Çapo’nun Öyküleri: (1) Kavakların Gölgesi – Mehmet Ercan

Çapo?yla tarlalarımız yan yanaydı. Yıllardır bu konuda Çapo?yla aramızda hiçbir sorun yaşanmamıştı. Çapo?nun çok ters bir adam olduğunu söylemişlerse de, ben o güne kadar kendisinden hiçbir kötülük görmemiştim. Ta ki ben tarlamın etrafına kavak fidanları dikene kadar. Yıllardır kuru, düz, boş arazimize yaz geldiğinde, altında serinleyecek bir gölge bulamazdık. Ben de bunun için hem tarlamın boş yanlarını değerlendirmek, hem de yaz geldiğinde gölgesinde dinlenecek bir serinlik bulmak için böyle bir şeye başvurmuştum. Bunun için gerekli yerlere dilekçeyle başvurarak, iki yüz kavak fidanı almayı başarmıştım. Büyük bir emek ve çaba harcayarak, gerektiği derinlikte çukurlar açmış; onları özenle yerine dikmiştim.
Kavak fidanları, iki yıl içinde yağan yağmurların etkisiyle, iyice boylanmışlardı. Köyümüzün tarihinde ilk defa bir değişiklik yapmıştım. Bu durum köylüler arasında büyük tartışmalara neden olmuş, kimi köylüler bana hak verirken, kimileriyse tersini savunuyorlardı.
Bu tartışmalar Çapo?nun Almanya?dan gelmesiyle değişik bir yola girdi. Çapo köye gelir gelmez, olanları öğrenmiş; tarlasını görmeye gitmişti. Gördüklerinden memnun olacağına, soluğu savcılıkta almıştı. Gerekçesi çok komikti. Şikayet dilekçesinde, kavak ağaçlarımın gölgesinin kendi tarlasının sınırına tecavüz ettiğini söylüyordu. Savcı bile böyle bir gerekçeye anlam verememiş; Çapo?ya : ? Böyle bir suçlama olamaz ? demişse de, Çapo?ya bunu bir türlü anlatamamıştı. Savcı: ? Peki bu kavaklar o adamın tarlasının sınırları içinde mi? ? diye sorduğunda; Çapo ? evet efendim ? diye yanıtlıyor. Savcı bunun üzerine; ? Bu konuda yapabileceğim bir şey yok ? diyorsa da, Çapo davasında ısrarını sürdürüyor. Savcının da fazla yapabileceği bir şeyi olmadığından, dava dilekçesini imzalıyor. Dava günü daha sonra bizlere tebliğ edilecekti.
Bu olay köyde duyulur duyulmaz, herkesin ağzına sakız olmuştuk. Herkes kendine göre çiğniyordu. Kimi evirip çeviriyor, balon haline getirip patlatıyor; kimi köylülerse uzatarak sündürdükçe sündürüyorlardı. Velhasıl kim ne derse desin, sonunda Çapo?nun yüzünden milletin ağzına düşmüştüm.
Nereye çıksam bu olay bana soruluyordu. Kahvede, bakkalda, yolda, belde kim beni görse bu olayın nasıl olduğunu soruyor; ben de ister istemez bu soruları yanıtlamak zorunda kalıyordum. Sonunda bu olay öyle bir hal aldı ki; evden çıkmaz olmuştum. Herkes şaka yollu ? seni tecavüzcü seni ? diyordu bana.?Gider Çapo?nun tarlasına ağaçlarının gölgesiyle tecavüz edersin ha! ? diyorlardı.?Sen bilmiyor musun Çapo?nun kim olduğunu? Çapo?nun babası Şaban Ağa?nın , bir hâkimi böyle davalardan dolayı, kalp krizi geçirterek öbür dünyaya gönderdiğini; birini ise yarı yoldan doktorların yardımıyla azrailin elinden zor kurtardıklarını duymadın mı? ? diyorlardı. Ve yüzüme baka baka kıs kıs gülüyorlardı.
Ben Çapo?nun kim olduğunu anlamıştım anlamasına ya; kendimi şimdi ondan bir türlü kurtaramıyordum. Görünüşte de kurtulmam da pek mümkün görülmüyordu.
Dava günü geldiğinde, hepimiz mahkemenin kapısında hazır ve nazır bir şekilde bekliyorduk. Çapo iki yüz milyon vererek bir de avukat tutmuştu. Bizleri mahkeme salonuna aldıklarında, bu davanın tek celsede biteceğini sanı-yordum. Fakat mahkeme salonundan çıkarken, bu davanın öyle bir, iki celsede sona eremeyeceğine inanmaya başlamıştım bile. Çapo mahkemede kendisini öyle bir savunuyordu ki; gören de benim (ayıptır söylemesi) karısına ya da kızına tecavüz ettiğimi sanırdı.
O zaman nasıl bir hasımla karşı karşıya olduğumu anlamaya başlamıştım. Fakat dönüşü olmayan bir yola girmiştim ve artık dönmek de mümkün görülmüyordu. Hâkim bile bu davaya şaşırmıştı. Gene de avukatın isteğiyle, gereken incelemenin ve keşfin yapılması için, davayı ileri bir tarihe atmaktan başka bir yol bulamamıştı. Hâkim, belki de hayatında ilk defa böyle bir dava görüyordu. Kendisi için unutamayacağı bir deneyim olacağından adım gibi emin-dim. Çapo sakız gibi hem bana, hem de mahkemeye yapışmıştı. Ne ben, ne de mahkeme kendimizi Çapo?dan kurtaramıyorduk. İnsanın çaresizliğine tanık olmuşuzdur, fakat bir hâkimin bu kadar çaresizliğine hiç tanık olmamıştım. Hâkim de Çapo?nun kim olduğunu çok iyi anlamıştı; ama yapabileceği bir şey yoktu. Kanuna uymak zorundaydı.
Mahkeme tarafından gereken keşif yapılmış; bizler de davanın ikinci duruşmasında bulunmak üzere, adliye koridorunda hazır bekliyorduk. Bu sefer duruşmada her şeyin biteceğini umuyordum. Fakat gene beklediğim karar çıkmamıştı. Çapo bu seferde mahkemeden kavaklarımın kesilmesini istiyordu. Çapo?nun avukatı da bu isteğe uyulmasını talep ediyordu. Hâkimin bile bu talebe canının sıkıldığı görülüyordu.
Sonunda hâkim dahi dayanamayıp: ? Niye ağaçlarını kesecekmiş kardeşim! Adamcağız kendi tarlasına kavak dikmiş sana ne! ? demek zorunda kaldı. Çapo hâkimin bu şekilde kendisine çıkışmasına çok sinirlenmişti. Hâkime tarafsızlık ilkesini çiğnediğini hatırlatarak; ? Reddi Hâkim ? isteğinde bulundu. Bu konuşma üzerine hâkim kıpkırmızı kesildi. Kızmamak, haykırmamak için kendisini zor tutuyordu. Sonunda hâkim ?Reddi Hâkim? isteğinin ? Reddine ? karar verdi. Ve mahkemeyi bir ay sonraya atarak, duruşmaya son verdi. Çapo bunun üzerine neye uğradığını şaşırmış bir vaziyette, kendisini adliye koridoruna attı. Telaşlı telaşlı bu durumu avukatıyla tartışıyordu. Avukatıysa onu sakinleştirmek ister gibi, hareketler yapıyordu.
Neyse konuyu fazla uzatmayalım. O gün bütün köy bizim duruşmayı ve Çapo?nun ? Reddi Hâkim ? isteğini konuşuyordu. Gene dillerde türkü, ellerde desmal (*) olmuştuk. Böylece hayatımın en büyük deneyimini yaşamış oluyordum. Ama ne deneyim. Dostlara keder, düşmana şenlik bir deneydi.
Derken efendim, sonunda Çapo?nun izini dolduğu için Almanya?ya döndü. Mahkeme işine artık sadece ve sadece avukatı bakacaktı. Çapo?nun gitmesi beni öylesine sevindirmişti ki; ölmüş rahmetli dedem mezarından kalkıp gelse bu kadar sevinmezdim.
Kalkıp bu gidişin şerefine alelacele, bizim anlı, şanlı ve de gamlı Çil Horozun kanına girdim. Sonunda bütün olanlar bizim garip Çil Horozun başına patlamıştı. O akşam, hem Çil Horozunun etinin bende yarattığı rehavet; hem de Çapo?nun gitmesinden dolayı duyduğum sevinçten olmalı ki, akşam hanımla halvet olduktan sonra deliksiz bir uyku çektim. Artık keyfime diyecek yoktu. Çapo?suz iki yıl geçirecektim. Ne büyük bir mutluluktu yarabbi. Düşünmesi bile insana mutluluk veriyordu.
Sabah olunca bir güzel yıkandım. En güzel elbisemi giyerek, kahvehaneye gittim. Kahveye bir girişim vardı ki sormayın. Gören beni bu köyün on bin dönümlük toprak ağası sanırdı. Ufak tefek sataşmalara aldırmadan, gelen kahvemi höpürdete höpürdete içtim.
Sonra da bizim kır eşeği semerleyip, sevgili kavaklarımı görmeye gittim. Kavaklar da inadına, düşmanı çatlatırcasına büyüdükçe büyümüşlerdi. Gidip gölgelerine oturdum. Heybemde getirdiğim öteberiyi çıkarıp, afiyetle yedim.
Fakat davamız sürüyordu. Üçüncü duruşmaya gittiğimde, davaya devam kararı verilince çok şaşırmıştım. Sonra mı? Sonra davaya bir daha katılmadım.
Ta ki Çapo iki yıl sonra Almanya?dan tekrar dönünceye kadar. Çapo?nun dönüşüyle eski yaramız yeniden deşilmişti. Fakat davanın iki yıl geçmesine rağmen bitmediğini öğrenince âdete şok olmuştum.
Çapo?da bu durumu öğrenince ilk iş olarak, avukatını azil etmişti. Yeni bir avukat tutmuştu. Yeni avukata da beş yüz milyon ödemişti. Yeni avukat davayı sona erdirmişti erdirmesine amma, mahkeme Çapo?nun haksız olduğuna karar vermişti.
Davanın sonucunu öğrenen Çapo; kudurmuş deli danalar gibi tepiniyordu. Önüne geleni itiyor, haksızlığa uğradığını avukatına söylüyordu. Yeni avukatıysa onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Avukat dava sonucuna itiraz haklarının olduğunu söylüyordu Çapo?ya. ? Daha bu işin temyiz yolu var ? diyordu. Çapo ise avukatından ne gerekiyorsa yapmasını istiyordu.? O ağaçların kesilmesini istiyorum o kadar! ? dediğini duyuyordum. Avukatsa elinden geleni yapacağını söylüyordu. Ben davanın duruşmalarına gelip, gitmekten usanmıştım. Oysa Çapo kazanamayacağı bir davaya milyonlar harcamaya çekinmiyordu. Çapo çok tuhaf bir adamdı. O da gelip, bula bula benim gibi garibi bulmuş-tu.
Nedendir bilinmez; Çapo?nun bu sefer ki izni çok kısa sürmüştü. Ardından bir sürü soru işaretleri bırakarak Almanya?ya dönmüştü. İki yıl sürecek huzurlu bir yaşama yeniden başlayacaktım. Artık davayı tamamen unutmuştum. Ağaçlarımla ilgileniyordum. Ağaçlarımsa serpildikçe serpilmişlerdi. Eğer hasadını sağ salim kaldırıp, satabilirsem; elime yüklü bir para geçecekti.
Aradan dört koca yıl geçmiş; Çapo gene izne gelmişti. Bu arada Çapo?nun tuttuğu avukat, sizlere ömür ? öbür dünyalık? olmuştu. Bürosu kapanmış, dava dosyaları çoktan ateşin alevden dişleri arasında küle dönmüşlerdi. Küle dönen dosyalar arasında, Çapo?nun dosyası da vardı. Bunu da duyunca bu işin artık kesin olarak sona ereceğine inanmaya başlamıştım. Dosya kül olduğuna göre, ?Çapo ne yapabilirdi ki? ? diyordum kendi kendime. Fakat gene yanılmıştım. Çapo izne gelir gelmez, gene bana bir çalım atmış, gidip yeni bir avukat daha tutmuştu. Yeni avukat adliye arşivinden Çapo?nun dosyasını bulup çıkarmayı başarmıştı. Rahmetlik olan eski avukatı dosyayı temyize göndermiş; fakat ömrü yetmediğinden yargıtay aşamasını izleyememişti. Sonunda Çapo ve avukat, büyük bir çaba harcayarak,-yargıtay arşivinde unutulmuş olan dosyayı çıkardılar. Dosyanın incelenmesi sağlanmış, dava yargıtayda karara bağlanmıştı. Fakat yargıtayın kararı da, Çapo?nun aleyhineydi.
Bu sonucu öğrenen Çapo; kafası kesilmiş tavuklar gibi çırpınıp duruyordu. Deli danalar gibi tepiniyor; ağzından hırlamalara benzer sesler çıkarıyordu. ? Türkiye?de adaletin olmadığını, bu yüzden devamlı batılı ülkeler tarafından, insan haklarını çiğnemekle suçlandığını ? söylüyordu. ? Kendi hakkının yendiğini ? tekrarlayıp duruyordu.? Bunun için Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde devamlı suçlu bulunuyor ? diyordu.
Çapo?nun son avukatı çok uyanık birsiydi. Çapo?yu iyi tahlil etmişti. Müvekkilinin paralı olduğunu bildiğinden; ? bu davayı kazanmak istiyorsan, kesenin ağzını açacaksın? demiş; Çapo?ya. Oda: ? Yeter ki bana bir yol göster, sana istediğin parayı veririm? diyor heyecanla. Bunun üzerine avukatı ; ? bu davayı AİHM?e götüreceğini ? diyor. Yalnız bu davayı savunabilmesi için beş bin Mark istemiş. Çapo düşünmeden ? evet ? demiş.
Bunları duyduğumda başımdan aşağı kaynar sular döküldü. İnanmamıştım ama doğruydu. ? Allah insanları Çapo gibilerinin hışmından korusu ? demekten başka bir şey diyememiştim.
Sonunda bizim ? Kavak Davasına ? Avrupa yolları gözükmeye başlamıştı. Köyde bunu duyan herkes Çapo?nun evine gidip,? geçmiş olsun ? diyordu. Çapo; ? o kavakları mutlaka söktüreceğim, göreceksiniz ? diyordu konuklarına. Köylülerden bir kısmı; ? bırak artık bu işin arkasını, bütün mahkemeleri kaybettin. Boşuna uğraşıyorsun. Yeter masraf etme. Paralarına yazık ediyorsun. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu davayı kabul etmez. Avukatın seni kandırıyor gel vazgeç bu inattan gardaşlık ? demişlerse de; bunu bir türlü Çapo?ya kabul ettirememişlerdi. Çapo: ? Dediğim dedik, çaldığım düdük ? dercesine bildiğini tekrarlamaya devam ediyordu.
Her şehrin, her ilçenin, her köyün bir özelliği vardır. Örneğin: Ankara keçisiyle, Van kedisiyle, Mengen aşçısıyla, Akşehir Nasrettin?iyle nasıl ünlüyse; bizim köy de Çapo?suyla ünlüydü. En azından şimdilik dünyaca tanınmamış olsa dahi; yakında herkeslerce tanınacağına adım gibi emindim. Belki de o zaman Çapo?nun evi müze halin getirilirdi. Köylülerimiz ? rahmetlinin sağken değerini bilemedik, bari şimdi evini ziyaret ederek, kendisine saygılarımızı sunalım? diyebilirlerdi. Fakat şimdilik köyümüzün adını ? Rezil -Rüsva ? etmekten başka bir şey yapmıyordu. Çünkü ; bu dava durumu, civar köylerce duyulmuş; köyümüzün kahvehanesi bu köylerden gelenlerle dolmuştu. Sizin anlayacağınız bizim ? Kavak Davası ? kahveci Uso?ya yaramıştı. Duyduğuma göre günde sekiz yüz ile bin bardak çay satıyormuş. Boşuna dememişler: ? Kimi eker, kimi biçer ? diye. Ben davanın cefasını çekerken, Uso ise parasını topluyordu. Ne yaparsın ki, bu yuvarlak kıçlı dünyanın işleri böyledir.
Neyse gene lafı uzatmadan, hikayemi anlatmaya devam edeyim. Bizim ? Kavak Davası ? sonunda AİHM?e gitmişti. Köylülerin her türlü ricası da bir işe yaramamıştı. Çapo yine bildiğini yapmıştı.
Gelelim benim kavakların durumuna. Kavaklar aradan geçen on yıldan fazla bir zaman sonra, artık kesilme aşamasına gelmişlerdi. Bu arada şunu hemen belirteyim. Çapo, AİHM işini yoluna koyduktan sonra, Almanya?ya geri döndü. Artık kavaklarımı rahatlıkla kesip, satabilirdim. Fakat talihsizlik o sene yakama yapışmış, bir türlü beni bırakmıyordu.
