Romanlar | - Part 54

Category Archives: Romanlar

Solak Kadın – Peter Handke ‘Bir kadının aydınlanışının peşisıra kendini yalnızlığının kör boşluğuna bırakışın öyküsü.’

Peter Handke’den, hiç değilse bir süre için tek başına kalmak isteyen bir kadının öyküsü…
İnsan günün birinde bir ‘aydınlanış’la uyanıp yaşamını değiştirecek bir karar verirse ne olur? Elinizdeki Solak Kadın (Die linkshaendige Frau, 1976) adlı roman, kocasından ayrılıp çocuğuyla (evi, korkuları, cesaretiyle) birlikte yalnız kalmayı seçen bir kadının birkaç günlük serüvenini anlatıyor. Dramatik olmaktan çok olağanlığı, herkesçe-yaşanabilirliği vurgulayan bir serüven bu. Bir kadının, başı dik yürüyüşünün ilk birkaç günü…

Açılış bölümü, s. 5-17
Kadın otuz yaşındaydı, orta yükseklikte bir dağ sırasının güney yamaçlarından birine taraçalar biçiminde kurulmuş, bungalovlardan oluşan bir sitede yaşıyordu, büyük bir kentin sislerinin

Niteliksiz Adam II – Robert Musil ‘modernizm sürecindeki bir toplumun ve bireyin tüm çalkantılarını sergilemeyi amaçlayan bir roman’

Yirminci yüzyıl romanının en büyük yapıtlarından sayılan Niteliksiz Adam?ın ilk cildi 2006?da Türkçeleştirilmişti. Robert Musil?in dört cildini yazmasına rağmen tamamlayamadığı bu binlerce sayfalık romanın ikinci cildinin çevirisi geçen hafta yayımlandı. İki cilt arasındaki üç yıllık fark okuyucudaki süreklilik duygusunu kıracak kadar uzun. Hem onları hem de birinci cildi henüz okumayanları düşünerek, bu gerçekten ?büyük? romanı bütünlüğü içerisinde ele alacağım.
Savaş mağlubu Almanya?nın siyasi atmosferi bunaltıcıydı. Hitler?e iktidar yolu açan bu atmosfer özgür düşünceli insanlara soluk aldırmıyordu. Niteliksiz Adam?ın ilk cildini (1930) böyle bir ortamda tamamlayan Musil,

Boyun Eğmeyeceksin / Bataklık – Fatmir Gjata

Arnavutluk Sanat ve Kültür Komitesi Başkanlığında da bulunmuş olan Fatmir Gjata, sosyalist kurtuluş sürecinde önemli görevler yürütmüş, ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nda yurdunu savunmuş, Alman nazilerine ve İtalyan faşistlerine karşı elde tüfek büyük bir kararlılıkla direnmiş bir şair/yazardır. Gjata, Arnavutluk Büyük Cumhuriyet Ödülü’nü alan (Kenata Le Marais) Boyun Eğmeyeceksin’de bir bataklığın; simgesel bir yaklaşımla, her an pusuda bekleyen karşı-devrimci kalıntılardan oluşan bir bataklığın, kurutulmasını anlatır. Fatmir Gjata olayın geçtiği yerde işçilerle yemiş içmiş, çalışmış, arkadaşlık etmiş, onlarla birlikte ter dökmüş ve sonunda o kendine özgü şiirli dili, güçlü kurgusu ve gerçekçi tipleriyle bir başyapıt olma niteliği kazanan bir romanı, Boyun Eğmeyeceksin’i

Yeni İnsanın Öyküsü / İnsanlığa Uçuş – Boris Polevoy

“Yeni İnsanın Öyküsü / İnsanlığa Uçuş” kitabında Boris Polevoy, bir Sovyet pilotunun -Aleksey Petroviç Meresef- günden güne ateşlenen kahramanlığını anlatmaktadır. Uçaktan düşerek, ağır yaraları nedeniyle iki ayağını da dizden aşağı kaybeden Meresef, bu ünlü insan, yanındaki yatakta yatan komiser Voraböf’ün yardımı ve akla sığmaz iradesinin sağlamlığı, kararlılık ve kahramanlığı sayesinde yapay ayaklarına o kadar alışıyor ki, sonunda sevdiği hava kuvvetlerine tekrar kabul ediliyor. “Genç, dinç ve kararlı bir insan olan Aleksey Petroviç, ‘zamanına ve halkına layık olmak için nasıl yaşamak gerektiği sorununu ve yeni insan adım taşımaya hakkı olması için ne yapması gerektiği sorununu’ doğru olarak çözüyor. Aleksey Petroviç uçağıyla düştüğü yerde kendine geldiğinde hayatta kaldığına seviniyor. Nitekim,

Üç Silahşörler – Alexandre Dumas (père)

Resim: Üç Silahşörler ve d’Artagnan (Maurice Leloir, 1894)
Alexandre Dumas yetenekli bir yazardır. Uzun diyalogları, eşya, doğa ve mekân tasvirlerini bir avantaja çevirmesini bilir. Okuyucuda yarattığı sabırsızlığın farkındadır. Böylelikle ani sıçramalar, bir anda parlayan kılıç şakırtıları, merak unsuru yaratan süprizler katar hikâyesine. Bir sonraki bölüm için ‘ne olacak acaba’ sorusunu sordurmayı başarır okuyucusuna. Beklentiler, durağanlıklar ve etkileyici şoklarla ilerleyen ‘Üç Silahşörler’i hiç sıkılmadan okuyabilirsiniz.
Roman sanatının altın çağı 19. yüzyıldır. Alexandre Dumas-Pere (1802-1870) de bu yüzyılın yazarları arasındaydı. Ancak o Balzac, Stendhal gibi romanı sanat olarak algılayan, toplumsal meselelere eğilen meslektaşlarından farklı bir tutumu benimseyerek

Nasıl Yapmalı? – Nikolay Gavriloviç Çernişevski

Nikolay Gavriloviç Çernişevski  ‘Nasıl Yapmalı ?’ adlı ölümsüz eserini, 4 Aralık 1862 ile 4 Nisan 1863 arasını kapsayan dört aylık sürede, Petropavlovsk zindanında yazdı.
Çernişevski, toplumsal devrim koşulunun düşünsel devrimden geçtiğini öngörmekle birlikte bunun da yeterli olmadığını anlamış, konuyu yeni baştan incelemeye başlamıştı. Saptadığı çok yalın bir gerçekti. Yürürken bir adımın önde bir adımın arkada olması gibi her yeninin bir adımı da eskinin, yani eski kültür ve ülkünün içindeydi. Bunun aşılması da yeni öngörüden önce, yeni insanların tarih sahnesine çıkmasına bağlıydı.

Sonsuzluk İçin Yedi Gün – Marc Levy ‘her şeyin tüketim ve yabancılaşmaya temellendiği günümüz toplumunda sevgiye, dostluğa tutunmayı öneren roman’

Marc Levy, yirmi sekiz dile çevrilen ?Sonsuzluk İçin Yedi Gün?de (Sept jours pour une éternité), zamana karşı olan tutkusunu bir kez daha gündeme getiriyor. Sonsuzluk İçin Yedi Gün?de Şeytan ve Tanrı, dünyanın geleceğine karar vermek için bir araya gelirler. Korkunç bir meydan okumadır bu. İkisi de dünyaya en iyi ajanlarını gönderirler.
Lucas ve Zofia?nın zafere ulaşmak için sadece yedi günleri vardır. İnsanlığı ?İyilik?in mi, ?Kötülük?ün mü yöneteceği bu yedi günün sonunda belli olacaktır.
Bu meydan okumayı planlayan Tanrı?yla Şeytan her şeyi öngördüklerinden emindirler, bir şey hariç: Ya İblis ve Melek karşı karşıya kalırsa… ya zıtlar bir araya gelebiliyorsa… ya aşk…
Her şeyin tüketim ve aşırılığa temellendiği bir toplumun

Sallanmakta Olan Bir Gevezelik Kulesi Ve Ninni – Canan Koçak

Yaşam ve ölüm üzerinde söz sahibi olmak, bir nevi ?tanrılaşmak?. Mutlak bir güce sahip olduğuna inanarak, insanların yaşamlarını noktalamak yada küçük bir virgülle yola devam etmek. Yanlış anlaşılmasın, kimseyi yok etmeye niyetim yok, fakat insan, eğer elinde böyle bir güç olsaydı, acaba? demekten kendini alamıyor. ?Tek bildiğimiz, hiçbir şey bilmediğimiz? şiarıyla, doğru sandığımız bütün kavramları bir kenara koyarak, aklımızda ki soruları çoğaltacağını bile bile, yine Chuck Palahnıuk?ın bir romanına gidersek eğer, neye inanacağımızı şaşırırız elbet.
Bildiğiniz ?ninni?lerden değil bu, yani konu, tahmin edilenin aksine, huzur ve sessizlikle uyutulması düşünülen bir çocuk hiç değil. Bilinen fakat bilinmeyen, ?ninni?den yola çıkarsak şayet, ?bir kapıyı kapamanın en kestirme yolu, kendini detaylara gömmekse? ve biz ?tüm? romanlara böyle bakıyorsak,

Körduman – Kemal Tahir

Kemal Tahir, köy romanlarının ilki Sağırdere (1955) ve onun devamı olan Körduman’da (1957) Çorum?un Yamören köyünden Kamil?in serüvenini merkez alarak köylünün sorunlarını, etik değerlerini, köyün ekonomik yapısını, tarih içindeki bağlarından koparmadan sergilemiştir.
İkinci Dünya Savaşı başlamak üzeredir. Anadolu köylerinde traktör sesinin duyulmasına az bir zaman kalmıştır. Tüm dünyayla beraber Anadolu’da değişimlere gebedir. Bu koşullarda Sağırdere ve Körduman, Kemal Tahir’in Anadolu insanının gerçeğini, yaşam anlayışını, kültür yapısını, tarih içindeki yeriyle saptamaya çalıştığı tam anlamıyla gerçekçi romanlar olarak sayılabilir.

“Kemal Tahir, 1938 yılında Nazım Hikmet?le beraber Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi?nde

Leyla?nın Evi / Zülfü Livaneli – Tanıtan: Remziye Serap Ekim

Kimi zaman bir savaş bir kentin, bir ülkenin kaderini değiştirir, kimi zaman bir tek kişi koca bir ailenin…

Kentlisi-köylüsü, varsılı-yoksulu, din hocası, söz sahibi bankacısı, gazetecisi… Her birinin bir nedenle ötekinin yaşamına girdiği, onu değiştirdiği günümüz Türkiyesi… Ve bir roman kahramanı gibi öne çıkan pırıltılı Boğaziçi?nde, Bosnalılar Yalısı.
Ser verip sır vermeyen uğursuzluklarına günbegün inanılan Boğaziçi Yalıları? Gün içinde lodosun renkten renge savurduğu denizin köpükleri bahçesini yalar Bosnalılar Yalısını? Ve Leyla; yasemin, manolya kokularını içine çekerek tüm gün hamağında uzanıp yaprakları, bulutları seyreder. Leyla tüm yaşamını bu yalıda geçirmiş

Büyümemek İçin İnat Eden Bir Çocuk Ve Trampet?in Vurduğu Gerçekler? Canan Koçak

Bizler büyüdük ve çocuklar istese de, istemese de büyümeye devam ediyorlar.
?Tanıdığımız bütün çocuklar? bu ifade, çok iddialı belki bilemiyorum ve tabi kendi çocukluğumu da dahil ederek söylüyorum, çocuklar büyümenin neme nem bir şey olduğunu henüz keşfedemediklerinden midir nedir? ki büyük bir olasılıkla bu sebeptendir, biran önce büyüyüp, gelişme ve boy atma telaşı içindedirler. Oynadıkları tüm eğlenceli oyunlarla birlikte, ?büyüsem de kurtulsam? şikayetleri ile ?büyümek? isteği, aile büyüklerinden duyulan, her gürültülü azar sonunda, kendini bir kez daha hatırlatmaktadır. Asıl istenen şey genellikle, kendini savunmak ve ispat etmek ile ?adam yerine konmak? arzusudur.
Yaş olarak büyüme konusunda

iki Yeşil Susamuru: Buket Uzuner – Remziye Serap Ekim

“Pek az kadınla erkek birbirlerinin ruhlarını, bedenlerinden önce çırılçıplak görebilir. Pek çoğu da ruh kısmını çıplak olarak göremez; hiçbir zaman!”

Bir an; kısa bir an birbirinin ruhlarını çırılpıklak gördüler. Yeni tanışmışlardı Nilsu ve Teoman.Yaralarını açtılar birbirlerine bütün açıklığıyla bu onlara iyi gelecek miydi ?

Bir modern zamanlar romanı olan eserde seksenli yıllarda aydın çevrelerdeki ilişkileri aile yapılarını ele alıyor. Ele alırken aydın kimliğine birazda mizahi dokunuyor. Birbirinin aynı kadın ve erkekler aynı zevkle döşenmiş evler belli bir kalıbı kabullenmiş aydınlar. Güzel kurgulanan ve beklenmedik sonlanan bu romanda

Kirpinin Zarafeti – Muriel Barbery ‘Etrafı bayağılıklarla çevrili olsa bile bayağılığın erişemediği bir kadın.’*

On üçüncü yaş gününde intihar etmeyi planlayan on iki yaşında, son derece zeki ve üstün yetenekli bir kız çocuğuyla, müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında bir kapıcının, kibar bir Japon beyefendisi sayesinde gelişen sıra dışı dostluğunu anlatan Kirpinin Zarafeti, Fransa?da yayınlandığı 2007 yılında 1.100.000 adetlik baskı sayısına ulaşarak 102 hafta boyunca Fransa listelerinde en üst sıralarında yer almış, göze çarpmayan güzellikleri yücelten, sınıflar ve nesiller ötesi bir dostluğu konu edinen zarif ve etkileyici bir roman.
“Romanın kahramanları müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında sıra dışı bir kapıcı kadın Renee,

Bazı Şehirlerde Sadece Tek Bir Mevsim Yaşanır, Yollar Hep Kapalı, Tutulacak Eller Hep Uzaktadır ? Canan Koçak

Küçük şehirleri bilir misiniz? Bodur binalar ve sonu hep aynı caddeye çıkan, sıkkın dar sokaklar, ki zaten küçük şehir dediğin böyle olur, belki birkaç fazladan devlet yapısı, o kadar. Yaşamaya gelince, ille de sıkıcı olacak diye bir şey yok elbette, dört duvar, iki pencere, birkaç parça eşya, her türlü şehirde yaşanan ve kurulan aynı mahpus hayatlar değil mi? Sanat sepet faaliyetleri de bir yere kadar tabi, her Allah?ın günü sinema yada tiyatroya mı gidiyoruz sanki? Eninde sonunda gezip dolaşıp kapandığımız yer aynı işte, dört duvar, iki pencere, birkaç parça eşya ve bizim biricik evimiz.
Kimi oralıdır zaten, şehrinde yaşamaktan haz duyar, kimi mecburdur yaşamaya, belki bir memur, belki bir gezgin, belki bir ?kazazede?dir, sebebi bilinmez bir yolculuğa

Uyanışlar – Oliver Sacks ‘Yaşadığımız derin umursamazlık ve yadsıma eğilimlerinden silkinmemizi sağlayan bir kitap’

Uyanışlar, 1920’lerde dünyanın çeşitli yerlerinde görülen “uyku hastalığı” salgınının kurbanı yirmi hastanın ve kırk yıl sonra, Doktor Sacks’ın gözetiminde aldıkları “mucize ilaç” L-DOPA sayesinde inanılmaz bir şekilde “uyanmalarının” hikâyesi. 1973’te yayımlanan Uyanışlar, daha sonra bir belgesele, radyo ve sahne oyunlarına ve başarılı bir filme konu oldu. Oliver Sacks bu kitapta “uyanışlar”ın uyarlanma serüvenini de anlatıyor. W.H. Auden’ın “bir başyapıt”olarak nitelendirdiği Uyanışlar, Dorris Lessing’in dediği gibi “nasıl bir bıçak sırtında yaşadığımızı anlamanızı sağlıyor.”
* ‘Uyanışlar’a başladığımda beni en çok şaşırtan şey bu tüyler ürpertici hastalıktan ziyade, bin dokuz yüz on yedi gibi yakın bir tarihte, dünyanın pek çok farklı yerinde yaklaşık beş milyon insanın artık kontrolünü neredeyse tamamen yitirdikleri bedenleri içinde kabuslu bir uykuya

Foucault Sarkacı – Umberto Eco ‘İrrasyonel düşüncenin 500 yıllık tarihinin 500 sayfalık bir serüveni’

Foucault SarkacıUmberto Eco’nun ikinci romanı Foucault Sarkacı (Il pendolo di Foucault), kısaca, bilimdışı gerici düşüncenin 500 yıllık tarihinin 500 küsur sayfalık bir serüvenidir. 14. yüzyılda Templier tarikatının çözülmesinden başlayarak dünya çapında tasarlanmış hayali bir entrikayı konu alan, entrika ile gerçeğin iç içe geçtiği bir gerilim romandır. Kitabın adını aldığı Foucault Sarkacı, adını Fransız fizikçi Léon Foucault’dan alan, ilk defa deneysel olarak Dünya’nın kendi ekseni çevresinde döndüğünü kanıtlayan sarkaç düzeneğidir. Bir sarkacın asılma noktası değiştiği halde salınımı değişmediğini gözleyen Foucault, yeterince büyük bir sarkaç harekete geçirildiğinde, bunun salınım düzeninin değişmeyeceğini, fakat yerin, yani dünyanın hareket edeceği kuramını

Satranç – Stefan Zweig ‘Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.’

Satranç (Schachnovelle), Stefan Zweig’in Brezilya’daki sürgünde yazdığı ve en tanınmış eserlerindendir.
İlk baskısı 250 adet 1942 yılında Buenos Aires’de çıkan hikâyenin, İngilizce tercümesi 1944’te New York’ta yayımlandı. Satranç, Almanya’da 1.200.000’den fazla okurla buluştu.
“Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiç bir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.. Duracak, görecek, hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle

Acının Askerleri – Burhan Günel ‘Savaş, korku, ölüm, kan, karartılmış geceler, soğuklar. Aç karınla uyunan uykular… Ve tek bir sözcük, her şeyin önüne geçip kendini kabul ettiriyordu: işgal.’

Burhan Günel, Mehmet Ali Yalçın Roman Ödülü’nü aldığı ‘Acının Askerleri’ adlı kitabında, Kurtuluş Savaşı’nda Fransız işgali altındaki Hatay’da yaşayan yaşlı bir Anadolu kadını Naime’nin son günlerini, Naime’yle torunu Zeynep arasındaki kuşak çatışmasını ve bir ülkenin ne şartlarda kurtarıldığını anlatıyor.
* “Her yazarın egemen olduğu bir coğrafya vardır. Burhan Günel’in coğrafyası Hatay/Antakya’dır. Günel, yağmurlu bir göğü, yoksul bir çocuğu, çaresiz bir kadını ve arka mahalleleri anlattığında bana anlatılan şehir hep Hatay’mış gibi gelir. Bu kanımı besleyen Günel’in İskenderun doğumlu oluşu kadar bir söyleşide yer alan şu tümcesidir: “İnsan, bildiğini, yaşadığını, düşlediğini, kısacası

Masumiyetin Yitirilişi Ve Tarihin Çocuk Gözleri? – Canan Koçak

Altı yaşında bir çocuk, çevresinde gelişen olaylardan hangisini anlar, kavrar yada yorumlar? Soyut ve mantıklı düşünemez elbette, ama doğru olan bir şey vardır, o da bazı şeyleri somutlaştırmaya başladığı ve artık duyguları ile düşünebildiğidir. Oyun çağının birçok özelliğini taşısa da, okula gidebilecek yeterliliğe sahip olduğu genel kabul gören özelliklerinden biridir. Hayal dünyası, varsa yoksa hayal dünyası, kız yada erkek hiç fark etmez, çocuğu yönlendiren temel belirleyenlerden en önde gidenidir. Çocuklar hiç kuşkusuz, Dünya?yı her birimizden çok daha farklı algılamakta ve olup bitenlere bambaşka bir çerçeveden bakmaktadır.
Çok uzağa gitmeye gerek yok, Dünya tarihini düşünün. Yaşanan savaşlar, katliamlar ve çekilen onlarca acı. Peki içinde olmadığımızı düşündüğümüz,

Dehşet Miğferi – Victor Pelevin

Viktor Pelevin’in ‘Dehşet Miğferi’ Eski Yunan mitolojisinden bir hikâyeye dayanıyor. Theseus ve Minotauros, klasik bir kahramanlık miti. Theseus, savaşta yenildiği için yedi erkekle yedi genç kızı boğa başlı canavar Minotauros’a yem olması için Girit’e vermekle cezalandırılır. Theseus, Minos’un kızı Ariadne’ye âşık olduğu için bu canavarı bulup öldürmek zorundadır.
İşte Pelevin bu kahramanlık öyküsünü, günümüzün başlıca iletişim yollarından biri haline gelen internet ortamına uyarlıyor. Bir otel odasına kapatılmış, nerede olduklarını, oradan nasıl çıkacaklarını bilemeyen sekiz genç,