Bertrand Russell: Nietzsche’nin öğretileri hakkında neler düşüneceğiz?

nietzscheNietzsche (1844-1900) kendisini haklı olarak Schopenhauer’ın ardılı olarak görmüştü. Bununla birlikte, o pek çok bakımdan Schopenhauer’dan üstündür. Özellikle öğretisinin tutarlılığı ve bağdaşımıyla.
Schopenhauer’ın doğulu dünyadan el çekme ahlakı, onun istemi kadir-i mutlak sayan metafiziğiyle uyuşur görünmemektedir. Nietzsche’de istem, metafizik olduğu denli ahlaksal üstünlüğe de sahiptir.
Nietzsche bir profesörse de akademik olmaktan çok, edebi bir filozoftu. Ontoloji ve epistemolojide yeni teknik kuramlar bulmuş değildi. Onun önemi ahlak alanındaydı daha çok ve sonra, keskin bir tarihsel eleştirici olmasında.

Ben hemen bütünüyle onun ahlak düşüncesini ve dini eleştirmesini ele alacağım. Çünkü onun yazıları bu açıdan etkili olmuştur.

YAŞANTISI
Nietzsche’nin basitti yaşantısı. Babası rahipti. Eğitim tarzı bütünüyle sofuluk eğitimiydi. Nietzsche, üniversitede klasikler ve filoloji öğrencisi olarak çok başarılıydı. Öylesine başarılıydı ki 1869’da daha mezun olmadan Basel’de kendisine filoloji profesörlüğü önerildi (teklif edildi). Nietzsche öneriyi kabul etti.
Sağlığı hiç bir zaman iyi olmayan filozof birkaç kez hastalık izni aldıktan sonra 1879’da istifa zorunda kaldı. Sonra İsviçre tedavi merkezlerinde yaşadı. 1888’de us (akıl) sağlığı bozuldu, ölene kadar öyle kaldı.
Wagner’e tutkuyla hayrandı. Fakat onunla çok Hıristiyancı ve dünyadan el çekme düşüncesiyle çok dolu bulduğu Parsifal dolayısıyle kavga etti. Kavgadan sonra Wagner’i şiddetle eleştirmeğe girişti ve eleştirisini Wagner’in Yahudi olduğunu iddiaya kadar götürdü. Bununla birlikte onun genel görüşü Wagner’in Ring’indeki görüşüne çok yakın kalmıştır. Nietzsche’nin üstün insanı Siegfried’e çok benzer. Sadece üstün insan fazla olarak Grekçe bilir o kadar. Acayip görünebilir bu. Fakat hata benim değil. Ne yapalım!
Nietzche bilinçli olarak, romantik değildi. Sık sık romantikleri eleştirirdi hem de şiddetle. Bilinçli olarak Hellenci görüşü benimsemişti. Fakat ondaki Orpheusçu öğeyi çıkartarak. Pythagoras dışında, Sokrates-öncesi filozoflara hayrandı. Herakleitos’a büyük yakınlığı vardı. Aristoteles’in yüce ruhlu (ali-cenap) kişisi Nietzsche’nin «soylu» dediği kişiye çok benzer. Fakat Sokrates’ten itibaren, Grek filozoflarını daha öncekilere nazaran küçük görür. Basit aileden geldiği için bağışlayamadığı ve «Roturier» adını verdiği Sokrates’i, soylu Atina gençlerini demokratik ahlaksal eğilimle bozduğu için suçlar.
Platon’u özellikle ruh yüceltimi konusundaki beğenisi (zevki) dolayısıyle kınar. Bununla birlikte Platon’u kınamaktan da hoşlanmaz ve onu mazur göstermek için belki Platon’un içtenli (samimi) olmadığını, erdemi sadece aşağı sınıfları zabt-u rabt altında tutma aracı olarak öğütlediğini söyler. Bir vesileyle Platon’dan «büyük bir Cagliostro» diye söz eder. Demokritos’la Epikuros’u beğenir.
Epikuros sevgisi, Lukretius’a hayranlık biçiminde yorumlanmadıkça mantıksız görünür.
Ölçümleneceği (tahmin edileceği) gibi Kant hakkında bir düşünceye sahiptir. Kant’a «Rousseau stilinde ahlâksal fanatik» adını verir.
Romantikler hakkında giriştiği eleştirilere karşın onlara çok şey borçludur. Byron’unkine benzeyen aristokratik anarşizm görüşü gibi. Bu bakımdan Nietzsche’nin Byron’a hayranlık duymasına şaşmamalı.
Nietzsche, esasında uyuşkun olmayan iki değer takımını birleştirmeğe girişir.
Bir yandan insafsızlığı, savaşı ve aristokratik onuru (gururu) beğenir; öte yandan felsefeyi, edebiyatı, sanatı, özellikle müziği sever.
Tarihsel olarak bu değerler rönesansta yan yana yaşamıştı. Bologna için çarpışan ve Michelangelo’ya işveren Papa İkinci Julius, Nietzsche’nin, hükümetleri denetler durumda görmek isteyeceği türden bir kişiydi.
Nietzsche’yi, Machiavelli’yle, aralarındaki önemli ayrılıklara karşın karşılaştırmak doğaldır. Onlar arasındaki ayrılıklar şöyle sıralanabilir:
Machiavelli, kanıları kamu işiyle yakın ilişkide ve çağıyle uyuşkun olan bir iş adamıydı. Pedantik ya da sistematik değildi. Pek de tutarlı bir bütün olmayan siyaset felsefesine sahipti.
Nietzsche’yse tersine bir profesör, kitaplarla haşır-neşir bir kişi, zamanın siyasal ve ahlaksal eğilimlerinde egemen görülenlere bilinçli olarak karşı çıkan bir filozoftu.

