Ruhu fırtınalı, bir yalnız adam: Tanpınar – Elif Şahin Hamidi

Ölümünden yaklaşık on yıl sonra yeniden okunmaya başlanan, geç de olsa fikirleri ve eserleri üzerine tartışılan Tanpınar’ın aydaki suretine şahit olmak, ayın yüzeyine karınca silsilesi gibi dizilmiş eski Türkçe satırların sırrına ermek istiyorsanız Nazlı Eray’ın son romanına buyurun.

Tıpkı Kafka gibi kıymet-i harbiyesi sonradan anlaşılanlar tayfasından biri Ahmet Hamdi Tanpınar. Hani en yakın arkadaşlarının bile pek ciddiye almadığı nam-ı diğer Kırtipil Hamdi. Evet, bu lakabı ona en yakın dostlarından biri olan Nurullah Ataç takmış. Çünkü kılığına kıyafetine pek özen göstermeyen, beş parasız, sıradan biri Ahmet Hamdi… Pardösüsünün yakası biraz kirli, pabuçları tozlu, kısa boylu ve de çirkince; ama güzel kadınlara düşkün… Hep yoksulluk, hep çaresizlik içinde… Hastalıktan kurtulamıyor hiç… Zor bir hayat… Çokça karamsar ama bir o kadar da yaşamaya sevdalı; Paris’e gitmek en büyük arzusu… Bir gözü güler, bir gözü ağlar… Romanlara konu olacak, ilgi çekici bir kişilik, huzursuz bir hayat hikâyesi…

Korku filmlerinden fırlamış bir roman: Tehlikeli yakınlaşma

Jenn Ashworth’e Betty Trask ödülü kazandıran ilk romanı Tehlikeli Yakınlaşma, yer yer okuru yoruyor olsa da, sürükleyiciliği, sağlam kurgusu, yarattığı güçlü karakterleri ve salgılattığı adrenalinle bir çırpıda okunabilecek türden başarılı bir roman.

Bir dönem, 2000’li yılların başında, gece yarısı filmleri epey yaygındı özel televizyonlarda. Yatmadan önce karanlıkta izler izler gerilirdik. Rüyamıza girer de kâbus niyetine uykumuzu böler endişesini bir tarafa bırakarak, televizyon kumandası elimizde koltukta uyuyakalmanın tadına vardığımız ve geriliminden bir tür mazoşistçe haz aldığımız türden filmlerdi bunlar. Aynı kanalda defalarca gösterilmiş olmasına rağmen her denk gelişte yeniden izleme dürtüsü yaratırlar.

Düzenin dışında, aykırı bir adamın hikâyesi…

Kostas Murselas’ın “Kızıla Boyalı Saçlar” kitabı adeta okura meydan okuyan, yüzüne bir bardak suyu boca edip ayıltan, sorgulatan, kızdıran, güldüren ve dahası hayli sert eleştirilerle dolu unutulmaz bir roman.

“Sefil düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik, soru da cevapsız ve acımasız kalakaldı: Nasıl yaşadın, neden öyle yaşadın, neyi yapabilecekken yapmadın? Başka bir yol, başka bir anlam arıyordun, yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun, yanlış evlerde yaşadın. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?”. Neredeyse bir tokat gibi insanın suratına çarpan bu acımasız satırlar ya da sorular, Kostas Murselas’ın “Kızıla Boyalı Saçlar” kitabında geçiyor.

Koş Bingo koş!

Afrika’nın, kenar mahallelerin, yoksulluğun, suçun, siyah ve beyazların savaşının, din tacirliğinin, sınıfsal farkların, kısacası bir topluma dair olağan pek çok şeyin hikâyesini barındıran bir kitap; Bingo’nun Koşusu (Bingo’s Run).

“Geçmiş, insanı ezer, geçmişin yükü arttıkça hareket edemezsin.”

O, Bingo Mwalo. Kibera’nın, Nairobi’nin ve muhtemelen dünyanın en hızlı koşan taşıyıcısı. Boyu kısa aklı uzun 15 yaşındaki 1.20’lik Bingo’nun yeraltı dünyasının en meşhur olduğu iki ülkeden biri olan Afrika’da (diğeri elbette ki Amerika) bir çamurdan diğer bir çamura koşuşunun hikâyesi.

Alesandr Puşkin’in ölümsüz şiirsel romanı, Yevgeni Onegin – Fyodor Dostoyevski

“Yevgeni Onegin hayallerle oynayan bir şiir değil, gerçekçi bir gözle yazılmış, ayağı yere sapasağlam basan bir eserdir. Bu şiirin gerçek Rus hayatını dile getiren yaratıcı gücüne, eserin sanat mükemmelliğine Puşkin?den önce kimse ulaşamamıştı, belki ondan sonra da kimse ulaşamadı.
Onegin, Petersburglu?dur. Başka türlü olamazdı ki! Şiir için gerekli bu. Kahramanının gerçeğe en uygun yanlarından biri olan bu özelliğe şair gözlerini yumamazdı. Bir daha söyleyeyim, Onegin, Aleko?nun ta kendisidir, hele şiirin ortalarında acı içerisinde: Tula mal müdürü gibi. Niye ben de inmeli değilim? diye haykırırken.
Ama şiirin başlarında henüz yarı yarıya bir züppe, bir dünya adamıdır. Hayâl kırıklığına uğrayıp tepe taklak umutsuzluk kuyusuna yuvarlanacak kadar yaşamamıştır, daha, ne ki:
Gizli bıkkınlığın o süregen şeytanı belâ kesilmiştir çoktan başına..

Flann O’Brien’in Ağaca Tüneyen Sweeny’i üstkurmacanın en incelikli eserlerinden biri.

Öyle kolay bir kitap beklemeyin. Çok akıcı, bir çırpıda okunuyor gibi sözler söylememi de. Ağaca Tüneyen Sweeny, sizi yoracak zihninizin dehlizlerinde kaybolup durmanıza sebep olacak bir modern klasik. Ustalıkla örülmüş bir metin, birbirine bağlanan/bağlanmayan başlı başına bir kurgu içeren hikâyeler kafanızı fazlaca karıştıracak. Anlatıcı kimdi, bu okuduğum kimin hikâyesi, Dublinli hayalperest öğrencinin huysuz amcasıyla yaşadığı hikayenin mi içindeyiz, bu öğrencinin yazdığı absürt kitabın protagonisti Trellis’in hikâyesinin mi içinde fark etmek için dikkat kesilmeniz gerekecek.

Katharine Burdekin’den bir antifaşist distopya: Swastika Geceleri

Swastika Geceleri 1937’de ilk baskısını yapmasına rağmen uzun yıllar adından söz ettirememiş ama 80?lerden sonra yeniden gündeme gelmiş bir distopya. Katharina Burdekin romanında olası bir Nazi İmparatorluğu’nu resmediyor. Romanı, Alev Karaduman değerlendirdi…

Swastika Geceleri

Bir dünya düşünün ki İkinci Dünya Savaşı?nı (kitaptaki ismiyle 20 Yıl Savaşları) Almanya ve Japonya kazanmış, dünyayı aralarında bölüşmüş, 700 yıldır savaşsız dövüşsüz yaşıyorlar. Hitler?in ?1000 Yıllık İmparatorluk? düşünün ete kemiğe, Nazizmin ise siyasi politik bir minvalden çıkıp tek Hitler?li bir dine dönüştüğü?

Fırtına Kuşları – Rus İşçi Hareketi Tarihinden Anlatımlar – L. Ostrover

L. Ostrover bir Rus işçisidir. O bu kitabın dizelerinde kendi sınıf tarihini biçimlendirmektedir. Ostrover’in yaşam hikâyelerini kaleme aldığı dört Fırtına Kuşu, Rus işçi sınıfı ile başlayan ve dönemimiz tarihine yeni bir yön verecek olan şiddetli fırtınanın habercileridir.

Kitapta birbirlerine bağlanan dört anlatı, fırtına kuşlarının sürdürdüğü devrimci mücadeleler kapsamında elde ettikleri başarı, kazanım ve zaferleri ve aynı zamanda katlanmak durumunda kaldıkları ve yaşadıkları acı yenilgileri de yansıtmaktadır.

Kitap bizi 19. yüzyılın 70’li ve 80’li yıllarına, Çarlık hükümdarlığının karanlık dönemlerine taşımaktadır. Kapitalizm, Rusya’da toprağa bağımlılık üzerine kurulu ilkel kölelik koşullarının tasfiyesi ve hızla çözülmesiyle birlikte bir gelişim evresi yaşadı. V.İ. Lenin buna ilişkin olarak şunları yazmıştır:

Rüyalar Rengârenk Bir Karanlıktır – Cezmi Ersöz

Bireyin kendi gerçekliğiyle yüzleşmesinin çetrefilliğini belki de imkânsızlığını anlatan bir eser genç yazar Cem Kertiş?in ilk romanı olan ?Yüzümdeki Sen?, ama üçüncü kitabı. İlk kitabından beri zevkle okuduğum bu genç yazarı öykü ve şiirleriyle tanımıştım. Her iki türde de oldukça başarılı bulduğum Cem Kertiş?in yeni kitabı Yüzümdeki Sen?i kısa sürede okudum. Her ürünüyle kendini aşan bir yazar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Özellikle dilinden çok etkilendim. Feyza Hepçilingirler?in kitabın arka kapağına yazdığı yazıya bütünüyle katıldığımı söyleyebilirim. ?Ustaca yazılmış bir roman. Sanatının ehli bir karikatüristin, çok az çizgi kullanarak insan ruhunun derinliklerini anlatması gibi Cem Kertiş de kelimeleri yeterince kullanarak karakterlerini derinlemesine anlatabilmiş. Özellikle de kurgusuyla, oldukça güçlü bir roman yazmış.?

İdeal Kahraman Değil Çelişkisiyle İnsan – Neşe Aksoy

Irmak Zileli?nin ikinci romanı Gözlerini Kaçırma, ilk sayfalarında ?talihsiz? bir olayın ardından başkahramanı Didem?in hem toplumsal hem de bireysel bir mücadeleye hazırlandığını düşündürüyor okuruna. Fakat roman ilerledikçe, Didem?in dünyasında bunun daha farklı bir mücadele anlamına geldiğini görüyoruz. Öyle ki, Didem açısından babasız bir çocuk doğurmak, durumun toplumsal aykırılığından ve onun iç dünyasında yarattığı annelik ve kadınlık duyguları arasındaki psikolojik çatışmalardan çok yaşamı boyunca yakasını bırakmayan sevgisizliğin pençesinden kurtulmanın bir yolu olarak beliriyor. Bu bakımdan, babasız çocuk doğurmayı göze almak Didem?i ayrıksı bir kahraman gibi gösterse de, onun asıl kaygısının sevgiye olan ihtiyacını gidermek ve yalnızlık duygusunu yatıştırmak olduğunu fark ettiğimiz anda, Didem sıradan insana özgü çelişkileriyle bir modern roman kahramanına dönüşüyor gözümüzde.

Kendinden Kaçışın Edebiyatı – Barışcan Demir

Can Yayınları, 2011 yılının başlarında gotik-romantik adlı bir seriyi yayımlamaya başlamıştı. Yayınevinin bu serisi, Walpole?un Otranto Şatosu, Ann Radcliffe?in Sicilya?da Bir Aşk Hikayesi, Friedrich de la Motte Fouqué?nin Undine?si, Schiller?in Hayaletgören?i gibi on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıl gotik roman klasiklerinin çeşitli örneklerinin yanında, Türkçede ilk defa öykü derlemeleri dışında bir tam-metin çevirisiyle karşılaştığımız Hoffmann?ın Gece Tabloları isimli öykü kitabını da yayımlayarak, türün severlerini mest etmişti. Oldukça başarılı bir şekilde yoluna devam eden seri, 2012 yılının sonlarında -yüksek ihtimalle satış rakamlarının düşük olmasından dolayı- aniden kesildi. Bu ani kesintinin ardından, tam ?Artık Hoffmann?ın diğer eserlerinin çevrilmesini çok bekleriz.? diyorduk ki, Can Yayınları?nın yaptığı bir sürpriz sonucunda, Zehra Kurttekin?in on dokuzuncu yüzyılın ruhunu taşıyan eşsiz çevrisiyle yayımlanan Şeytanın İksirleri?nin kitapçı raflarında yerini almış olduğunu öğrenmemizle, kaybettiğimizi düşündüğümüz romantik umudun yeniden ateşlendiğini duyar gibi olduk.

Süt Rengi: Özgürlük deyip düşmek lazım yollara

Hardy?nin Tess?ini anımsatan Mary, para karşılığında bir paket gibi satılmış, ailesi tarafından umursanmamış bir çiftlik kızı. Pek çok kez ?başka bir seçeneğim yok, değil mi?? diyerek yaşadıklarını sorgulama durumunda olsa da, ne yazık ki feci sona gelmeden bir seçim yapma şansını yakalayamıyor. Mary, bu kitabı kendi elleriyle yazarken noktalamalarda, imlalarda hatalar yapmış olsa da, içtenliğiyle gerçeği gün yüzüne çıkarıp özgürlüğüne kavuşma peşindedir. ?bu son cümleyi bitirip her harfin sonunda biriken mürekkebi kurutacağım. ve sonra özgür olacağım.? derken kaybetmiş olduğunu sandığımız masumiyetinin peşinden gidiyor.

İnsandaki Kötülüğün / Yıkıcılığın Kökenlerine Dâir Bir Roman: Sineklerin Tanrısı

William Golding?in 1954?te yazdığı ve zamanla tüm dünya çapında büyük bir üne kavuşmuş, hattâ filmi de çekilmiş olan Lord of the Flies / Sineklerin Tanrısı adlı romanı, her ne kadar ilk okunmaya başlandığında bir çocuk romanı izlenimi verse de, ilerleyen sayfalarda gelişen olaylarla birlikte bir çocuk romanının aksine tam da bir yetişkin romanına dönüşüyor. Kendisi de bunun farkında olan Golding, sık sık çocuk romanlarına atıfta bulunarak kendi kitabıyla olan benzerliklerini belirtip, yer yer araya girerek de bunun böyle devam etmeyeceğini belirtiyor. Peki bu romanı değerli kılan nedir?

Üç Novella – Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Murat Belge’nin dizi yayın yönetmenliğinde, Ergin Altay çevirisi,Joseph Frank’in önsözü ve Andrew M. Drozd’un sonsözüyle.Yazar ve dönem kronolojisiyle.

Kızını zengin ve yaşlı bir prensle evlendirmeye çalışan hesapçı bir annenin oynadığı oyunları konu alan Amcanın Rüyası’nda Dostoyevski’nin güçlü mizah anlayışına; yalnız bir adamın kilisede gördüğü genç kadına duyduğu takıntılı aşkın anlatıldığı Ev Sahibesi’nde, genç bir kadınla yanındaki ihtiyarın anlaşılmaz ilişkisine; aynı kadını seven ve yıllar sonra karşılaşan iki erkek arasındaki ilişkiyi anlatan Ebedi Koca’da ise, eski sırların gün yüzüne çıkmasıyla alt üst olan hayatlara tanıklık ediyoruz.

Yeni dünya bu değil midir zaten?

Toplumsal şaklabanlığın bireysel hokkabazlıkla kucaklaşmasının romanı bir yandan Şimşekler.

İnce bir roman Jean Echenoz imzalı Şimşekler. Hacim olarak inceliği bir yana üslubundan hikâyesine, kahramanının dünyasından alt göndermelerine kadar kılcal kılcal yayılıyor bu incelik. Her tür eleştiri ve yanılma ihtimalini de hesaba katarak ince ince düşünüyorsunuz, Türkçede böylesi romanlar daha çok yazılsa olmaz mı? Hatta, edebiyat geleneğimiz ve bu geleneğin öyküyle kurduğu yakın ince akrabalık bu tercihi daha işlek ve daha özgün kılmaz mı? Roman söz konusu olduğunda bir büyük hacim algısı var bizde. Yazınca büyük yazacaksın, kalın olacak. Yine çok indirgemeci olmak istemem ama büyük roman, hacimli roman sadece bir yaratı işi değil tarihsel ve kültürel olduğu kadar bir hayat bütünlüğü meselesidir.

This site is protected by wp-copyrightpro.com