Edebiyatın, Sözcüklerin, Tutkunun, Gece Doğan Güneşin İmparatoru: Balzac – Bedriye Korkankorkmaz

balzacSevginin temsilcisidir çocuk ruhu. Çocukluğumuzda iz bırakan kişiler/ olaylar… hayatımız boyunca peşimizi bırakmıyor bizim. Sevgi odaklı bir ailede büyüyen çocuğun kişiliğini sevgi; sevgisiz bir ailede büyüyen çocuğun kişiliğini ise sevgisizlik kuşatıyor. Sistem saflığı riyakârlığa, doğruluğu yalana, iyiliği kötülüğe dönüştürmeye çocukken başlıyor. Doğan her çocuk insanlığın değil, sistemin çocuğudur.

Sistemin çocuklarından birisi olan Fransız yazar Honore de Balzac 1799′ da Touraine’de dünyaya geliyor. Onun çocukluk dönemi Napolyon’un Fransız İmparator’u olduğu döneme rastlıyor. Paris’e geldiğinde kimseyi tanımayan Napolyon’un Fransa’yı ele geçirdiği gibi dünyaya da meydan okumasını düstur ediniyor kendisine o da. Silahları farklı olsa da ulaşmaya çalıştıkları amaçları aynıdır ikisinin de. Ruh ikizi Napolyon’un başarı poligonu savaş meydanı onunki ise masadır. Birinin cephanesi kılıç diğerinin ise sözcüktür. Birisi dünya yazarı diğeri ise dünya imparatoru olmak istiyor. İkisi de dünyayı Fransa’nın emrine koymaya yemin etmiş, başarının/ tutkunun ve hırsın erkekleridir. Ailesinden değil, Napolyon’dan öğreniyor hayatın acımasızlığını. Yapacağı mesleğe de Napolyon karar veriyor; çünkü onun kılıcıyla yarım bıraktığı dünyayı fethetme işini o sözcüklerle tamamlayacaktır. Çocukluğunun efsanesi olan bu imparatorun başarıları, yapıtlarının esin kaynağı oluyor onun.

Çocuk Balzac, savaşların maddi değerlerle birlikte manevi değerleri de alt üst ettiğine tanık oluyor. İmparatorun bir kasırga gibi estiği Fransa’da, kimi eşini, kimi çocuğunu, kimi parasını… kaybediyor. Fransa halkı bu sancılı süreçlerin sonucu olarak uçların insanı oluyor. Bir yandan Fransız Devrimi’nin amacı dışına çıkarak eşitsizlik ile adaletsizliğin devrimi oluşunu diğer yandan da toplumsal ahlakın çöküşünü hızlandıran Liberalizmin gerçek yüzünü görüyor. Eserlerindeki acımasız hamlelerin nedeni de gördükleridir.

Çocukluğundan kalma bir hırsla Paris sosyetesinin bir üyesi olmayı başarıyor. Adının başına ısrarla soyluluk takısı koyan köylü çocuğu olmasın karşı kralcı olmakla övünen monarşizm yanlısı Balzac’ın hayatına giren kadınların da soyluların dünyasından olmasını yadsımıyorum . Ailesi başta olmak üzere mutsuz evliliklerin yıkıcı sonuçlarına tanık olması teorik olarak aşkı/ evliliği irdelediği “Evliliğin Fizyolojisi”ni yazmasını sağlıyor. Kapalı olan sırları ortaya çıkarmakta bir deha olan bu adam kahramanlarını önce dar bir alanda topluyor sonra da güçlerini birbirlerine kanıtlamak üzere kahramanlarını birbirlerinin üzerine saldırtıyor. Onun sözcüklerden oluşan savaş alanı gerçek savaş alanını aratmayacak kadar gerçektir. Kendi halinde yaşayan, elindekilerle yetinen, heyecanı olmayan sade vatandaşlarla ilgilenmeyen Balzac, yarattığı tiplerin hafızalarda iz bırakmasına özen gösteriyor. Karakterlerinin romanları arasında mekik dokuması bana ölümden sonra dirilişi düşündürüyor. Yazınsal ölümsüzlüğe olan hırsı ölümden sonraki dirilişi de başaracağını kendisine düşündürmüş olabilir mi diye soruyorum kendime.

Velut yazar, sözcüklerden yarattığı ordusuyla dünya yazınının kalesine Fransız bayrağını dikecekti, yarım bıraktığı onlarca eserini tamamlama şansı olsaydı eğer. Onun edebiyattaki beklentisi diğer yazarların beklentisiyle uyuşmuyordu. Balzac daha çok para kazanmak ve yazar olarak onaylanmak için yazmıyordu eserlerini. Dünya edebiyatının imparatorluk tacını başına takmak istiyordu. İlk günden beri yazında mütevazı olmayı düşünmüyordu. Yazın dehasını sınamak için ilk ürünlerini takma adla yazıyordu. Yazı denemeleri onu yazın savaşına hazırlayacak acemi birliğindeki ilk günleriydi. Yazdıkları istediği sonuçları vermeyince o da yazmayı bırakıyor başka işlere yöneliyor. Yöneldiği başka başka işlerde edindiği deneyimleri de yazının hizmetine sunuyor. Hayata açtığı gözlerinin bir radardan farkı olmuyor. Hayat /insan arasındaki ilişkiyi irdelemeyi meslek ediniyor kendisine. Dünya ve insan ilişkisini bir çatı altında toplamak için dünyayı imbikten geçiriyordu sık sık kafasında. Dış görünüşten içe doğru çıktığı yolculukta elde ettiği bilgileri tek bir başlık altında toplamayı hedefliyordu.
Edebiyat evreninin aktörleri olan tiplerinin her birini arzuladığı biçime soktuktan sonra onları tiyatro kulisinde toplamayı başarıyor. Onları yönetmeyi bildiği kadar, onlardan kurtulmayı da biliyor. Yazar; rahipleri, şairleri, soyluları ve bilginleri bir kategoriye; bankerleri, tefecileri, doktorları… bir başka kategoriye ayırmaya özen gösteriyor. Bu metotla tiplerinin yaptıkları mesleklerine göre kişiliklerine de biçim vermekte zorlanmıyor. Kahramanları sabırsızlıklarından değil, hasetlerinden dolayı her şeye bir anda sahip olmak istiyorlar. Öyle ki, açgözlü oldukları kadar hiçbir şeyden tatmin olmuyorlar. Her biri kendisini bir dünya lideri, anarşist ya da Napolyon sanıyorlar.

Başarısını hırsa ve tutkuya borçlu olduğunu bilen bu adamın dikkatini tutkulu, hırslı, rüyalarını hayata geçirmeye ant içmiş tipler çekiyor. Kendi gibi tiplerini de birer dahi yapabilmek için uyguladığı metot şudur: Ya güçlü olmak için her biri kendine özgü bir sistemin kurucusu olmalılar ya da başarılı olanların gittiği yoldan yürümeliler. Amacına ulaşmak için her yol mubahtı. Amaçlarına ulaşmalarını engelleyenleri ortadan kaldırma metoduna nihilist Vautrin’de tanık oluyoruz. Ya bir yılan gibi sürünerek ya da hastalık/deprem gibi gafil avlayarak rakibini, amacına ulaşmalı kişileri.

Hayatın iniş/ çıkışlarını daha iyi sembolize etmek için kimya ile ilgileniyor. Yerçekim olayından yola çıkarak hayatın yeraltı haritasını eline geçiriyor. Her bütünün kendi içinde sistematik olarak tek tek belli unsurları etkilediğini; o belli unsurların da, aynı sistemle bütününün tamamını etkilediğini algılıyor. Tek tek bireylerin toplum içerisindeki varlıkları hissedilmeyecek değin azdır ama bireylerin toplam gücü toplumun işleyişini temelden sarsacak kadar önemlidir.

Ustalık dönemlerinde tarihinin insan yazgısı üzerindeki etkilerini toplum tarihi adı altında toplamayı düşünüyor. Romanlarında gerçekçilik/ doğalcılık akımlarının büyüsüne kapılıyor. Törenin felsefenin toplum üzerindeki etkilerini analitik olarak inceliyor. Bu incelemelerin onu götürdüğü gerçek dünya ise tek tek bireylerden oluşan toplum incelemesi olarak hayatımızdaki yerini alıyor. İnsanlık Komedyası da bu yüzden tek bir kitapla sınırlı değil, evreni baştanbaşa kuşatan insanlığın nitelikli/ niteliksiz saf hallerine ışık tutuyor. Bizleri, önce kralın sonra da temizlikçinin, fahişenin, yazarın… dünyasına konuk ediyor. Bu dev eserde tıpkı toplumun işleyişindeki gibi kusursuz bir bütünlük hâkimdir. Onun bu bütünlüğü bireyin toplum içerisindeki ilişkilerini analitik, hayatın neden/ sonuç ilişkilerini felsefi, toplumun ahlak anlayışını ise örf/ adet üzerinde irdeliyor olmasına borçlu olduğunu düşünüyorum ben.

Balzac’ın romanları akla karanın, başarı ile başarısızlığın, aşkla nefretin, kentle taşranın, zenginlikle yoksulluğun… kontrastlar geçidi gibidir. Honore deBalzac u kapitalizmin ruhunu adı gibi iyi bildiği için para romanlarında baş aktördür. Toplumda sosyal tabakalarının alak bulak oluşunda paranın siyasi mekanizmalar üzerindeki ölümcül rolünü kavramıştır. Fransız kapitalizmini yaratan/ yöneten/ sürdürebilirliğini sağlayan gerçek koşulları hallaç pamuğu gibi kırpıntı haline getirmesine şaşırmıyor paranın. Onun iç dünyasındaki sahip olma hırsının fani dünya/ öteki dünyanın tahtına oturmak isteyecek değin uçlarda olmasına şaşırmadığım gibi.

