Aynaya Bakıyoruz – Ergün Doğan

Şu anda bana en korku veren şey,
belki de posta memurlarımızın yazgıları…
Ingeborg BACHMANN

Açık pencereden dolan rüzgarın tül perdeyi havalandırmasıyla belden yukarısı açık seçik görünmeye başlamış, onu suçüstü yakalayan ilk biz olmuştuk. Gerçi tülperdenin dalga dalga akarak tekrar kapanması yüzünden, onu görebildiğimiz bütün zaman, zarfı açtığı birkaç saniyeyle sınırlı kalmıştı, ama kentte kulaktan kulağa yayılan söylentinin asılsız olmadığını anlamamıza yetmişti bu.

devamını okumak için tıklayınız

Boşluk – Ergün Doğan

boşlukGülümü yaratacağım senin için. Hem de ne kadar elmas varsa deniz suyunda o kadar gülü, ne kadar yüzyıl varsa gök tozları içinde o kadar gülü, tek bir çocuk kafasında ne kadar düş olabilirse o kadar…
Louis ARAGON

devamını okumak için tıklayınız

Çoktan unutulanlarla çabucak unutulanlar günün birinde anılırlarsa… – Nazım Hikmet

Bir Fotoğrafçı Vitrini – Nazım Hikmet
Ne adını biliyordu, ne sanını duymuştu … Onu bir gün bir kıyıdan bir kıyıya işleyen vapurlardan birinin güvertesinde gördü.

Hava güneşliydi, deniz durgun. Güneş genç kızın altın saçlarında idi, deniz, gök gözlerinde.
O, ona baktı. .. Ona baktı o … Bu bakışma bir saniyelikti belki.
Delikanlıya bir yıl gibi geldi bu biricik saniyecik.

devamını okumak için tıklayınız

Bir Hoş Adam – Mihael Zoşçenko (çeviren: Nazım Hikmet)

Mihael ZoşçenkoDünyada en büyük kuvvet para kuvvetidir, derler. Laf. Saçma.
Bu ölümlü dünyada, paradan daha kuvvetli neler var da, iki gözüm neler var.
Durun size bir hikaye anlatayım. Bakalım, bana hak verir misiniz, vermez misiniz?
Bizim dairede, Reşat Enis isimli bir memur peyda oluverdi günün birinde. Dehşetli bir adamdı bu.

devamını okumak için tıklayınız

Şeker/siz gibi hayat – Başak Gündüz

Merhaba çocuklar, size anlatacağım bu hikaye çok güzel yeşilliklerle kaplı bir köyde geçiyor. Köylülerimiz kendi besinlerini kendileri üretiyorlar ve aynı zamanda hayvancılık yapıyorlar. Tatlı mı tatlı tonton mu tonton Melek Hanım’ın ise bir sürü sebze ve meyve bahçeleri var. Bir de yedi yaşında çok sevimli, iştahlı tonton bir kızı var. Bu köyde biraz kilolu olmak, o kişinin çok sağlıklı ve zengin olduğunu gösterir. Başak ise her gün harçlığını mutlaka markette harcar, her gün şekerli besinler, çikolatalar yer, yani sizin anlayacağınız abur cubura bayılır!

devamını okumak için tıklayınız

Son Posta – Ergün Doğan

Gözleri ipek kuşakla bağlı siyah bir kısrağın sırtında yol alan bir postacıyım ben. Gözleri bağlı, başka türlü yolunu bulamaz çünkü. Sufiye sorsan gönül gözü der. Cellada sual edecek olsan, kan görmemesi kendi çıkarınadır diyecektir. Ama ben kimseye el etmem, sual etmem kimseye. Postacıyım, bir menzilden diğerine kadar da ses etmem. Süleyman Peygamber miyim ki börtü böcekle konuşayım! Sukut altınsa çarçur edeyim hazinemi. Laf-ü güzafla saltanat süreyim şu cam kubbe altında!

devamını okumak için tıklayınız

Taş ve hançer – Ergün Doğan

Hiçbir yolculuk nedensiz değildir. Uzun ya da kısa fark etmez, gizli bir öğretinin nesilden nesile taşınması gibidir yolculuklarımız. Zaman aktıkça bu gizli öğretinin üzeri, sıra sıra katmanlarla örülür ve geriye yalnızca yolculuğun kendisi kalır. Öyle ya, bizler sırlarımızın ne kadarını biliyoruz! İçimizde büyüttüğümüz örüntüler hangi gizlerimizi saklıyor? Ve yollara düşerken, hangi gizil güçler ateşliyor derinlerimizdeki kavı?

devamını okumak için tıklayınız

Harfler – Ergün Doğan

klavyeBeyaz lotus çiçeğinin gölgesi vurmuş sazlığa. Uzaklardaki karlı tepelerin yamaçlarına değin uzanan gölün kımıltısız yüzeyinde yeşilimsi bir yaprak tabakası. Kıyıda sazlar ve açık kanatlarıyla yabani ördekler sıkışmışlar monitörün pırıltılı penceresine. Duvara asılı kafesten yayılan muhabbet kuşu bağırtıları bu donmuş hayatlara karışıyor. Renkleri alabildiğine canlı ve kusursuz… Uzantıları dışarı taşamayan ama bedenimde uç veren göz alıcı renkler.

devamını okumak için tıklayınız

Haritada Bir Nokta – Sait Faik Abasıyanık

sait faik abasıyanıkÇocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar… Robenson Kruzoe’yu okumuşumdur herhalde; unuttum gitti. Onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum. Romanlar yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum ama belki de o yüzdendir. Haritada ada görmeyeyim, içimdeki dostluklar, sevgiler, bir karıncalanmadır başlayıverir.

devamını okumak için tıklayınız

Düştü Çamura – Zafer Köse (Öykü)

– Günaydın

– Ooo, aleykümselâm. Gel buyur. Bu başıma gelenlerin güzel tarafı da var; sık görüşmeye başladık.

– Dışardakiler, köydekiler iyi. Selam gönderdiler. Karşı tarafla da işler yolunda.

– Daha öğrenciyken başlamıştın bizi ihmal etmeye. Ama iyi ki büyük okulları bitirip avukat oldun. İşimiz düşünce sana güvenebilirmişiz demek.

devamını okumak için tıklayınız

Küçük Bayram – Zafer Köse

Sevgili Abilerim, Ablalarım,

iki çocuk Sizler, kitap okuyan, düşünen insanlarmışsınız. Buralarda dolaşan, şu masalarda oturanlardan biraz farklıymışsınız.

Tamam, elimle işaret yapmadan konuşacağım. Bu abi, bana şu küçük cihazı uzatıp konuşmaya başlamamı söylemeden önce anlatmıştı. Siz beni göremeyecekmişsiniz. Ama sesimi duyacakmışsınız. Sözlerimi bu cihazın içinde saklayabiliyormuş abi, sonra da size gönderebiliyormuş.

devamını okumak için tıklayınız

Albüm (öykü) – Anton Çehov

Amirallik bayrak direği gibi zayıf, ince yapılı memur Kraterov, ileriye doğru yürüdü, Jmıhov?a dönerek:
– Ekselans, dedi! Uzun yıllardır süregelen amirliğinizden, babaca öğütlerinizden tüm kalbimizle duygulanarak?
Zakusin;
– On yıldan fazla bir zaman içinde, diye fısıldadı.

devamını okumak için tıklayınız

Savaş Tutsakları – Mihail Aleksandroviç Şolohov

Tabur Paris’te kamyonlara yüklenip doğuya aktarıldı. Fransa’dan yağmaladıklarını yanlarında götürüyorlardı. Fransız şarabı ve Fransız arabası.
Minsk’ten cepheye yaya yürüyüşe geçtiler, petrol kıtlığı yüzünden kamyonlarını Minsk’te bırakmaları gerekti çünkü. Alman ordularının utkularından ve Fransız şarabından esrimiş olarak Belorusya yolları boyunca yürüdüler. Kolyenlerini kıvırmış, yaka düğmelerini açmışlardı. Çelik miğferleri palaskalarından sarkıyordu; çıplak, yağız başları yaban Rusya’nın narin güneşinde ve ılık yellerinde kurudu. Cep şişelerinde şarapları vardı daha. Askerleri yakılmış Sovyet köylerinden cesaretli adımlarla yürüdüler. Küstah alay şarkılarındaki Fransız kızı Jeanne, yalnızca Almanlar Parise girdikleri zaman ilk kez gerçek askerler görmüş,

devamını okumak için tıklayınız

Görünen Köyün Kılavuzu – Nejdet Evren

Bilge dedikleri kişinin kendilerine görünen köyü görünür kılması amacıyla bir zamanlar tarihin ve zamanın akmadığı bir yerde görünen köye kılavuz seçmişler. Etrafına toplaşmışlar. Kılavuz her yönden çevresine bakınmış ve dönmüş demiş ki;
-ben, hiçbir şey göremiyorum, demiş
Çevresindekiler şaşkınlık içersinde;
-nasıl olur da kos-kocaman köyü göremiyorsun diye serzenişte bulunmuşlar.
Kılavuz bu kere elini kaşlarının üzerinde siper ederek ufuk çizgisine doğru uzun uzun bakmış ve
-şimdi gördüm diye bir çığlık atmış,

devamını okumak için tıklayınız

Güzel ev (n)için… Müslüm Kabadayı

Merdivenlerden zincir sesi geliyordu. Zincirle bağlı Toraman’ın derin derin inlemesini duyunca yatağından fırladı. Perdeyi aralayıp dışarı baktığında henüz alacakaranlıktı. Köpeğin üst basamaktan alta, alttan üste doğru çırpınarak gidip geldiğini, dikkatli bakınca fark etti. Her gün etle beslenen ve çevreye duyarlı çok iyi eğitilmiş hayvanın huysuzluğu, hayra alamet değildi. Yayladağı’na giden asfalt yola doğru kulaklarını dikerek baktığını görünce Toraman’ın, yol tarafındaki pencereye yöneldi. Usulca perdeyi aralayıp yolu gözetlediğinde, askeri araçlarla lüks cipler arasında kucaklarında ve omuzlarında yüklerle gidip gelen insan siluetlerini fark etti. İçi ürperdi, ayakları titredi. Ses çıkarmadan solundaki koltuğa çöktü.

devamını okumak için tıklayınız

Koji Yamamura’ dan Franz Kafka ‘nın Köy Hekimi öyküsünün kısa filmi

Japon yönetmen Koji Yamamura?nın 2007 Ottowa Uluslararası Animasyon Festivali?nden Büyük Ödül ile dönen ve gösterime girdiği birçok festivalde de ödül alan 21 dakikalık animasyonudur. Franz Kafka?nın ?Ein Landarzt? adlı kısa öyküsünden esinlenilmiştir. Bir kasabada gözden ırak ve yoksul bir yaşam süren doktorun içinde bulunduğu çaresizlik, karlı ve soğuk bir gecede başına gelen uğursuzluklarla ve bir doktor olarak sahip olduğu en önemli yeteneğini de kaybetmesiyle birlikte artık onun kaderi olur.Yönetmen, Kafka?nın bu kısacık öyküsünü bohem bir havada işleyerek bizi de doktorun içinde bulunduğu çıkmaza sürükler.

devamını okumak için tıklayınız

Yola Düşmek ? Franz Kafka

Derhal ahırdan atımı getirmelerini emrettim. Uşak emirlerimi anlamadı. Bu yüzden ahıra ben kendim gittim, eyeri atın üzerine attım ve bağladım. Uzaktan bir trompet sesi duyuluyordu, uşağa bu sesin ne manaya geldiğini sordum. Uşak hiçbir şey bilmiyordu, zaten hiçbir şey de duymuyordu. Tam bahçe kapısında yolumu kesti ve:

– Nereye gidiyorsunuz patron?, diye sordu.

– Bilmiyorum, -dedim- yalnızca buradan dışarı çıkmak istiyorum, yalnızca buradan dışarıya. Yeter ki, buradan dışarı olsun, amacıma ulaşmamın tek yolu bu.

– Yani amacınızın ne olduğunu biliyor musunuz?, diye sordu.

devamını okumak için tıklayınız

Hile ? Anton Çehov

Eskiden, İngiltere?de ölüm cezasına mahkûm edilen suçluların, kendilerini anatomicilere ve fizyologlara kadavra olarak satma hakları varmış. Bu şekilde elde edilen parayı kimi içkiye yatırır kimi de ailesine bırakırmış. Bu mahkûmlardan korkunç bir cinayetten ceza alan biri, bir tıp doktoruna haber göndermiş ve uzun ve bıktırıcı bir pazarlığın ardından, kendisini iki Gineye satmış. Ama doktordan parayı alır almaz, birden kahkahalarla gülmeye başlamış.

– Niye gülüyorsunuz?, -diye somuş doktor şaşkınlıkla.

devamını okumak için tıklayınız

Adana Tutuşsun Ucundan – Ahmet Büke

“Dün, 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü idi. Türkiye’de resmi rakamlara göre 8 milyon 397 çocuk işçi var. Bu bilinen ve kayıtlara yansıyan bir sayı. Bir de kayıtlarda ?görünmeyen? çocuk işçiler var. Çocuk işçilerden sadece birisinin hikayesini Ahmet Büke’nin kaleminden sizlere sunuyoruz.”
Çağlar Mirik

ADANA TUTUŞSUN UCUNDAN

Adanalı çocuk işçi Ahmet?e
Çakmak çakmak bir gök vardı tepemizde. İki bodur zeytinin

devamını okumak için tıklayınız

?Kuşlar, öldüklerinde sadece düşerler. Ama sen…? Andrea Bajani

Soma cinayetinin ardından, yeni taşeron yasalarıyla işçi güvenliğinin daha da geriletilmesi söz konusuyken, bu sayıda sizlerle bir işçi ölümü hikâyesi paylaşıyoruz. Hikâyemiz İtalya?da geçiyor ve 2008 yılında İşçilikten Ölmek adındaki derlemede yer almış.

Hikâyenin orijinal ismi ?Tanto Si Doveva?, neoliberal dünyada işçi ölümleriyle ilgili hemen her dilde bir karşılığı bulunduğu kesin olan ?olur böyle şeyler? yüzsüzlüğünün

devamını okumak için tıklayınız