Bununla birlikte, benzerlikler derindir.
Nietzsche’nin siyasal felsefesi Hükümdar’ınkine benzer (Konuşmalar’ınkine değil). O felsefe, işlenmiş ve geniş bir alana uygulanmıştır. Nietzsche olsun, Machiavelli olsun, erk’i (iktidarı) hedef alan ve özellikle Hıristiyanlığa karşıt bir felsefedir. Nietzsche’ninki bu açıdan daha belirgindir.
Caesar Borgia, Machiavelli için ne idiyse, Napoleon Nietzsche için oydu. Küçük muhaliflerince yenilgiye uğratılmış büyük bir adamdı kısası.
Nietzcshe’nin dinleri ve felsefeleri eleştirisi bütünüyle ahlaksal gereklerin etkisindedir. O, belki haklı olarak sadece aristokratik bir azınlık için olanaklı olduğuna inandığı niteliklere hayranlık duyar; doğruluğun birkaç kişinin yükselmesine araç olması gerektiğini, bağımsız mutluluk ve onat savına (refah iddiasına) sahip görülemeyeceğini savunur.
Nietzsche, sıradan insansal kişilere kişilerin «bungled and botched» olduğuna işaret eder ve eğer büyük bir adamın ortaya çıkması için gerekliyse, onların eziyet çekmesine itiraz etmez. Böylece 1789’dan 1815’e kadar olan dönemin bütün önemi Napoleon’da toplanmıştır.
«Devrim Napoleon’u olanaklı kılmıştır. Onun haklı bulunması için nedendir bu. Eğer sonucu böyle bir ödül olacaksa bütün uygarlığımızın anarşik yıkılışını isteyebilirdik de. Napoleon ulusçuluğu olanaklı duruma getirdi. Ulusçuluğun mazereti budur işte.»
Bu çağın yüksek umutlarının tümü Napoleon’dan gelmedir.
Nietzsche kendisini paradoksal olarak ve geleneksel okuyucuyu sarsma görüşüyle dile getirmekten hoşlanmaktadır. O bunu, «iyi» ve «kötü» sözcüklerini sıradan (alelade) içerikleriyle kullanarak ve sonra «kötü»yü «iyi»ye yeğ tuttuğunu söyleyerek yapar. Onun İyi ve Kötünün Ötesinde adlı yapıtı, gerçekte okuyucunun iyi ve kötü olana değgin kanılarını değiştirmeğe yönelir fakat bazı zamanlar dışında «kötü»yü övdüğünü «iyi»yi kötülediğini itiraf eder.
Niezcshe sözgelimi, iyinin utkusunu (zaferini) ve kötünün ortadan kalkmasını hedef almayı bir görev saymanın yanlış olduğunu söyler. Bu görüş, İngiliz görüşüdür ve «kalın kafalılığın, John Stuart Mill’in» tipik örneğidir. John Stuart Mili, Nietzsche’nin özellikle küçük gördüğü bir kişidir.
Onun için şunu söyler Nietzsche:
«‘Bir insan için doğru olan bir başkası için de doğrudur’, ‘başkalarına, sana yapılmasını istemediğin neni (şeyi) yapma’ diyen insandan iğreniyorum. Bu gibi ilkeler, karşılıklı hizmetler konusunda insan trafiğini kurmakta başarısız kalacaktır. Böylece her eylem bize yapılan bir şey için peşin ödeme gibi görünecektir.»
«Buradaki varsayım son derece iğrençtir. Benim eylemlerimle seninki arasında değer bakımından eşitlik olduğunu doğru kabul etmiştir.» (Bütün aktarmalar Nietzsche’nindir. ‘Başkalarına, sana yapmalarını istemediğin neni yapma’ ilkesini Mill’den önce birinin ortaya koyduğunu anımsar gibiyim.)
Geleneksel türe karşıt olarak, gerçek erdem herkes için değildir, fakat aristokratik bir azınlığın öz çizgisi (karakteristiği) olarak kalacaktır. Kazançlı ya da uz görülü değildir o. Kendisinin sahip olduğunu başkalarının sahip olduğundan ayırır. Düzene karşıdır, kendisinden aşağı aşamada olanlara zarar vermez.
Yüksek kişiler için kütlelere savaş ilan etmek demokratik eğilimlere karşı direnmek gereklidir. Zira bütün yönlerde orta halli kişiler, kendilerini efendi durumuna getirmek üzere el ele vermektedirler.
«‘Halkı ya da kadınları’ ön plana çıkaran, pohpohlayan, okşayan her nen, herkese oy hakkı, yani ‘aşağı kişiler’in egemenliği lehine iş görür.
İnsanları baştan çıkaran, kadınları ilginç duruma getiren Rousseau’ydu. Sonra Harriet Beecher, Stowe ve köleler, sonra işçilerin ve yoksulun şampiyonluğunu yapan sosyalistler geldiler. Bütün bunlar, savaşılması gereken kişilerdir.
Nietzsche ahlâkı herhangi bir sıradan anlamda aldırmazlık, kendi hesaplarına gömülme ahlâkı değildir. O Sparta disiplinine ve önemli sonlar için acıya katlanmak kadar acı verme yeteneğine ve her nenin üstünde istemin (iradenin) güç sahibi olduğuna inanır:
«Ortaya koyabileceği direnme ve dayanabileceği acı, işkence niceliği açısından bir istemin gücünü deniyorum. İstemin, o acı ve işkenceyi, nasıl kendi çıkarına çevireceğine bakıyorum. Varlığın acılık ve kötülüğüne kınama parmaklarıyle işaret etmiyorum. Fakat yaşamın bir gün olduğundan daha kötü ve daha büyük acıyle dolu olabileceği umuduyle kendimden geçiyorum.»
Nietzsche, acıma duygusunu, savaşılması gerekli bir güçsüzlük saymaktadır.
«Disiplinle ve milyonlarla salağı ortadan kaldırarak geleceğin insanını kalıba dökecek ve ortadan kaldırma işlemi sırasında acı çekenleri görüp yıkılmayacak emsali görülmemiş korkunç bir büyüklük enerjisine ulaşmaktır erek.»
O, büyük savaşlar dönemini adeta sevinçle ölçümlemiş (tahmin etmiş), beklemiştir. Arpağlığının (kehanetinin) doğru çıktığını görecek kadar yaşasaydı mutlu olur muydu acaba?
Bununla birlikle devlete tapınmaz Nietzsche. Böyle bir tapınmadan uzaktır. Tutkulu bir bireycidir, kahramanlığa inanır. Bütün bir ulusun sefaleti büyük bir bireyin eziyet çekmesinden daha az önemlidir der:
«Bu küçük insanların felaketleri, kudretli kişilerin duyguları dışında bir anlam taşımaz.»
Bir ulusçu olmayan Nietzsche Almanya’ya aşırı bir hayranlık göstermiştir. Yeryüzünün efendisi olacak uluslararası yönetici bir ırk ister.
«Güçlü felsefe adamlarının ve sanatçı tiranların isteminin binlerce yıla damga basacağı en sert disipline dayanmış yeni geniş bir aristokrasi.»
Nietzsche, Almanya’nın, özümleyeceği kadar çok Yahudi içerdiğini ve artık da Yahudi akınını durdurması gerektiğini düşünmesine karşın, kesin bir Sami karşıtı değildir. Yeni Ant’ı beğenmez, eski Ant’tan en süslü hayranlık sözleriyle söz eder. Mamafih Nietzsche’nin hakkını vermelidir. Onun, genel ahlaksal görüşüyle ilişkisi olan modern gelişmeler, açıkça dile getirdiği kapılara ters düşmüştür.
Nietzsche ahlakının iki uygulaması dikkate değer. Bu uygulamalardan ilki kadınları küçük görmek, ikincisi Hıristiyanlığı acı acı eleştirmektir.

KADINLARI KÜÇÜK GÖRMEK
Kadınlara lanet etmekten bıkmamış yorulmamıştır, Nietzsche. Düzme Peygamber gibi yazdığı Böyle Dedi Zerdüşt adlı kitabı, kadınların henüz dostluğa yetenekli olmadıklarını, zira henüz, kedi, kuş, ve haydi haydi inek olmaktan öteye geçemediklerini söyler.
«Erkekler savaş eğitimi görecek, kadınlarsa savaşçıların gönlünü eğlendirecektir. Başka her şey aptallıktır.»
Savaşçının gönlünü eğlendirmesi, eğer Nietzsche’nin çok vurgulu öz-deyişine (aphorism) güvenilebilirse biraz tuhaftır.
«Bir kadınla birlikte olmaya mı gidiyorsun? Kamçını unutma».
Kadınlara karşı aynı ölçüde küçümser havadaysa da bu kadar kaba değildir. Erk (İktidar) Yolunda İstem adlı yapıtında:
«Belki daha nazlı, daha ince, daha esiri yaratıklar olarak zevk alırız kadınlardan. Ergileri (zihinleri) sadece dans, saçmalık ve ıvır zıvır ve süslenip püslenme düşüncesiyle dolu olan yaratıklarla karşılaşmak ne biçim iştir. Kadınlar er kişilerce zabt-u rabt altında tutuldukları sürece bu çekiciliklere sahiplerse de bağımsızlıklarını kazanır kazanmaz çekilmez olurlar.»
Kadınlar her gergin ve derin erkek ruhunun neşesi olmuştur.
«Utanmak için çok nen vardır kadında. Ukalalık, yüzeydenlik, öğretmen havası, küçük hesaplar, frensizlik, şimdiye kadar erkek korkusunun egemenliğinde kalmış ve gerçekten çok iyi baskı altında tutulmuş olan boşboğazlık…»
Böylece, İyinin ve Kötünün Ötesinde, kadını doğulular gibi mal saymamak gerektiğini söyler. Onun kadını küçümsemesi apaçık doğruluk olarak görülmüş ve tarihten ya da kendi deneyiminden türetilen belgiyle (delille) desteklenmiş değildir. Onun kadınlarla ilgili deneyimi kardeşine özgü kalır sadece.
Nietzsche’nin Hıristiyanlığa karşı duruşu onun «köle ahlaklılığı» adını verdiği bir ahlakı kabul edişinden doğar. Onun kanıtlarıyle, devrimden önce yaşayan Fransız philosoph’larının kanıtları arasındaki karşıtlığı gözlemek ilginçtir.
Fransız philosoph’ları Hıristiyan dogmasının doğru olmadığını; Hıristiyanlığın Tanrı’nın istemi olduğuna karşı verilen nene baş eğmeyi öğrettiğini; hâlbuki kendilerine saygı gösteren insansal varlıkların herhangi bir yüksek güç önünde eğilmemesi gerektiğini; Hıristiyan kiliselerinin tiranların müttefiki olduğunu, özgürlüğü yadsımak (inkâr etmek), yoksulun imanını gevretmek üzere demokrasi düşmanlarına yardım ettiğini iddia ediyorlardı.
Nietzsche Hıristiyanlık ya da başka bir dinin metafizik doğruluğu konusu üzerinde durmadı pek. Hiç bir dinin gerçekte doğru olmadığını savunuyor, bütün dinlerin tamamen toplumsal sonuçlarına göre yargı veriyordu. Tanrı’nın varsayılan istemine baş eğme konusunda philosoph’larla uyuşuyor, fakat o istemin yerine, dünyadaki «sanatçı-tiran»ların istemini geçiriyordu.

Bu üstün kişiler dışında kalan insanların bir nene baş eğmesi yerindedir. Fakat bu baş eğme Hıristiyan Tanrısı’na karşı olmayacaktır. Hıristiyan Tanrılarının tiranların müttefiki ve demokrasinin düşmanı oluşu da gerçeğe aykırıdır.
Fransız devrimi ve sosyalizm ona göre Hıristiyanlık ruhuyle özdeştir. Bütün bunlara aynı nedenle karşı durur Nietzsche: Yani tüm insanları hangi açıdan olursa olsun eşit olarak görmemesi dolayısıyle.
Budistlik ve Hıristiyanlık, bir insanla başkası arasındaki herhangi bir bitimsel (nihaî) değer ayrımını yadsımaları (inkâr etmeleri) anlamına «hiççi»dir (nihilist’tir). Fakat Budistlik her ikisi için de itiraza daha az açık olandır. Hıristiyanlık kokuşmuş, artık öğelerle dolu, cinsi bozuk bir dindir. Onun itici gücü ayak takımının isyanıdır.
Yahudilerle başlamıştır bu isyan ve Hıristiyanlığa namussuz Sanctus Paulus gibi «kutsal saralılar»ca aktarılmıştır. Yeni Ant bütünüyle iğrenç bir insan türünün İncilidir.
Hıristiyanlık var olmuş en öldürücü, en aldatıcı yalandır. İleri gelen hiç kimse Hıristiyan idealini temsil etmemiştir. (Plutarcos’un Yaşantılar adlı kitabındaki yiğit kişilere bakılabilir.) Hristiyanlık «onur, uzaklığın acısı büyük sorumluluk, taşkın tinler (ruhlar) görkemli animalizm, savaş ve fetih içgüdüleri, tutkunun Tanrılaştırılması, intikam, hiddet, tad düşkünlüğü, macera ve bilgi»nin değerini hayırlaması açısından kınanmalıdır.»
Bütün alındı işareti (iktibas işareti) içindekiler iyidir ve onların hepsini Hıristiyanlık kötülemiştir.
Hıristiyanlık insanların tinini (ruhunu) terbiye etmeyi amaç alır. Yanlıştır bu. Vahşi bir canavarın terbiye sırasında kaybolan bir görkemi (haşmeti) vardır. Dostoyevsky’nin ele aldığı suçlular ondan iyiydi. Çünkü, kendilerine daha çok saygı göstermekteydi.
Folie circulaire (dönel ahmaklık) adını verdiği nedamet ve kurtuluş düşünceleriyle midesi bulanmıştır Nietzsche’nin. Kendimizi insan davranışı hakkındaki bu düşüncelerden sıyırmak güçtür:
«Kendimizi canlı canlı kesme ve çarmıha germe yolundaki iki bin yıllık alışkanlığı miras almışız.»
Pascal hakkında, Hıristiyanlığa karşı itirazlarını en iyi biçimde dile getirdiği belagatlı bir yazı yazmıştır Nietzsche. Aktarılmağa değer.
«Nedir Hıristiyanlıkta bizim mücadele ettiğimiz? Hıristiyanlığın güçlüyü yıkmasına onun tinini çökertmesine, yorgunluk ve güçsüzlük anlarını istismar etmesine gururla kendilerine güvenmelerini sıkıntı ve vicdan azabına çevirmesine karşıdır bu savaş. Hıristiyanlığın en güçlü içgüdüleri zehirlemesine hastalık ve güçsüzlük aşılamasına, insanların kendilerini karakterlerine karşı çıkaracak derecede küçümsemesine, alçaltmasına; ve dinin insanlara, onları çökertecek hastalık bulaştırmasına karşı savaşacağız. Bu korkunç mahvolma yolunun en ünlü örneği Pascal’dır.»
Hıristiyan azizinin yerine Nietzsche, hiç de evrensel tipi bulunmayan, fakat yönetici bir aristokratik olan «soylu» dediği bir kişinin geçmesini arzu eder «Soylu» kişi zulmedebilecek ve sırası düştükçe kabaca cinayet sayılan suçu işleyebilecek; görevini, sadece eşitlerine karşı uygulayabilecekti. «Soylu» kişi sanatçıları, şairleri ve bir hünere sahip olanları koruyacaktır. Sadece bir nen (şey) yapmayı bilenlerden daha yüksek bir mertebenin üyesi gibi uygulıyacaktır koruma işini.
Soylu kişi savaşçılardan, uğruna savaştığı çıkarlarla ölümü çağrıştırmayı birtakım insanları feda etmeyi, davasını insanlara acımayacak denli ciddiye almayı, amansız bir disiplin uygulamayı, savaşta şiddet ve kurnazlığa başvurmayı öğrenecektir.
«Soylu», aristokratik üstünlükte zalimliğin oynadığı rolü kabul edecektir: «Bizim yüksek ekin (kültür) adını verdiğimiz hemen her nen zalimliği yoğunlaştırma ve spiritüel duruma getirmeye dayanır..» O kişi esasında kudret yolundaki istemin somutlanmasıdır.