Önce sevgili eşim ağır bir şekilde hastalandı. Ardından o iyileşti, bu sefer de ?üzerinize afiyet ? ben hastalandım. Derken o sene kesim sezonunu kaçırdım.
Ertesi sene bir kereste tüccarıyla anlaşarak, kavakların hepsini kestirdim. Elime beklediğimden fazla para geçmişti. Artık durumum düzelmiş, keyfim yerine gelmişti. Gene de zaman zaman Çapo?yu düşündükçe, boğazıma bir şeyler takılmıyor değildi. Görünüşe bakılırsa, şimdilik her şey yolunda görünüyordu.
Yazın gelmesiyle birlikte, bütün Avrupa?da çalışan işçiler gibi, Çapo?da yıllık izne gelmişti. Onun gelişinden rahatsız olmam için bir neden yoktu.
O gün kahvede arkadaşlarla okey oynuyordum. Çapo?nun hışımla kahveye girdiğini görünce, kalbim küt küt atmaya başlamıştı. Korktuğum başıma gelmişti. Çapo hızla bana doğru geliyordu. Öfkeli bir boğa gibi, burun delikleri açılıp, kapanıyordu. Yüzünden düşen bin parçaydı. Yanıma gelip öfkeli bir şekilde; ? neden kavaklarını kestin korkak adam ! ? dedi. ? Tabi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin seni mahkum edeceğini anladın, onun için alelacele kestin değil mi? Fakat ne yaparsa yap, benden kurtulamazsın! ? diyordu. Bense onu yatıştırmaya çalışıyordum. Bu durumu gören köylüler aramıza girerek; kavga çıkmasını önlediler. Kavga edemeyeceğimi anlayan Çapo, tehditvari el, kol hareketleri yaparak kahveden çıkıp gitti. Davamızın üzerinden yıllar geçmiş, fakat Çapo?dan bir türlü kurtulamıyordum.
Onu dövmem de hiçbir işe yaramazdı. Çünkü onlarca yıl sürecek yeni bir davaya neden olurdum. Kendimi eski davadan kurtarmamışken, yeni bir davayı kaldıracak durumda değildim. Bunun için köyümüzde herkes Çapo?dan uzak durmaya çalışırdı. Ondan korktukları için değil, ona bulaşmamak için bunu yaparlardı. Çünkü Çapo?ya selam veren borçlu çıkardı. Hani bir cet sözü: ? Körle yatan şaşı kalkar ? der ya? Bu söz bile Çapo için az sayılırdı. Çünkü Çapo?yla yatan mahkemede kalkardı. Bunu da hiç bir köylü istemezdi.
Çapo?yla aramızda geçen bu olaydan sonra, bir hafta boyunca köyümüz rutin yaşamına dönmüştü. Köylü erkekler koyun, kuzu işleriyle uğraşırken, köylü kadınlarsa, sümüklü çocuklarının haşarılıklarının üstesinden gelmeye çalışıyorlardı. Kahvehanemiz sabah doluyor, öğleyin yemek molası verdikten sonra, akşam tekrar tıklım tıklım doluyordu.
O gün köylülerimizden Ramo?nun ineği eve dönmemiş, bunun üzerine Ramo ve kardeşleri atlarına atlayıp ineği aramaya gitmişlerdi. Döndüklerinde yüzleri sirke küpüne dönmüştü. Çünkü aç kurtlar Ramo?nun sevgili ineğinin işini çoktan bitirmişlerdi. Ve Ramo?ya ineğini tanıması için, kafasından başka bir şey bırakmamışlardı. Zaten Ramo?da bu cansız kelleyi atının terkisine alarak köye dönmüştü. Ramo?nun cinleri üzerindeydi. Kendisine ? geçmiş olsun ? demeye gelen köylülere; ? kurtlardan mutlaka bunun hesabını soracağım, ineğimin intikamını onlardan alacağım. Onlara Ramo?nun kim olduğunu göstereceğim ? diyordu.
Nihayet dediğini yapmıştı. Nerden bulduysa siyanür zehri bulmuş, bu zehri inekten geriye kalan kemiklere dökmüş, ertesi gün ineğinin kemiklerinin yanında iki kurt, üç tilki ruhlarını siyanüre teslim etmişlerdi. Böylece Ramo dediğini yapmış, kurtlardan intikamını almıştı.
Ölü hayvanları at arabasına bindirmiş, köye getirmişti. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla köyün içinde dolaştırıyordu.
Fakat köyümüzde en büyük şamata iki gün sonra yaşanacaktı. Çapo?nun avukatı kendisini aramış, köye geleceğini haber vermişti. Bu haber kısa bir süre içinde köyde rüzgâr hızıyla yayılmış, köyde duymayan kalmamıştı.
Avukat öğleyin saat on ikiye doğru köye gelmiş, köylüler onu kahvehaneye buyur etmiş, avukatta bu teklifi kırmayıp, köylülerin kendisine ikram ettiği tavşankanı çayı içmeyi kabul etmişti. Çapo?nun avukatın kahvede olduğundan haberi yoktu.
Birini gönderip Çapo?yu çağırttılar.
Çapo giden haberciden önce kahvehaneye damlamıştı. Çapo?nun bu çabukluğu, kahvehanede bulunan herkesi şaşırtmıştı. Bu arada kahvehanede masalar birleştirilmiş, herkes avukatın ağzından çıkacak sözlere kilitlenmişti. Okey oyunu hastaları bile, oyunlarını yarıda keserek, avukatın bulunduğu kalabalığa katılmışlardı. Bu an köyümüz için tarihi bir andı. Avukat AİHM?e giden ? Kavak Davasının ? sonucunu açıklayacaktı. Herkes pürdikkat kesilmiş, avukatın konuşmasını bekliyordu. Fakat avukat nedense konuşmak istemez görünüyordu. En son Çapo dayanamayıp avukata patladı.? Konuş be adam! Benim kalbime mi indireceksin! Konuş ne diyeceksen de! Yoksa düşüp bayılacağım !? dedi. Avukat büyük bir sıkıntı içindeydi. Konuşmaya nasıl başlayacağını, bir türlü kestiremiyordu.
Sonra ağır ağır ayağa kalktı. Çapo?dan yana dönerek:? Maalesef Çapo Ağa mahkeme, davamızı reddetti ? dedi. Çapo beyninden vurulmuşa döndü. Dili tutulmuş, bir türlü konuşamıyordu. Kanadı koparılmış kuşlar gibi çırpınıyor, bilinçsizce, yeri eşeleyen atlar gibi ayağını yere vuruyordu. Çapo?dan ses soluk çıkmadığını gören köylülerden biri, Çapo?nun yüzüne okkalı bir şamar aşk etti. Bunun üzerine Çapo?nun dili çözüldü. Dilinin çözülmesiyle Çapo?nun küfür bombardımanı da başlamış oldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine demediğini bırakmıyordu. Avrupalıların ne din-sizliğini bırakıyordu ne de kafirliğini. Bu küfür bombardımanı on dakika kadar sürdü. Çapo?nun biraz sakinleştiği bir sırada; köyümüzde Yırtık Mızo olarak bilinen, Mustafa Çapraz Çapo?nun yanına gitti; elini Çapo?nun omuzuna koydu. Çapo bu duruma şaşırmıştı. Çünkü Çapo?nun Yırtık Mızo?yla herhangi bir samimiyeti yoktu. Mızo köylülere dönerek, o bilinen kısa ve özlü nutuklarından birini çekmeye başladı: ? Sevgili köylü kardeşlerim ? dedi. ? Bildiğiniz gibi canımız, ciğerimiz Çapo Ağamız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, büyük bir haksızlığa uğramış bulunmaktadır. Benim kendisine ve avukatına bir önerim var, davayı Lahey Adalet Divanına götürmelerini öneriyorum. Sizler bu önerime ne dİyorsunuz? ? deyince; kahvehanede kahkaha tufanı kopmuştu. Herkes katıla katıla gülüyordu. Hatta bazıları gülme-nin dozunu kaçırmış olacaklar ki; tıkanarak boğulma tehlikesi dahi geçirmişlerdi. Düştüğü komik durumu gören Çapo, çıldırmış gibiydi. Kahvedekilere, Yırtık Mızo?ya ağzına ne geliyorsa söylüyordu. Ne ki Çapo kahvedekilere küfür ettik-çe, köylülerin kahkahaları daha da artıyordu. Bu kahkahalara en son Çapo?nun avukatı da katılmıştı. Çapo?nun artık yapabileceği bir şeyi yoktu. Öfkeyle ayaklarını yere vura vura kahvehaneden çıkıp gitti.

Kadınhanı Cezaevi/ 1999

(*) Desmal: Mendil.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro