Bir kez bile annesine seslenemeyen, abisinin anısına gömülmek isteyen Lev Tolstoy

TolstoyTurgenyev’le garip bir dostluğu, Dostoyevski ile hiç karşılaşmadan tuhaf bir ilişkisi, dahası rekabeti olmuş Tolstoy’un. Çok zengin bir ailede dünyaya gelen, yaşlılığında bu zenginliğin ağırlığı ve ailesinin hakları üzerine düşünürken ıstıraplar içinde kıvranacak Lev Tolstoy’u yazmaya iten, annesini çok ufacıkken kaybetmesi olsa gerek. Annesi öldüğünde Lev konuşmayı bile bilmiyormuş daha. Kaderin cilvesi mi demeli; annesinin on- on iki yaşlarındaki bir portresinden başka resmi de yokmuş evde. Şefkat açlığı çektiği her an, sığınabileceği tek yer hayalleriymiş Lev’in. Kendisine hayalinde bir anne yaratmalı ve ondan saçlarını okşamasını istemeliymiş. Ölene kadar da o hayale sığınmaya devam etmiş, biliyor musunuz? Ölümünden birkaç yıl önce yazdığı bir notta, okşanma ve şefkat arzusu çektiği bir anda, bir kez bile seslenemediği annesinin yanına gidip “Anne sev beni, okşa, al beni anne” demek istediğini yazmış.

Anne eksiğini kapatması mümkün değil ama anne hayalini canlı kılmasını sağlayan bir şansı varmış Tolstoy’un: Ağabeyi Nikolay. Müthiş bir hayal gücü olan bu çocuk, kardeşleri için tek başına bir anaokulu yaratmış sanki. Her gün türlü türlü oyunlar üretirmiş. Bir gün, kardeşlerini toplayıp onlara bir sır vereceğini söylemiş. Bu sır açığa çıktığında, hastalıklar dünyayı terk edecek, herkesin kalbine sevgi yerleşecek ve insanlar nihayet mutlu olarak karınca kardeşler hâlini alacakmış. Bu müthiş sırrı öğrenme heyecanı küçük Lev’i ağlatmış. O kadar mutluymuş ki artık insanlar kavga etmeyecek, birbirlerini daima sevecekler diye. Nikolay nihayet açıklamış: O sır yeşil bir sopaya kazılıymış ve o sopa da Zakaz ormanındaki dar bir vadinin kıyısına gömülüymüş. “Vaktiyle,” diye yazmış Tolstoy, “insanların içindeki tüm kötülüğü yok edecek ve onlara en büyük iyiliği getirecek şeyin yazılı olduğu yeşil bir sopanın varlığına nasıl inandıysam, bugün de bu hakikatin varlığına inanıyorum. (…) Eğer bir gün bedenimi bir yere gömmek gerekecekse, bunun Nikolay’ın anısı olmasını isterim.”

Lev Tolstoy’un çalkantılarla geçen hayatında değişmeyen yegâne şey, o ilk çocukluktaki hissiyatı her daim korumasıymış. Yaşlılığında, etrafındaki insanları telaşlandırma pahasına da olsa bisiklete binmekten hiç vazgeçmemiş mesela. Ne ki, ziyaretçilerinin kendisini bisiklet üstünde görmesini hiç istemezmiş. O dönem Tolstoy’un kapısını pek çok hayranı çalarmış. Bunlardan biri, omzuna havlu atıp nehirde yüzmeye giden Lev Tolstoy’u köylü zanneden Anton Çehov’muş. Ziyaretçi, adını söylediğinde Tolstoy’un yüzü aydınlanmış çünkü yazarlık hayatına yeni başlayan bu genç adamı çok beğenirmiş. Aralarında sıkı bir ilişki oluşmuş Tolstoy’la Çehov’un. Her ikisi de birbirlerinin yazdıklarını beğenmekle birlikte, fikirlerini benimsemiyor, hatta eleştiriyormuş. Öte yandan birbirlerinin yazdıklarını da eleştiriyorlarmış ve birbirlerine darılmıyorlarmış. Sevgileri çok kuvvetliymiş. Çehov, Tolstoy için, “Onun ölmesinden korkuyorum. Birincisi, kimseyi onun kadar sevmedim. İkincisi, Tolstoy eserlerini herkes için yaratıyor, edebiyata bağlanan tüm ümitlere cevap veriyor. Üçüncüsü de, Tolstoy bir otorite ve o giderse geriye çobansız bir sürü kalacak” diye yazmış bir mektubunda. Tolstoy da, “Tanrıtanımaz bir kafa ama altın bir kalp. Dili olağanüstü. İlk okuduğumda bana tuhaf, beceriksizce görünmüştü ama zamanla beni içine çekti. Çehov’un teknik olarak benden üstün olduğunu söyleyebilirim” diye yazdığında ne yazık ki Çehov artık hayatta değilmiş.

ELİF TÜRKER
02 Mart 2017 http://t24.com.tr
Not: Yukarıdaki bölüm yazarın “Yüzyıllık çocukluk” adlı yazısından bir bölümdür.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Çocuk olması yasaklanan, edebiyatın burnunda kızaran bir sivilce; Dostoyevski

Kapat