“Benim Dağıstanım”a dair – Yusuf Şaylan

Daha dün arkadaşlarımı kandırıp,
haydin, derdim, kayalıklara, kuş yuvalarına
Sonra birden aşk geldi; sert, mavi gözlü,
ve bir anda yetişkin etti beni.
Daha dün kendimi yetişkin sayardım,
Aksaçlı, bilge, ömrünün son günlerinde
Sonra birden aşk geldi, öylece, yalın, gülümseyiverdi
Ve ben yeniden çocuğum onun önünde

Sevgili Eylülce okuru arkadaşlar yukarıda ki güzel şiir Dağıstanlı büyük şair Resul Hamzatov’a ait. Bu sayımızda Resul Hamzatov’dan ve onun küçük ama onurlu ülkesinin onurlu insanlarından söz etmek istiyorum. Tabiki konumuz esasen Hamzatov’un Benim Dağıstan?ım adlı kitabı olacak. 1984 yılında Düşün Yayınları tarafından basılan kitaba bugünlerde ulaşmak biraz zor bu açığı kapatmak için, sahaf bölümümüzde bu kitaptan bolca alıntı bulacaksınız.

“Dağlara sıkışıp kalmış halkım, tarih boyunca sayısız saldırganla, yağmacıyla, yıkıcıyla çarpışmak, dağların özgürlüğünü, bağımsızlığını korumak için sayısız düşmanla savaşmak zorunda kaldı. Bir atasözümüz, << Dağlı at üstünde doğmuştur>> der. Dağların oğulları gencecik yaşlarından başlayarak ellerine silah almak zorunda kaldılar; silah yerine kalem alamazlardı.
Ama benim doğduğum sıralarda, dağlı, hançerini gönül rahatlığıyla duvara asmıştı, hiçbir düşmanı onun bağımsızlığına göz dikemezdi artık. Dağlının yurdu, bütün Sovyet ülkesi
olmuştu. Babam Dağıstan Halk Ozanı Hamzat Tsadas, en güzel şarklarını bu ülkeye adadı. Benim şarkılarım, acılarım, sevinçlerimde bu ülkenin yüce yazgısıyla ilintilidir.”

“Benim yaşamım, yaşıtım olan öteki Dağıstanlılar’ın yaşamına benzer, ama ben, şiirlerim başka ozanların, ozan dostlarımın şiirlerine benzesin istemem. Yaşamlarımız varsın bir anayol üzerindeymişçesine ortak olsun, ama şiirlerimiz dağ çığırları gibi bin bir yerden çıkıp bin bir yere varsın, bir birine benzemez olsun”

Üstteki uzun alıntıda Resul Hamzatov Ekim Devrimi öncesi ve sonrası olmak üzere iki ayrı dönemdeki  Dağıstan’ı ve dünyayı anlatıyor aslında. Birinci dönem vahşet dönemi, kimin gücü kime yeterse savaşların katliamların kol gezdiği bir dünya, Büyük Ekim Devrimi sonrası(1917 6 Kasım) bütün Rusya?daki irili ufaklı halkların kardeşçe dostça üretip paylaştığı bir dönemde ikinci dönem oluyor.

Tabiki Resul Hamzatov Ekim Devriminin yarattığı değerlerle ne kadar övünse azdır. Çünkü biz biliyoruz bütün Rusya?da yaşayan halklara devrimin sağladığı olanakları. Sadece Rusya?da değil bütün dünyanın yoksullarına işçilerine sağladığı olanakları da. Fakat biz esas konumuza dönelim. Resul Hamzatov yine diyor ki;” Şiir konusunda iki sınır belirledim, hep bu iki sınıra bağlı kalmaya çalıştım. Bunlardan ilki, öz topraklarımın, Dağıstan’ımın sınırıyla, yüce Sosyalist Vatanımızın sınırıdır. Öteki sınır, sevgilerimin, kendilerini sonsuza dek seveceğim kadınlarımızın sınırsız tutkunluklarımın sınırıdır. Bunlar hiç bir zaman bitmeyecek kitaplardır”

Aslında şairimiz kendisine bir sınırsızlık tarif ediyor. Evet, şiir ya da başka bir sanat emekçisi sınırsız düşünür ve yaratır. Ama bu sınırsızlıkta da bir sınır vardır.

“Çağdaşlarımdan biri kendisinin farklı olduğunu, sanatının da kimselerinkine benzemez olduğunu söylemişti. Tek düzeliği bende sevmem. Ama sanatçı bütün bir insan olmalıdır; sanatçının sanatı böylece belirlenir ve yalnızca güzel amacı olanlar güzel işler yaparlar. İnsanlar bu işlere bakar ve bunlardaki en önemliyi yakalarlar. Bu en önemli olmaksızın sanatta var olunamaz”. Bu en önemli nedir? Herhalde sürüp gitmekte olan toplumsal hayatı daha güzel kılmak için yapılan işlerdir. Hayatı değiştirmek ve güzelleştirmek için verilen mücadeledir. Resul Hamzatov bu mücadelede sanatçının önemli olduğunu bize tekrar hatırlatıyor.

” Emeğiyle yararlı işler yapmamış, güzellikler yaratmamış, yüce başarılar düşlememiş, yürekten dostluk nedir bilmeyen yeteneksiz insanlar için dağlarda; saçları ağarana dek yaşadı, ama dünyaya gelmedi” derler.

Evet, “Benim Dağıstanım” adlı kitabında daha bir sürü böyle hayat bilgisi denebilecek güzellikler göreceğiz. Yine uzun bir alıntıyı aktaracağım kusura bakmayın, meramımı anlatacağını düşündüğüm için. Babasının başka bir köye tayini sırasında yolda annesi ağır bir hastalığa yakalanmış ve küçük Hamza’yı çocuğunu yeni kaybetmiş bir kadın emzirmiş bundan sonrasını kendinden dinleyelim.” Annem yolda ağır bir hastalığa tutulmuş. Geldiğimiz köyde, bebeğini yakında yitirmiş yoksul, yalnız bir kadıncağız bulmuşlar. Beni bu “Anaderih’li” kadın emzirmiş. Sütannem olmuş benim, ikinci annem olmuş. İşte kendilerine borçlu olduğum iki kadın. Ömrüm ne denli uzun olursa olsun, bu kadınlar için ne yaparsam yapayım, onlar adına neler başarırsam başarayım, borcumu yine de ödeyemem. Oğulluk borcunun sonu yoktur. Bu iki kadından biri annemdir; beni doğuran, beşiğimi sallayan, bana ilk beşik şarkılarını söyleyen kadın… Öteki, o da annemdir, ölüm birden bire yazgım oluvermişken bana sütünü veren, yaşamı ılık ılık içime akıtan ve beni ölümün dar patikasından yaşam yoluna döndüren kadın.”

“Halkımın, benim küçük ülkemin  ve benim her kitabımın da iki annesi vardır.”

“Birinci anne Dağıstan”dır. Ben burada doğdum, öz dilimi ilk burada duydum, öğrendim, kanıma karıştı, iliklerime işledi bu dil benim. Öz şarkılarımızı ilk burada duydum ve kendimde ilk şarkıyı burada söyledim. Suyun ve ekmeğin tadını ilk burada keşfettim. Keskin kayalara tırmanmak isterken kaç kez yaralandım. Çocukluğumda, yurdumun otları, suları bütün yaralarımı iyileştirdi. Dağlılar şöyle derler; yeryüzünde, bizim dağlarımızda şifalı otunun bulunmadığı sayrılık( hastalık) yoktur.”

“Benim ikinci annem, büyük Rusya’dır. Moskova’dır. Beni eğiten, kanatlandıran, geniş yollara çıkaran, erimsiz çevreleri, tüm dünyayı gösteren annem?”

“Her iki anneme de oğulluk borcum var.”

Bu uzun alıntıda görüyoruz sanatçı insan kendi toprağından geleneklerinden yararlanarak evrensele ulaşabilir ve nereden geldiğini de hiç unutmamalıdır. Son yılların modası uluslararası (enternasyonalist) olmak. Bunun için göklerde gezmeye gerek yok. Biz ilk gençlik yıllarımızda “ulusal değer olunmadan uluslararası değer olunmaz” diye bir şey öğrenmiştik. Ama hep kolaycılığı seçen bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Zor olan Resul?un anlattığı. Bizim gençliğimizde öğrendiğimiz yol. Yani en büyük enternasyonalist görev kendi ülkende başardıkların. Diğeri dayanışmacı, iyi dilekler dilemekten öteye gitmeyen şeyler.

Özgünlük yaşadığın toprakta ve toplumda olup bitenleri çözümleyerek genele katkıda bulunmak, en önemli görevdir. Yine Resul Hamzatov’un dille ilgili önemli vurguları olan sözlerini buraya aktarmak istiyorum. Bizde de çok ihmal edilen bir alan olduğunu
düşünüyorum. Dil, mücadele alanı olarak bizlerin çok önemsememiz gereken bir alan değil mi?

“1939 yılında babam kendisine verilen bir nişanı almak için Moskova’ya gitmiş. O zamanlar için bu büyük bir olaymış. Babam göğsünde nişanıyla dönüp geldiğinde bütün köy halkı, yani cemaat mescitte toplanıp babamdan Moskova’yı, Kremlin’i kendisini  en çok neyin etkilediğini anlatmasını istemişler. Babam herkesin öğrenmek istediği şeyleri bir bir anlattıktan sonra ” en önemlisi- demiş- Mihail İvanoviç Kalinin adımı Rusçada olduğu gibi değil, tam bizim söylediğimiz gibi Avarca söyledi. Köyün yaşlıları şaşkınlık dolu bir beğeniyle başlarını sallamışlar.-Görmüyor musunuz- demiş babam- bunu benden duymak bile sizleri nasıl sevindirdi! Böyle bir şeyi Kremlin?de Kalinin?in kendisinden duymanın insanı nasıl mutlu edeceğini varın siz hesap edin. İçtenlikle söylüyorum; Adımın doğru söylenişi beni öyle sevindirdi ki, nişana sevinmeyi unuttum.”

Evet, Resul’un babası da Dağıstan’ın önemli ozanlarından Hamzat Tsadas’dır. Küçük ama onurlu Avarların Sovyetler döneminde nasıl önemsendiğini halkların kardeşliğinin nasıl gerçekleştiğini göstermiyor mu? Bu anlatılanlar. Bütün dillerin gelişmesi için dillerin önünün nasıl açıldığını gösteren Sovyet deneyimi en büyük örnek değil mi?

Dil konusu gündeme gelince hep üzülerek anımsarım. Ana dilde konuşmamak anadilin bir halka yasaklanması ne büyü bir zulümdür.

Kardeş Kürt Halkının yaşadıkları hep işimizi acıtmaz mı? Düşünün her sabah okula giden çocuklara Kürt, Arap çocuklara Türküm, doğruyum söyletiliyor hala. Bir arkadaşım vardı çok genç yaşta göçtü aramızdan o anlatmıştı. Ninesi hiç Türkçe bilmezmiş Erzincan’da yaşarken evlerine Türk misafirler gelince nine önceden tenbih edilirmiş sen hiç konuşma sadece kulağım duymi duymi de diyerek…

Aile içindeki asimilasyona bakar mısınız? Kendi dilini konuşmaktan utanan ya da korkan insanlar bunun vebali kimin? Tabiki yıllarca inkârcılık yapan devletin. Neyse biz tekrar Resul Hamzatov’a dönelim.

“Dilin dilbilgisine değil, dilbilgisinin dile boyun eğdiği bir kitap yazmak isterdim.” Herhalde günlük hayat içindeki kullanılan canlı bir dilin önemini anlatmak için bunu söylüyor. Soyut sadece dilbilgisiyle ve dil bilimcilerin yaklaşımıyla dilin kuru bir hal alacağını bize hatırlatmak istiyor.

” Avarca, özdilim benim! Zenginliğim, karagünler için saklanan varlığımısın benim! Her derdimin dermanısın, dilimsin! Şarkıcı yüreği ile doğmuş ama dilsiz olan bir insan hiç doğmasın daha iyi. Benim yüreğim şarkı dolu, sesimde var.Bu ses sensin, can Avarcam benim. Bir çocuğun elinden tutar gibi elimden tutup, köyümden koca bir dünyaya, insanlara çıkardın beni. Kendi topraklarımı anlatıyorum şimdi o insanlara. Elimden tutup adı Rusça olan bir deve götürdün beni. Onu da özümden bildim ben, çünkü öbür elimden de o tuttu başka ülkelere götürdü beni, tıpkı Araderihli kadına, sütanneme olduğu gibi ona da gönül borçlusuyum. Yine de öz bir annem var benim, bunu çok iyi biliyorum.”

“Çünkü, ocakta ateş yakmak için komşudan kibrit istenebilir, ama yürekte ateş yakmak için insan dostlarından kibrit isteyemez” diyor.

Resul Hamzatov bu kitabını yazarken bütün dillere çevrilip hayat bilgisi kitabı olarak okunmasını düşünmüş müdür bilmiyorum ama. Bana kalırsa bunu hak ediyor.

“Dağıstan! Senin pek çok öğretmenin oldu; Hasan’ların, öğrettiklerine kendiside inanmıyordu, kimi seni aldatıyordu, kimi de yanlış yoldan gidiyordu. Ama daha sonra bir öğretmenin oldu; yüce ve doğrucu, gözü pek ve iyi yürekli… Rusya’ydı bu öğretmenin adı, yeni bir okul, yeni bir kitap…

Eskiden koca bir köyde bir tek imamlar okuyabilirdi. Şimdi imamlardan başka herkes okuyor?.

Sevgili dostlar biraz uzattığımın farkındayım, hatta fazlaca alıntı olduğunu da kabul ediyorum. Kitabı okuduğunuzda bana hak vereceksiniz. Babam << yalnız bildiğin şeyleri yaz, bilmediklerini başkalarının kitaplarından oku>> derdi.

Yusuf Şaylan

Kitabın Künyesi
Benim Dağıstanım
Resul Hamzatov
Düşün Yayınları
Çeviri : Mazlum Beyhan
İstanbul, 1984
480 sayfa”

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Şiir Kitapları
Nâzım Hikmet kendi şiirini anlatıyor

Sanat bahsinde sekterlik [yobazlık] en büyük düşmanımızdır. Sekterlik nihilistliğin [yadsımacılık] bir çeşididir. Sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi,...

Kapat