Devrimin Güneş Mitosu

ozgurlugun-icadiKARANLIKLARIN hakkından gelen ışık, ölümün bağrında yeniden doğan yaşam, başlangıcına dönmüş dünya metaforları, 1789’a yaklaşırken kendilerini evrensel olarak dayatan imgelerdir. Bunlar yalın metaforlardır, çağı olmayan antitezlerdir, yüzyıllardır dinsel değerlerle yüklenmişlerdir; fakat içinde bulunulan dönemde tercihlerin tutkulu bir biçimde yöneldiği değerler bunlardır. Eski düzen simgesel bir ufalmayla karanlık bir bulut, kozmik bir afet görünümünü almış olduğundan, buna karşı mücadele aynı simgesel dille kendine günışığının tekrar akın etmesi hedefini saptayabilirdi.

Aklın ve duygunun barizliği ışık saçan bir yasa kuvvetine büründüğü vakit, bu zemin üzerinde temellenmeyen her tür otorite ve itaat ilişkisi artık karanlıktan ibaret olmaya mahkumdur. 1789’un metinleri tekrar okunursa, çok çeşitli durumlar etrafında sürekli yinelenen ölçülü bir imge güçlük çekmeden devşirilir: “Ulusun bütün dilekleri, tıpkı uzun ve yıkıcı bir fırtınadan sonra beklenen güneş ışınları gibi, Mösyö Necker’e yöneliyordu.” Şairlerin Bastille’in alınışını şarkılarla kutlamak için döne döne ele aldıkları, birbirleriyle yarışırcasına çeşitlendirdikleri bir imgedir bu. Alfieri, Klopstock, Blake büyük bir gün ağarmasının tanıkları olmak isteyeceklerdir [Resim 18]: “Ama hücreler tir tir titremektedir: Mahpuslar başlarını kaldırıp bağırmayı denerler; dinlerler, iç karartıcı mağaralarında gülerler; sonra susarlar ve karanlık zindanlarının her tarafından bir ışık geçer. Zira soylular ve papazlar dışındaki halkın vekilleri Ulus Salonu’nda toplanmaktadır; güneşin muhteşem revaklı avlusundaki alevden ruhlar gibi, ıssız ve çorak uçuruma güzellik tohumları saçmaya hazır bir halde, ışıklarını kaygılı siteye yaymaktadırlar. Tüm yeni doğan bebekler ilk olarak onları görür; gözlerinden yaşlar boşalır ve toprak soluyan göğüslere atarlar kendilerini” (Blake, The French Revolution, 1791).

Olayın katı hakikatinden bu kadar uzak bu efsanevi yansıtma, Paris’in ve Fransa’nın epey ötesine yayılmış olan muhayyile sarsıntısının ölçüsünü vermektedir. Fransızlar, suiistimalleri ve imtiyazları alaşağı ederek; Paris’in üzerine gölge eden kocaman keyfilik hisarını yıkarak2; evrensel iyilikseverliğin şeffaflığı içinde barışarak; dünyaya bir ışık kaynağı, bir güneş merkezi verdiklerine kanaat getirmişlerdi. “Yapmaya hazırlanılan şeyin insan türünün alınyazısını ilgilendirdiğinden kuşku duyan hiç kimse yoktu,” diyecektir Tocqueville. Bu kanaat yurtdışında da yankı uyandırmaktaydı. “Bence Fransız Devrimi tüm insanlığı ilgilendiriyor,” diye yazar Fichte, 1793’te.

Devrim’in güneş mitosu, genel ve müphem karakteri dolayısıyla geniş bir yayılma gücü olan o kolektif temsillerden biridir. Belki de 1789’da bu kadar yoğun yaşanmış olmasının nedeni, anlık bir sarhoşluk içinde toplumsal bünye örgütlenmesinin somut sorunlarından yan çizmeye imkan tanımasıydı. Hem gerçeğin yorumlanma düzeyi, hem de yeni bir gerçekliğin üretilme düzeyi olan bilinç düzeyinde yer almaktadır. Tarihsel anın muhayyileye dayalı bir okumasıdır; aynı zamanda da olayların gidişatına değişiklik getiren yaratıcı bir eylemdir. Bu mitsel imgeyle, merkezi bir olguya, yaratıcı bir veriye dokunduğumuza kanaat getirdim. Belki buradan yola çıkarak, hepsini birleştiren şaşkınlık verici bağla akrabalıkları teşhis edilebilen belli sayıda fikri, olayı, sanat eserini eşit koşullarda ele almak mümkündür. Bu yalın “muzaffer günışığı” ve köken imgesi anahtar bir imgedir.

Mitosun doğası ile hareketini daha açık bir biçimde ayırt etmeye çalışalım. Eski Rejim’in dağılmasının, ambleme dönüşmüş şahsiyetlerinin (Don Juan, Valmont) kendi kendilerini yok etmeye sürükleyen bitirme tutkusunda teşhis edilebildiği doğruysa da, hemen ters ve tamamlayıcı bir belirtinin tutkusunu da hesaba katmak zorundayız: Başlangıç ya da yeni bir başlangıç tutkusu. Bazı bilinçlerin bu iki tutkuyu aynı anda ya da peş peşe yaşamış olmaları; ya da aynı şiddetli eğilime görünüş itibariyle karşıt anlamlar -son bir yıkım ve kurucu bir atılım anlamlarını- vermiş olmaları mümkündür. Nitekim her şey, aynı enerjinin, aynı radikalizmin, ölüm ve diriliş amacıyla kullanılabilmiş olduklarını farz etmeyi mümkün kılmaktadır. Dönüşsüz bir biçimde silinip giden şey, yeni bir başlangıca boş alan bırakır. Alayı valayla başlamakta olan şey, kendinin gerisindeki bir ön yokluktan ve miadını doldurmuş bir geçmişten destek alır. Devrim’in düşmanı Joseph de Maistre şöyle yazar: “Eğer Takdiri İlahi siliyorsa, muhakkak yazmak içindir.” Devrim’in yandaşı Fichte ise, gölgeyle ışığın bu karşılıklı bağımlılığını ifade etmek için, Heliopolis Konuşması’na (1793), Karanlıkların Son Yılı diye tarih düşer. Bitirme arzusunun gizli hedefi başlangıç imkanıdır adeta.

Elbette karıştırmaktan kaçınacağız: Kendi yok oluşunu hazda ve dağıtmada arayan aristokratik serbest-meşrepliğin karşı konulmaz eğilimi ile kararlılıkla dışarıda kalan bir düşmanın üzerine çullanan halk şiddetini birbirinden ayırmamız gerek. Yıkıcı enerji taban tabana zıt yönlerde kendini göstermektedir. İlk bakışta, işkence çarkına bağlanan’m, Sade kahramanlarının ölümcül baş dönmesi ile korkunun ve muhtaçlığın etkisi altında feodalitenin simgelerini alaşağı eden kitlelerin hiddeti arasında hiçbir ortak ölçü yoktur. Oysa daha yakından bakarsak, bir beklenmedik dönüş ve bir nitelik değiştirme gibi görünen bir mütekabiliyet ve bir tamamlayıcılık fark edilir. İşkence çarkına bağlananın varoluşu, birbirinden karanlık aralarla ayrılan göz kamaştırıcı anların kopuk kopuk birbirini izlemesinden oluşur: Sonunda ölüme gömülür. İsyan eden bilinçse sürekli bir gün ışığı saçacak çabuk ve nihai bir imha eylemiyle başlamak ister. Göstergeler tersyüz olur. Serbest-meşrebin hazlarını yenilemek için ihtiyaç duyduğu zenginliğin bağlaşığı, halkın yoksulluğudur. Muhtaçlığın, açlığın, sefaletin karanlık gücü, imtiyazlıların kendilerine özel tatminlerinden vuran gölgedir. İhtiyacın karanlık itkisinin pençesine düştüğü içindir ki fakir, aristokrasinin parlak varoluşunu, paradoksal biçimde, bir fırtına bulutunun siyahlığıyla özdeşleştirir. Tuhaf bir ortaklığı o zaman fark etmeyen kimse kalmaz: Mahvına koşan haz insanının hareketi, nefret ettiği surlara hücum için öne atılan aç halkın hamlesiyle karşılaşır. Bu iki kuvvetin buluştuğu kavşakta, Devrim’in kara kalbi atmakta, o verimli kaosunu mayalandırmaktadır. Kral katilliğinin simgesel mekanı burasıdır; yeni zamanların parlak yıldızı da bunun tersyüz edilmiş replikasından başka bir şey değildir.

İmha bittiğinde ortaya çıkan, boş alandır, serbest ufuktur. Farklılığa hak tanıyan feodal dünya, insan ilişkileri alanında, niteliksel farklılık simgeleri ve vaktiyle efendi tarafından bağlısına bahşedilen himayenin göstergeleri olan bütün bir bölmeler, kademeler ve hırgürler sistemi kurmuştur. Himaye ortadan kalkmıştı, fakat koşulların eşitsizliği, alt sınıflar için içerdiği hakaretler ve aşağılamalarla sürmekteydi. Dolayısıyla haklılığı gösterilememiş ayrımlar, saçma yasaklar, tek sonucu insanların çoğunluğunu insan varoluşuna bağlı “doğal” hakların tam tasarrufunun haricinde tutmak olan engeller yerli yerinde duruyordu. Çoğu zaten yıkıntı haline gelmekte olan beyhude engellerle dolu bu alan, dümdüz edilmeyi, yerçekimi kanununa her anlamda açık olan yeni gök mekaniğinin alanı gibi homojen ve “eşyönlü” kılınmayı bekliyordu.4 Devrimci şiddetin sonucu, bu muazzam mekan açılımını, Aydınlanma’nın ışığı ile hukukun her yöne yayılabileceği o birleşik alanı yaratmak olmuştu.

XVI. Louis üç sınıfa vekilliklerini ayrı ayrı teyit etmelerini ve müzakerelerini ayn ayn yürütmelerini tavsiye ederken, toplumsal yaşamı değişmez bir biçimde birbirinden ayn bölgelere bölme kaygısı güden feodalitenin ruhuna sonuna kadar sadıktır. Soylularla din adanılan dışındaki halk tabakası ise, buna karşılık, hemen kendini bütün ulusun dışavurumu gibi telakki etmiş; Komünlerle ittifak yapma arzusundaki soylulara ve din adamlarına açık olmuş; kendisini Ulusal Meclis olarak yapılandırmış ve Amerikan modelini örnek alarak her işi bir yana bırakıp bütün insanlığı ilgilendiren bir ilanı kaleme almakla uğraşmıştır: Bütün bunlarda, halk tabakasının homojen bir bütünlük idealinin rehberliğinde hareket ettiğini görürüz. Bütün insanlar için tek bir hukuk ve hukuk önünde herkesin eşitliğini tanımlayıp yaygınlaştırmayı görev bilmiştir.

Aslında, devrimcilerdeki din adamı aleyhtarlığının tek bir açıklaması vardır: Öfke duyulan, din fikrinden ziyade, dünyevi iktidar olarak Kilise, onun zenginlikleri ve imtiyazlarıydı. Yurttaşlarla tanrı arasında kalabalık eden aracılardı onlar. Sekülerleşme ve Kilise mallarının kamulaştırılması, genel olarak din duygusunu ortadan kaldırmaya yönelik olmamış; daha ziyade insanla Tanrı arasında, siyasi devrimin bütün vicdanlar arasına yerleştirmeye çalıştığına benzer bir doğrudanlık kurmayı hedeflemiştir. Tocqueville derinlikli bir yaklaşımla, bu şekilde dinin evrenselcilik ruhuna -fakat sonuçlarına şu fani dünyada katlanma kaygısıyla-tekrar kavuşulduğuna dikkat çekmiştir: “Dini devrimlerin öteki dünyayı gözeterek yaptıklarını Fransız Devrimi bu dünyayı gözeterek yapmıştır. Yurttaşı, bütün özel toplumların dışında soyut bir şekilde değerlendirmiştir; tıpkı dinlerin insanı genel olarak, ülkeden ve zamandan bağımsız bir şekilde değerlendirdikleri gibi. Sadece Fransız yurttaşının özel hukukunun ne olduğunu değil, fakat insanların siyasi alandaki genel haklarının ve ödevlerinin ne olduğunu araştırmıştır. Böylelikle daima daha az özel olana, toplumsal durum ve yönetim konusunda da tabir caizse daha doğal olana doğru çıkmış, kendini herkes tarafından anlaşılabilir ve aynı anda yüzlerce yerde taklit edilebilir kılmıştır.”

Jean Starobinski
Özgürlüğün icadı ve Aklın Amblemleri
Çevirmen: Haldun Bayrı
Metis Yayınları
2012

METİS YAYINLARINDAN ÇIKAN “Özgürlüğün icadı ve Aklın Amblemleri” ADLI KİTABI İNSANOKUR OLARAK KESİNLİKLE OKUMANIZI ÖNERİYORUZ.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro