Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri: Tristram Shandy

Tristram ShandyKonusuzluğu konu edinen bir metin
Dünya edebiyatının en tuhaf metinlerinden biri olan “Tristram Shandy”, 1759-1767 yılları arasında bölüm bölüm yayınlanmıştı. Sterne’nin sağlığı elverse, o dönemin edebi teamüllerine uygun düşmemekle birlikte okuyucular tarafından büyük ilgi görüp sevilen roman belki daha da uzayabilirdi. Modernist akıma ve post-modern romana öncülük ettiğini rahatlıkla söyleyebileceğimiz “Tristram Shandy” ile bizim tanışmamız ise -ne yazık ki- tamamlanmasından 230 yıl kadar sonra oldu. “Tristram Shandy”, roman türünün ilk örneklerinden olmasına rağmen -özellikle- biçimsel anlamda “yeniliğini” hala muhafaza ediyor.

Kitaba yazdığı pırıltılı önsözde Tristram Shandy’nin konusu herşeydir demiş Orhan Pamuk; “bu kitap, anlattığı tuhaflıklardan, alaycılıkla verdiği alimane bilgilerden, Toby amcanın maceralarından, henüz doğmamış Tristram ile romanın yazarı Sterne’nin kişiliklerinin yavaş yavaş birbirine karışmasından, bir türlü doğamayan Tristram’ın babasının her ayın ilk pazar akşamı evdeki saati kurmasından, yazarın kitabı yazarken ve Tristram’ın kendi hayatının hikayesine başlatırken aklından geçirdikleriyle yazılmıştır… Bir türlü konuya, hikayenin özüne girememe oluyor böylece bu kitabın konusu; yani düzensizliği, dağınık görünümü, bir anda pek çok etkiye, çağırışıma, yoldan çıkma ve hesapta olmayan şeye açık olması, ele avuca gelmemesi, başının ve sonunun anlamsızlığı ve merkezinin ve anlamının belirsizliğine karşın bu konularda pek çok kafa yormaya ve lakırdıya açık olmasıyla, yani konusu ve ona uyan yapısıyla, “Tristram Shandy” tamı tamına hayatın kendisine benzer”.

Aydınlanma düşüncesi etrafında

“Tristram Shandy”de, dil olarak “Kutsal Kitap”ın, üslup olarak müziğin ve felsefi olarak Locke’un zaman kavramının etkileri hissedilir; hatta Locke düşüncesinin edebi bir metne dönüşmüş ilk örneğidir. Romanın erken dönemlerinin en parlak mekanı olan İngiltere’nin ve liberalizmin en önemli düşünürlerinden Locke’a göre, kişisel kimlik, zaman içinde süren bilinçliliğin kimliğiydi. Birey, geçmiş yaşantısı yoluyla kendi süren kimliğiyle temas ederdi. “Tristram Shandy”de bu geçmiş öylesine geriye götürülmüş ki, hikaye doğmamış, hatta henüz ana rahmine bile düşmemiş Tristram’ın bilincinden aktarılmış. Böylece Sterne, insan kişiliğini, geçmişteki ve şimdiki bilinçliliği ile yorumluyor.

Sterne’ye kadar, Aydınlanmacı bir dünya görüşünün etkisindeki İngiliz romanında, İngiltere’yi, hatta okyanusları çiğneyip geçen, dış dünyayı fethetmeye azimli küçük burjuva insanının serüvenlerini okumuştuk. Onlar kadar özgüvenli değildir Sterne’nin kahramanları. Kişilerinin iç dünyaları sağlıklıdır ama bu kişiler, yaşamda olup bitenleri açık bir biçimde görmezler. Daha dolaysızca söylersem, yazar meselelere egemen ideolojinin, yani aydınlanmanın, yani ilerlemeye duyulan imanın merceğinden bakmadığından, roman kahramanları için dünya pek aydınlık değildir; kendi iç dünyalarına, daralmış bir mekana çekilmişlerdir. Uzak diyarlara giden yegane roman kişisi Toby amcanın kahramanlık serüveniyse trajediye dönüşmüştür. Yani vaad edilen topraklar yoktur Laurence Sterne’in hikayelerine girme şansı elde eden insan tiplerine, tersine küçük dünyalarında yaşamaya yazgılıdırlar. Onlar da yaşamaya çalışırlar; birbirlerini sever görünürler ama bir türlü yakınlık kuramazlar. Bireysel varoluşlarıyla toplumsal durum/gerçeklik arasında sürekli bir gerilim vardır. Aslında alışılmadık bir karamsarlık örter Sterne’nin yapıtlarını.

Modern insan psikolojisi

18. Yüzyıl romanındaki psikolojik eğilimin öteki temsilcileri gibi, Sterne de, insan ile insanın toplumsal çevresi arasındaki bağların karmaşıklığının farkındaydı; bu çevrenin, yani, tarihin, Aydınlanma felsefesi ve ahlakının yasalarına göre değil ama kendi yasalarına göre oluşturduğu yasaların, akılcı aydınlanma gerçekçilerinin sandığından çok daha karmaşık olduğunu düşünüyordu. Yine de, Sterne’nin kişi çizimleriyle çağdaşlarınınkiler arasında bir çok ortak yan vardır. Sterne, kahramanlarının duygularının titiz bir çözümlemesini yaparken, onların ağır basan belirleyici yanlarını, öbür daha az önemli özellikleriyle ustaca kaynaştırarak ortaya koyacak biçimde seçiyordu. Sterne’yi kendi çağdaşlarından farklı kılan şey, “Tristram Shandy”nin özgün -anlatı- yapısından ya da anlatı yapısına o eşsiz çekiciliği veren karamsarlık havasından çok, yaşamda kişisel olan ile toplumsal olan arasındaki ilişki anlayışına getirdiği yeniliktir”.

Bir yandan Aydınlanma ahlakının formülleştirdiği –ideal- sivil ve insani erdem normları, öte yandan onlarla çelişen görüş ve töreleri barındıran kapitalist gelişme arasında inşa olunan modern insan kavramındaki açmaz, gerçekçi düzyazıda psikolojik bir eğilimin doğmasına yol açmıştı. Laurence Sterne, işte bu eğilimin öncülerindendi ve kahramanın iç sesiyle, insan bilincin içlerini, duygusal ve düşünsel dünyasındaki karmaşıklığı yakalamaya çalıştı. O ana dek yazılan romanlarda da duygular vardı belki ama yazarları, daha çok ideal bir durumu tariflemeyi amaçlıyorlardı ve eylemlilik hali her zaman duyguların önündeydi. Sterne ise önceliği duygulara ve insanın doğasına vermiş, insanın yalnızca parlak yanlarını değil, akılcı yoldan açıklaması zor çelişmelerini de görmüştü.

Özetle söylemek gerekirse; Konu dışına çıkışlar, hiç tartışmasız, okumayı güneş gibi aydınlatır, onun canıdır, ruhudur. Onu bir kitaptan çıkarın, kitabı da kaldırıp atın; her bir sayfaya sonsuz soğuk bir kış çökecektir… Hüner konu dışınıza çıktığınızda elinizdekini iyi pişirmek, iyi kotarmakta yatar. Ancak böylelikle bu sapmalardan yalnız okur değil, yazar da yararlanabilir. Zira, yazar ne zaman konu dışına çıkacak olsa, anında, bütün yapıtı taş kesilir; esas işini sürdürmek isterse sapmalara son vermesi gerekir. Bu zor bir iş. Bu yüzden de, gördüğünüz gibi, başından beri, esas yapıtımı ve heyecanlı maceraları öyle ara bölümlerle işledim, konu dışı ve ilerleyici devinimleri öylesine karmaşık ve çetrefil bir dokuyla dokudum ki, çember içinde çember, mekanizmanın tümü, işliyor da işliyor. Ve dahası, kırk yıl daha işleyip gidecek yeter ki, sağlık çeşmesi bana bu denli uzun bir yaşam ve neşe bağışlasın” diyor Laurence Sterne “Tristram Shandy” -yani tamamlanmamış bu büyük yazım projesi- hakkında…

Laurence Sterne, 24 Kasım 1713’te İrlanda’da doğdu, ancak 10 yaşında eğitim amacıyla ayrıldığı İrlanda’ya bir daha hiç dönmedi. 1737’de tamamladığı eğitiminin ardından İngiltere kilisesine kabul edildi ve St. Ives’e vaiz yardımcı olarak atandı. Ertesi yıl önce papazlığa, sonra psikopos vekilliğine terfi etti. 24 yaşındaydı ve yüksek lisans eğitimini sürdürüyordu aynı tarihlerde.

1741’de evlendi Sterne. Siyasi alanla, edebiyatla ve kilise dünyasıyla iyi bir ilişki kuran Sterne, “Tristram Shandy”nin I. ve II. ciltlerini yayınladığı 1759 yılına kadar, verdiği vaazların kitaplaştırılması ve “A Political Romans”ın basımı ile tanınmaya da başlamıştı. Ancak “Tristram Shandy”den sonra elde etti asıl ününü. Roman, o dönemin edebi teamüllerine uygun değildi ama okuyucular tarafından büyük ilgi gördü ve sevildi.

Lawrence Sterne’nin sağlığı 1762’de bozuldu, vereme yakalanmıştı. Karısı ve kızı ile birlikte Fransa’ya gitti bir süreliğine. Ardından İngiltere, tekrar Fransa, bir ara İtalya, derken, hastalığını yenemedi Sterne ve 1768’de, 54 yaşında öldü.

Yapıtları:

A Political Romans (1759)
Tristram Shandy (1959-1967)
The Sermons of Mr.Yorick (1760)
The Journal to Eliza (1767)
A Sentimental Journey through France and Italy (1768)
Sermons by the late Rev. Mr.Sterne (1769)

A. Ömer Türkeş
http://kitapeki.com/ 4.07.2016

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Puşkin’i nasıl anlatmalı? – Ataol Behramoğlu

Yapıtlarının tümünü asıllarından ve birçok kez okuduğum, Türkçede iki kalın cilt tutan anlatı (roman-öykü) türünde yapıtlarını birkaç yıl emek vererek dilimize çevirdiğim,...

Kapat