“Bunca düzmece ve dalavereden sonra, bir dilenciyi seyretmek insanın içini rahatlatır.” Emil Michel Cioran

Emil Michel CioranKeşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz. Tanrı’yı bile –kafamızı kurcalıyorsa– içimizde değil cinnetimizin dış sınırında buluruz, tam da öfkemizin onunkiyle burun buruna geldiği, çarpıştığı, bizim için olduğu gibi onun için de yıkıcı bir karşılaşmanın olduğu noktada.

Eylemleri yüzünden lanetle cezalandırılan öfkeli kişi, sırf çıldırmış, saldırgan olarak geri dönmek için doğasını zorlar, kendini aşar. Girişimleri de peşi sıra gelir cezalandırmak için. Yaratıcısına karşı gelmeyen bir yapıt yoktur: Şiir şairini, sistem filozofu, olay da eylem adamını ezecek. İç sesine uyarak ona yanıt veren, tarih içinde kıpırdanan yok olur; yalnız o, insanlığından sıyrılan, varlığın bağrında keyfince yan gelebilmek için armağan ve yeteneklerini feda eden insan kendini kurtarır. Metafizik bir yaşama can atarsam kimliğimi koruma imkânım ortadan kalkar: Ondan kalan en küçük kalıntıyı dahi tasfiye etmem gerek; ama tersine, tarihsel bir rol üstlenerek maceraya atılırsam, bana düşen iş kendimi havaya uçuruncaya kadar yeteneklerimi azdırmaktır. İnsan her zaman taşıdığı ben tarafından telef edilir: Bir isme sahip olmak kesin bir yıkılma biçimine talip olmaktır.

Görünüşüne bağlı olan öfkeli insanın cesareti kırılmaz, yeniden başlar ve direnir, acıdan kaçamaz çünkü. Başkalarını yitirmek için çabalar mı? Çabalarsa da kendi yıkımına ulaşmak için saptığı bir yol olur bu. Kendinden emin görüntüsünün, palavralarının altında bir mutsuzluk müptelası gizlidir. Kendine düşman olanlara da işte bu öfkeli insanlar arasında rastlarız. Biz, hepimiz dinginliğin anahtarını yitirmiş, artık büyük acının sırlarından başka bir şeye varamayan öfkelileriz, gözü dönmüşleriz.

Yavaş yavaş zamanın bizi öğütmesine izin verecek yerde onu aşmanın, onun anlarına bizimkileri katmanın iyi bir şey olduğunu sandık. Eskinin üzerine eklenmiş bu yeni zaman, bu özümsenmiş ve tasarlanmış zaman zehirli etkisini hemen göstermeliydi: Nesnelleşerek tarih olacaktı; sayemizde karşımıza dikilmiş bir canavara dönüşecekti; edilginlik biçimlerine, bilgelik reçetelerine başvursak bile kaçamayacağımız bir yazgıya dönüşüyordu.

Bir etkisizlik tedavisine girişmeli, Taocu babaları izlemeliyiz. Onların vazgeçme, oluruna bırakma, yokluğun egemenliği öğretileri üzerine düşünmeliyiz. Onları örnek alarak; en sevdikleri element olan su gibi davranmalı, girdiği kabın şeklini alan, dünyayla savaşı kesen bilincin yolunu izlemeliyiz. Onlar merakımızı, acı çekme iştahımızı mahkûm ederler. Bu bakımdan mistiklerden, özellikle de kıl gömleğin, kirpi derisinin, uykusuzluğun, açlığın ve inlemenin erdemlerini bize öğütlemekte usta olan ortaçağ mistiklerinden ayrılırlar.

“Yoğun yaşam Tao’ya aykırıdır,” der Lao-Tzu, insanların en normali olan insan. Ama gel gör ki Hıristiyanlık virüsü kemirir bizi: Kendini kamçılayanların mirasına konan bizler gitgide daha ince azaplar geliştirerek kendimizin bilincine varırız. Din batmak üzere mi? Onun zırvalıklarını sürdürüyoruz, geçmişin çile girişimlerini, hücre çığlıklarını sürdürdüğümüz gibi; acı çekme arzumuz manastırların gelişme dönemlerindeki acı çekme arzusuna denk. Kilise artık cehennemi tekelinde bulundurmuyor olabilir, ama bizi yine de bir iç çekişmeler zincirine, çile yüceltmesine, bir anda söndürülmüş bir sevincin ve sevinçli hüznün yüceltilmesine bağlayacaktır.

Beden gibi zihin de “yoğun yaşam”ın başlıca konusudur. Nietzsche, Baudelaire ve Dostoyevski gibi kendine karşı düşünme sanatının ustaları, tehlikelerimize güvenmeyi, kötülüklerimizin alanını genişletmeyi, varlığımızla anlaşmazlık içinde olan bir varoluşun sahibi olmayı öğrettiler bize. Ve büyük Çinliye göre düşkünlüğün simgesi olan eksiklik eğitimi, bizim için, kendimize egemen olmanın, kendimizle doğrudan temasa geçmenin biricik tarzını oluşturur.

“İnsan hiçbir şeyi sevmediğinde, yaralanmaz olacaktır” (Chuang-Tzu). Derin olduğu kadar etkisiz bir söz. Duyumsamazlığın kendisi bir gerilim, çatışma, saldırganlık olursa, kayıtsızlığın bu en uç noktasına nasıl varılır? Atalarımız arasında hiçbir bilge yok ama, düş kırıklıklarını ya da taşkınlıklarını sürdürmemiz gerekecek birtakım doyumsuzlar, gelgeç istekliler ve çılgınlar var. Bizim Çinlilere göre, yalnız kayıtsız bir zihin her zaman Tao’nun özünü kavrar; tutkulu olanın gördüğü yalnızca sonuçlardır: Derinliklere inmek sessizlik ister, sarsıntılarımızın hatta yetilerimizin durdurulmasını gerektirir. Ama mutlak olana ulaşma isteğimizin eylem ve mücadele terimleriyle açıklanması, Kierkegaard’a “inancın şövalyesi” sanının verilmesi, Pascal’ın da yergiciden başka bir şey olmaması anlamlı değil mi? Saldırıyor ve çırpınıyoruz; o halde Tao’ nun sonuçlarından başka bildiğimiz yok. Zaten dinginciliğin, yani Taoculuğun Avrupalı eşdeğerlisinin iflası, olanaklarımız ve görüş açılarımız üzerine çok şey söyler.

Edilginliğin öğrenilmesi… alışkanlıklarımıza bundan aykırı hiçbir şey olamaz. (Modern çağ iki isteriyle başlar: Don Kişot ve Luther.) Zamanı özümseyip onu üretiyorsak, özün egemenliğinden ve bunun bir gereği olan düşünceye dalmayı seven itaatten tiksindiğimiz içindir. Taoculuk bilgeliğin ilk ve son sözü gibi geliyor bana: Yine de ona itaatkâr değilim, onlar ne olursa olsun hiçbir şeye katlanmayı kabul etmedikleri gibi benim içgüdülerim de onu kabul etmiyor. Başkaldırı mirası bu kadar bunaltır bizi. Hastalığımız nedir? Zamanı ölçüp biçmekle, dönüşüme tapınmakla geçen yüzyıllar. Çin’e ya da Hint’e birkaç başvuruyla kurtulacak mıyız ondan?

Ne içinden kavrayabileceğimiz ne günlük benliğimize dönüştürebileceğimiz ne de bir kuram içine alabileceğimiz bilgelik ve kurtuluş biçimleri vardır. Kurtuluşu gerçekten istiyorsak, bizden kaynaklanmalı: Onu başka bir yerde, hazır bir sistemde ya da Doğulu bir öğretide aramamalı. Bununla birlikte, mutlakta gözü olan birçok kişide olan şey genellikle budur. Ama bu kişinin bilgeliği sahtedir, onun kurtuluşu aldanıştır. Sadece teozofiyi ve yandaşlarını değil, kendi doğasıyla bağdaşmayan hakikatleri kullanan herkesi kınıyorum. Birçoğunun kolay bir Hint’i vardır; ne karakterleri ne yetişme tarzları ne endişeleri, hiçbir şey onları buna hazırlamadığı halde, Hint’in sırlarını çözmüş olduklarına inanırlar. Kendi selametleri, kurtuluşları konusunda bize yukarıdan bakan bu sahte “kurtulmuş”ların sürüsüne bereket! Vicdanları rahattır; eylemlerinin üzerine yerleşmek istemezler mi? Dayanılmaz bir yutturmacadır bu. Üstelik o kadar yüksekten uçarlar ki her klasik din aile itikadı gibi gelir onlara, “metafizik kafa”ları dinle yetinemez. Hint düşüncesini yardıma çağırmak kuşkusuz onlara daha iyi gelir. Ama, Hint düşüncesinin ilke olarak, eylem-kuram uyumunu, kurtuluş-vazgeçiş özdeşliğini ileri sürdüğünü unuturlar. “Metafizik kafa”ya sahip olunduğunda bunlar hiç umursanmayan ıvır zıvırlar olur.

Bunca düzmece ve dalavereden sonra, bir dilenciyi seyretmek insanın içini rahatlatır. O, hiç değilse, ne kendine yalan söyler ne bize: Bir öğretisi varsa, bunun canlı örneği kendisidir; çalışmayı sevmez, bunu da kanıtlar; hiçbir şeye sahip olmak istemediği gibi, özgürlüğünün koşulu olan yoksulluğunu geliştirir. Düşüncesi varlığı, varlığı düşüncesi içinde erir. Her şeyden yoksundur, salt kendisidir, direnir: Sonsuzluğu doğrudan doğruya yaşamak günü gününe yaşamaktır. Zaten bu yüzden, ona göre, başkaları bir yanılsamaya tıkılıp kalmıştır. Dilenci her ne kadar başkalarına bağımlı olsa da, öcünü onları yakından gözlemleyerek alır, “yüce” duyguların iç yüzünü çok iyi bilir! Az bulunur bir nitelikteki tembelliğidir, bir enayiler ve aptallar dünyasında yolunu şaşırmış, gerçekten “kurtulmuş” bir kişiye dönüştüren onu. Vazgeçiş hakkında sizin anlaşılmaz yapıtlarınızın çoğundan daha çok şey bilir. Buna inanmanız için sadece sokağa çıkmalısınız… Ama hayır! Siz dilenciliği öven metinleri tercih edersiniz. Derin düşüncelerinizden hiçbir pratik sonuç çıkmadığına göre, son sokak serserisinin sizden daha iyi olmasına şaşılmayacaktır. Hem hakikatlerine hem de sarayına bağlı bir Buda düşünülebilir mi? Hem “kurtulmuş” hem de mülk sahibi olunmaz. Yalanın yayılmasına, sözde “kurtuluş”larını ortaya dökenlere, kendi ilkelerinden doğmayan bir öğretiyle bu yalanı destekleyenlere isyan ediyorum. Onların maskesini düşürmeli, onları tırmandıkları basamaktan indirip âleme rezil etmeli! Bu, hiç kimsenin ilgisiz kalmaması gereken bir savaşımdır. Çünkü vicdanı çok rahat olanların, huzur içinde yaşayıp ölmelerine, ne pahasına olursa olsun, engel olmak gerekiyor.

Emil Michel Cioran
Var Olma Eğilimi
Metis Yayınları
Çeviren: Kenan Sarıalioğlu
sayfa 9-13

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro