Dostoyevski: Sevgili okuyucum, darılmayın ama kendi kendinizin düşmanı olduğunuz için gülüyorum.

dostoyevskiSevgili okuyucum, o öylesine güzel bir geceydi ki, böylesini ancak gençliğimizde görebiliriz! Gökyüzünün aydınlığına, yıldızların parlaklığına bakıp bakıp da, “Böyle bir göğün altında insan nasıl olur da öfke duyar, hırçınlaşabilir?” diye düşünürsünüz. Ama bu düşünce de gençler içindir, sevgili okuyucum, hem de çok gençler için. Dilerim, sizin de gönlünüz uzun süre genç kalsın.

Hırçınlardan, öfkeli insanlardan söz açılmışken bütün o günkü uysallığımı anımsamadan edemeyeceğim. Sabahın ilk saatlerinde bunaltıcı, tuhaf bir can sıkıntısı doldurmuştu yüreğimi. Benim gibi yalnız bir adamı herkes terk ediyormuş, herkes benden kaçıyormuş gibi bir duygu vardı içimde. “Herkes”le kimleri kastettiğimi sormak hakkınızdır. Çünkü neredeyse sekiz yıldır yaşadığım şu Petersburg kentinde bir tane bile tanıdık edinemedim. Ama tanıdık benim neyime? Zaten Petersburg’u baştan başa tanırım, onun için bütün kent kalkıp yazlığa gidince haklı olarak herkesin beni terk ettiğini düşünmeye başladım. Yalnız başıma kaldığımı görünce de, büyük bir korkuya kapılarak üç gün neye uğradığımı anlamadan, kentin sokaklarında dolaştım, durdum. Neva Caddesi’ne, parka, deniz kıyısına, daha nereye gittiysem hiçbir yerde, bütün bir yıl hep aynı saatte görmeye alıştığım kimselerin tekini bile göremedim. Onlar beni elbet bilmezler, ama ben onları tanının, hem de yakından tanının, hepsinin de yüzü hatırımdadır. Onların sevinci benim sevincim, onların üzüntüsü benim üzüntümdür. Tanrı’nın her günü aynı saatte Fontanka’da rastladığım ufak tefek bir ihtiyarla da neredeyse ahbaplık peydahladım. Görkemli, dalgın bir görünüşü olan bu ihtiyar, sol elini sallayarak hep kendi kendine bir şeyler mırıldanır; sağ elinde ise, sapı altın kaplamalı, boğum boğum, uzun bir boston vardır. Adamcağız beni fark etmeye bile başladı, her rastlaşmada bana karşı bir ilgi gösteriyor. Beni aynı saatte Fontanka’daki yerimde görmese neşesinin kaçacağına kalıbımı basanın. Onun içindir ki, karşı karşıya geldiğimiz sıralar, ikimizin de keyfi yerindeyse, birbirimize selam verecekmiş gibi bir havaya giriyoruz. Geçenlerde iki gün birbirimizi görmeyip de üçüncü gün karşılaştığımız zaman az kalsın elimizi şapkalarımıza atıyorduk; neyse ki tam zamanında aklımız başımıza geldi de ellerimizi indirdik, birbirimizi süzerek geçtik. Evlerle de aram iyidir. Gezinirken birbiri ardından önüme çıkıp bütün pencereleriyle bana bakarak kimisi, “Merhaba! Nasılsınız? Eh, ben çok şükür iyiyim, mayısta üzerime bir kat daha çıkacaklar,” kimisi; “E, nasılsınız bakalım? Yarın beni onarıyorlar,” kimisi de, “Dün az kalsın yanıyordum. öyle korktum ki!” vs. der gibidirler. Aralarında sevdiklerim vardır, kimisini oldukça yakından tanının, bir tanesi de önümüzdeki yaz kendisini mimara tedavi ettirecek. Tedavi olurken, Tanrı esirgeye, başına bir şey gelmesin diye her gün uğrayacağım oraya. Hele güzelim pembe bir evin öyküsünü hiç unutamam. Taştan yapılmış, ufacık, sevimli bir evceğizdi bu; hantal komşularına bakıp böbürlenmesini, bana bakarken de yüzünün gülmesini gördükçe ona karşı içim sımsıcak olurdu. Geçen hafta yanından geçerken başımı kaldırır kaldırmaz: “Beni sarıya boyadılar!” diye acıklı bir ses işittim. Bir de baktım ki, ne göreyim! .. Haydutlar! Barbarlar! Ne sütun bırakmışlar, ne sundurma; hepsini kanarya sarısına boyamışlar! Kanım beynime sıçradı. Çin İmparatorluğu rengine boyanarak çirkinleştirilen zavallı dostuma bakmaya dayanamayacağım için o günden beri de semtine uğramıyorum.

lşte, okuyucum, Petersburg’u ne kadar yakından tanıdığımı artık anlamış bulunuyorsunuz.

Nedenini ortaya çıkarıncaya kadar bir tedirginliğin üç gündür içimi kemirdiğini yukarıda söylemiştim. Sokakta canım sıkılıyor, “O yok, bu yok, öteki ne cehenneme gitti!” diye evde kendimi yiyordum. Tam iki gece; “Benim nem eksik? Burada niçin rahat edemiyorum?” diye odamda kıvrandım durdum. !sten kararmış, yeşil badanalı duvarlara, Matriyona’nın başarıyla ürettiği örümcek ağlarıyla kaplanmış tavana şaşkın şaşkın baktım. “Yoksa bütün sıkıntımın nedeni bunlar mı?” diye sandalyeleri gözden geçirdim. (Çünkü bir sandalye bile akşam bıraktığım biçimde durmuyorsa, sinir olurum.) Pencereye göz gezdirdim; hepsi boşuna … !çim bir türlü rahat etmedi! Hatta Matriyona’yı çağırarak, örümceklerden, her zamanki pasaklılığından dolayı kendisini fazla üzmeden azarladım. Kadın tuhaf tuhaf baktıktan sonra çekti gitti, örümcekler ise yerlerinde hala sapasağlam duruyorlar.

En sonunda bu sabah işin içyüzünü anlayabildim. Öyle ya, herkes benden kaçıp yazlığa kapağı atıyordu. (Bu bayağı anlatımdan dolayı özür dilerim, şu anda yüksek üslubun hiç sırası değil.) Çünkü Petersburg’da bulunan herkes ya yazlıklarına gitmişti ya da yeni gidiyordu. Çünkü sokakta her araba kiralayan kerli ferli adam, gözümde, günlük işini bitirdikten sonra yazlığa, ailesinin yanma dönen pek sayın aile babası görünümüne bürünüyordu. Çünkü karşılaştığım yayaların; “Biz buraya şöyle bir uğradık, iki saat sonra yazlığa gideceğiz,” diyen kibirli bir havası vardı. Kar gibi beyaz ince parmaklarıyla pencereye vurduktan sonra, güzel bir kız, başını dışarı çıkararak, elinde saksılarla çiçek satan çiçekçiyi çağırmaya görsün. Hemen o anda bu çiçeklerin zevkini çıkarmak için değil de, çok geçmeden yazlığa taşınacakları, çiçekleri de yanlarında götürecekleri için satın alındığım düşünmeye başlıyordum. Bu kadarla da kalmayıp bu yeni, özel keşfimde büyük başarılar elde etmeye başladım. Kimin, ne çeşit yazlıkta kaldığını bir bakışta yanılmadan anlıyordum. Kamenni Mahallesi’nde, Aptekarski Adaları’nda ya da Peterhof Caddesi’nde oturanlar, yapmacık, ince tavırlarıyla, iki dirhem bir çekirdek yazlık giyimleriyle onları kır evlerinden kente getiren gösterişli arabalarıyla göze çarpıyorlardı. Pargolovo ve daha ileride oturanlar, ilk bakışta insanda aklı başında, oturaklı kimseler izlenimi bırakıyor; Krevstovski Adası’na yazı geçirmeye gelenler şen şakrak tavırlarıyla dikkati çekiyorlardı.

Dağ gibi ev eşyalarıyla, masalarla, sandalyelerle, divanlarla, daha bir sürü ıvır zıvırla dolu, üstelik çoğu zaman bütün bunların tepesine kurulmuş, efendisinin eşyalarını gözünün bebeği gibi sakınan sıska aşçı kadınların bulunduğu dizi dizi yük arabalarıyla, arabaların yanında dizginleri ellerinde tutarak yürüyen sürücülere rastlasam; Neva, Fontanka üzerinden Çyorni Deresi’ne, adalara kadar giden, çeşitli ev eşyalarıyla ukabasa doldurulmuş kayıklar görsem; bu arabalar, bu kayıklar gözümde çoğalıyor, çoğalıyordu. Herkes ayaklanmış, harekete geçmiş, kervanlar halinde yazlığa göçüyormuş, gibime geliyordu. Sanki bütün Petersburg boşalarak yerinde ıssız bir çöl kalacaktı. Bu durumu gördükçe kendi kendimden utanmaya gücenmeye, hüzünlenmeye başladım; benim ne gidecek bir yazlık evim, ne de böyle bir yere gitmem için ortada bir sebep vardı. Aslında her yük arabasıyla, fayton kiralayan efendi kılıklı adamla gitmeye can atıyordu!-, ama hiçbiri, evet hiçbiri beni çağırmıyordu; sanki köşemde unutulmuştum, gerçekten de herkes için bir yabancıydım.

lşte böylece o kadar çok gezdim, dolaştım ki, sonunda her zamanki gibi, nerede olduğumu unutarak birdenbire kendimi kentin çıkış kapısında buldum. O anda içime bir sevinç dalgası yayıldı, adımlarımı sıklaşurarak kendimi kapının dışına attım, ekilmiş tarlalara, çayırlara doğru yürüdüm. Artık · yorgunluk filan duymuyor, üzerimden ağır bir yükün kalkmakta olduğunu hissediyordum. Gelip geçenlerin yüzünde bir gülümseme vardı, neredeyse eğilip selam vereceklerdi; herkes birşeylere seviniyor, püfür püfür sigara tüttürüyordu. Ben de çok sevinçliydim, şimdiye dek bu kadar neşeli olmamıştım. Ansızın İtalya’daymışım gibi, kentin taş yığını arasında bunalmış bir kentlinin yan hasta ruh haliyle hayran hayran kırları seyrediyordum.

Baharın gelmesiyle birlikte Tanrı’nın bağışladığı bütün gücünu ortaya koyarak süslenen çiçeklerle bezenen bizim Petersburg kırlarında insana dokunan, ama ne olduğu anlaşılmayan bir şey vardır. Bazen yalnız acıyarak, bazen de hiç farkına varmadığımız, cılız, hastalıklı bir genç kızı, ama bir gün, beklemediğimiz bir anda, birdenbire değişerek anlaşılmayan bir güzelliğe bürünen bir kızı anımsatır Petersburg kırları. Bu kızın karşısında şaşırmış, kendinizden geçmişsinizdir. Elinizde olmadan, “Hangi güç bu bezgin, düşünceli gözlere parlaklık verdi? Bu çökmüş, solgun yanaklara kan nereden geldi? Bu yumuşak yüz çizgilerine tutkuyu kim verdi? Bu göğüsler neden böyle kabarıp kabarıp iniyor? Bu soluk yüzlü kıza birdenbire bu canlılığı, diriliği, güzelliği veren nedir? Kim onun yanaklarına bu gülücüğü kondurdu? Bu hayat dolu, şen şakrak kahkahaları veren kimdir?” diye sorarsınız kendi kendinize. Gözleriniz birilerini arayarak çevrenize bakınırsınız. Ve bir anda her şeyi anlarsınız. Ama o an hemen geçer; belki de ertesi gün gene aynı dalgın bakışla, aynı solgun yüzle, hareketlerdeki aynı ürkeklikle, bezginlikle, hatta bir anlık taşkınlığından dolayı duyduğu pişmanlıkla, aynı tasayla, aynı hüzünle karşılaşırsınız. Bu bir anda gelip geçen güzelliğin neden böyle kısa ömürlü olduğunu ve artık bir daha dönmeyeceğini içiniz burkularak düşünür, sevmeye bile vakit bulamadığınız bu aldatıcı, bir işe yaramaz güzelliğe ta derinden kırılırsınız …

O günün gecesi gündüzünden daha iyi geçti.

Kırlardan kente çok geç dönmüştüm, eve yaklaştığım sırada saat lO’u gösteriyordu. Eve giden yol kanalın kıyısından geçer, bu saatte burada in cin top oynar. Ne yalan söyleyeyim, kentin uzak bir semtinde oturuyorum. Yürürken bir yandan da şarkı söylüyordum, çünkü mutlu olduğum zamanlar kendi kendime bir şeyler mırıldanırım. Hiçbir dostu, arkadaşı olmayan, sevinçli anlarında sevincini kimselerle paylaşamayan herkes aynı şeyi yapmaz mı? Birden beklemediğim bir şey çıktı karşıma.

Rıhtımın korkulukları ve korkuluklara yaslanmış duran bir kadın vardı önümde; dirseklerini demirlerin üstüne dayamış, gözleri kanalın bulanık sularında, öylece dalmıştı. Üzerinde yosmalara yaraşır siyah bir manto, başında da hoş bir şapka vardı. “Yüzde yüz esmerdir bu kız,” diye düşündüm. Ayak seslerimi işitmemişti, soluğumu tutup yüreğim küt küt atarak yanından geçtiğim halde dönüp bakmadı bile. “Tuhaf, ne kadar da dalmış,” demeye kalmadı, kadının boğuk hıçkırıklarını işiterek yerimde donakaldım. Evet, yanılmamıştım, ağlıyordu. lşte bir daha, bir daha hıçkırdı. Yüreğim acıdan burkularak, “Aman Tannın!” diye haykırdım. Kadınlara karşı ne denli ürkek olursam olayım, bambaşka bir durumdu bu. Hemen ona doğru dönüp tam “Hanımefendi!” diye konuşmaya başlayacaktım ki, bu sözüm Rus yüksek sosyetesini anlatan romanlarda binlerce kez kullanıldığını anımsayarak dilimi tuttum. Ben söyleyeceğim sözleri ararken kız kendine geldi, toparlanıp çevresine bakındı, başını önüne eğerek kıyı boyunca önümden süzüldü gitti. Ben de hemen peşine takıldım. O bunun farkına vararak kıyıdan aynlıp yolun öbür yanına, karşı kaldırıma geçti. Doğrusu sokağın o yanına geçmeyi göze alamamıştım. Yakalanmış bir kuşun yüreği gibi çarpıyordu yüreğim. Ama o sırada geçen bir olay yetişti yardımıma.Karşı kaldırımda, yabancı kadının biraz gerisinde, frak giymiş oturaklı bir adam belirdi, ama adamın yürüyüşü hiç de oturaklı değildi; ikide bir duvara dayanarak sallana sallana sürükleniyordu. Geceleyin birilerinin yanına yaklaşıp da kendine sataşmaya kalkışmasından korkan bütün kızlar gibi, bu kız da, olanca ürkekliğiyle, yayından boşanmış ok hızıyla koşturuyordu. Eğer şansım yardım etmemiş olsa da yalpalayan adam birtakım atak hareketlere girişmeseydi, kıza hiçbir zaman yetişemezdim. Adamın bir anda ileri doğru atılmasıyla, burnunun doğrusuna kızın arkasından seğirtmesi bir oldu. Kız fıruna gibi gidiyordu. Ayakta zor duran adam ise onun peşini bırakmak niyetinde değildi. Arayı gitgide kapatan herif için, “Ha yetişti, ha yetişecek!” demeye kalmadı, genç kız bir çığlık attı. Çıkarken yanıma almış olduğum boğumlu bastonumdan dolayı Tanrı’ya ne kadar şükretsem azdır. Kendimi bir anda karşı kaldırımda buldum. lşin sarpa sardığını anlayan belalı herif, başına gelecekleri bir anda kavramış olacak ki, ağzından tek söz çıkmadan geride kaldı. Ancak aramız bir hayli açıldıktan sonra herif birtakım hatırı sayılır sözcüklerle itirazım bildiriyor olmalıydı. Neyse ki söyledikleri bize kadar ulaşmıyordu.
– Koluma girin, ‘dedim kıza. Artık sataşmayı göze alamaz.

Korkudan, heyecandan titreyen kolunu bana verdi. Ey, belalı adam! O anda sana ne kadar dua etsem azdır. Göz ucuyla şöyle bir baktım kıza, tatlı bir esmer güzeliydi. Yanılmamıştım. Deminki korkudan mı desem, yoksa daha önceki üzüntüden mi, kara kirpiklerinde hala gözyaşları parlıyordu. Ama dudaklarına bir gülümseme yayılmıştı. O da bana kaçamaklı bir bakışla baktı, sonra kızararak başını öne eğdi.
– O zaman beni başınızdan savdınız da bakın işte neler oldu! Demin yanınızda dursam bunların hiçbiri gelmezdi başınıza, dedim.
– Ama sizi tanımıyordum ki… Sizi de onlardan biri sandım.
– Peki şimdi tanıyor musunuz?

– Biraz … Şey, titriyorsunuz. Neden öyle? Kızın güzelliği yanında bir de zeki olması pek hoşuma gitmişti.
– Demek, ilk görüşte farkına vardınız! Evet, kimin yanında olduğunuzu hemen anladınız. Kadınlara karşı çekingen olduğum, heyecanlandığım ve de en azından sizin o adamdan korktuğunuz kadar korktuğum bir gerçek. .. Hala çekingenliğim geçmedi. Düşte gibiyim, bir kadınla konuşacağımı düşümde bile görsem inanmazdım.
– Nasıl! Siz ne diyorsunuz!..
– Evet, öyle. Eğer elim titriyorsa, bunun nedeni, sizinki gibi güzel, küçük bir elin şimdiye dek kolumu böyle sarmamış olmasıdır. Kadınlardan iyice uzaklaştım, daha doğrusu kadınlara hiç alışık değilim. Yalnız yaşayan bir adamım ben … Sizlerle nasıl konuşulacağını bile bilmem. Şimdi de bilmiyorum. Sakın aptalca bir söz söylemiş olmayayım? Çekinmeden bildirin. Korkmayın, darılmam …
– Hayır, sözlerinizde bir saçmalık göremiyorum, üstelik güzel konuşuyorsunuz. Size karşı açık yürekli olmamı istiyorsanız, hemen belirteyim ki, böyle bir çekingenlik kadınların hoşuna bile gider. Hatta daha fazlasını isterseniz, bu benim de hoşuma gidiyor ve evime kadar yanımda yürümenize izin veriyorurn. Sevinçten soluğum kesilecek gibiydi.
– Anlaşılan, siz bende korkunun zerresini bırakmayacaksınız, o zaman da bütün çarelerime elveda.
– Çareleriniz mi? Ne çaresi? lşte bu çok kötü! – Özür dilerim, ağzımdan kaçtı. Ama şu anda sizden bir dilekte bulunmamamı benden nasıl istersiniz?
-Beğenilmek dileği mi?
– Öyle, öyle ya … Ne olur, benim nasıl biri olduğumu anlamaya çalışın. lşte, neredeyse yirmi altı yaşımı dolduracağım, hala insan içine çıkmış değilim. Böyle olunca, nasıl güzel konuşabilir, nasıl sözcükleri yerli yerinde kullanabilirim? Her şeyi olduğu gibi söylemek en iyisi. .. Yüreğim şuramda konuşurken ben susamam … Neyse, bunun önemi yok. .. Inanır mısınız, daha hiçbir kadınla tanışmadım. Evet, hiçbir kadınla … Bir gün gelip bir kadın tanıyacağımı kurar dururum hep. Bu biçimde kaç kez aşık olduğumu bilir misiniz?

– Nasıl olur? Kime?
– Hiç kimseye … ldealimdeki kadına, düşümde gördüğüm yüzlere … Ben hayalimde romanlar yaratırım.

Ah, siz beni bilmezsiniz! Bunlar hiç kadın tanımadan olmaz, ama siz benim hangi kadınlan tanıdığımı sormayın! Tanıdığım bütün kadınlar, birkaç ev sahibesinden başkası olmadı! Hem de öylelerine çattım ki… Size bir şey söylesem gülersiniz. Birkaç kez sokakta kibar bir kadınla konuşmayı geçirdim aklımdan. Doğaldır ki bu konuşmalar sadelik içinde, çekine çekine, saygılı ve içim ateşten yanarak yapılacaktı. Ona yalnızlıktan kahrolduğumu, hiçbir kadınla tanışmadığımı anlatarak beni yanından uzaklaştırmamasını isteyecek; benim gibi umutsuz bir erkeğin dileğini reddetmesinin kadının şanına yakışmayacağını söyleyecektim. Ondan bütün dileğim, bana kardeşçe söyleyeceği tatlı iki sözcük, evet iki sözcük olacaktı. Ağzımı açar açmaz beni kovmamasını, sözlerime inanarak dinlemesini, canı isterse söylediklerime gülebileceğini, bana yanıt vermesini, iki söz, yalnız iki söz söylemesini, ondan sonra da bir daha görüşmeyeceğimizi bildirecektim. Bakın gülüyorsunuz … Zaten ben de bunun için anlatıyorum …
– Darılmayın ama kendi kendinizin düşmanı olduğunuz için gülüyorum. Deneseydiniz, sokakta bile bir kadınla tanışmayı becerirdiniz. Sadelik kadınların hoşuna gider. Aptal değilse ya da bir şeye canı çok sıkılmamışsa, yürek taşıyan her kadın sizin böyle çekine çekine istediğiniz iki çift sözü esirgemezdi sizden … Gene de siz benim söylediklerime bakmayın. Kimbilir, sizi deli filan da sanabilirler. Ben demin kendi düşündüklerimi söyledim. Çünkü yeryüzünde insanların nasıl yaşadıklarını bilirim, çok şey gördüm geçirdim! ..
– Oh, çok teşekkür ederim! Benim için ne büyük bir iyilik yaptığınızı bilemezsiniz!
– Peki, peki! Söyleyin bakalım, benim … Nasıl söyleyeyim, dostluğa ve ilgiye değer bir kız olduğumu nereden anladınız? Niçin bana yaklaşmaya karar verdiniz?
– Niçin mi? Çünkü yalnızdınız, o adamın gözü dönmüştü, üstelik geceydi. Bunun benim yönümden bir görev olduğunu kabul edin …
– Ama hayır, daha önce, yolun karşı kaldırımında … Daha orada bana yaklaşmak istemiştiniz, öyle değil mi?
– Orada, karşı kaldırımda mı? Nasıl yanıt vereceğimi bilemiyorum doğrusu. Korkuyorum … Biliyor musunuz, bugün çok mutluydum. Durmadan gezdim, şarkı söyledim. Kentin dışına, kırlara yürüdüm. Şimdiye dek böyle mutlu dakikalar yaşamadım. Siz … Ama belki de bana öyle geldi… Anımsattığım için özür dilerim, ağlıyormuşsunuz gibi bir ses işittim. Bense, bense dayanamadım … Yüreğim ezildi… Oh Tanrım! Size karşı bir yakınlık duymuş olamaz mıyım? Size kardeşinizmişim gibi acımakla suç mu işledim? .. Acıma sözünden dolayı bağışlayın beni. .. Neyse, elimde olmadan size yaklaşmak istedimse … Bana gücendiniz mi yoksa!.. Genç kız gözlerini yere indirip kolumu sıkarak;
– Yeter, bırakın şimdi bunları, dedi. Sözü bu konuya getirdiğim için ben suçluyum, ama hakkınızda yanılmadığım için de kıvançlıyım … Eh, eve geldik. Şurada ara sokağa sapacağım. Evim iki adım ötede … Hoş çakalın. Teşekkür ederim …

– Demek birbirimizi bir daha göremeyeceğiz!.. Her şey böylece bitecek mi? Kız gülmeye başladı.
– Görüyorsunuz ya! Başlangıçta iki sözcük istiyordunuz, şimdiyse … Bununla birlikte hiçbir şey söyleyemem … Belki gene görüşürüz …
– Yarın buraya geleceğim. Beni bağışlayın, bunu sizden istiyorum …
– Çok sabırsızsınız. Üstelik, hani neredeyse buyurgan bir tavrınız var …
– Bir dakika dinleyin beni, diye sözünü kestim. Özür dilerim, belki ağzımdan gene tuhaf sözler kaçıracağım … Demek istediğim şu ki, yarın buraya gelmeden edemem. Ben hayalcinin biriyim; hayatımda yaşanmış olaylar o kadar az, birlikte geçirdiğimiz şu dakikalar o kadar seyrek rastlanan cinsten ki, hayalimde bu anlan birçok kez tekrarlamamak elimde değil. Sizi bütün bir gece, bütün bir hafta, bütün bir yıl hayal edeceğim. Yarın buraya, hem de tam buraya, tam bu saatte geleceğim; bugün olanları anımsadıkça kendimi mutlu hissedeceğim. Petersburg’da böyle bir, iki yerim var. Bir keresinde, geçmiş günleri anımsayarak sizin gibi ağlamaya başladım. Kimbilir, belki siz de on dakika kadar önce böyle bir anı yüzünden ağlıyordunuz … Affedersiniz, gene kendimi unuttum, belki de bir zamanlar burada mutlu dakikalar geçirmiştiniz …
– Peki, belki ben de yarın saat lO’da gelirim. Ne yapayım, sizi kırmak elimden gelmiyor. Zaten burada, bulunmam gerek. Sakın randevu verdiğimi düşünmeyin, burada bulunmak kendim için gerekli. Öyleyse, öyleyse sizin de gelmenizin hiçbir sakıncası olmadığını söyleyebilirim. Sonra belki bugünkü gibi tatsız olaylar da çıkabilir; neyse, bunu hesaba katmayın … Diyeceğim şu ki, birkaç kelime konuşmak için sizi görmek isterim. Ama bunun için sakın hakkımda kötü yargıya varmayın, böyle herkese kolayca randevu verdiğimi filan da aklınıza getirmeyin … Size bu randevuyu vermezdim, eğer … Neyse bu gizimi açmayacağım! Yalnız bir koşulum var … Ben coşkunlukla haykırdım:
– Koşulunuz mu var! Ben hepsine, hepsine razıyım. İstediğiniz her şeyi yapmaya hazmın. Söz veriyorum, size karşı saygılı olacağım, her istediğinizi yapacağım. .. Beni artık tanıyorsunuz. Kız gülüyordu.
– lşte sizi tanıdığım için yarın buraya çağırıyorum ya … Sizi çok iyi tanıyorum. Tekrar anımsatıyorum, koşulumu unutmayacaksınız. Ne olur, lütfen şimdi söyleyeceğimi yapın, size bütün içtenliğimle bildiririm: Sakın bana aşık olmayın. lnanın bana, böyle bir şey mümkün değil. Dostluğa gelince, hazırım; işte elimi uzatıyorum … Ama sevmek olmaz, asla olmaz! Kızın küçücük elini yakaladım.
– Yemin ederim!
– Yeminin gereği yok. Barut gibi parlayacağınızı biliyorum. Bunları söylediğim için kusuruma bakmayın. Ah, benim de ne kadar yalnız olduğumu bir bilseniz! Ne iki söz edecek, ne de akıl danışacak bir kimsem var. Sokakta ahbap arayacak değilim ya. Ama siz başkasınız. Sanki yirmi yıldır arkadaşmışız gibi tanıyorum sizi. .. Sözünüzü tutacaksınız, değil mi?
– Göreceksiniz. Ama bu koca günü nasıl edip de bitirmeli?
– Güzel güzel uyuyun, size güvendiğimi de aklınızdan çıkarmayın. lyi geceler! Deminki sözünüz çok hoşuma gitti: İnsan her duygusunun, hatta kardeşçe yakınlığının hesabını vermek zorunda değildir. Biliyor musunuz, siz bunları söylediğiniz zaman size güvenebileceğimi hemen anladım …
– Hangi bakımdan? Ne olur, söyleyin?
– Hadi, hoşçakalın. Bu konu şimdilik saklı kalsın. Üstelik sizin için daha da iyidir, böylece romana benzeyecek. Yarın belki söylerim, belki de gizli kalır … Önce sizinle konuşmak, sizi çok daha iyi tanımak isterim …
– Yarın kendimden söz edeceğim. Ne kadar tuhaf! Sanki bir mucize içindeyim … Tanrım, nerede olduğumu bile bilmiyorum. Bana bir başka kadının yapabileceği gibi, beni ta baştan yanınızdan uzaklaştırmadığınız için kızıyor musunuz kendinize? Doğrusunu söyleyin! lki dakikada beni mutlu bir insan yaptınız. Evet, yaşadığı sürece mutlu olacak bir kişi. .. Belki de kendi kendimle uzlaştırdınız, bütün kuşkularımı aydınlığa kavuşturdunuz … Öyle anlarım oldu ki … Neyse, neyse, yarın anlarım. Yarın her şeyi öğreneceksiniz. – Peki, kabul, önce siz başlayacaksınız.

– Olur.
– Hoşça kalın!
– Güle güle. Ayrıldık. Bütün gece dolaştım, eve dönmeye bir türlü karar veremiyordum. Çok mutluydum. Oh, yarın buluşacaktık. ..

Dostoyevski
Beyaz Geceler
Çeviren: Mehmet Özgül
İletişim Yayınları

Yorum yapın