NİETZSCHE’NİN ÖĞRETİLERİ HAKKINDA NELER DÜŞÜNECEĞİZ?
Nietzsche’nin öğretileri hakkında neler düşüneceğiz? Ne dereceye değin doğrudur onlar? Bir ölçüde yararlı mıdırlar? Nesnel bir nen içerirler mi? Yoksa sakat bir insanın güç elde etme yolundaki fantazilerinden mi ibarettirler?
Nietzsche’nin büyük bir etki yapmış olduğu yadsınamaz (inkâr edilemez). Fakat, edebî ve artistik ekine (kültüre) sahip insanlar arasında değildi Nietzsche’nin gelecek hakkındaki arpağlıklarının (kehânetlerinin) liberallerin ya da sosyalistlerin arpağlıklarına bakıldığında daha doğru çıktığı kabul edilmelidir. Eğer Nietzsche, sadece sayrılığın (hastalığın) belirtisiyse, sayrılık modern dünyada çok geniş ölçüde yayılmış olmalıdır.

Bununla birlikte onda sadece megalomani olarak silkip atılacak çok nen vardır. Spinoza’dan söz ederken şöyle der sözgelimi:
«Bu sayrı (hasta) tarik-i dünya maskarası ne denli kişisel çekingenlik ve azizlik numarası yapmıştır.» Tıpatıp aynı nen Nietzsche hakkında söylenebilir. Hem de daha az çekinceyle. Ayakta gördüğü düşlerde o, bir profesör değil bir savaşçıdır. Onun takdir ettiği bütün insanlar süel (askeri) kişilerdir.
Nietzsche’nin kadınlar hakkındaki düşünceleri, her erkek gibi, onlara karşı heyecanının nesnel duruma getirilmesidir. Açıkça bir korku heyecanının. «Kırbacını unutma» demişti. Fakat kadınların onda dokuzu onun elinden alabilirdi kırbacı. Biliyordu o bunu. Dolayısıyle kadınlardan beğeni (zevk) aldı ve yaralanmış boş-onuru’nu nazik olmayan görüşlerle tedavi etti.
Hıristiyan sevgisini küçümser Nietzsche. Çünkü onun korkudan doğmuş olduğunu düşünür. Ben, komşumun bana zarar vereceğinden korkuyorum. Bu nedenle onu, kendisini sevdiğim konusunda temin ediyorum. Eğer ben daha kuvvetli ve cesur olaydım, açıkça ona karşı doğallıkla duyduğum küçümsemeyi kolayca açığa vuracaktım.
Bir insanın, gerçekten evrensel sevgi duymasını olanaklı saymaz Nietzsche. Çünkü kendisi azametli bir kayıtsızlık perdesi altında gizleyeceği hemen hemen evrensel bir nefret ve korku hisseder.
Onun «soylu» kişisi (hayalinde kendisidir o) bütünüyle duygudaşlıktan (sempatiden) yoksun, kaba, merhametsiz, zalim, sadece kendi erkiyle (kudretiyle) ilgili bir kişidir.

Öyle nenler yapacağım, ki
Ne olduklarını
Henüz bilmem, ama
Onlar
Yeryüzünün dehşeti olacak
Kendi payıma

Nietzsche felsefesinin özü budur işte.
Onun üstün insanına bağışladığı güç tutkusu (kudret hırsı) bir korkunun sonucudur. Komşularından korkmayanlar onlara eziyet etme gereğini duymazlar. Korkuyu fethetmiş olanlar Nietzsche’nin «sanatçı-tiran»ının çılgın niteliklerine sahip olmazlar.
Yürekleri kaçınılmaz saray devriminin yüküyle doluyken müzikten ve toplu öldürmeden («katl-i am»dan) hoşlanan Nietzsche’nin sanatçı-tiran «Neron’ları»nın sahip olduğu niteliklere sahip olmayacaktır korkuyu fethetmiş kişiler. Ben kısmen Nietzsche öğretisinin sonucu olarak gerçek dünyanın böyle bir kara-düş’e (kâbusa) benzer olduğunu yadsıyacak değilim. Fakat bu, dünyayı daha az dehşetli yapmak için bir neden değildir.
Nietzsche’nin yazdıklarına tastamam uygun bir Hıristiyan ahlakı olduğu kabul edilmelidir. Pascal ve Dostoyevsky (Nietzsche’nin kendi başvurduğu örnekler) erdemlerinde aşağılık bir nene (şeye) sahiptir. Pascal muhteşem matematik zekâsını Tanrı’sına kurban etti. Böylece, bir barbarlık yüklemiş oldu Tanrı’ya. Barbarlık, Pascal’ın sayrısal (marazi) acılarının kozmik biçimde değişmesiydi.
Kendine özgü gururuyle bir şey yapacağı yoktu Dostoyevsky’nin. Nedamet duymak ve günah çıkarma zevkini tatmak için günah işleyecekti o.
Böyle sapmaların, Hıristiyanlığa karşı bir suçlama olarak ne ölçüde ortaya çıkarılacağı sorunundan söz etmiyorum. Fakat, Dostoyevsky türü can sıkıntısını küçük görmekte Nietzsche’yle uyuşuyorum. Belli bir doğruluk, onur (gurur) ve dahası, kendini ileri sürmenin, hakkını aramanın, en iyi karakterin öğeleri olduğunda uyuşuyorum. Kökleri korkuda olan hiç bir erdem hayranlık uyandırmaz.
İki tür aziz vardır.
1. Yapısı bakımından aziz.
2. Korku dolayısıyle aziz.
Yapısı bakımından azizin insanlığı kendiliğinden sevişi vardır bir. İyiliği, kendine mutluluk sağladığı için yapışı vardır.
Korku dolayısıyle azizse, bazısının polis yakalar diye hırsızlık yapmaması gibi, cehennem ateşi ya da korkusu olmasa berbat olup çıkacak insandır.

Nietzsche sadece ikinci tür azizi imgeleyebilir (tasavvur edebilir). Öyle korku ve nefret doludur ki Nietzsche, insanlık sevgisi olanaksız görünür ona. Üstün bir insanın olanca korkusuzluğu ve inatçı onuruna (gururuna) sahip olan birinin, sadece, canı istemediği için acı çektirmeyebileceğini asla düşünememiştir Nietzsche. Lincoln’un korku ya da cehennem dolayısıyle davrandığı varsayılabilir mi hiç? Yine de Nietzsche için Lincoln aş ağılık ve Napoleon görkemlidir (muhteşemdir).

BELLİ BAŞLI AHLAKSAL SORUN
İmdi Nietzsche’nin ortaya koyduğu belli başlı ahlaksal sorunu ele almak kalıyor geriye: Ahlakımız aristokratik mi olmalı, yoksa bir anlamda tüm insanları aynı biçimde mi ele almalı?
İmdi dile getirdiğim gibi, çok açık bir anlamı olmayan bir sorundur o. İlk adım, çıkışı daha kesin duruma getirmektir.
Önce, aristokratik ahlakı aristokratik siyasal kuramdan ayırmalıyız. Bentham’ın «En büyük sayı en büyük mutluluktur» ilkesi demokratik bir ahlaka sahiptir. Fakat o, genel mutluluğun aristokratik bir hükümet biçimince ileri sürülen en iyi nen olduğunu düşünebilir.
Nietzsche’nin durumu bu değildir. O, halkın genel mutluluğunun kendi içindeki iyiliğin parçası olmadığını savunur. Bütün iyi ya da kötü olan, kendi içinde sadece birkaç üstün kişide bulunur. Başkalarına olup bitenler hesap dışıdır.
Daha sonraki sorun şudur:
Üstün birkaç kişi nasıl tanımlanacaktır? Uygulamada üstün azınlık genellikle algan (fatih) bir ırk ya da miras kalan aristokrasinin ürününü almıştır. Aristokrasiler, genellikle hiç değilse kuramda fatih ırkların torunlarıdır. Sanırım Nietzsche bu tanımı kabul edecektir. Kendisi. «İyi bir aileden doğmadıkça bir ahlâklılık mümkün değildir. Soylu kast başlangıçta barbardı. Fakat insanın yükseğe doğru attığı her adım, aristokratik toplumdan gelmedir» diyor.
Nietzsche’nin aristokratların üstünlüğünü doğuştan mı, yoksa eğitim ve çevreden mi gelir saydığı belli değildir. Eğer o üstünlük eğitim ve çevredense başkalarının da varsayım gereği eş ölçüde nitelikli olması gerekli yararlardan, onların yoksun bırakılmasını savunmak güçtür. Böylece Nietzsche’nin, algan (fatih) aristokrasileri ve onların torunlarını, daha küçük derecede de olsa insanların evcil hayvanlara üstün olması gibi, uyruklarına biyolojik yönden üstün tuttuğunu kabul edeceğim.
«Biyolojik olarak üstün» sözcüğüyle neyi erekleyeceğiz? Nietzsche’yi yorumlarken üstün ırkın bireylerinin ve onların torunlarının Nietzsche’nin ereklediği anlamda «soylu» olmasının daha çok belkili (muhtemel) bulunduğunu göz önüne alacağız. O bireyler, daha büyük istem gücüne, daha büyük yiğitliğe, güç yönünde daha büyük itkiye, insanlara karşı daha az duygudaşlığa (sempatiye) daha az korkuya, daha az nezakete sahiptir.

NİETZSCHE AHLAKI
İmdi, Nietzsche ahlakını dile getirebiliriz. Sanırım aşağıdaki satırlar o ahlâkın dürüst bir çözümlemesidir (analizidir):
Savaştaki galipler ve onların torunları, yenilgiye uğrayanlardan genellikle biyolojik olarak daha üstündür. Böylece, onların bütün güce sahip olmaları ve işleri tüm, kendi çıkarlarına çekip çevirmeleri istenir bir niteliktir.
Burada, yine istenir lafını gözden geçirmek gerekir. Nietzsche felsefesinde istenir olan nedir? Dışardan bir kişi, Nietzsche’nin «istenir» dediğinin onun istediği nen olduğunu düşünür. Bu yorumla Nietzsche öğretisi daha basit ve namusluca tek tümce (cümle) halinde özetlenebilir:
«Atinanın Perikles ya da Floransa’nın Medici çağında yaşamak isterdim.»
Fakat, bu bir felsefe değil, belli bir birey hakkında biyografik bir olgudur. «İstenir» sözcüğü «benim yönümden istenir» demek değildir. O sözcük gölgeli de olsa evrensel nitelikte bir yasa koyma niteliğine sahiptir.
Bir Tanrıcı, istenir olanın Tanrı yönünden arzulanır şey olduğunu ileri sürebilir. Fakat Nietzsche bunu söyleyemez. O, iyi olanı ahlâksal sezgiyle bildiğini söyleyebilirdi. Fakat bunu da söylemeyecektir.

Çünkü o çok Kantçı bir deyiştir. Onun diyeceği «istenir» sözcüğünün genişletilmişi olarak şudur:
«İnsanlar benim sözlerimi okuyacaksa, onların belli bir yüzdesi paylaşacaktır toplumun kuruluşu hakkındaki isteklerimi. Felsefemin kendilerine vereceği enerji ve azimle bu insanlar kent soyluluğu (aristokrasiyi) kentsoylu (aristokrat) olarak kendi başlarına ya da dalkavuklarla koruyup eski biçimine çevirebilir. Bu yolda onlar, halkın hizmetçisi olarak yaşayacakları yaşamdan daha tamını sürdürmeyi başaracaklardır.»
Nietzsche’de başka bir öğe daha vardır. «Kaba bireycilerdin sendikalara karşı giriştiği karşı duruşa çok benzer bir karşı duruştur bu. Herkesin herkese karşı savaşında, galip Nietzsche’nin hayran olduğu belli niteliklere sahip olabilir. Cesaret, olanak yaratma ve istem gücü gibi. Kentsoylu niteliklerine sahip olmayan insanlar (büyük çoğunluğu biçimler onlar) bir araya geldiğinde bireysel aşağılıklarına karşın başarı kazanabilirler.
Kentsoylulara karşı girişilen bu kolektif canaille’da Hıristiyanlık, Fransız devriminin savaşçı cephe olması gibi ideolojik cephedir. Böylece, bireysel olarak güçsüzler arasındaki her türlü birliği, kuvvetlinin birleşik gücü, kudretinin ağır basmamaları için hoş görmemelidir.
Öte yandan, halkın sert ve kaba öğeleri arasındaki birliği de geliştirmeğe çalışmalıyız. Böyle bir birliğin yaratılmasına doğru ilk adım, Nietzsche felsefesini öğütlemektir. Ahlak ve siyaset arasındaki ayrımı sürdürmenin kolay olmayacağı görülecektir.
Benim kesinlikle yaptığım gibi, Nietzsche ahlakına ve siyasetine karşı kanıtlar bulmak istediğinizi varsayın. Neler bulabiliriz?
Ağırlığı olan edimsel (pratik) kanıtlar vardır. Nietzsche’nin, ereğine varma çabasının gerçekte bütünüyle ayrı bir neni (şeyi) ortaya çıkaracağını gösteren kanıtlar. Doğuştan kentsoyluluğun (aristokratlığın) kredisi kalmamıştır bugün. Uygulanabilir tek kentsoyluluk biçimi Faşist ya da Nazi partisi gibi kuruluşlardır. Böyle bir kurum muhalefete yol açar ve belkilikle (muhtemelen) savaşta yenilgiye uğratılır. Fakat eğer yenilgiye uğratılmazsa, çok geçmeden polis devleti olur çıkar. Yöneticilerin su-i kasd korkusu içinde ve kahramanların temerküz kamplarında yaşadığı polis devleti.
Böyle bir toplulukta inanç ve onur gevşeyerek yavanlaşır, üstün insanlar ve kentsoyluluğu denen nen korkudan titreyen ödlekler kliği olur çıkar.
Mamafih bunlar zamanımızın kanıtlarıdır. Onlar kentsoyluluğun (aristokrasinin) tartışılmadığı dönemde iyi görülmedi. Mısır hükümeti binlerce yıl Nietzsche’ci ilkelere göre yönetildi. Hemen bütün büyük devletlerin hükümetleri, Amerikan ve Fransız devrimlerine değin kentsoyluydu (aristokratikti).
Böylece, demokrasiyi böyle uzun ve başarılı bir tarihi olan yönetim biçimine yeğ tutmak için iyi bir neden olup olmadığını; ya da biz siyaset değil felsefe üzerinde durduğumuza göre Nietzsche’nin kent-soyluluğu desteklediği bir ahlakı hayırlayacak (reddedecek) bir neden bulunup bulunmadığını kendimize sormak zorundayız.
Siyasala karşıt olarak ahlaksal sorun bir duygudaşlık (sempati) sorunudur. Duygudaşlık, başkalarının acılarıyle mutsuz olmak anlamına bir uzanıma değin, insan varlıkları için doğaldır. Küçük çocuklar başka çocukların ağladığını görünce ağlarlar. Fakat, bu duygunun gelişmesi ayrı kişilerde çok değişiktir. Bazısı, başkasına eziyet etmekten beğeni (zevk) alır. Buddho gibi başkaları canlı bir varlık acı çektikçe mutlu olamayacağını duyar.
Çok kişi, insanlığı duygusal olarak dost ve düşman diye ikiye ayırır. Öncekine karşı sempati, sonrakine karşı antipati duyar. Hıristiyanlık ya da Buddho’culuk ahlakı evrensel sempatide duygusal bir temele sahiptir. Nietzsche ahlakıysa bütün duygudaşlığın yokluğuna. (Çok kez duygudaşlığa karşı öğüt veren Nietzsche’nin kendi ilkelerine uymakta hiç bir güçlüğü yoktur.)
Sorun şudur: Eğer Buddho ve Nietzsche karşılaşsaydı, yansız (tarafsız) bir dinleyiciyi çekecek herhangi bir kanıt ortaya koyabilirler miydi? Siyasal kanıtlar düşünmüyorum. Onların, Hiob’un birinci kitabının ilk konusundaki gibi, Tanrı katına çıktıklarını ve Tanrı’ya yaratacağı dünya hakkında öğütler verdiklerini düşünebiliriz. Acaba ne derlerdi? (Hiob eski İsrail’de zenginlik simgesiydi. İsrail’in en güçlü şairlerinden biri Hiob adına dinsel ve ahlaksal konuların işlendiği bir dizi kitap yazmıştır.)

BUDDHO TANRI’YA NE DİYEBİLİR?
Buddho cüzamlılardan, kimsesiz, sefil, yoksul olanlardan, ağrıyan organları dolayısıyle eziyet çeken azıcık gıdayla zar zor yaşayabilen, savaşta yaralanan, ağır eziyet çekerek ölenlerden; zalim koruyucular yönünden kötü işlem gören yetimlerden; başarısızlık ve ölüm düşüncesine kapılmış başarılı kişilerden söz ederek işe girişir. Bütün bu üzüntü yükünden kurtuluş yolunun bulunmasını ister ve o yolun sadece sevgiden geçtiğini söyler.

NİETZSCHE TANRIYA NE ÖGÜT VERİR?
Söze karışmasını ancak Tanrı’nın engelleyebildiği Nietzsche sıra kendisine gelince top gibi patlayacaktır:
«Bre nabekâr! Sert bir yaratık olmayı öğrenmelisin! Çerden çöpten insanlar eziyet çekiyor diye nanemolla mı olmalı? Enti-püften yaratıkların canı acıyor diye burnunu çekmenin âlemi var mı? Büyük insanların acısı karşısında dır dır etmek neye yarar? Sudan yaratıkların acısı sudandır. Büyük insanlarınsa büyük. Büyüklerin acısına acınmamak gerekir. Onlar soylu acılardır. Senin idealin salt olumsuz. Acı ortadan kalksın istiyor. Hâlbuki yoklukta ortadan kalkar o. İnsanlar var oldukça olacaktır.»
«Hâlbuki benim ideallerim olumludur. Ben Alkibiades’e, imparator İkinci Frederich’e ve Napoleon’a hayranım. Bu gibi insanlar uğruna sefalet çekmeğe değer. Sana söylüyorum Tanrı. Yaratıcı sanatçıların en büyüğü olarak, artistik itkilerini, bu zavallı psikopatın soysuz ve korkak saçmalıklarına kurban etme.»
Ölümünden beri cennet saraylarında tarih öğrenmiş olan ve bilgiyi beğeni (zevk) gözüyle gören, insanların o bilgiyi kullanış biçimine üzülen Buddho serinkanlı bir efendilikle:
«Yanılıyorsunuz Profesör Nitzsche» der.
«İdealimin salt olumsuz olduğunu düşünmekle yanılıyorsunuz». «Onun olumsuz bir öğe içerdiği doğrudur. Acının ortadan kalkmasının içerdiği; fakat ek olarak, sizin öğretinizdeki kadar olumlu bir yana da sahip olduğu doğrudur. Ben her ne kadar, üstün insanlar ve kentsoyluluğu denen nen korkudan titreyen ödlekler kliği olur çıkar.
Mamafih bunlar zamanımızın kanıtlarıdır. Onlar, kentsoyluluğun (aristokrasinin) tartışılmadığı dönemde iyi görülmedi. Mısır hükümeti binlerce yıl Nietzsche’ci ilkelere göre yönetildi. Hemen bütün büyük devletlerin hükümetleri, Amerikan ve Fransız devrimlerine değin kentsoyluydu (aristokratikti).
Böylece, demokrasiyi böyle uzun ve başarılı bir tarihi olan yönetim biçimine yeğ tutmak için iyi bir neden olup olmadığını; ya da biz siyaset değil felsefe üzerinde durduğumuza göre Nietzsche’nin kent-soyluluğu desteklediği bir ahlakı hayırlayacak (reddedecek) bir neden bulunup bulunmadığını kendimize sormak zorundayız.
Siyasala karşıt olarak ahlaksal sorun bir duygudaşlık (sempati) sorunudur. Duygudaşlık, başkalarının acılarıyle mutsuz olmak anlamına bir uzanıma değin, insan varlıkları için doğaldır. Küçük çocuklar başka çocukların ağladığını görünce ağlarlar. Fakat, bu duygunun gelişmesi ayrı kişilerde çok değişiktir. Bazısı, başkasına eziyet etmekten beğeni (zevk) alır. Buddho gibi başkaları canlı bir varlık acı çektikçe mutlu olamayacağını duyar.
Çok kişi, insanlığı duygusal olarak dost ve düşman diye ikiye ayırır. Öncekine karşı sempati, sonrakine karşı antipati duyar. Hıristiyanlık ya da Buddho’culuk ahlakı evrensel sempatide duygusal bir temele sahiptir. Nietzsche ahlakıysa bütün duygudaşlığın yokluğuna. (Çok kez duygudaşlığa karşı öğüt veren Nietzsche’nin kendi ilkelerine uymakta hiç bir güçlüğü yoktur.)
Sorun şudur: Eğer Buddho ve Nietzsche karşılaşsaydı, yansız (tarafsız) bir dinleyiciyi çekecek herhangi bir kanıt ortaya koyabilirler miydi? Siyasal kanıtlar düşünmüyorum. Onların, Hiob’un birinci kitabının ilk konusundaki gibi, Tanrı katına çıktıklarını ve Tanrı’ya yaratacağı dünya hakkında öğütler verdiklerini düşünebiliriz. Acaba ne derlerdi? (Hiob eski İsrail’de zenginlik simgesiydi. İsrail’in en güçlü şairlerinden biri Hiob adına dinsel ve ahlaksal konuların işlendiği bir dizi kitap yazmıştır.)

Bertrand Russell
Batı Felsefesi Tarihi 3 – Modernçağ – Yeniçağ
Türkçesi: Muammer Sencer
Bilgi Yayınevi

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro