Dostoyevski / Budala; İsa’ya az kala

BudalaBudala, (Henry Troyat’ın da ifade ettiği gibi) Dostoyevski’nin ilk büyük aşk romanıdır. Ne Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un Sonya ile yaşadıkları, ne Kumarbaz’da Aleksey’le Polin’in arasında geçenler, ne Cinler’deki Nikolay Stavroin’e âşık olan Lizavetta’nın hisleri, ne de Karamazov Kardeşler’deki Dimitri ile Katerina’nın karışık ilişkisi, aşk olgusunun Budala romanında işlendiği kadar ön planda değildir. Diğer romanlarda aşk ana temayı destekleyen yan faktör iken Budala tamamen bir aşk hikâyesidir.

Sınırsız yoksulluk sınırsız mükemmellik

Budala, Dostoyevski’nin ikinci eşi Anna ile çıktığı ve dört yıl süren Avrupa seyahati esnasında, 1868’de yazılmıştır. Ontolojik bir hesaplaşma olarak gördüğü kumar tutkusu yüzünden karısının küpelerini rehin verecek kadar bataklığa sürüklenen Dostoyevski, yayınevinden binbir ricayla aldığı avanslarla yaşamını sürdürür ve Budala’yı bu şartlarda yazar: “Ne şartlarda çalıştığımı bir görseler. Benden kusursuz şaheserler bekliyorlar, oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım.” Bu haliyle bile son derece titiz davranır eserini yazarken. “Yoksulluğun kırbacı altındayken bile tek tek sayfaların üzerinde saatlerce çalışır, karısı açlıktan ölmek üzere olmasına ve ebenin parası henüz verilmemiş olmasına rağmen Budala’yı iki kez yok eder. Mükemmelliğe olan istemi sınırsızdır, ama yoksulluk da sınırsızdır.”

Aşk nefrete benzer, nefret de aşka

Niyeti bütünüyle güzel bir insanı anlatmak” olan Dostoyevski’nin hayatında aşk -bugün bildiğimiz manada- asla bir amaç olmamıştır: “Onun için aşk, bir mutluluk hali, bir denge değil, daha yüksek bir düzeye çıkarılmış bir çatışma” diye anlatır Zweig, “Dostoyevski’nin insanları sevildikleri kadar sevmek istemezler: Onlar sadece sevmek ve kurban olmak isterler, hep daha fazla veren, hep daha azını alan olmak isterler ve karşılıklı olarak duyguları çılgınca artırırlar, yumuşak bir oyun olarak başlayan şey adeta bir boğulma, bir inleme, bir kavga, bir ıstırap olana kadar. O çılgınca dönüşüm içinde, ancak reddedildikleri, alaya alındıkları, aşağılandıkları zaman mutludurlar, çünkü ancak o zaman onlar veren, sınırsızca veren ve karşılığında hiçbir şey istemeyen kişi olurlar ve bu yüzden onda, o karşıtlıklar ustasında, nefret her zaman aşka çok benzer, aşk da nefrete.” Buradan yola çıkarak şunları söyleyebiliriz: Dostoyevski, hayatı alabildiğine yoğun yaşayan birisidir ve bu yüzden giriştiği her işte sonuna kadar gider. Bu da onu bizden ayıran bir özelliktir. Tıpkı Yeraltından Notlar’da dediği gibi: “Sizin ancak yarıya kadar getirmek yürekliliğini gösterdiğiniz şeyleri ben sonuna dek götürmekten başka bir şey yapmadım yaşamımda.”

Prensin anıları Dostoyevski’nin anılarıdır

Yakından tanıdıkça eserleri ile kendi yaşamı arasında birebir ilişkiler gördüğünüz Dostoyevski’nin Budala romanındaki kahramanı Prens Mişkin, tam bir saflık örneğidir. Sanılanın aksine, Dostoyevski’nin saflık timsali İsa imgesi Alyoşa’da değil, Mişkin’de hayat bulmuştur. Neden İsa figürü? Dostoyevski’ye göre “su götürmez biçimde hayranlığa değer tek bir simge vardır yeryüzünde: İsa”. Ve İsa’nın inancını Prens Mişkin’in şahsında yaşatacak olan da Rusya’dır. Bir Avrupalı olan Zweig’in ifadesiyle: “Rusya, yeni İsa’dır, yeni kurtarıcıdır ve bizler putperestleriz. Günahlarımızın ateşinden biz atılmışları kimse kurtaramaz.” İnsanlığın kurtuluşu için acı çeken (kendini feda eden) İsa teması Dostoyevski’ye göre iyi bir insan olmanın ve sonsuzluğa ulaşmanın tek yoludur: “Sadece acı sayesinde hayatı sevmeyi öğrenebiliriz.” Sonsuz yaşamın sırrı Tanrı’dadır ve insanlığı O’na götürecek olan da İsa’dır. Nietzsche’nin “Tanrı öldü” diyerek yargılar modern Batıyı, Dostoyevski ise İsa’yı yitirdiği için: “Batı İsa’yı yitirdi (Katolikliğin yanıltısıyla) ve işte bu yüzden, sadece bu yüzden Batı ölmek üzeredir.” Büyük Engizisyoncu’yu hatırlamanın tam yeridir şimdi.

Romanın bir yerinde, Rogojin’in evinde, Hans Holbein’in Haçın İndirilişi adlı tablosunun bir kopyasını görür Prens Mişkin ve dehşet içinde kalır. İkinci karısı Anna’nın hatıralarından öğreniyoruz ki, Cenevre yolculuğunda durdukları Bale’de bir müzede bu tabloyu görür Dostoyevski. İnsanlık dışı bir işkenceden sonra haçtan indirilen ve çürümeye bırakılan İsa görüntüsü Dostoyevski’de korkunç bir etki bırakır ve karısına (bu cümleyi Prens Mişkin de söyler) şöyle der: “Böyle bir tablo insanın inancını yok edebilir.”

Troyat’ın ifadesiyle “Prensin anıları Dostoyevski’nin anılarıdır.”

Bedeni adam ruhu çocuk

En şiddetli sevinç anlarında bile nedenini bilmeden hüzne kapılıveren” Prens Mişkin 27 yaşındadır. (Dostoyevski’nin 27 yaşında hapse girdiğini hatırlayalım). Sara hastası olduğu için (Dostoyevski de sara hastasıdır) tedavi gördüğü İsviçre’den (doktoru Şnayder öldüğü için) ülkesi Rusya’ya dönen Mişkin’in kimsesi yoktur. Buraya da dikkat edelim, sanki bu dünyada temiz kalmanın yollarından biri Tanrı’dan başka kimsesi olmamaktır. Trende tanıştığı Rogojin bir serseri, Lebedev ise sahtekâr ve aşağılık birisidir. Ancak Mişkin için bunların bir önemi yoktur çünkü o kötülük nedir bilmediği için insanları iyi ya da kötü diye yargılayamaz. Doktoru Şnayder’in dediği gibi o, bedeni kocaman bir adam olsa da ruhu daha çocuktur. Elindeki bohçadan başka hiçbir mal varlığı olmayan Mişkin, Petersburg’a iner inmez (bundan sonraki hayatına yön vermede yardımları olur umuduyla) uzaktan akraba olarak bildiği General Yepançin’lerin evine gider. Onu kapıda karşılayan uşakla derin bir sohbete dalan Mişkin tanıştığı 27 yaşındaki bir adamın idam cezası hikâyesini anlatır. Bu bölüm 27 yaşında idama mahkûm edilen Dostoyevski’nin kendi hikâyesidir. “Ben öldürmeye karşı verilen ölüm cezasının, işlenen suçtan daha ağır bir ceza olduğu kanısındayım. Bir karara uyarak adam öldürmek, haydut gibi adam kesmekten daha korkunçtur bence.” (s. 28)

Aşığı olamayınca dostu olmak

Gerçek dünyanın içine girmeye başlayan Prens Mişkin, tutkuların, hırsların, şehvetin ve paranın esir aldığı insanlarla tanışmaya başlar. Önce General Yepançin. Üst düzey bir devlet adamı olan general, karısı ve üç kızıyla elit bir yaşam sürmektedir. Generalin üç kızı arasında Aglee dikkati çeker, bu kız iyi eğitim almış, son derece güzel, kendisine biçilen rollerden ziyade kendisi bir şeyler olmak isteyen uçarı bir tiptir. Henry Troyat, bu kadının Dostoyveski’nin ilk evliliği esnasında gizli aşk yaşadığı ve üzerinde büyük izler bırakan Polin Suslova olduğunu iddia eder. Hatta öyle ki, Polin sadece Budala romanında değil, diğer romanlarında da vardır Troyat’a göre. Mesela Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un kız kardeşi Dunya, Cinler’deki Lizavetta, Karamazov’lardaki Katerina da Polin’in bir yansımasıdır. Özellikle Kumarbaz romanındaki Polin Aleksandrovna. Gerçek hayatta Polin, iyi bir ailenin eğitimli bir kızıdır. Uzatmalı bir üniversite öğrencisidir. “birçok fakülteye yazılıp, derslerin ancak onda birini izleyen, notlar alıp onları bir daha okumayan, sınavlara hazırlanıp girmeyen, ama üniversite gençliğinin çene çaldığı salonların vaktini şaşmaz gediklisi olan, toptan devrime inanan, bildiri dağıtan, mitinglerde boy gösteren, feminist, özgür aşktan yana olan, Tanrı’ya inanmayan, nihilist olan Polin, kuşkularını giderip kendisini esenliğe kavuşturur umuduyla Dostoyevski’yi yakın takibe alır ve konferanslarını dinler. Gider tanışır yazarla ve iki yıl süren (1861-63) bir aşk yaşarlar. Dostoyevski’nin aşk anlayışına ve hayata karşı içinde duyduğu tutkuya güzel bir örnek teşkil ettiği için bahsettiğimiz bu ilişki hakkında yazar (Kumarbaz romanında) şu yorumu yapar: “Öyle anlar oldu ki, onu boğabilmek için yaşamımın yarısını verirdim. Yemin ederim ki, bir hançeri yavaş yavaş göğsüne daldırmak olanağı geçseydi elime, bunu derin bir zevkle yapardım sanıyorum. Böyle olmakla birlikte namusum üzerine kesinlikle söylüyorum ki, eğer bana gerçekten “Kendini uçuruma at” deseydi, hemen atardım seve seve.” Aşk ve nefretin bir arada ve iç içe yaşandığı bu ilişki çok sürmez ve Polin, “yüreğimdeki inancı ilkin o öldürdü” dediği Dostoyevski’yi terk eder. “Ebedî bir üniversite öğrencisi olan bu kıza deha sahibi bir yazar değil, genç bir hayvan gerekmektedir.” diyor Troyat. Ayaklarına kapanarak ona ikinci bir şans tanımasını dileyen Dostoyevski amacına ulaşamaz. “Bu kadının aşığı olamayacağına göre onun dostu olacaktır bundan böyle. Onu başkalarına karşı koruyacaktır.” İşte size Ezilmiş ve Aşağılanmış bir adam: Dostoyevski.

General özel kalemi olan Ganya’yı Nastasya Filipovna ile evlendirmek için uğraşmaktadır. Nastasya, zengin çevrelerin kibar beyefendilerinden Totzkiy’nin (bir çiftlik yangınında ailesini kaybettiği için) daha çocuk yaşta yanına alarak beslediği, küçük yaşta namusunu kirlettiği, yıllarca şehveti için kullandığı ancak yaşı geldiği ve kendisi de genç bir kızla evlenmek istediği için artık kurtulmak istediği Totzkiy için bir başbelası, General için sahip olmak istediği bir kadın, Ganya için 75 bin ruble değerinde bir servete konmanın yolu, onu yeni gören Prens Mişkin için ise ruhu acılarla dolu, -Generalin kızı Aleksandra’nın tarifiyle- bütün Avrupa’yı birbirine düşürecek kadar güzel, genç bir kadındır. Bu kadına daha sonra geleceğim çünkü Dostoyevski’nin en ilginç kadın kahramanıdır.
Nastasya’ya deli gibi âşık olan ve yakın zamanda ölen babasından yüklü miras kalan Rogojin, cahil, kaba, eğitimsiz, dağınık yaşam süren bir adamdır, hayatta bir tek ideali vardır, Nastasya ile evlenmek ve ona sahip olmak. Rogojin, bütün dağınıklığına, serkeşliğine, etrafına topladığı çapulculara, korkutucu bakışları ve katil görünüşüne rağmen, uğruna babasından bir tomar dayak yediği Nastasya’ya olan hastalıklı sevgisinde dürüsttür. Bu kadın için ölmeye de, öldürmeye de hazırdır. Nastasya’nın Ganya ile evlilik kararını açıklayacağı partiye, ceplerine para doldurup o da gider. Gider demeyelim, partiyi basar.

Tipik bir Rus karakteri

Nastasya Filipovna’nın evinde düzenlenen doğum günü partisi birçok ilginç gelişmeye sahne olur. Neredeyse romanın bütün kahramanları toplanır bu salonda. Bu, tipik bir Dostoyevski taktiğidir. Andre Gide’i dinliyoruz: “Dostoyevski’nin romanında önemli olan, aynı Rembrandt’ın tablolarında olduğu gibi, her şeyden önce gölgedir. Dostoyevski tüm kahramanlarını ve olayları bir araya toplar ve üzerlerine çok yoğun bir ışık yansıtır; öyle ki ışık her şeye tek bir yönden çarpar. Her kahraman gölgeler içinde yüzmektedir. Ayrıca Dostoyevski’de çok özel bir kümelendirme, bir araya toplama, tek bir noktada birleştirme, romanın bütün öğeleri arasında olabildiğince çok ve karşılıklı ilişki yaratma ihtiyacı dikkatimizi çeker. Onun romanlarında olaylar, Stendhal ya da Tolstoy’un romanlarında olduğu gibi yavaş ve eşit bir hızda akmaz; belirli bir anda, birbirlerine karışık ve bir merkezde birleşirler; öyküdeki -ahlaksal, ruhsal ve nesnel- öğelerin birbirlerini yitirdiği ve sonra yeniden bulduğu kasırgalara benzer. Dostoyevski’de en ufak bir yalınlaştırmaya ya da çizgi kesinleştirmeye rastlamayız.

Karmaşıklıktan zevk alır, karmaşıklığını korumaya olabildiğince özen gösterir. Duygular, düşünceler ve tutkular hiçbir zaman saf halleriyle önümüze çıkmazlar. Bunların çevresini boşaltmaz, sadeleştirmeye çalışmaz Dostoyevski.”
Partiye dönersek; Ferdişçenko isimli asalak bir adam, bir oyun teklif eder; hayatlarında yaşadıkları ve vicdanlarını en çok rahatsız eden bir olayı anlatacaklardır. Bu, Andre Gide’e göre, tipik bir Rus karakteridir. Bir Avrupalı için, kendini herkesin önünde aşağılamak ve iğrençliklerini anlatmak son derece onursuz bir davranışken, bir Rus gönül rahatlığıyla bunu yapabilir ve hiç rahatsızlık duymaz. Romanda yer alan parti sahnesinde olan da budur ve kimsenin itiraz etmemesi de bu yüzdendir. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’dan itibaren romanlarında bu karaktere sıkça rastlarız. “Bay Ferdişçenko, siz bana, insanların kendilerinden sorulmadığı halde, bazı adi hareketlerinden söz edebileceklerinin, hem de bundan mest olurcasına zevk duyabileceklerinin mümkün olduğu kanısını veriyorsunuz.” (s. 163)

Tutku her şeyi bağışlatır

Nastasya’yı kirleten Totzkiy, bu konuya hiç girmez ve bambaşka bir hikâye anlatır. General, bir askeriyle başından geçen macerasını anlatır. O da saklar içindekini, Ganya’yı Nastasya ile evlendirmekteki bir amacı arkadaşı Totzkiy’i kurtarmaksa, diğeri ileride Ganya’dan karısıyla birlikte olma izni koparmaktır. Prens Mişkin’le o gece partide ilk kez yakın sohbet etme imkânı bulan Nastasya ondan çok etkilenir, çünkü Prens, Totzkiy’nin metresi ve Rogojin’in kapatması olarak bilinmesine rağmen ona evlilik teklif eder ve bundan onur duyacağını söyler. “Sizi Rogojin’in kadını olarak değil, namuslu bir kadın olarak alıyorum Nastasya Filipovna.” (s. 183). “Sizin kabulünüzü kendim için onur sayıyorum. Ben size değil, siz bana onur bağışlıyorsunuz. Bu sözlerime gülümsediniz, çevrenizdekilerin de nasıl güldüklerini gördüm. Belki gülünç bir biçimde söyledim, kendim de gülünç oldum. Ama onurun ne demek olduğunu anladığımı sanıyorum ve doğruyu söylediğime eminim.” (s. 188)

Nastasya, kendisine ilk kez bu denli iltifat edildiği halde teklifi reddeder ve Ganya’yı da yüz üstü bırakıp Rogojin’le gider. Neden yapar bunu? “Hayatta değer verdiği hiçbir şey olmadığı için, herhangi bir vaatle de yola getirilemezdi. Bütün bunların altında bir ruh karmaşıklığı, romantik bir isyancılık, Tanrı bilir kime, hangi nedenle, her türlü ölçünün üstünde bir nefret seziliyordu.” (s. 49). “Bu aşağılanmış ve hayalci kadın”, biri yıllarca kendisine sahip olmuş, diğeri de yıllarca sahip olmak isteyen Totzkiy ve Generalin kendisini evlendirmek istedikleri Ganya ile evlenerek hayatının hiçbir döneminde ulaşamayacağı bir fırsatı elinin tersiyle itmenin zevki peşindedir. (s. 51). Bugünün dünyasında femme fatale olarak nitelendirdiğimiz öldüren bir cazibeye sahip bu kadın, inanılmaz derecede güzel, fakat bir o kadar da kibirlidir. Aslında bu kibir, yazarın da belirttiği gibi, içinde taşıdığı nefretin bir dışavurumudur. Hayat, her genç kıza sunduğu imkânları ondan esirgemiştir ve Nastasya kaderin kendisine layık gördüğü bu mahrumiyetin karşısında gururunu bir silah olarak kuşanmaktadır. Sergilediği bu kibrin onu felakete sürükleyeceğinin, Rogojin’i tercih etmenin onu ölüme sürükleyeceğinin farkındadır bunu yaparken. Hem Rogojin hem Nastasya, alışılmış kalıpların dışında, toplumsal normları çiğneyen iki günahkâr tiptir, yalnız bu tam da Dostoyevski’nin (kendisinden yola çıkarak) severek anlattığı bir durumdur. Akıl yoktur bu insanların hayatında, tutku vardır ve “tutku her şeyi bağışlatır.”

Güç arzusu iflasa götürür

Aslında Nastasya bir prens olan Mişkin’in teklifini ona acıdığı ve böyle masum bir kalbi kirletmek istemediği için reddetmektedir. Açıkçası “ona bunu yapamam” düşüncesi hâkimdir kararında. Tabi ki bu kaçış ilk olmayacak, Nastasya şehvetli Rogojin’le merhametli Mişkin arasında defalarca gidip gelecek, sonunda Rogojin tarafından (kendisine teslim olduğu gün) -tahmin ettiği gibi- öldürülecektir.

Özü itibariyle insanların ikiyüzlü ve çıkarcı olduğu bir dünyada Prens Mişkin gibi kötülük düşünemeyen bir adam tam bir Budala olarak çıkmaktadır karşımıza. O, tam bir Dostoyevski özetidir. 27 yaşındadır, Katolik kilisesinden nefret etmekte, Katolikliği ateizmle eş tutmakta, hatta ateizmin Katoliklikten çıktığını savunmaktadır. “Ben Dostoyevski kadar Hristiyan ve onun kadar az Katolik olan başka bir yazar tanımıyorum.” diyor Gide. Prens, acıdığı için Nastasya ile sevdiği için de Aglee ile evlenmek isteyen biridir ve her iki kadın da bunu bilmektedir. “Dostoyevski’nin kahramanları kıskanmak nedir bilmezler” diyen Gide haklıdır: “Dostoyevski’nin kadın kahramanları, gurur konusunda erkeklerden çok daha kararlıdırlar, onları harekete geçiren genelde gururdur. Raskolnikov’un kız kardeşine, Budala’daki Nastasya Filipovna ile Aglae Epançin’e, Ecinniler’deki Elizabet Nikolayevna ile Karamazovlar’daki Katerina İvanovna’ya bakın. Ama İncilimsi diye tarif edeceğim bir altüst oluşla, en bayağı kişiler Allah katına soylulardan daha yakındır, öyle ki Dostoyevski’nin bütün eserleri şu derin gerçekler tarafından yönlendirilecektir: “Güçlülerden esirgenen, alçakgönüllülere bağışlanacaktır.”, “Yitirmiş olduğunuz şeyi kurtarmaya geldim ben.” vb. Bir yandan kendinden vazgeçişi, kendini unutuşu görüyoruz; diğer yandaysa kişiliğin dışavurumunu. Dostoyevski’nin eserlerinde “güç arzusu” her zaman iflasa götürür insanı… Dostoyevski’nin eserlerindeki kişilerin irade ve zekâlarının sadece kötülüğe yaradığını söylemek istemiyorum ama irade ve zekâlarını iyiliğe ulaşmak için kullandıklarında bile ulaştıkları erdem, insanları yıkıma götüren kibir dolu bir erdem olmaktadır. Dostoveyski’nin kahramanları cennete ancak zekâlarını bir yana bıraktıkları, kişisel iradelerinden vazgeçtikleri, kendi benliklerini reddettikleri zaman girmektedirler.”

Akıl, tutku ve diriliş

Prens Mişkin ile Dostoyevski arasındaki benzerliğe bir örnek daha verelim: Nastasya’nın Rogojin’i tercih etmesinden sonra Mişkin, rakibine karşı dostluk gösterir. Gerçek hayatta âşık olduğu Mari İssayev’in aşık olduğu Bay Vergunov’a karşı aynı duyguları besleyen ve ikisinin mutluluğu için çabalayan Dostoyevski’nin ta kendisidir. Bu konu yine Ezilmiş ve Aşağılanmış’larda da bu şekilde (sevgilisinin aşığına yardımcı olma biçiminde) işlenmiştir.
Prens Mişkin, tam bir Rus’tur ve yazarın savunduğu Rus yüceliğinin de bir örneğidir. Kimdir Mişkin? Troyat’a göre “Terbiyelidir, sıkılgandır, iyi ve saftır…” Dostoyevski de utangaç ve sıkılgan bir gençtir. İlk romanı İnsancıklar’ın inanılmaz başarısıyla gelen şöhret sonrası “bir kabul töreninde, monden güzellerden Seniyavana adlı bir genç kızla tanışmaya sürüklüyorlar Dostoyevski’yi. Bebek dudaklı, durgun ve soğuk bakışlı, saçları lüle lüle bir dilberin karşısında buluyor kendini. Kız, yapıtı üzerine gönül okşayıcı, beylik birkaç söz savurmaya hazırlanadursun o sararıyor, sendeliyor ve bayılıyor. Bitişik odaya götürüp yüzüne kolonya serpiyorlar.”

Troyat devam ediyor: “O (Mişkin) toplumsal duvarların, “iki kere iki dört eder” dünyasının dışında bir köşeye çekilmiştir. İnsanlarla her çeşit alış verişten arınmıştır. Onların arasına düştüğü vakit de, açgözlülerle, kalleşlerle, şehvet düşkünleriyle, soytarılar ve sarhoşlarla dolu bu koca kentte çağrısız konuk gibi” yabancıdır… O çevresindeki herkesin yüce gönüllü olduğuna, herkesin onu sevdiğine inanıyor. En kokuşmuş, en kötü yaratıkları, en tatlı, en dindar yaratıklar gibi karşılamakla, onları bağlıyor kendisine. İnsanlar iyi oluyorlar, çünkü o onların öyle olmalarını diliyor.” Tıpkı kahramanı gibi budaladır Dostoyevski, annesi bile onu bir zamanlar budala yerine koymuştur. Sara hastasıdır Mişkin, tıpkı Dostoyevski gibi. Tutku doludur ve hayatı aklıyla değil, kalbiyle yaşar. Yaşamın anlamından daha fazla yaşamın kendisini sever. Gide’e kulak veriyoruz: “Onun romanlarındaki karakterlerde üç katman, üç bölge saptıyorum: ruha yabancı, ancak en kötü eğilimlerin çıktığı akıl (Zihinsel kurgular) bölgesi. Dostoyevski’ye göre hain ve şeytanî öğe bu bölgede bulunmaktadır. Ben şu an için sadece ikinci katmanla, tutkuların katmanıyla ilgileniyorum. (Aradaki tutkular bölgesi). Bu, kasırgaların alt üst ettiği bölgedir. Ancak bu kasırgaların sebep olduğu olaylar ne kadar yıkıcı olursa olsun, kişilerin ruhları bunlardan etkilenmemektedir. Tutkunun etkileyemediği, daha derin bir bölge vardır. Raskolnikov’la birlikte yeniden canlanışa – bu sözcüğü Tolstoy’un verdiği anlamda kullanıyorum- İsa’nın sözüyle, “ikinci doğuşa” ulaşmamıza izin veren de işte bu bölgedir. Mişkin’in yaşadığı bölge de budur.”

“Öyle düşünceler, yüksek düşünceler var ki, onları dile getirmeliyim.” diyen Prens Mişkin, İsa değilse bile, masumiyeti ve yüksek duygularıyla İsa’ya yakın bir insandır.

