Bugün dünyada yaygın biçimde ortaya çıkan etnik çatışmalar ve ırkçılık sorunları nasıl açıklanabilir?

50 Soruda AntropolojiSon 400 yılda dünyanın çehresini radikal biçimde değiştiren sömürgecilik, ulus-devlet biçimlenişi, küreselleşme gibi süreçler ve bunların sonucunda yoğunlaşan kültürel temasların sonuçlarından birisi de etnisite ve ırk kavramlarının biçimlenişi ve bunlarla bağlantılı etnik çatışmalar ve ırkçılık sorunlarının tırmanışa geçmesidir. Etnisite ya da etnik aidiyet ve onunla bağlantılı “etnik çatışmalar” daha çok ulus-devlet biçimlenişiyle ilişkili gözükürken, ırkçılığın ise, sömürgeciliğin bir getirisi olduğu söylenebilir.

Grekçe “ethnos” sözcüğü, site-devlet ya da “polis”in zıddı olarak, ilkçağda Kuzey Yunanistan’daki gevşek kabile örgütlenmelerine gönderme yapmak üzere kullanılmaktaydı. Günümüzdeyse, kesin bir siyasallıktan çok, dil, gelenek, kan, soy vb. bağlarına gönderme yapan bir kültürel kimlik atfını işaret etmektedir. Bir etnik grup, kendini onak bir ad, reel ya da tahayyül edilmiş ortak bir coğrafi köken, ortak inançlar, dil, dayanışma duygusu, ortak simgeler, tahayyül edilen ortak atalar vb. ile tanımlayabilmektedir.

Frederick Barth’ın (2001) orijinali 1969’da yayımlanan ve bu alanda çığır açan çalışmasından itibaren, antropolojide vurgu “etnik gruplar”ın kendisinden ziyade, gruplar arasındaki ilişkilere kaymıştır ve etnik öztanımlamaların durumsal niteliği üzerinde durulur. Bu kavrayışa göre etnik kimlik ezelden ebede süregiden bir “öz”dense, farklı gruplar arasındaki ilişkilerin niteliğinden kaynaklanan “pozisyon alışlar”dır ve etnik öztanımlar iktisadi, siyasal, toplumsal durumlara göre değişkenlik sergileyebilmektedir.

Günümüzde dünyada bağımsız ulus-devlet sayısı 222’dir; bunların pek azı etnik açıdan “türdeş” bir nüfusa sahiptir. Walker Connor, 197l’de varolan 132 ulusdevletten yalnızca 12’sinin etnik açıdan türdeş olduğunu söylemekteydi. Buna karşın bu devletlerden yarıya yakınında (yüzde 40) beş ya da daha fazla etnik grup yaşamaktaydı. Göç, savaş ve ilhaklar, emperyal geçmiş ve sömürgecilik, nüfusta heterojenleşmeye yol açan siyasal toplumsal olaylardır.

Etnik gruplar arasındaki ilişkileri sorunlu hale getiren etmenler arasında, kaynakların etnik gruplar arasında eşit dağıtılmadığına ilişkin inanç, önemli bir rol oynamaktadır. Ulusal sınırlar üzerinde yaşayan ulusal topluluğun kültürel olarak türdeş olmasını öngören ulus-devlet ideolojisi, yani milliyetçilik de (özellikle kaynakların adaletsiz dağıtımına ilişkin kanılarla beslendiğinde) etnik çatışmaların zeminini oluşturabilmektedir.

Öte yandan, nüfus hareketlerinin azgelişmiş bölgelerden sanayileşmiş ülkelere yöneldiği ulusaşırı göçler, özellikle de iktisadi kırılganlık momentlerinde gelişmiş ülkeler bünyesinde etnik sorunlara ve ırkçılığa yol açabilmektedir.

Çok-etnili bir toplumda etniler arası ilişkiler, barışçıl ya da çatışmalı, farklı biçimler alabilmektedir. Şimdi bu biçimleri, anahatlarıyla tanımaya çalışalım:

Asimilasyon: “Ulus”u karakterize eden hakim etnik grup, diğerlerini kendi kültürel kimliği içerisinde özümseyerek eritebilir. Asimilasyon, kaynaklara erişimin hakim grup içerine katılmaktan geçtiği düşüncesiyle azınlık grup tarafından gönüllüce benimsenebileceği gibi, hakim grubun dayatmalarıyla, yani zorla-kültürlenme biçiminde de gerçekleşebilmektedir. Bir etnik grubun kültürünün yasaklanması ve grubun hakim kültürü benimsemeye zorlanması, uç biçimiyle etnik kıyım ya da ethnocide adını alır.

Ayrımcılık: Bir grup üyelerine zarar veren politika ve uygulamalardır. Ayrımcılık hukuksal (de jure. ABD’nin güney eyaletlerinde 1960’lı yıllara dek sürdürülen siyahlara karşı ayrımcı yasalar ya da Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 1994 yılında son verilen Apartheid rejimi örnek verilebilir) ya da fiili (de facto) olabilir.

Ya da tutumsal ve kurumsal tiplerini ayırt etmek mümkündür. Tutumsal ayrımcılık, insanların bir gruba karşı önyargılı oldukları için grup mensuplarına karşı ayrımcılık uygulamasıdır: Tutumsal ayrımcılık, belirli bir grubun mensuplarına kiralık ev vermeme, mahallede barındırmama, sözlü ya da fiili tacizde bulunma, malına ya da canına kast etme gibi çeşitli biçimler alabilir. Antietnik tutumsal ayrımcılığın en uç biçimi, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün “bir ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel grubu yok etme kastıyla işlenmiş eylemler” olarak tanımladığı soykırımdır. Soykırım toplu cinayetleri, zorunlu iskanı, sınırları dışına çıkartma yani tehciri ve kitlesel açlığa maruz bırakmayı içerebilir.

Kurumsal ayrımcılık da, azınlık grup mensuplarına eşit hak ve fırsatlar tanımayan ya da onlara zarar veren program, siyasa ve uygulamalardır. Genellikle toplumda mevcut önyargılardan beslenmekle birlikte, genellikle daha az kişisel ve kasıtlıdırlar. Örneğin, yerel yönetimlerin toksik atıkları etnik azınlıkların daha yoğun yaşadığı bir bölgede depolama kararı alması, onların daha örgütsüz olduğu ve daha az itiraz edecekleri varsayımına dayanabileceği gibi, etnik azınlıkların yoksullar arasında daha yüksek oranlarda temsil edilmesinin, onların daha çok ihmal edilen bölgelerde yaşamalarının bir sonucu da olabilmektedir. Ya da kentsel “çöküntü alanları”nda yaşayan yoksulların, bölgenin itibar kazanması sonucu yerinden edilmesi, etnik bir iskana dönüşebilmektedir.

Ayrımcılığın biyolojik temele dayandırılması, yani fiziksel olarak “farklı” olduğu düşünülen gruplara yöneltilmesi ise, ırkçılık olarak adlandırılmaktadır.

Bir ulus devlet içerisinde etnik gruplar arasındaki ilişkilerin göreli barışçıl olarak sürdürülmesi de mümkündür. Bu ise, Barth’ın Batı Pakistan ile Afganistan’ın sınır bölgesinde yaşayan Swat Pathanları arasında teşhis ettiği çoğul toplum, çoğulculuk ya da çok-kültürcülük gibi biçimler alabilmektedir.

Barth’ın çoğul toplum modelinde, farklı etnik gruplar, farklı ekolojik nişleri işgal ettiklerinden ya da farklı iktisadi faaliyetlerde uzmanlaşmış olduklarından, kaynaklar konusunda birbirleriyle rekabet etmemekte, tersine, tamamlayıcı ilişkileri sürdürmektedirler. Çoğul toplum modelinde etnik gruplar arasındaki ilişkilerin eşitlikçi olması gerekmemektedir. Yalnızca, arada iktisadi rekabet olmadığı için gruplar varlıklarını göreli barışçıl bir ortamda sürdürmektedir.

Çoğulculuk, bir devlet içerisindeki belli başlı etnik grupların siyasal temsilcileri aracılığıyla devlet mekanizmalarında temsili anlamına gelmektedir. Farklı dilsel/kültürel unsurlardan oluşan Belçika, Hollanda, İsviçre gibi federatif yapılar, bu tipe örnek gösterilebilir.

Nihayet, 1970’li yıllardan itibaren, ABD, Kanada ve Avustralya gibi, kolonlarla nüfuslandırılmış ülkelerde uygulanmaya konularak buradan AB ülkelerine de geçen çok-kültürcülük kavrayışı, bir ulus-devlet içerisinde farklı kültürel grupların bulunmasının olumlanması üzerine yerleşir. ldeal olarak çok-kültürcü siyasalar güden ülkelerde azınlıktaki kültürel grupların kendi kültürlerini sürdürürken aynı zamanda içerisinde yer aldıkları topluluğun kültüründe de toplumsallaşmaları beklenmektedir. Çok-kültürcülük, anadilde eğitim, anaakım dışındaki dinsel inançların engellenmeyle karşılaşmaksızın dışavurumu, kültürel adetlerin özgürce sürdürümü, etnik medya gibi uygulamalarda tezahür ederken, azınlıkların karar alma mekanizmalarına katılmasını, yani siyasal temsilini öngörmez. Bi’inun yanı sıra, azınlık gruplara yönelik herhangi bir iktisadi desteği varsaymadığı için, ABD, Kanada, AB ülkeleri gibi gelişmiş ülkelerde, göçmen grupların “etnik gettolar” halinde toplumun geri kalanından tecrit olmasına yol açmakla eleştirilmiştir. Latin Amerika’daki azınlık grupları, bu eleştirilerden hareketle, kendilerini çok-kültürcü olarak değil, kültürlerarasılık (interculturalidad) yandaşları olarak tanımlamaktadır.

YARARLANILAN KAYNAKLAR ve OKUMA ÖNERİLERİ
– Barth, F., 2001; Etnih Gruplar ve Sınırlan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
– Parekh, B., 2002; Çokkültürlülüğü Yeniden Düşünmek -Kültürel Çeşitlilik ve Siyasi Teori-, Ankara: Phoenix.
– Somersan, S., 2004; Sosyal Bilimlerde Etnisite ve Irk, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınlan.
– Wallerstein, I. (Der.), 1995; Irh, Ulus, Sınıf -Belirsiz Kimlikler-, İstanbul: Metis Yayınları.

Sibel Özbudun – Gülfem Uysal
50 Soruda Antropoloji
Bilim ve Gelecek Kitaplığı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Politika, Sosyoloji
Shakespeare dair – Karl Marx ve Friedrich Engels

SHAKESPEARE  BİR  İngiliz tragedyasının bir tekilliği (singularity) olan ve Fransız duygularına pek itici geldiği için Voltaire'in sarhoş bir yabanıl dediği...

Kapat