Category Archives: Öyküler

“Ne çok acı var!” – Yılbaşı Ağacı ve Düğün – Fyodor Dostoyevski (Öykü)

Geçen gün bir düğün gördüm…Fakat hayır! Size bir yılbaşı çamından söz etsem daha iyi olacak. Düğün harikaydı. Çok beğendim. Fakat diğer olay daha da güzeldi. Düğünün neden yılbaşı çamını hatırlattığını bilmiyorum. Olay şöyle oldu:
Tam olarak beş yıl önce, yılbaşında iş dünyasının önemli bir adamının verdiği bir çocuk balosuna davet edildim. Çok tanıdığı, geniş bir çevresi ve gizli aşk entrikaları olan bir adamdı. Dolayısıyla, çocuk balosu sadece ebeveynlerin bir araya gelip, kendilerini ilgilendiren iş konuşmaları için masumane ve tesadüfi olarak düzenlenmiş gibiydi.

Sanço’nun Sabah Yürüyüşü – Haldun Taner (Öyküyü seslendiren: Rüştü Asyalı)

tiki tiki praf tiki tiki praf
Bir uyuşuma varmanın tadını çıkara çıkara güneşli kaldırımda yürüyor, arada bir etrafa bakmıyordu. Mutluluğunun tam olması için bunu yabancı bakışlarda okuması gerekli idi.
Yanlarından güle oynaya üç kız geçti. Onları kokularından tanıyordu. Devlet Konservatuvarının bale öğrencileri idiler. Hülya burs alıp Londra’ya gitmeden önce sık sık eve gelir, birlikte çalışırlardı. Uzaklaşan kızların ayak bileklerine baktı. Geceleri bu ayaklar da Hülya’nınkiler gibi bale figürü seklinde mi uyur acaba?

Cellat Fuchs Kent Halkına Nasıl Karıştı? ? Sevgi Soysal (sesli öykü)

Sevgi SoysalKentin ortasından kıvrıla kıvrıla kentin dışındaki sulara varan ırmak celladın evinin orda ikiye ayrılıyordu. Kentle ve ırmakla kesin bir sınırı vardı celladın evinin. Kentin bittiği yerdi bu ev. Kentin olabilecek en ırak noktası. 1400 yılından bu yana kent cellatlığım babadan oğula devreden Fuchs ailesi. Onlar kentin içinde oturmazlardı. Yasaktı bu. Kentin insanları arasına karışmaları da. Evlerinin önünden ırmağın bir kolu akardı. Celladın bahçesine girebilmek için ırmağın üstündeki özel köprüden geçmek gerekirdi. Kentin gözüpek çocukları

Sen sussan, kan konuşur – Ahmet Ümit

Faili meçhul bir cinayeti ancak resmin tümünü göz önünde bulundurarak çözebilirsiniz, kaçırdığınız en küçük detay, bir masumun yıllarca hapis yatmasına neden olabilir. Merter?de işlenen o meşum cinayet de az kalsın böyle sonuçlanacaktı… Cinayet mahalli, üç katlı bir tekstil atölyesinin ikinci katıydı. Genç kızın cansız bedeni, büyük ütü tezgâhının yanına düşmüştü. Makyajsız yüzüne savrulan siyah saçları, bal rengi gözlerinin birini tümüyle örtmüştü.
?Bıçakla öldürmüşler? diye açıkladı Zeynep. ?Ya da ona benzer kesici bir nesne. Nedense katil hep karın bölgesine saplamış bıçağı…?

Harami Mağarası’ndaki ceset – Ahmet Ümit

İri gövdesi mağaranın zeminine yayılmıştı. Yüzünün ön tarafı ezildiği için gözlerinin rengini kestirmek imkânsızdı. Bu türden vahşi manzaralarla defalarca karşılaşmış olmasına rağmen Ali bile yüzünü buruşturmadan bakamıyordu cesede. Ama Zeynep sanki ellerinin arasında cansız bir manken varmış gibi maktulün başını dikkatle incelemeyi sürdürüyordu.
?Çıpa benzeri sert bir cisimle vurmuşlar Başkomiserim,

Agatha Christie?nin sırrı! – Ahmet Ümit

Saat 12.00… Yer Pera Palas Oteli… Oda numarası 411… Cinayeti kim işledi? Agatha Christie?nin hayaletinin orada ne işi vardı? Ahmet Ümit Hürriyet Pazar için yazdı, M.K. Perker çizdi.
Loş ışıkta iyice koyulaşan kahverengi gözleri Agatha Christie?ye takılmıştı; sanki hapsedildiği çerçeveden fırlayıp kalbine bıçağı saplayan oymuş gibi alıngan bir ifadeyle bakıyordu siyah beyaz fotoğrafa.
?Hemen ölmüş? diye mırıldandı maktulü incelemekte olan Zeynep: ?Sanırım damarları kesilmiş.?

Köpeğe Kahkaha – Müslüm Kabadayı

Hamile olduğundan beri, her asansöre bindiğinde yüreği ağzına geliyordu. İneceği kata gelince sarsıntılı duran asansörde, eşine sarılıyordu. İyi ki sarılacağı bir insan vardı hayatında?
O sabah, mahallenin pazarına gitmek üzere evden çıktılar eşiyle; bindikleri asansör, zemin kata gelince gene sarsılmış, bu kez eşi onu sararak korumaya çalışmıştı. Bu, daha da hoşuna gitmişti Diyabijan?ın. İçinden akıp giden sarsıntı korkusunun yerini, karnında taşıdığı bebeğin tekmeleri alırken, eşinin sıcaklığıyla kendine gelmişti. Asansörün kapısı açılmasın istiyordu, bu sıcaklığın yaydığı sevgi dalgalarında kulaç atmayı geçiriyordu içinden. Birden kapının çekilmesiyle, bu büyüsü bozuluvermişti.

Çocukluğumun Bayramı ve Kırmızı Kunduram – Selma Sayar

Yıllar önce…
Her milliyetten, dinden ve sınıftan insanla beraber olmanın erincini yaşadığımız yıllardı. Doğduğum yerde yan komşularımız Hristiyandı. Onlar Noel ve Yumurta Bayramlarında bize ikramlarda bulunur, bizimkilerde Ramazan ya da Kurban?da. Bir Ermeni ailesi yaşardı evimizin karşısında. Onların da kendilerine ait gelenekleri vardı. Biraz daha ötedeki komşumuz, ateistti. Uzun süre onun neden dini bayramlarda büyüklerle beraber ibadetlerde yer almadığını anlamamıştım. Bu durumundan dolayı horlandığını, yalnızlaştırıldığını hiç görmedim. Kimsenin ne dinine, ne de diline karışılırdı.

Sanatçıların sesinden Aziz Nesin eserleri

Julide Kural – Damda Deli Var
Eda Çatalçam – Dayanın Yurttaşlarım
Onur Özaydın – Biz Adam Olmayız

Dinlemek için tıklayınız

Sürpriz Okur ? Semra Güney Eren

Yaz tatilinde bir arkadaş grubuyla, ülkenin belki de en sıcak yerine, serinlemeye gittik. Şu deniz tatili kadar saçma, kısır, anlamsız kaç eylem sayabilirsiniz bana? Öyle çok sevilir ki deniz tatili,sevmeyen de seviyor numarası yapmaya mahkum edilir. Sabah kahvaltı yapar, güneşin en dik geldiği saate kadar kar etmeye çalışırcasına yüzersin, öğle yemeğine gider, yorgun düşer uyursun, akşam dört gibi denize gidip güneşi uğurlayana kadar zavallı kolların seni su üzerinde tutmaya çalışır sonra kıçı yanmış tazı gibi yemeğe koşarsın.

Rüveyde – Semra Güney Eren

Bu topraktan, bu renkten, bu ruhtan olmadığımı benim hissediyor olmam bir yana bütün bakışlar zaten her şeyi anlamaya ve anlatmaya yetiyordu. Yatmam için verdikleri yer, evin en elverişsiz, kendimi kötü hissetmem için özellikle ayarlanmış yeriydi. Somyalar, sedirler hatta köy evi için oldukça lüks sayılabilecek koltuklar dururken yerde yatırılışım bu yüzdendi, ne için cezalandırıldığımı bilmeden cezamı çekiyordum işte. Evde toplam sekiz kişiydik, varlığım kalan yedi kişiye de dert olmuştu, içlerinde eritip görünmez kılma çabasından da geri kalmıyorlardı.

Yürek Çatlağı – Müslüm Kabadayı

Çömlekçi sırtındaki evlerinin balkonundan Ganita Burnu?na doğru süzülen bakışlarındaki nemi, o anda hiçbir şey ifade edemezdi. Sanki dipsiz bir uçurumda her tutunmaya çalıştığı çentiğin eline geldiği, aşağıya doğru çarpa çarpa indiği, her çıkıntıda bir organının takılı kaldığı, en çok da damar damar kabarmış acılı yüreğinin tutunacak hiçbir yer istemediği bir karmaşıklık içinde hissediyordu kendini. O anda dibe vurup da yükseleceği bir tutamak bulmaktan başka bir çaresinin kalmadığını düşünüyordu. İp inceldiği yerden kopmuştu.

Türkülerin Kelebeği – Müslüm Kabadayı

Balkonundan kırk yıldır karanfil ve güllerin sarktığı evin tahta bir sedirinde uzayan gecelerin ve sabahların ışığını alamayan gözlerin insanıydı Aşkar Mehmet. Ellisine merdiven dayadıktan sonra, bedenine sinen büyük yorgunluk ve çevresinden gördüğü vefasızlık, şeker ve tansiyonunu daha çok tetikledikçe iradesine hakim olamıyordu. İradesini yitirdikçe de hastalık onu esir almaya başlıyordu. Birkaç yıl içinde önce gözlerinin ferini, sonra da bedeninin direncini yitirmişti. Yitirmediği iki şeyi, sevdiği ve güvendiği herkese söylüyordu:

Vicdan Bülbülleri Nerede Öter? Müslüm Kabadayı

Gün ışımadan bostanı sulamak için, Gülgözü?nde soluğu almıştı Halalı Mücahittin. Sabahın serinliğinde şak şak ayrılmış sultani ile bostan incirinden birer tane koparıp kabuklarını soyarak dilinin üzerinde tadına varacak biçimde yuvarlayıp yedikten sonra, su kanalından yürümeye başladı. Suyun gözüne doğru ilerlerken, birden irkildi. Dönemeçteki defne çalılarının alt tarafına çömelmiş, ellerinde taşlarla kendisine bakan iki genci gördü. Üstlerindeki giysiler ve yüz biçimleri, yörenin insanına benzemiyordu. Üzerinde herhangi bir savunma aracı bulundurmadığına kızdı bir an. İki gencin, her an saldıracakmış gibi pusuda bekler hallerinden korkmuştu.

Çubuk Bükümü – Müslüm Kabadayı

Babam, büyük kardeşlerimi alarak pamuk toplamak üzere Çukurova?ya gitmişti. Annem, ben ve küçük kardeşim de köydeki işleri yapıyorduk.
İlkokulu bitirmiş, parasız yatılı sınavlarına girmiştim ama sonuçlar bir türlü adresimize bildirilmemişti. Annem haftada bir Antakya?ya gidiyor, İl Milli Eğitim Müdürlüğü?ndeki görevlilerin duyarsızlığı nedeniyle kavga edip geliyordu. Okulların açılmasına bir hafta kala, canı burnunda olan annem beni de yanına alarak Milli Eğitim Müdürünün odasına kadar çıkmıştı.