Diken Kuşları – Müslüm Kabadayı

İlkokula gidiyordum. Havaların ısınmaya başladığı ilkbaharla birlikte hafta sonları oğlakları, kuzuları ve buzağıları otlatırdık dağlarda. Yaz tatiline girince de biçin için yaylanın yolunu tutardık. Siz deyin iki ay, ben diyeyim üç ay yaylada kalırdık. Büyükler, oraklarla ekinleri biçip atlara, eşeklere yük vurarak harmana taşımakla uğraşırken, bizler de hasadı toplanan tarlalarda hayvanları otlatırdık. Onların kuyularda sulanması ve ağıla tıkılmasından da biz sorumluyduk. Sabahları ve akşamları sütlü hayvanların sağımını kadınlar yaparken, kulaklarından veya yularlarından tutup rahat durmalarını sağlardık. Basit görünen ama evin geçimine epey katkı sağlayan işlerde bizim de payımız olurdu. Bir işe yaradığımız için sevinirdik.

Günler geçip yaz sıcağının ortalığı kasıp kavurduğu zamanlarda, tarlalar kupkuru kesilirdi. Defne çalıları her dem yeşil ve koyu gölgeli olduğundan diplerindeki yeşil otları toplar, yanımdan ayrılmayan sekili oğlakla sürmeli tokluya verirdim. Özenle beslediğim tokluyu kurbanda keseceklerini konuştuklarında büyüklerim, “Kestirmem!” diye bağırır, elimdeki otun peşinden onu koşturarak kaçırırdım. Tokluyu kurban olmaktan kurtaracağıma dair güvenim pekişirdi böylece.

Tarlamızın bulunduğu Alacamağara’da çakırdikeni, kenger ve şırbık otu çok bulunurdu. Kayaların, çalıların yoğunlaştığı yerlerdeki çakırdikenleri, daha iri ve yerden biraz yüksek olurdu. Oralara giderken çok dikkat ederdim. Sekilerdeki tüm hayvanları göreceğim kayaya çıkabilmem için o gün öğleden sonra çakırdikenlerine doğru yürüdüm. Birden küçük alıcın altındaki çakırdikeninin üzerindeki hareketlilik dikkatimi çekti. Biraz daha yaklaştığımda henüz tüylenmemiş kuş yavrularının ağızlarını, yukarı doğru açıp kapadıklarını gördüm. Şaşırdım. Bir çubuk yardımıyla dikenlerini sağa sola yatırarak yanlarından geçebildiğim çakırdikenine, hangi ana kuş yuva yapma cesareti göstermişti? Anlamakta zorlandım. Ok gibi etrafa uzanan dikenlerin ortasındaki çanağı pembe renkli olan çakırdikenine hayretle bakardım zaten. Böyle bir dikene, mora çalan o güzel pembeyi bir türlü yakıştıramazdım. Karanlığın en koyulaştığı yerde aydınlığın patlaması gibiydi çakırdikenindeki pembenin albenisi.

Yavru kuşlar cik cikleriyle havaya açtıkları ağızlarını birbirlerinin üzerinden daha yukarı kaldırmakla meşgulken, oraya yaklaşmakta olan inekleri değnekle kovaladıktan sonra kayaya tırmandım. Kak dediğimiz yağmur sularının göllendiği kayadaki çukura oturup etrafı gözetlemeye başladım. Sığırların, keçi ve koyunların tarlada, çalılıklarda yayıldıklarını görünce derin bir nefes aldım. Boz eşeğimiz de alıcın altında eşek köftesi yiyordu. Böylece güttüğüm hayvanların tekmil olmasıyla içim rahatladı.

Eşek köftesine başka yerlerde yabani enginar dendiğini büyük abimden duymuştum. Eşeğin, dudaklarını dışa doğru açarak bu dikenli bitkinin çanağını özenle koparıp yemesine de şaşırdım. Dudaklarına, ağzına batan bu bitkiyi niye özenerek yediğine bir anlam veremedim. Doğada olup bitenleri ilk kez gördüğümde çok şaşırdıklarım oluyordu. Sonradan fark edip şaşkınlığımı öğrenme istencine dönüştüren olaylar, durumlar da az değildi. Bu yılkı sınıf öğretmenimiz Burhan Bey, 10 Kasım Atatürk’ü anma töreninden sonraki dersimizde, enginarın karaciğeri temizlediğini, o zaman Dörtyol’da yetiştirilen enginarın Atatürk’e yetiştirilemediğini anlatmıştı. Yabani de olsa bu bitkiyi eşeğin niçin severek yediğini, öğretmenimizin verdiği bilgiyle hemen ilişkilendirmiştim. “Yaylamızdaki bitkiler ve hayvanlardan öğreneceğim kim bilir daha neler var?” diye içimden geçiriyordum ki küçük ama rengârenk bir kuş alıca kondu. Onun çıkardığı ses, daha önce öten kaya ve sarı bülbüllerinkinden de etkileyiciydi. Sanki insanı doğada dansa davet eden bir ezgisi vardı. Gözlerimi radar gibi ona odakladım. Önce kuyruğunu indirip kaldırdı, sonra dalın üzerinde yüz seksen derece dönüp etrafı kolaçan etti. Sonra pırrr diyerek çakırdikenine uçtu.

Merakım tavan yaptı. Göğsü pembeli, kanatları ve başı çok renkli kuşun, tüylenmemiş yavru kuşların anası olduğunu anladım. Sivri ve keskin dikenli dalların arasından yuvaya bir çırpıda nasıl kavuştuğunu gözleyemedim bile. Deneyimleyerek insanın her işte ustalaşması gibi gelincik kuşu da, dikenlerin arasından yol almakta hüner kazanmıştı demek. Kayadan inip onu daha yakından takip etmek, yavrularını nasıl beslediğini izlemek istedim. Kaktan kalktığımda daha önce fark etmediğim bir şey gözüme ilişti. Az ötedeki sekinin üzerindeki zıncarlarla kengerlerin birbirine dolandığı yerde tarla kuşlarının cıyakladıklarını duydum, pır pır ederek kengere konamadan havalandıklarını gördüm. Büyüklerimiz böyle durumlarda etrafta bir tehlike olduğunu söylerlerdi. Kafalarında ibibikleri olan boz renkli tarla kuşlarının da kengerlere yuva yaptığını biliyordum. Kengerin etrafında feryat figan ettiklerine göre, yuvaları tehlikede olmalıydı.

İçime bir korku girdi. Burnum terlemeye, tüylerim dikleşmeye başladı. Tehlikenin ne olduğunu anlamak ve tarla kuşunun yavrularını kurtarmak için elimde meşe değneğiyle kayadan indim. Alıca yaklaştığımda sekinin çakılları üzerinde pesteli bir yılan gördüm. Zehirli ve görüntüsü insanı ürküten bir yılan… Gelincik kuşunun yuvasına da uzak sayılmazdı. Arıların bal alacak çiçeğe konması gibi pesteli de, kuş yavrularını yutacak dikenleri iyi biliyordu demek… Pesteliye bulaşacak cesareti kendimde bulamadım. Taş atarak kaçırmak istedim ama ya yuvaya denk gelirse… Elim ayağıma dolaşmış, ne yapacağımı düşünmeye çalışırken, köstebek tümseğinden bir gelinciğin çıkıp geldiğini gördüm. İçime bir serinlik düştü.

Alıcın gözleri varsa, olup biteni korku ve merak içinde izliyordur diye düşündüm. Onun bulunduğu taş başından pesteliyi, tarla kuşlarını ve gelinciği yakın çekim izlemek mümkündü. Gelincik yuvaya epey yaklaştığında rahatladım. Pesteliye ne yapar eder, yavru kuşları yedirtmezdi artık. Çakırdikeninden yana baktığımda gelincik kuşunun yavrularının üzerine abanarak çıt çıkarmadığını, fırdolayı dönen kafasıyla kengerliğe doğru baktığını gördüm. O an yaşamak, yavrularını yaşatmak kuşlar için de feleğin çemberinden geçmekmiş, diye düşündüm.

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Öyküler
Mahkeme Kapısı: Modern Bir Karı Koca – Sait Faik Abasıyanık

Cürmümeşhut hâkimi evvela onlara barışmalarını teklif etti. İkisi de ayak dirediler. Her ikisi de suçlu, her ikisi de davacı. Karı...

Kapat