiye’de bu şüphelerinizi ne tür gelişmeler üzerinden somutlayabilirsiniz?

İki şey birden yaşanıyor aslında. Bir yandan bir dışa açılma yaşıyor Türkiye… Küresel kapitalizmde kendine ayrılan yere yerleşiyor. Ama bir yandan da kültürel alanda büyük bir “biz” patlaması var. Üstelik bu ikisinin savunusu aynı düşüncenin içinde birbiriyle sürtüşmeden var olabiliyor. “Bizim edebiyatımız”, “bizim Türkçemiz”, “bizim kültürümüz“ diye başlıyor ama sonra “bizim bünyemiz kaldırmaz”, “bu bizi incitir” filan diye devam ediyor. Ben de o “biz”i biraz kurcalayalım istedim. Tamam, Edward Said dersimizi çalıştık, Şarkiyatçılığın bizi nasıl aşağı ya da mağdur bir konuma yerleştirdiğini biliyoruz… Bu önemli ama biz kendi Batı hayalimizin nasıl bir hayal olduğu üzerine hiç düşünmeyecek miyiz? Bizi yöneten çeşitli iktidarların Doğu-Batı denen ayrımı bu kez bizi yönetmek için nasıl durmadan yeniden ürettikleri üzerine düşünmeyecek miyiz? Ya da yazarların bu işe nasıl dahil olduğunu… Yani biz “kendimiz“ dediğimiz şeye hiç soru soramayacak mıyız? Bu tür şüpheler var kitapta.
Tanpınar’ın Paris serüvenlerini anlattığınız sayfalarda, onun Avrupa edebiyatının gerisinde kalma endişesini ve ‘takvimleri eşitleme’ arzusundan bahsediyorsunuz; günümüz yazarları için de geçerli mi bu endişeler?
Tanpınar’ın endişesini bugün hiçbirimizin öyle yaşadığını sanmıyorum. Bunun yazarı rahatlatan tarafları var tabii. Ama Tanpınar’ı besleyenin de o endişe olduğunu unutmayalım. “İmkân bulsam, zaaflarımını kuvvet haline getirebilsem,” kendi lafı zaten. Bugün hangi zaaftan kuvvet çıkaracağız, belki biraz onun üzerine de düşünmemiz lazım!
Dostoyevski ve Atay’ı okurken aniden kendi babanızdan bahsettiğiniz bölüm, kitabı çok kişisel kılıyor.
Denemede daima bir ikinci hayat vardır. Düşüncenin kendi kendini düşünmesi çünkü aynı zamanda deneme. Yazarın yazarlara sorduğu soruları kendine de sorması. O yazıda Kafka’dan, Oğuz Atay’dan, her ikisinin de “Babama Mektup”larından söz ediyordum, hiç planlamadığım halde kendi babam da geldi oturdu yazının ortasına. Ben de “Kalk git, burası ciddi bir yer, burada metin analizi yapılıyor, senin ne işin var?” diyemedim…

İlkgençliğinizde evde saatlerce kitap okuduğunuzda onu nasıl endişeye sevk ettiğinizi anlatmışsınız. Okuduğunuz romanların içeriğinden mi endişe ediyordu?

O dönem roman da okuyordum ama babamı esas telaşlandıran Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabıydı. 70’lerden söz ediyoruz. Bir babayı telaşlandıracak her şey var o başlıkta.

Son olarak, İngilizce yayımlanan The New Cultural Climate in Turkey’nin çıkışı sizi heyecanlandırdı mı?

Kitap daha yeni yayımlandı, tepki almak için henüz erken herhalde. Beni esas heyecanlandıran, Victoria Holbrook’un mükemmel çevirisi oldu.

Kaya Genç, Milliyet Sanat, Mart 2011

Yorum yapın