Dostoyevski: Bir güneş ışınının insanın ruhunda yaratabileceği değişiklik öyle büyüktür ki!..

dostoyevskiGeçen yılın 22 Mart akşamı garip bir olay geçti başımdan. Bütün gün dolaşmış, kendime bir daire aramıştım. Oturduğum yer pek rutubetliydi, bu yüzden kötü kötü öksürmeye başlamıştım. Daha sonbaharda koymuştum aklıma oradan çıkmayı, ama ilkbahara kadar oyalanmıştım.

Sabahtan beri dolaşmıştım ama istediğim gibi bir yer bulamamıştım. Tek oda bile olsa, ayrı bir daire olsun istiyordum. Sonra, geniş -elbette kirası da az- olmalıydı. Dar yerde kişinin düşüncelerinin de daraldığını anlamıştım. Yazacagım öyküleri düşünürken odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşmayı severim. Sırası gelmişken söyleyeyim: öykülerimi yazmaktan çok, onlar üzerinde düşünmek, hayal kurmak hoşuma gitmiştir her zaman. Doğrusu, tembelliğimden değildir bu. Peki ama nedendir öyleyse?

Sabahtan beri iyi hissetmiyordum kendimi. Akşam üzeri ise oldukça fenalaşmıştım, titriyordum. Üstelik, bütün gün ayaktaydım, yorulmuştum. Hava kararmaya başladıgında Voznesenski Caddesi’nden geçiyordum. Petersburg’un mart güneşine, özellikle gurubuna -kuşkusuz açık, dondurucu sokaklar- bayılırım. Her yanı kızıl bir ışık kaplar birden. Evler alev alev yanmaya başlar sanki. Boz. kirli yeşil renklerinin kasvetli görünümü bir anda kaybolur. İnsanın içi aydınlanır sanki. Ürperirsin ya da biri dirsegiyle dürtmüş gibi irkilirsin. Yepyeni duygular doldurur içini… Bir güneş ışınının insanın ruhunda yaratabileceği değişiklik öyle büyüktür ki!..

Gelgelelim, çok geçmeden yok olmuştu bu güneş ışını. Dondurucu soğuk burnumun ucunu sızlatıyordu. Hava iyice kararmıştı. Dükkanların pencerelerinden gaz lambalarının ölgün ışıgı sızıyordu. Miller’in pastanesinin bulunduğu yana bakıyordum. İçimde, olaganüstü bir şey olacakmış gibi bir duygu vardı. Tam o anda karşı kaldırımda yanında köpegiyle yaşlı bir adam ilişti gözüme. Anlayamadıgım, tuhaf bir duygunun yüregimi hızlı hızlı çarptırmaya başladıgını bugünmüş gibi anımsıyorum

Mistik bir insan degilimdir. Batıl inançlarım yoktur. Fala inanmam. Bununla birlikte, herkes gibi benim başımdan da garip birkaç olay geçmiştir. Sözgelimi, bu ihtiyarı alalım: Onunla karşılaştıgımda o akşam tuhaf bir şeyin olacagı niçin dogmuştu içime? .. Üstelik hastaydım da. İnsan hastayken duyguları genellikle yanıltıcı olur.

