Sizi Hep Şaşırtacak Bir Roman – Sadık Güvenç

Bugünü yaşayan yazarın sizi iki yüz yıl öncesine yolculuğa çıkardığını düşünün. 19. yüzyıl İngiltere’sine şöyle bir uzanmak ilginç olmaz mıydı? Kasnaklar üzerine geçirilmiş kadın elbiselerinin giyildiği yıllar… Manastırların, günahkar kadınlara sığınak (!) olduğu yıllar… Nedense hep kadınlar günahkar sayılır.
Günümüz yazarı John Fowles, 19. yüzyıl atmosferini başarıyla kuruyor romanında. Sanki kendisi de o yıllarda yaşamış gibi en ince ayrıntılara giriyor. Dil ve üslupta da o dönemin yazarlarının, şairlerinin üslubundan geri durmuyor. Zaman zaman okuyucunun karşısına çıkarak açıklayıcı bilgiler vermesi, kahramanlarına kızması ya da acıması tam da 19. yüzyıl romantik yazarlarının yöntemidir. Fowles elbette romantik değil gerçekçidir. Karşılaştırmalı bir ürün sunuyor okuyucusuna. 19.yüzyıl İngiltere’siyle 21. yüzyıl İngiltere’sini karşılaştırma ve gelişmeyi, değişimi görme olanağı sunuyor.

Bir Balıkla Sahtekârca İlgilenmek – Mesut Lizor

Bir Balıkla Sahtekârca İlgilenmek biçimsel açıdan Tutunamayanlar’ın ötesine geçen yeni bir roman. Romanın giriş bölümü “Özgeçmiş” başlıklı bir olayla başlıyor. Şantiyede bekçilik yapan bir adamın, Faulkner’in Abşolom’unu hatırlatan güçlü bir üslupla tasvir edildiği bir sahnedir bu. Akşam mesaiden dönen şoförlere “o adi demir kapıyı” açan gece bekçisi kendi kendiyle konuşurken roman sanatı üzerine olayla ilişkisi içinde bazı yorumlarda bulunuyor: Metnin tamamına yayılmış, can sıkıcı bir hikâye (Aslan’ın sere serpe serilmiş miskin haliyle bir benzerlik kurulabilir mi) Apo ile benim aramda geçen o olay gibi direkt, kesin (kesindi), evet yoğun (canlı) bir sonuç vermiyor.

Pessoa’nın ‘aykırı’ bankeri

Pessoa, ‘Anarşist Banker’de ideolojilerden, paranın gücünden ve insan hayatında yarattığı çelişkilerden söz ederken aslında kitabın arka planında insan ırkının kendi eliyle yarattığı sistemlere nasıl köle olduğunu, ince ve alaycı bir dille insanlığın yüzüne vurmayı başarmış.

Kapitalizmle taban tabana zıt olan Anarşizm (adını antik Yunancadan alan bu kelime ‘an’ yani ‘-sız’ olumsuzluk eki ve ‘archos’ yani ‘yönetici’ sözcüklerinden türetilmiştir. ‘Yöneticisiz’ anlamına gelir. İnsanların yaygın bir biçimde algıladığı gibi kaos değil, gerçek anlamıyla her türlü hiyerarşiyi reddeden, gönüllülük ve bilinç üzerine kurulu olan bir yapıyı savunan ideoloji olarak karşımıza çıkar.

Saramago’nun Mağara’sı – Osman Güven

Kapitalizmin yarattığı sıkışmayı, işsiz kalmaya mahkum bir çömlekçi üzerinden anlatan Mağara, sistemin çıkışsızlığına dair önemli bir anlatı.

Nobel edebiyat ödülünün güçlü adayları arasında gösterilen bir yazar “opus mangum”u sayılabilecek kitabını yazarken ne kadar acı çektiğini anlatan röportajlar vermişti bir iki yıl önce. Kitaptan ne kadar nefret ettiğinden, nasıl zor bir süreç yaşadığından filan bahsediyordu bu röportajlardan birinde. Üretim sürecinin sancılarından değil üretim nesnesine duyulan nefretten bahseden bu röportajı okuduktan sonra yazarın kitabını okuyamamıştım. Ürettiği eserle basit bir sevgi ilişkisi bile kuramayan, şayet kurduysa bile bunu dışarıya yansıtmamak için nefret hikayeleri anlatan bir yazarı okuyarak kendime işkence yapmamam gerektiğini düşünmüştüm.

Yalınlıkla Süslenen Bir Roman – Zafer Köse

Kitabın arka kapağında verilen bilgiye göre, Factotum, her işi yapan kişi anlamına geliyor. Genelde kahya, ayakçı gibi unvanla, bir vasıf gerektirmeyen işlerde çalışılan kişi. Bu tür işlerde çalışanların, bir işyerindeki ömürlerinin pek uzun olmadığı bilindiğine göre, Factotum sözcüğü, biraz da iş arayan kişiyle özdeşleşiyor. Bir tür “her işi yaparım abi” tipi.

Bukowski, Factotum adlı romanında, Henry Chinaski adını verdiği kahramanının serüvenlerini anlatır. Ama Chinaski, gerçek hayattaki Bukowski’ye çok benzemektedir.

Bataklığın ortasında bir yaşam

Amerikan rüyasına bambaşka bir açıdan bakan ‘Timsah Park’, kurduğu dünyası, garip ama canlı karakterleri, ustalıklı dili ve anlattığı yolculuğuyla Pulitzer’e aday olmuş gencecik bir yazarın romanı.

Kurgu metinlerde özellikle romanlarda mekân kavramı okuyucuya birçok şey sağlar. Bazen sadece bir fon olarak olayların yaşandığı yeri tanıtır, bazen atmosferi ve toplumu anlatır. Bazı romanlarda ise mekân neredeyse kitabın kendisiyle, karakterleriyle bütünleşmiştir. İşte ‘Timsah Park’ da böyle bir roman. Olayların geçtiği On Bin Ada’nın betimlendiği yerler oldukça fazla, hemen hemen her bölümde bataklıklardan, çukurlardan, Hint defnelerinden, ayakotlarından, ağaç köklerinden bahsediliyor çünkü yaşanan coğrafya karakterleri çözmenin yegâne yolu.

Günah Taşları – Zafer Köse

Kalabalık bir grup, recm cezasını uygulamak üzere toplanmıştır. Maria Magdalena, günahkar bir hayat yaşadığı için öldürülecektir. Taşlar hazırdır. Maria çaresizce beklemektedir.

O anda, Nasıralı Marangoz Yusuf’un oğlu ufukta belirir. Herkes onun Maria’yı kurtaracağını bilir, ama bunu nasıl yapacağını merak ederler. O kitlenin elinden, böyle bir anda bir kadın nasıl kurtarılır?

Kafesteki Kuş Neden Şakır, Bilirim – Maya Angelou

Maya Angelou bileğinde “İlgiliye” yazan bir etiketle, büyükannesi Bayan Henderson’a teslim edilmek üzere, kardeşi Bailey ile Arkansas’a yollandığında üç yaşındaydı. İki kardeş terk edilmişliğin acısını üzerlerinden atamadan ırkçılığın nefretiyle yüz yüze geldi. Büyükanneleri çocukları kanatları altına aldı. Fakat sadece kısa bir süre için. Zira Maya’nın zorlu yolculuğu daha yeni başlıyordu…

Öldürmenin dayanılmaz ağırlığı – Öznur Özkaya

Suat Ertüzün’ün dilimize kazandırdığı David Vann’ın “Keçi Dağı” adlı romanı küçük bir çocuğun bilinçli bir şekilde kaçak bir avcıyı, akabinde törelere göre erkek sayılabilmesi için bir geyiği öldürmesini ve çocukla beraber babası ve dedesi de dâhil yanındaki erkeklerin öldürme, töre, modernite, din gibi konularda düşüncelerini konu edinmiş. Okurken tüylerinizi ürperten, midenizi alt üst eden sahnelerle birlikte yazar okuru şiddet, öldürmek ve din üçgeninde düşünmeye davet ediyor.

Roman, Film, Müzik ve Livaneli – (Röportaj: Zafer Köse)

Zülfü Livaneli, sinema alanında da önemli çalışmaları olan bir sanatçı.

Aralarında Otobüs, Yılanı Öldürseler, Sürü, Yol, Mutluk gibi filmlerin bulunduğu yerli ve yabancı birçok filmin müziklerini besteledi. Çok sayıda en iyi film müziği ödülü kazandı. Bunlardan sonuncusu, Mutluluk film müziği ile 2007 Antalya Altın Portakal’dan geldi.

İlk yönetmenlik çalışmasında, Yaşar Kemal’in Yer Demir Gök Bakır romanını filme çekti. (1987)

Mehmet Eroğlu’dan Gezi’nin romanı

Mehmet Eroğlu yepyeni bir romanla karşımızda. İletişim Yayınları’ndan 17 Ekimde çıkacak 9,75 Santimetrekare, ölmeye çok yaklaşmış bir adamın Gezi Direnişi’yle aynı zamanlarda buluşan içe yolculuğunun hikâyesi.

Mehmet Eroğlu yepyeni bir romanla karşımızda… 9,75 Santimetrekare’de fondan barikatlarıyla, karmaşasıyla ve bitmek bilmeyen umutla 2013 Haziranı geçerken, yüzü yaralı kahramanımız bizi bugünden başlayıp geçmişe götürecek.

İstanbul öksürüyor, Taksim’de barikatlar… Cümle isteyen GV, dağınık yatak, eksik defter, Leyla Sayar afişi, Marilyn kapıya gelmiş, Ahmet Abi Zinar’la konuşuyor. Serap sorular soruyor. Cihangir’de bir apartman, Basmahane’de bir tren, roman içinde roman…

Utanç üzerine* – Hatice Balcı

‘’Kişilik bozulmalarının ve sapmalarının içinde tek bir tanesi yoktur ki başlangıcında bir aşağılanış bulunmasın.’’ Andre Gide

‘’Durgun sulardan zehir bekle ancak’’ Blake

Son iki gündür ‘’Utanç’’ın içinden geçerek Coetzee’yi düşünüyorum. Bizi içine aldığı labirentini, ıssız patika yollarını, David’in nota kağıtlarını… Byron’un İtalya günlerine ilişkin opera yazmak istiyor David ve ironik bir biçimde, Byron’un değişken ruha sahip ve aynı zamanda seyahatlerle geçen ömrünün aksine durağan, usul usul akan bir hızı var David’in yaşamının. Üstelik üniversitede kendi uzmanlık alanı dışında hem romantik edebiyat alanında dersler veren hem de müzikle – opera besteleyebilecek kadar algı zenginliğine sahip- yakından ilgili biri David.

Ruhu fırtınalı, bir yalnız adam: Tanpınar – Elif Şahin Hamidi

Ölümünden yaklaşık on yıl sonra yeniden okunmaya başlanan, geç de olsa fikirleri ve eserleri üzerine tartışılan Tanpınar’ın aydaki suretine şahit olmak, ayın yüzeyine karınca silsilesi gibi dizilmiş eski Türkçe satırların sırrına ermek istiyorsanız Nazlı Eray’ın son romanına buyurun.

Tıpkı Kafka gibi kıymet-i harbiyesi sonradan anlaşılanlar tayfasından biri Ahmet Hamdi Tanpınar. Hani en yakın arkadaşlarının bile pek ciddiye almadığı nam-ı diğer Kırtipil Hamdi. Evet, bu lakabı ona en yakın dostlarından biri olan Nurullah Ataç takmış. Çünkü kılığına kıyafetine pek özen göstermeyen, beş parasız, sıradan biri Ahmet Hamdi… Pardösüsünün yakası biraz kirli, pabuçları tozlu, kısa boylu ve de çirkince; ama güzel kadınlara düşkün… Hep yoksulluk, hep çaresizlik içinde… Hastalıktan kurtulamıyor hiç… Zor bir hayat… Çokça karamsar ama bir o kadar da yaşamaya sevdalı; Paris’e gitmek en büyük arzusu… Bir gözü güler, bir gözü ağlar… Romanlara konu olacak, ilgi çekici bir kişilik, huzursuz bir hayat hikâyesi…

Korku filmlerinden fırlamış bir roman: Tehlikeli yakınlaşma

Jenn Ashworth’e Betty Trask ödülü kazandıran ilk romanı Tehlikeli Yakınlaşma, yer yer okuru yoruyor olsa da, sürükleyiciliği, sağlam kurgusu, yarattığı güçlü karakterleri ve salgılattığı adrenalinle bir çırpıda okunabilecek türden başarılı bir roman.

Bir dönem, 2000’li yılların başında, gece yarısı filmleri epey yaygındı özel televizyonlarda. Yatmadan önce karanlıkta izler izler gerilirdik. Rüyamıza girer de kâbus niyetine uykumuzu böler endişesini bir tarafa bırakarak, televizyon kumandası elimizde koltukta uyuyakalmanın tadına vardığımız ve geriliminden bir tür mazoşistçe haz aldığımız türden filmlerdi bunlar. Aynı kanalda defalarca gösterilmiş olmasına rağmen her denk gelişte yeniden izleme dürtüsü yaratırlar.

Düzenin dışında, aykırı bir adamın hikâyesi…

Kostas Murselas’ın “Kızıla Boyalı Saçlar” kitabı adeta okura meydan okuyan, yüzüne bir bardak suyu boca edip ayıltan, sorgulatan, kızdıran, güldüren ve dahası hayli sert eleştirilerle dolu unutulmaz bir roman.

“Sefil düşünceler ve küçüklükler arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik, soru da cevapsız ve acımasız kalakaldı: Nasıl yaşadın, neden öyle yaşadın, neyi yapabilecekken yapmadın? Başka bir yol, başka bir anlam arıyordun, yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun, yanlış evlerde yaşadın. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?”. Neredeyse bir tokat gibi insanın suratına çarpan bu acımasız satırlar ya da sorular, Kostas Murselas’ın “Kızıla Boyalı Saçlar” kitabında geçiyor.