Romanlar | - Part 24

Category Archives: Romanlar

Sokaktakilerin ellerindeki iskambil kağıtları – Aysel Sağır

Jilet Sinan, sosyolojinin de içinde olduğu bir çok alt metin sunuyor. Bu kadar değil elbette, güçlü çağrışımları var. Gönül Kıvılcım, eserinde, Panait Istrati?nin Arkadaş?nı, Kemallettin Tuğcu?nun tüm karakterlerini 21.yüzyılın kent merkezlerine taşımış dememiz abartı olmaz. Buna Tarık Dursun K?yı, kısmen Sait Faik?i de ekleyebiliriz. Yelpazeyi daha da genişletip, kent merkezlerinde kimsesiz kalmış, gençlerin ve çocukların hikayelerini yazan diğer yazarları da tabii. Ama bu kez karşımızda, film kahramanlarıyla özdeşleşmiş, yiğitlik, cesaret, onur gibi değerleri ağzından düşürmeyen saf, bıçkın kasabalı gençler yok.

Kuzin Bette – Honore de Balzac (Honoré de Balzac)

Balzac’ın ölümünden önce yazdığı son büyük romanı olarak kabul edilen Kuzin Bette, intikam, tutku, zaaf ve erdem üzerine klasik bir yapıt. Mutlu bir aile yaşantısı kuran akrabalarına duyduğu kıskançlığın pençesindeki Kuzin Bette, çapkın eniştesinin göz koyduğu güzel ve şuh Valerie’yle baş başa verip entrikalar düzenler ve geniş ailesinin çöküşünü planlar. Paranın tek amaç haline geldiği devrim sonrası Fransız burjuva toplumunda, konfor ve statü için

Kaderi dirence dönüştürmek – Mehmet Söğüt

Bir roman okudum. Kuyumcu inceliğiyle işlenmiş bir roman. İncelikli, derin ve insanı alıp ta gerilere götüren. Ağlatan. Aşık ettiren bir roman. Sayfalar ilerledikçe bir insanın her zaman nasıl kendi doğal çevresini aradığını ve doğal çevresinin içinde nasıl rahat ettiklerini görüyoruz.

Ermeni Katliamı?ndan sonra yaşanan trajedeleri okudukça roman sizi alıp götürüyor. Romanın yarattığı atmosferin içinde yaşadıklarınız da aklımıza geliyor. Başkası olmanın acısını yaşayanlar olarak,

Bir kara büyü: Faşizm – Arzu Eylem

Viyana?da dünyaya gelen Yahudi yazar Hermann Broch, Büyülenme adıyla Türkçe?ye kazandırılan eserinde Hitler?in Almanlar üzerinde yarattığı etkiyi çözemeye çalışır. Kara büyüye kapılan insanları, din, savaş ve yabancılık olgusunu bir doktorun günlükleri üzerinden aktarır yazar. Vaatlerle ruhun nasıl ele geçirildiği sorusunun cevabını arar. İlk yazıldığında Dağların Romanı olan eserin adını sonrasında ?Die Verzauberung? (Büyü) olarak değiştirir.

Malafrena – Ursula K. Le Guin

Ursula K. Le Guin’in 1979’da kaleme aldığı Malafrena, yazarın diğer bazı öykülerinden tanıdığımız hayali ülke Orsinya’da geçiyor. Fakat yazarın diğer romanlarında da olduğu gibi, mekân hayali olmasına rağmen resmedilen ortam ve ele alınan meseleler son derece gerçekçi. Sansürün insanları susturduğu, kısıtlamaların her türlü muhalefeti engellediği, iktidarın katı ve kati bir hal aldığı bir ülke Orsinya. Malafrena Vadisi’nde ailesiyle birlikte yaşayan başkahraman İtale Sorde, işte tam da bu koşullarla mücadele etmek üzere

Rougonlar’ın Serveti – Emile Zola

Rougonlar’ın Serveti, Emile Zola’nın yirmi romandan oluşan Rougon Macquart serisinin ilk kitabı olması nedeniyle doğal olarak seride önemli bir yere sahiptir. Zola, yarattığı bu devasa roman serisinin adını, Rougon ve Macquart Aileleri: İkinci İmparatorluk Dönemi’nde Bir Ailenin Doğal ve Toplumsal Tarihi olarak belirlemiştir.

İleri, evet evet İleri! – Savaş Ergül

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi romanının dördüncü bölümünde, önce iki defa, sonra aynı sayfada artarda ikişer kez olmak üzere dört defa ?ileri? sözcüklerini okur veya duyarız. Evet, dört defa ileri! Romanın temel sözü bu dört tekrar içinde yinelenir. Milliyetçiliğin, dinin ve dışarıdan gelip buyuran egemen gücün kuşatıcı ağlarını delip geçmek isteyen bir ileridir bu. Joyce?un kalemi, İngilizlerin ve dinin sunduğu sahte evrenselliğe karşı olduğu kadar evin taşralı boğuculuğuna karşı da yekinir. Daima taşan, çoğalan ve çok katmanlı bir dili kullanan bir edebiyatı keşfetme arzusu.

Direnişi Selamlayan Kitaplar – Doğuş Sarpkaya

Gezi Parkı eylemleriyle birlikte birçok şeyi yeniden düşünme olanağı yakaladık. Bunlardan biri kurumsallaşmış vahşiliğin örnekleriyle yüz yüzeyken, insan yaratıcılığının inanılmaz yoğunlaşabileceğiydi. Polis saldırılarının en acımasız olduğu zamanda bile insanlar orantısız mizah, zekâ ve yaratıcılıkla, oldukça sıkı bir direniş söylemi yaratmayı başardı. Bu sürecin diğer kazanımı da başka bir dünyanın mümkün olduğuna insanların ikna olmasıydı. Polis müdahalesi kesildikten sonra Gezi Parkı içerisinde filizlenen alternatif yaşam pratiği, devlet elinin değmediği durumlarda

Üstad Poldy?nin Eserleri: Ulysses içinde Ulysses – Armağan Ekici

Ulysses, bir kez kapısını araladıktan sonra, tekrar tekrar, parça parça okunmaya elveren bir kitap. Bu, Joyce?un kitabı yazarken kurduğu incelikli yapının, yan anlamlarla ve sayfalarca öteden birbirine ilişen çağrışımlarla kurduğu sayısız bağlantının bir sonucu. Bu yazıda, bu bağlantı türlerinden özellikle sevdiğim birini biraz kurcalayacağım: Ulysses?in kendine referans verdiği, ya da kitabın kendisinin bir yan anlamla ima edildiği pasajlar.

Bunlardan biri, Ulysses meraklıları arasında iyi tanınır: Aeolus bölümünde,

İçimizdeki İrlandalılar İçin Dublin ve Dublinliler Hikâyesi – Bora Erdağı

Dublin?i boydan boya arşınlayan Liffey nehrinin kıyısındaki SIPTU?nun (Endüstri ve Teknik İşler Hizmet Sendikası?nın) genel merkez binasının yakınında, Birleşik Krallık askerleri tarafından vurularak öldürülen İskoçya doğumlu İrlandalı bağımsızlık savaşçısı ve devrimci işçi sınıfı önderi James Connolly?nin (1868-1916) bir heykeli bulunur. Connolly?nin heykeli altında şu yazar: ?Emeğin nedeni İrlanda?nın nedenidir, İrlanda?nın nedeni emeğin nedenidir.? Bu heykelin biraz ilerisinde Gümrük Binası İskelesi?ne doğru ?Kıtlık Anıtı? bulunur. ?Kıtlık Anıtı? bir dizi heykelciğin

Joyce ve Atay: Modernliğin Destanı – Meltem Gürle

Tutunamayanlar, tamamen kendine has ve hiç bir şüpheye meydan bırakmayacak kadar Türkiyeli bir romandır. Ancak, daha geniş bir perspektiften bakmak istersek, Oğuz Atay?ın romanını James Joyce?un Ulysses?ine bir cevap olarak da okuyabiliriz.

Aslına bakarsanız, her iki roman da çok zengin çağrışımlara ve birbirinden çok farklı okumalara açık metinlerdir. Onun için Ulysses gibi Tutunamayanlar?ı da, farklı seslere ve üsluplara açık olduğu için postmodern bir metin, karaktere odaklandığı ve onun bilincini okuyucuya açmayı

Dilin Monologu ve Ulysses – Abdurrahman Aydın

Lewis Carroll?ın Through the Looking Glass?ında, Alice?in Humpty Dumpty?ye ?slithy? sözcüğünün ne anlama geldiğini sorduğu yerde Humpty Dumpty tarafından verilen yanıt oldukça ünlüdür: ?Eh! ?Slithy?, ?lithe ve slimy? [kolay eğilip bükülen ve sümüksü] anlamına geliyor. ?Lithe? ?etkin?in aynısıdır. Görüyorsun ya, bu sözcük bir portmanto gibi ? bir valize konulur gibi tek bir sözcüğe yerleştirilmiş iki anlam?. Finnegans Wake?de, bu türde sözcük kullanımı çok daha yoğundur, fakat Ulysses de yazıdaki ?sözün? ritimlerini yakalamaya girişerek, fonetik yazma tarzının yanı sıra kaynaşıklığı da üstlenir.

Martin Eden – Jack London “Bir gencin aydınlanma süreci üzerinden yaşadığı dönemin siyasal ve toplumsal ilişkilerine radikal bir eleştiri”

‘Martin Eden’, Jack London’un 1909 yılında yazdığı klasikleşmiş romanıdır. Bir gemi işçisinin yazar olma çabasının anlatıldığı romanda tutkulu, aşık, kalıplaşmış düşüncelere karşı duran, sorgulayan, inanan ve idealleri uğruna, çıkarına olmasa da düşündüklerini cesurca ifade eden gemi işçisi Martin Eden anlatılır.
“Hikâye ABD’de, 1800’lü yılların ikinci yarısında başlar. Kapitalizmin en çıplak ve vahşi sömürüsünün yoksul kitleleri ezip geçtiği bu yıllarda, genç bir adam zengin bir kızla karşılaşır. İlk görüşte aşk diyelim isterseniz buna; ama hislerden ziyade hırslara dayalı

Karanlığa Mektuplar / Seraphita, Bir Ömürlük Kitap! – Dağhan Dönmez

“Belki de ölüler, çözülecek bir sır kalmadığı için suskundurlar.” Kumral

??Bu eser neden bilhassa sizin gibi, yalnızlık sayesinde dünyanın bayağılıklarından korunmuş şu soylu ruhlara ait olmasın?? İthaf yazısında böyle der Balzac, Madam Eveline de Honska?ya. Tıpkı Nıetzsche?nin Zerdüşt?ü gibi ruhun tekamülü için tenha bir coğrafyayı mesken tutmuş; adeta mitolojik, münzevi bir karakteri anlatır. Romanın, Norveç?in o büyülü doğasında geçmesi bundandır. Balzac?ın, İsveçli bilim adamı, filozof Emanuel Swedenborg?un tezleri ve

Esir Şehrin İnsanları – Kemal Tahir. “Teslim olmak başka şey, esir düşmek başka; Seni sevmek başka şey özgürlük, uğrunda dövüşmek başka!”

“Esir Şehir Üçlemesi” edebiyatımızın güçlü ve klasikleşmiş ismi Kemal Tahir’in başyapıtlarındandır. Her büyük ve klasik yapıt gibi, bir ya da birden çok sorunsalı mükemmel bir biçimde işleyen bu nehir roman dizisinin ilk kitabı olan “Esir Şehrin İnsanları”nda Kemal Tahir, Mütareke Dönemi Anadolu aydınının ve İstanbul’unun destansı direnişinin ve mücadelesinin benzersiz bir fotoğrafını çekmektedir. Kurtuluş Savaşı öncesinin anlatıldığı pek çok roman yazılmıştır kuşkusuz, ama hiçbiri bu denli edebi ve ölümsüz olamamıştır.

Paris Düşerken – İlya Ehrenburg

Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga’dan oluşan nehir roman, 20. yüzyılın en hareketli dönemini tüm tarafları ve çeşitli yönleriyle tasvir eden dev bir eserdir. Savaşın ayak seslerinin duyulduğu 1930’ların ikinci yarısından soğuk savaş rüzgarlarının Avrupa’yı içine aldığı 1950’li yıllara kadar uzanan dönemi kapsayan bu eserin ilk kitabını oluşturan Paris Düşerken’de, yayılmacı Hitler faşizminin işgali altındaki Paris’te toplumun farklı kesimleri üzerine projektör tutulur. Bir yanda işgalcilere çıkar hesaplarıyla bağlı olan yönetici elit ile burjuvazi, diğer yanda faşizme karşı yurt savunması için

Rameau’nun Yeğeni – Denis Diderot. ‘Diyalektik bir başyapıt’

Denis Diderot’un 1761 yılında yazdığı Rameau’nun Yeğeni – diyalog (Le neveu de Rameau), adlı yapıtını sağlığında yayınlanmamıştı, böyle bir yapıt olduğu da bilinmiyordu. Yıllar sonra düşünür, şair, oyun yazarı ve tarihçi Friedrich Schiller, Almanya’da eski kitap satılan bir dükkânda gezinirken elyazması metnini bulur. O denli beğenir ki Goethe’ye de okuması için verir. Goethe okur okumaz hayran olarak Rameau Neffe adıyla 1821 yılında Almancaya çevirir ve yayınlar.
Friedrich Engels’in ” diyalektik bir başyapıt” olarak nitelendirdiği Rameau’nun Yeğeni, dünya edebiyatının canlılığından, tazeliğinden hiç yitirmeyen sayılı sanat ürünlerindendir.

Gizli Başyapıt – Honore De Balzac

“Olağanüstü… Balzac’ın, gerçekliğin sonsuz arayışı içindeki ressamı, sonunda kapkara bir belirsizliğin ortasında buluyor kendini. O kadar çok gerçeklik var ki, insan hepsini kucaklayayım derken karanlıkta buluyor kendini…”
Pablo Picasso

Balzac, en ünlü yapıtlarından biri olan Gizli Başyapıt’ta, kusursuzluğu arayan ressam Frenhofer’in olağandışı öyküsünü anlatır. Başyapıtının üstünde tam on yıl çalışan bu XVII. yüzyıl ressamı, resmi bitirdikten sonra iki genç hayranına gösterir. Okuru, dünya edebiyatının en çarpıcı sürprizlerinden biri beklemektedir.
Gizli Başyapıt yalnızca Picasso’yu değil, Cézanne gibi bir ressamı, Henry James gibi

Halkız Biz! – Zafer Köse

Biz Halk Ederiz. Yani yaratırız. Mobilyadan cam şişeye, iplikten gözlüğe neler neler üretiriz fabrikalarda. Sebze de yetiştiririz, ürettiklerimizi şehirden şehire taşırız da. En kutsal değerimiz emektir. Bunu böyle düşünmeyiz çoğu zaman. Bilmeyiz. Ama ne yapıyorsak, nasıl yapıyorsak oyuz biz. Harcadığımız emekle aynı zamanda kendimizi yaratırız.

Çalışmasını bildiğimiz gibi eğlenmesini de biliriz. Severiz, seviliriz, sürprizler yaparız. Pikniklerde buluşur, çimenlerde dinleniriz. Çocuk yurtlarını ziyaret eder, yaşlılar evine hediyeler götürürüz. Merhamet yaratırız, dostluk büyütürüz, şefkat üretiriz.

Unutma Bahçesi – Latife Tekin

?Gelenlerin çoğu karar ânıyla ilgili buna benzer şeyler anlatır. Dinlemek beni sarsardı eskiden. Hep bir çatlama, kopma sesiyle, ayrılma hışırtısıyla zihnimde beliren, dönmemek üzere giden insan imgesinin yerini, ansızın içimde uyanan bir sezgi sonrasında, bir yırtınmayla dünyaya gelen insan görüntüsü aldı. Nasıl doğduklarını anımsayıp bilmeden bunu anlattıklarını düşünmeye başladım. Ben artık böyle dinliyorum öykülerini. Ama söylemiyorum kimseye.?