Yaşlı adam bitkin adımlarla, -bacaklarını hiç hükmeden, degnek gibi öne atıyordu- iki büklüm, elindeki bastonunu yere hafifçe vurarak pastaneye dogru yavaş yavaş yürüyordu. Ömrümde böylesine garip biçimli bir insan görmemiştim. Daha önceleri de Miller’in pastanesinde onunla her karşılaşmamda tuhaf bir duyguya kapılırdım. Uzun boyu, kambur sırtı, seksenlik ölgün yüzü, lime lime paltosu; ancak ense kısmında aktan çok san-beyaz bir tutam saç kalan çıplak başındaki, kullanılacak yeri kalmamış, yirmi yıllık, yuvarlak kenarlı şapkası; sanki düşünülmeden yapılan, kurulmuş bir zemberek yardımıyla sürdürülüyormuşa benzeyen hareketleri … Bütün bunlar ilk bakışta şaşırtıyordu insanı. Dogrusu, yaşı böylesine geçkin bir ihtiyarı yapayalnız, yardımcısız görmek pek tuhaftı. Üstelik, bakıcılarından kaçmış bir deliyi de andırıyor degildi hani. Aşın sıskalıgı da garibime gidiyordu: Beden diye bir şey yoktu onda sanki, iskeletinin üzerine yalnızca bir deri geçirilmiş gibiydi.. Çevresi mosmor, iri, ama fersiz gözleri hiçbir şey görünüyordu ama -bunu kesinlikle biliyorum- hep karşıya bakardı. Yüzünüze baka baka önünde kimse yokmuş gibi üzerinize üzerinize yürürdü. Birkaç kez tanık oldum buna. Miller’in pastanesinde son zamanlarda gözükmeye başlamıştı. Nereden geldiğiini kimse bilmiyordu. Köpegi hep yanındaydı. Pastane müşterilerinden konuşan yoktu onunla. Zaten o da konuşmuyordu kimseyle. Kaldırımda durmuş, meraklı gözlerle onu izliyordum, “Niçin Miller’in pastanesine dadandı bu adam? diye düşünüyordum. “Ne işi olabilir orada?” Hastalıgımın, yorgunlugumun sonucu, anlaşılmaz bir can sıkıntısı sarmıştı içimi. Kendi kendime sormayı sürdürüyordum: “Niyeti ne acaba? Ne düşünüyor? Bakalım düşünüyor mu hem? Yüzü bir şey anlatmaktan çok uzak .. Öylesine ölgün ki! Ondan bir parçaymış gibi yanından hiç ayırmadıgı o köpegi de nereden bulmuş? Ne çok benziyorlar birbirine!.”

Zavallı köpek de seksen yaşında olmalıydı. Evet evet, kesinlikle o da seksen yaşındaydı. Bir kere, bir köpeğin gösteremiyecegi kadar yaşlı gösteriyordu. Sonra niçin onu ilk gördügüm an, bu köpeğin öteki köpeklere benzemeyen, olaganüstü bir köpek olduğunu geçirmiştim aklımdan? Yüzde yüz büyülü, esrarlı bir yanı vardı? Belki de köpek kılıgında bir Mefisto oldugunu, kaderinin birtakım bilinmez, gizli baglada sahibinin kaderine bağlandıgını düşünmüştüm? .. Onu görseniz, son kez yirmi yıl önce birşeyler yemiş olabilecegini siz de düşünürdünüz. Sahibi gibi bir deri bir kemikti. Hemen hiç tüyü kalmamıştı üzerinde. Arkasında bir sopa gibi sarkan, hep bacaklarının arasına sıkışurdığı kuyrugu da çıplaktı. Koca kulaklı başını hiç kaldırmaz, dalgın dalgın önüne bakardı. Ömrümde onun kadar iğrenç bir köpek görmedim. Adam önde, köpek arkada yürürlerdi. Hayvanın burnu, yapışık gibi sahibinin paltosunun eteginden aynlmazdı. Yürüyüşleri de, görünümleri de her adımda şöyle söylenti sanki:

“”Yaşlıyız Tanrım, yaşlıyız, öyle yaşlıyız ki!”

Anımsıyorum, bir gün “sakın ihtiyarla köpegi, Gavami’nin resimlediği Hoffman’ın masalları kitabının sayfalarından sıyrılıp yeryüzünde dolaşmaya başlamış varlıklar olmasınlar?” diye geçirmiştim İçimden. Karşıya geçip ihtiyarın arkasından ben de girdim pastaneye.

lhtiyarı herkes garipsiyordu pastanede. Bu istenmeyen konuk kapıdan girince, tezgahın arkasında ayakta duran Müler bile surat asmaya başlamıştı son zamanlarda. Bir kere, bu acayip ihtiyar ne bir şey yiyor, ne içiyordu. lçeri girince dogru köşedeki sobanın yanına gidiyor, her zaman aynı sandalyeye çöküyordu. Sobanın yanındaki yerinde başka biri oturuyorsa, adamın karşısında bir süre şaşkın şaşkın ayakta durduktan sonra canı sıkılmış gibi öteki köşeye, pencerenin dibine geçiyordu. Orada kendine bir sandalye buluyor, usulca sandalyeye ilişiyor, şapkasını çıkarıp hemen yanına yere koyuyor, bastonunu da şapkasının yanına bıraktıktan sonra sandalyenin arkalıgına yaslanıp üç dört saat öyle hareketsiz kalıyordu. Eline gazete falan almazdı. Agzından tek sözcük çıktıgı da yoktu. Gözlerini iyice açmış, donuk bakışlarla önüne bakıyordu. öyle ki, o anda hiçbir şey görmedigine, işitmedigine bahse girebiIirdi insan. Köpek de oldugu yerde iki üç kez döndükten sonra, usulca sahibinin bacaklarının dibinde boylu boyunca yere uzanıyor, başını çizmelerinin arasına sokup derin bir gögüs geçirdikten sonra öyle kalıyor, ölmüş gibi hiç kıpırdamıyordu. Sanki bu iki yaratık sabahtan beri bir yerde ölü olarak yatmışlardı da, güneş batar batmaz, sırf Miller’in pastanesine gelmek, orada hiç kimsenin bilmedigi, esrarlı bir görevi yerine getirmek için canlanıvermişlerdi. lhtiyar, üç dört saat oturduktan sonra nihayet kalkıyor, şapkasıyla bastonunu alıp evine yollanıyordu. Onunla birlikte köpek de dogruluyor, her zamanki gibi kuyrugunu bacaklarının arasına sıkıştırıyor, başını önüne sarkıtıyor, agır adımlarla sahibini peşi sıra yürüyordu. Pastaneye gelenler zamanla uzaklaşmaya başlamışlardı, ondan igreniyorlarmış gibi yakınında bile oturmuyorlardı. Oysa ihtiyar hiçbir şeyin farkında degildi.

Bu pastanenin müşterileri daha çok Almandı. Voznesenski Caddesi’nde oturan ne kadar çilingir, fınncı, boyacı, şapkacı, koşumcu -kısacası, saygıdeğer- Alman varsa hepsi buraya getirdi. Miller’in pastanesinde içten bir hava eserdi çoğunlukla. Patron sık sık tanıdık müşterilerinin masasına oturur, onlarla birlikte birkaç kadeh punç yuvarlardı. Dükkanın sahibinin çocukları, köpekleri de giderlerdi bazen müşterilerin masalarına. Müşteriler onları sever, okşarlardı. Herkes birbirini tanır, sayardı burada. Müşteriler Alman gazetelerini okumaya daldıklarında, salondan bir kapıyla ayrılan patronun dairesinden, Miller’in tıpkı beyaz fareye benzeyen, saçları bukleli, sarışın büyük kızının akortsuz bir piyanoda çaldıgı Augustin’im* duyulurdu. Bu valsi seve seve dinlerdi herkes. Ben de her ayın ilk günleri Miller’in pastanesine gider, oraya gelen Rus dergilerini okurdum.

Içeri girdigimde ihtiyar pencerenin dibinde oturuyordu. Köpeği de ayaklarının dibindeki yerini almıştı. Geçip köşeye oturdum. “İşim falan yokken, böylesine hastayken, bir an önce eve gidip çayımı içtikten sonra yatmam gerekiyorken niçin girdim buraya?” diye soruyordum kendi kendime. Gerçekten, şu ihtiyarı izlemek için mi geldim acaba?” Canım sıkılmaya başlamıştı. Dışarıda onu gördügüm zaman ruhuma dolan o tuhaf duyguyu anımsayınca, “Bana ne ondan?” diye geçirdim içimden. Bütün bu soguk Almanlardan bana ne? Bu tuhaf duygum nereden geliyor? Son zamanlarda benligimi saran; yaşamama, -son öykümü okuyan usta eleştirmenin söyledigi gibi yaşamı açık seçik görmeme engel olan bu ucuz, incir çekirdegini doldurmaz şeylerden duyduğum endişenin nedeni nedir?” Böyle düşünmeme, kendi kendime sitem etmeme karşın, kalkıp gitmiyordum. Bu arada iyice fenalaşmıştım. Sıcacık yerden dışarı çıkmayı hiç istemiyordu canım. Bir Frankfurt gazetesi aldım elime, iki satır okuyunca daldım. Almanların engel olduğu yoktu bana. Onlar gazetelerini okuyorlardı. Yalnızca arada alçak sesle yeni haberler üzerine, ünlü Alman mizahçısı Safir’in nükteleri üzerine birkaç sözcük ediyorlar; sonra, bir kat daha artmış ulusal gururlarıyla gene okumaya dalıyorlardı.

Yarım saat sonra uyandıgımda zangır zangır titriyordum. Artık eve gitmek zorundaydım. Tam o anda salonda geçen sessiz bir olay bir kez daha gitmekten alıkoydu beni. lhtiyarın oturduktan sonra gözlerini karşısındaki bir şeye dikip, kalkana dek bakışlarını oradan bir daha ayırmadıgını söylemiştim. Anlamsız bir ısrarla bir yere dikilen bu donuk bakışın bana yöneldigi akşamlar da olmuştu: lçimi tatsız, hatta dayanılmaz bir duygu kaplardı. Elden geldigince çabuk yerimi degiştirirdim. Bugün ihtiyarın kurbanı kentimize yeni gelmiş Adam lvaniç Şultz adında, Miller’in yakın dostu -bunu sonra öğrendim- ama ihtiyarı da müşterilerin çogunu da tanımayan, dış görünüşü pek hoş, sert kolalı yakalan kalkık, yüzü kıpkırnuzı, şişmanca, Riga tüccarlanndan ufak tefek bir Alman oldu. Dorfbarbier’i * büyük bir hazla okurken, bir yandan da puncunu yudumluyordu. Bir ara başını kaldırıp ihtiyarın durgun bakışlarının üzerine dikili oldugunu fark etti. Bu şaşırttı onu. “Soylu” bütün Almanlar gibi Adam lvaniç de utangaç, duygulu bir insandı. Yüzüne böyle saygısızca, dik dik bakılması tuhafına gitmişti, sıkılmıştı. Öfkesini tutup, saygısız adamdan gözlerini kaçırdı. Kendi kendine birşeyler mınldandı. Yüzünü gazeteyle kapadı. Ne var ki sabredemedi, iki dakika sonra başını uzatıp gazetesinin üstünden merakla baktı: lhtiyarın anlamsız bakışı hala onun üzerindeydi. Adam lvaniç gene bir şey söylemedi. Başını üçüncü kez uzattıgında yüzü birden kıpkırmızı oldu. Kendini, gururunu savunmaya, soylu kişilerin yanında güzel kenti Riga’nın adının lekelenmesine engel olmaya -kendisini Riga’nın temsilcisi sayıyordu besbelli- karar vermişti. Elindeki gazetenin raptiyeyle tutturdugu çıta gürültüyle indi masaya. Punçtan, gururundan yüzü kıpkırmızı, içi alev alev yanan küçük gözlerini zavallı ihtiyara dikti. Sanki Alman’la rakibi, bakışlarının manyetik gücüyle birbirini yenmeye çalışıyorlardı. Çıtanın masaya çarpmasından çıkan sesle Adam lvaniç’in tuhaf duruşu bütün müşterilerin dikkatini çekmişti. Hepsi ellerindeki gazeteleri bırakmış, magrur, sessiz bir merakla iki rakibe bakıyorlardı. Pek gülünç bir sahneydi bu. Gelgelelim, Adam lvaniç’in bakışlarındaki manyetik gücün hiçbir etkisi olmanuştı. Ihtiyar, öfkeden kudurmuş Bay Şultz’a gene öyle dalgın bakıyordu. Aklı başka yerlerdeymiş gibi, herkesin onunla ilgilendiğinin bile farkında değildi. Sonunda Adam lvaniç’in sabrı tükendi. Sen, çın çın öten bir sesle, Almanca:

–Niçin öyle dikkatli bakıyorsunuz bana bayım? diye bağırdı.
Ama rakibi onun ne söylediğini anlamıyormuş, sesini duymuyormuş gibi susmayı sürdürüyordu. Adam lvaniç bu kez Rusça sormaya karar vermişti. Bir kat daha öfkeli,

-Size sormak niçin böyle dik bakıyor bana? diye haykırdı.
Ayağa fırlayıp ekledi:
-Beni tanırlar sarayda, sizi tanımazlar!.
Ama ihtiyarın kıpırdadıgı bile yoktu. Almanlar nefretle homurdanmaya başlamışlardı. Miller de gelmişti gürültüye. Durumu ögrenince ihtiyarın sağır olduğunu düşünmüş olacak, kulagına iyice egildi. Müşterisinin yüzüne dik dik bakarak yüksek sesle:

-Bay Şultz ona bakmamanızı rica ediyor, diye bağırdı.

Ihtiyar birden başını çevirip Miller’e baktı, durgun yüzünde endişeli bir düşünce, bir heyecan anlatımı belirdi. Telaşlandı, inleyerek eğildi, aceleyle şapkasını, bastonunu aldı. Acı bir gülümsemeyle -yanlışlıkla oturdugu yerden kovulan bir zavallının sinik gülümsemesiydi bu- ayaga kalku. Çıkmaya hazırlandı. Zavallı, çökmüş ihtiyarın bu uslu, ezik aceleciliğinde öylesine acıklı, insanın içini burkan bir şey vardı ki, başta Adam lvaniç olmak üzere bütün müşterilerin düşüncesi bir anda değmişti. lhtiyarın, birisine hakaret etmek şöyle dursun, bir dilenci gibi her yerden kovulabileceğini bildiği belliydi.

Miller iyi yürekli, duygulu bir insandı, ihtiyarın sırtını okşayarak:

– Hayır, hayır, dedi, oturun! Aber* herr** Şultz yalnızca ona dikkatli bakmamanızı rica etmişti. Sarayda tanırlar onu.

Gelgelelim, zavallı ihtiyar gene anlamadı. Bu kez daha da telaşlandı. Şapkasının içinden düşen eski, delik deşik, açık mavi mendilini egilip aldı yerden. Başı ön ayakları arasında, hiç kıpırdamadan yerde yatan köpeğine -hayvan besbelli derin bir uykuya dalmıştı- seslenmeye başladı. Titrek, bitik bir sesi vardı.

– Azorka, Azorka!.. dedi. Azorka!..
Azorka’nın kıpırdadı&ı yoktu. Ihtiyar, canı sıkkın.
– Azorka, Azorka, diye yineledi.

Bastonuyla dürttü köpeği. Ama Azorka kıpırdamıyordu. Elinden bastonu düştü ihtiyarın. Çömelip yere diz çöktü, Azorka’nın başını ellerinin arasına aldı. Zavallı Azorka! Ölmüştü zavallı hayvan, sahibinin ayakları dibinde belki yaşlılıktan, belki açlıktan, sessizce ölmüştü. Ihtiyar şaşkın, Azorka’nın öldügünü anlamıyormuş gibi bir dakika kadar öyle baktı yüzüne, sonra yavaşça eğildi emektar dostunun üzerine. Soluk yüzünü hayvanın soğumuş başına dayadı. Bir dakika çıt çıkmadı sal onda. Herkes duygulanmıştı… Sonunda dogruldu ihtiyar. Yüzü bembeyazdı, sıtma nöbeti gelmiş gibi titriyordu. Yufka yürekli Miller, onu teselli etmek istegiyle:

– Doldurmak saman bu köpeğin içini, dedi. Iyice saman doldurmak. Fyodor Karloviç Kriger ustasıdır bu işin. Bastonu yerden alıp ihtiyara verirken ekledi:

-Fyodor Karloviç Kriger çok iyi hayvan doldurmak. Öne çıkan Bay Kriger alçakgönüllü bir tavırla. – Evet, ben çok iyi doldurmak hayvan. Bay Kriger tepesinde tutam tutam kızıl saçlı, gaga burnunun üzerinde gözlüğüyle, zayıf, uzun boylu, görünüşte iyi yürekli bir Alman’dı. Bu düşünce Miller’i heyecanlandırmıştı.

– Her çeşit hayvanı doldurmakta çok ustadır Fyodor Karloviç Kriger, diye ekledi. Bay Kriger atıldı gene:

– Evet, her çeşit hayvanı doldurmakta çok ustayımdır. Coşkulu bir cömertlik içinde sürdürdü konuşmasını:

-Hem köpeginizi parasız dolduracagım. Adam lvaniç Şultz’un yüzü bir kat daha kızarmıştı. lhtiyarın uğradıgı felakete kendisinin neden oldugunu düşünüyordu

– Hayır, hayır! diye haykırdı, emeğinizin karşılığını ben verecek size. lhtiyar bütün bu konuşmaları dinliyordu ama, bir şey anlamadıgı belliydi. Zangır zangır titriyordu Miller. Garip müşterisinin gitmeye hazırlandıgını görünce, -Bir dakika! diye bağırdı. Bir kadeh nefıs konyagımızı için! Konyagı getirdiler. lhtiyar, çabuk bir hareketle aldı kadehi. Ama elleri titriyordu (çalkantıdan içkinin yansı dökülmüştü), bir damla içmeden tepsiye geri koydu. Sonra Azorka’yı oldugu yerde bırakıp tuhaf, o anda pek yadırganan bir gülümsemeyle çabuk adımlarla kapıya yürüdü. Herkes şaşırmıştı. Almanlar birbirinin yüzüne bakarak,

-Schwerenot! Was für eine Geschicte!* diye rnınldandılar. Ben ihtiyarın arkasından koştum. Pastaneden birkaç adım ötede, sagda dar, iki yanında kocaman evler olan, karanlık bir ara sokak vardı. İçimden bir ses ihtiyarın o sokaga saptıgını söylüyordu. Sokaga girince sagdan ikinci ev yeni yapılıyordu. Dışı tahta perdeyle çevriliydi. Tahta perde sokagın neredeyse ortasına kadar çıkıyordu. Yayalar için tahta perde boyunca bir sıra kalas döşemişlerdi. Tahta perdeyle evin arasında kalan karanlık bir köşede buldum ihtiyarı. Kaldırıma oturmuş, dirseklerini dizlerine dayayıp başını ellerinin arasına almıştı. Yanına oturdum. Nereden başlayacagımı bilemeden.

-Bakın, dedim, Azorka için üzülmeyin. Gelin evinize götüreyim sizi. Üzulmeyin. Gidip bir araba çağırayım. Nerede oturuyorsunuz? lhtiyar karşılık vermiyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Gelip geçen yoktu. Birden koluma yapıştı. Kısık, işitilir işitilmez bir sesle.
-Soluk alamıyorum! dedi, soluk alamıyorum! Ayağa kalktım. Zorla onu da kaldırırken,
-Evinize götüreyim sizi! diye bağırdım. Birkaç bardak çay içip yatmalısınız … Şimdi bir araba getiriyorum. Doktor da çagıracağım … tanıdığım bir doktor var …

Daha neler söylediğimi anımsamıyorum. Ayağa kalkacak oldu, ama doğrulur doğrulmaz gene yere çöktü. Hep o kısık, boguk sesiyle birşeyler mırıldanmaya başladı. Üzerine iyice eğilip dinledim.
– Vasilyevski Adası’nda, diyordu. Altıncı sokak … al-tın-cı so-kak … Sesi kesildi.
– Vasilyevski’de mi oturuyorsunuz? Ama o yana gitmiyordunuz. Pastaneden çıkınca sola dönmeniz gerekirdi Vasilyevski’ye gitmek için, oysa siz saga saptınız. Şimdi bir arabayla götürürüm sizi…

İhtiyar kıpırdamıyordu. Elini tutup kaldırdım. Bırakınca ölününki gibi düştü. Eğilip yüzüne baktım, parmağımın ucuyla dokundum … ihtiyar ölmüştü. Düş görüyordum sanki.

Bu serüven hayli uğraşırdı beni. O arada sıtmam da kendiliğinden geçmişti. lhtiyarın evini bulduk. Vasilyevski Adası’nda değil, öldügü yerden birkaç adım ötede Klugen’in beş katlı evinin çatı katında küçük bir antreyle son derece basık, pencere diye duvarlarında üç deligi olan büyük odalı ayrı bir dairede oturuyormuş. Çok yoksul olduğu belliydi. Bir masa, iki sandalyeyle, taş gibi sert, her yanından pamukları fırlamış, eski mi eski bir kanepesinden -meğer o da ev sahibininmiş başka eşyası yoktu. Sobanın uzun zamandır yanmadıgı belliydi. Muma falan da rastlanılmadı. lhtiyarın pastaneye sırf sıcak, ışık yanan bir yerde oturmak için geldiği kanısındaydım. Masanın üzerinde boş bir toprak çanakla kupkuru bir ekmek kabugu vardı. Bir kopek bile para yoktu. Zavallıyı gömmek için degişmelik fanilası bile bulunamadı. Birisi kendi fanilasını verdi de onu giydirdik. lhtiyarın bu koşullar altında yalnız yaşayamayacağı, birisinin seyrek de olsa ona yardıma geldiği açıktı. Masanın gözünden kimlik cüzdanı çıktı. ihtiyar, Yeremiya Smith adında, yetmiş sekiz yaşında Rus uyruklu bir yabancıydı. Makinist oldugu anlaşılıyordu. Masanın üzerinde iki kitap vardı: Kısa bir coğrafya kitabıyla, kurşun kalemle birçok yerine işaretler konmuş İncil’in Rusçası. Bu iki kitabı ben aldım. Kiracı Lara’ya, ev sahibine sorduk. Kimsenin bir şey bildigi yoktu. Çok kalabalıktı evin içi. Fabrika ustaları, pansiyoner olarak oturan Alman kadınlar büyük odaları doldurmuşlardı. Evin kibar yöneticisi de eski kiracısı üzerine, çatı katında altı ruble kirayla oturdugundan, son iki aydır bir kopek vermediginden, bu nedenle onu kapı dışarı etmeleri gerektiginden başka bir bilgi veremedi. “lhtiyarın gelip gideni var mıydı?” diye sorduk. Bu konuda da kimse bir şey bilmiyordu. Koskocaman evmiş, böyle yerlere girip çıkan çok oldugu için bilinmezmiş. Birşeyler ögrenebilecegimiz evin beş yıllık kapıcısı da, yerine daha kiracıların yansını tanımayan genç yegenini bırakıp iki hafta önce izinli, köyüne gitmişti. Bütün bu soruşturmaların nereye vardığını kesin olarak bilmiyordum. Sonunda topraga verdiler ihtiyarı. O günlerde öteki işlerim arasında bir gün de Vasilyevski Adası’na, altıncı sokaga gidip geldim. Oraya varınca kendi kendime güldüm. Olaganüstü hiçbir yanı olmayan sıra sıra evlerden başka ne görebilirdim altıncı sokakta? Peki ama, diye düşünüyordum, ihtiyar ölürken niçin Vasilyevski Adası altıncı sokaktan söz etti? Sayıklıyor muydu acaba?

Smith’ten boşalan daire hoşuma gitmişti. Başkasına kiralamamasını, daireyi benim tuttugumu söyledim yöneticiye. Odanın tavanı gerçi pek basıktı -öyle ki, önceleri başım vuracak sanıyordum- ama istedigim kadar genişti ya! Zaten kısa zamanda alıştım. Ayda altı rubleye bundan iyisi bulunamazdı. Dairemin ayrı olması hoşuma gitmişti. Şimdi bir hizmetçi bulmaktaydı iş, yalnız başıma yapamazdım çünkü. Başlangıçta kapıcı, hiç olmazsa günde bir kez ugrayıp en gerekli işleri yapmaya söz vermişti. lhtiyar için birisinin gelecegini umuyordum. Oysa öleli beş gün olmuştu, gelen giden yoktu.

Dostoyevski
Ezilmiş ve Aşağılanmışlar
İletişim Yayınları
Çeviren: Ergin Altay

Yorum yapın