“Önümüzden geçin ve mutluluğumuzu bize bağışlayın.”

Herkesin acıdığı, şaşırdığı, hatta Aglee’de olduğu gibi yer yer saflığına kızdığı Prens Mişkin, insanların önce alay ettiği sonra kalbinin yüceliği karşısında şaşkınlıktan kendini alamadığı bu adam, Keller’in dediği gibi dünyada cenneti isteyen gerçek dışı bir varlıktır adeta: “Aman Prens, hayatı hâlâ ne temiz, ne masum; ne doğal gözlerle görüyorsunuz.” (s. 336). “İnsaf edin Prens, altın dönemlerinde bile görülmemiş öyle bir temizliğiniz, masumluğunuz, aynı zamanda öyle bir derinden derine ruhları tanıma gücünüz var ki, insanı delip geçiyorsunuz.” (s. 337). Generalin damadı Prens Şç. de şaşkındır karşısında: “Aziz Prens! Bu dünyada cennete gitmek kolay iş değildir. Oysa siz cennet peşindesiniz. Cennete kavuşmak güç şeydir Prens. Güzel kalbinizle düşündüğünüzden çok daha güç. ” (s. 369). Hatta artık delirmek üzere olan emekli General İvolgin (Ganya’nın babasıdır) bile merhamet duyar bu zavallıya: “O kadar iyi, o kadar duygulusunuz ki, bazen size acıyorum Prens.” (s. 539).

Görülüyor ki Prens Mişkin bizden, içimizden biri değildir. Kendisini tokatlayan Ganya’ya kızmak yerine bu hareketinden dolayı vicdan azabı duyacağı için ona acıyan, kendisini tam evlenmek üzereyken bırakıp kaçan Nastasya’ya hâlâ yardımcı olmaya çalışan, bir düzenbaz ve hilekâr olduğunu bildiği Lebedev’in içindeki güzellikleri ortaya çıkarmaya çalışan, istemeden veren, verdiğini istemeyen, kimseyi kıskanmayan, intikam duygusu nedir bilmeyen, acıma duygusu bizim aşkımızdan bile üstün olan Prens Mişkin, Dostoyevski’nin hayran olduğu tek kişi olan Hz. İsa’dan yola çıkarak oluşturduğu bir tiplemedir ve gerçek dünyanın dışından seslenir bize. Zweig’e kulak veriyoruz: “Dostoyevski’nin kahramanları ararlar, ama gerçek hayatla hiçbir ilişki kurmazlar: Onların farkı budur. Onlar kesinlikle realiteye girmek istemezler, tersine başından itibaren onu aşmak, sonsuzluğa ulaşmak isterler.” Ve Prens Mişkin, bu toplumun içinde yaşamayı başaramaz. İçlerindeki alçaklığı, sahtekârlığı, kirlenmişliği saf bir ayna gibi kendilerine yansıttığı için kızdıkları, acıdıkları Prens Mişkin onlara İsa’nın diliyle cevap vermektedir: “Önümüzden geçin ve mutluluğumuzu bize bağışlayın.” (s. 559)

Böyle bir adam barınabilir mi Avrupalı olma sevdasıyla yanıp tutuşan Rusya’da? Elbette hayır. Büyük Engizisyoncu nasıl İsa’yı geldiği gibi geri gönderdiyse, Batılılaşmaya çalışan Rusya, Budala’yı geldiği yere, İsviçre’de bir akıl hastanesine geri gönderir. Onu anlamaya çalışan tek kişi Lizavetta’dır ve hastanede onu ziyareti esnasında şöyle der: “Bütün bu batılılık, Avrupa sevdası, fanteziden başka bir şey değil. Yabancı ülkelerde biz de yalnızca fanteziyiz. Unutmayın bu sözlerimi, kendiniz de göreceksiniz ya!..” (s. 651)

Ekrem Özdemir
03 Eylül 2011 http://www.magaradergisi.com/

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla İnceleme, Makaleler
Vedat Türkali: Bir Gün Tek Başına’daki Kenan tipini sevmem, karşıyımdır ona

"Kenan tipinin anlaşılması da gene bizim toplum yapımıza, bu yapının dününü, bugününü anlayış biçimimize bağlı. Romanda açık seçik koymaktan kesinlikle...

Kapat