Dostoyevski’nin Anti Kahramanları ve Yarılmış Medeniyet – Josef Hasek

dostoyevskiHayatın boşluğu ve anlamsızlığını felsefe katlanabilir hale getirdi, bunun dışında belleğimiz, bu boşluk duygusundan kaçışı olanaklı kılmak için adeta unutmaya karşı olan direncini azalttı. Hafızamız balığınkine doğru hızlı bir evrim geçiriyor. Hayatın zehirleyici hiçliğine karşı bir enstrüman daha var elimizde: şizofreni. Uygarlığımızın yarılmışlığının kişilikteki izdüşümü olarak şizofreni, uzlaşmacı bir tavır olarak tezahür ediyor. Çünkü medeniyetimizin şizoid bir yapısı var. Ayrıca bu yarık medeniyetin bir de her kötülükle mücadele etme iddiasında bulunan, ama yarılmış (şizoid) olması açısından mücadele ettiği kötülüğün kaynağı haline gelen bir ahlakı da var. İnsan bu ahlakla uzlaşma yoluna giderse, kaçınılmaz olarak bütünlüğünü yitirecektir, çünkü orada bir onaylanma adına kendi içinin sosyal ve etik inkârı mevcuttur. Gerçeğe, indirgenmiş bir açıdan bakmayı reddedenler için bir iç ve dış sosyal inkâr tehlikesi mevcuttur.

Bu zehirleyici hiçlikten ve içimizde hızla büyüyen boşluktan kaçmamıza yardımcı olan başka bir ruh hali olarak, bir de mutluluk var elimizde. Mutluluk neredeyse ruhun bir esriklik halidir ve onun üzerimizdeki bütün etkisi, ayıkken baskı altında tuttuğumuz suçluluk duygusunu serbest bırakmaktır. Buradaki suçluluk, insanlık ailesinin bir ferdi olarak mutluyken, başka bir yerde mesela küçük bir çocuğun açlıktan ölmesinden duyulan ıstıraptır. Bu farkındalık ve aşırı bilgi muhtemelen bizi mutsuzluğa mahkûm edecektir. O anıklıktan sonra beni, çocukluğumdan aklımda kalan annemin onaylayan okşamaları dışında hiç bir şey avutamaz, çünkü her şeyi anlayan ama buna rağmen mutlu bir adam olarak kendime nasıl saygı duyabilirim ki? Fakat bu adeta mukadder mutsuzlukla gururlanarak ondan beslenmeye başladığım an mutsuzluğum, kaçınılmaz olarak habis ve patolojik bir nitelik kazanacaktır.
Görüldüğü gibi medeniyet imgeleminin beni mahkûm ettiği sürgün, bir mutsuzluk coğrafyasıdır. Ancak ilkel toplumlardaki bölünmemişlik (ilkel toplumda iktidar organı ve devlet mekanizmalarının olmaması, ilkel toplumun görece sınıfsız olması, hükmeden ile hükmedenlerin olmaması, bir değerler hiyerarşisi ile bir ahlak mevcut olsa bile, bunun iktidar için araçsallaştırılmaması ve bu ahlakın yarılmış olmaması, vs.) bana olası bir mutluluğun alt yapısını sunabilir.
Dostoyevski’nin anti kahramanları, mesela kumarbaz A. İvanoviç, Budala’daki Lebedev ya da acımasız Rogojin veya Suç ve Ceza’da kendi isteğiyle polise teslim olan Raskolnikov, mutlu muydu? Hiç sanmıyorum. Dış dünyanın absürdünden kaçıp iç dünyada kanlı bir iktidar mücadelesine girişmiş bu insanlar, müzmin mutsuzdurlar, zira bu iç savaş onları bir cevhere (vicdan) ulaştırır ve onun devreye girdiği yerde mutsuzluk artık neredeyse yazgısal bir olgudur, zira vicdan için bir kefarettir.
Dostoyevski’nin anti kahramanları uzlaşmacı tavırlar sergilemezler, onları bir tutunamama kavşağında adeta bir “yeraltı ve isyan vizyonu” buluşturur. Dostoyevski’nin anti kahramanlarında, dürüst bir ahlakla iyi bir topluma erişmenin mümkün olmadığı sınır eşiğinde, o sınırı zorlama ve mevzuatta olana meydan okuma stratejisi üzerine kurulu bir başkaldırı durumu gözlenir.
Engellenmiş hayatları tanrıya doğru evrilen ve sönmeye matuf tutkularıyla son sözü kadrin söylediği, ruhsal fizyonomisi yarılmış bu insanları Dostoyevski adeta bir ermişlik mertebesine yükseltir, fakat ermişlik büyük günahkârın başlangıç yeridir. Bu anti kahramanlarda gözlenen metamorfoz, güçlü bir moral iletisi üzerine kurulu bir başkalaşım sürecidir.
Tamamlanmamış, oluşma halindeki bu insanlar kasvetli ve mıhrız mekânlarda, adeta ahlaki, ontolojik ve epistemolojik bir yumağa dönüşürler.
Bu şaşırtıcı varlıklarla ortak birçok yanımın olduğunu, Roskolnikov’u tanıdıktan sonra, onun elindeki kanın bana da bulaşmış olması ihtimalinden anladım; o benzeşmeyi, bir uçuruma doğru yolculukta bana eşlik etmelerinden fark ettim.
Onlarla ortak birçok yanımın olduğunu, huzur ve ıstırap arasındaki ince çizgide, “başkalarının zavallılıklarına bakıp kendi halime şükrettiğim” andan itibaren fark ettim; küçük burjuva konformizmimden nefret etmeye başlamamla birlikte, onlarla bir suç ortaklığı kurdum.
“Yeraltından Notlar “ı bitirdiğim an, pişmanlık ve utanma kavramının dünyayı kurtaracağına dair içimde güçlü bir hissin uyanmaya başladığı andı.
Ben Dostoyevski okudum artık iflah olmam türü entel cıvıklığına girmek istemiyorum, ama adeta çirkinlik ve itilmişliğin abideleri olan Dostoyevski’nin anti kahramanlarını tanıdıktan sonra, o gündür bugündür huzurum yok, daha sonra toparlayamadım. Zaten ülkemin solcularıyla da aram yok, çünküonlar aracılığıyla insanların ümitsiz sefaleti, acının estetize edilmesiyle bir üçüncü dünya solculuğuna ve bir arabesk solculuğuna devşiriliyor, çünkü birçok sol akım var ama neredeyse hepsi Marx ve Lenin’in on dokuzuncu yüz yıl mutfağında çalışıyor ve o mutfaktan bir kuramsal yağma geleneği sürüp gidiyor. Bu yağma da, sonradan görme bir siyaset entelektüelliğiyle, nasıl oluyorsa, halka solculuk ve devrimcilik olarak pazarlanıyor.
Hayatı ve insanı düalist bir yaklaşımla okumadım şimdiye kadar, ama insanda birbirine zıt iki farklı tözün olduğunu Dostoyevski’nin anti kahramanları ve Türkiye toplumunun yarılmışlığı gösterdi bana:
“Hiç kuşku yok ki her insanın içinde bir öfke canavarı, acı çeken kurbanın haykırışlarından aşırı zevk duyan bir şehvet canavarı, zincirinden boşalmış bir canavar yatar…”
İnsandan canavara doğru metamorfoz, ikisinde de çekirdekten var olan yıkım kabiliyeti üzerinden gerçekleşir. Her ikisinin de geçmişinde cinayetler ve kan izleri vardır, gerçek bir canavar kan dökmeyi umursamaz, normal bir insan için canavarlaşma süreci, açtığı derin yaraya bir yara bandı yapıştırmaya kalkıştığı andan itibaren başlar. Kanamayı durdurmak için yara bandıyla kapattığı yaranın hep içine doğru kanamakta olduğunu, saklanmak için uğraştığı yalanın bir tek onu aldattığını fark etmez artık.
Temkinli olmakta fayda var, zira Dostoyevski’nin anti kahramanları her gün biraz daha çoğalan kalabalık kitleler halinde aramızda…
Yanık

küçük bir kıvılcımdan
küle bırakıyor öfkesini ateş
ben yalım biriktirdim
Olympos’tan dünyaya geçiş bileti için…
sadece ateşin çizdiği sınırdan bakabiliyorum sana
siyah kalın bir hırka gibi
yangın
isten perdelerini kapatıyor başka bir dünyanın
seni göremiyorum artık…
halvet oluyorum ayrılıkla
deliliğin eşiğinde
bir cinnet dili sayıklıyorum…

ateşin suskun yuvasıdır kül
sesime kül geceler yankısı
uzaktan azalıyorum sesinin her tonuna…
ben kekeme çocuğuyum zamanın
ve yanık bir türküyüm artık
şarabın mor dudaklarında…

Josef Hasek Kılçıksız, PhL

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, İnceleme, Makaleler
Bertrand Russell: Nietzsche’nin öğretileri hakkında neler düşüneceğiz?

Nietzsche (1844-1900) kendisini haklı olarak Schopenhauer’ın ardılı olarak görmüştü. Bununla birlikte, o pek çok bakımdan Schopenhauer’dan üstündür. Özellikle öğretisinin tutarlılığı...

Kapat