Bir sanatçı organik dünyanın inorganik dünya üzerindeki izlerini mercek altına alarak, canlı maddenin ruh üzerindeki etkilerini izlemeyi mesleği olarak benimsemeli. Kahramanlarının değişen/ gelişen olaylara göre sürekli olarak yazgılarını yenilemesinin nedeni budur. Onun gözde kahramanı Fransız Ayan Meclisi üyesi Baron Rastignac’dır. Adamı kanunların açık taraflarını menfaati doğrultusunda kullanan kötü bir insandı aslında. Ne ki çürümüş toplum ahlakını soylu bir şekilde temsil eden biri olarak karşımıza çıkıyor. Akılcı dünyanın bir numaralı gerçeği olan insanların ayakta kalmak için birbirlerinin cesetlerinin üzerine basarak servet makam statü edinmelerindeki acımasızlığın kalbini avucumuza bırakması, kahramanları gibi okuyucularının da kişiliğini kendine benzetmek istemesinden kaynaklanıyor. Hırs ve başarılarının gözlerini kararttığı okuyuculara hitap eden eserlerindeki değişik giysi ve maskesine rağmen kendisi olarak kalmayı başarmasının okuyucuya verdiği mesaj şudur: Toplumda giysiler/maskeler ve unvanlar değişkendir; değişmeyen tek gerçek ise toplum içgüdüsüdür. Toplumda Vautrin benzeri insanların tek bir tür insan modeli yarattığı gerçeğinin altını çizmesi onun dehasının inceliklerinden sadece birisidir. Kötülüklerin dünyasında gözlerini açan her bireyin insanca yaşama hakkına sahip olmasının tek yolunun bilinçli olarak mücadele etmekten geçtiğini bıkmadan usanmadan bize anımsatıyor. Tiplerinin enerjilerini doğru yöne yöneltmelerini bu yüzden önemsiyor. Kişilerinin her biri amaçlarına ulaşmanın sonuçlarından öte mahiyetlerini farkında olmalılar ki, şiddete meyilli oldukları kadar da iradeli olsunlar. Hayatı tesadüflerin insafına bırakmayan yazar, romantizmi eserlerinde dokunaklı bir nakış gibi, içe dönük işliyor insan ruhunda kalıcı bir iz bıraksın diye.

Romanlarında zaman/olay ve mekân duygusunu en ince detaylarıyla öne çıkarıyor okuyucuda aidiyet duygusunu uyandırabilsin diye olay örgüsü. Aidiyet duygusu aynı zamanda kişilerinin şişman, uzun… fiziki görüşünü kendi görünüşü gibi kanıksamalarına da yataklık ediyor. Okur duygusuyla birlikte iradesini de ele geçirmekte kararlı bir yazarla karşı karşıya olduğunu algılamakta zorlanmıyor. Onun yazın dehasını kahramanlarının giysilerinde ya da tarihi olaylara değer katan değişik iklimlerinde değil de; olayların boyutunun büyüklüğünde, siyasi görüşüne inat gerçeği olduğu gibi yazması, duygunun değişmez yoğun şiddetinde ve de mutlak değişmezliği kanıtlamasında aramak gerekiyor. İnsan, duyguları/ tutkularını bir amaca ulaşmak için hırsla birleştirmeli ki, amacına varma yolundan sapmasın. Bir yandan evrendeki karışıklığı düzenlemeye çalışıyor diğer yandan da tek bir tutkuya saplanıp kalanların evren üzerindeki olumu/olumsuz katkılarını görmemizi istiyor bizden. O da ulaşılan amaca değil; amaca ulaşılmak adına ortaya koyulan emeğe âşıktır. Bu bağlamda; tutkuları dışında dünya nimetleriyle ilgilenmiyor kişileri. En yoksulunun bile aşkı dışında dünya nimetlerinde gözü yoktur. Tek bir amaca koşullandığı için kişileri amacına ihanet etmiyor. Bu özelliğiyle insan doğasına aykırı bir ruhun yaratıcısıdır.

Onun bu tutarlı tavrı insanlığımıza kendi içinde tutarlı bir dolu kişilik kazandırıyor üçkâğıtçılıklarında iyiliklerinde/kötülüklerinde… samimi oluşlarıyla. Tutkuyu/duyguları sistemleştirmesi sayesinde tiplerinde amaçlar arası kaymanın önüne geçtiği gibi, amacına ihanet edeni ortadan kaldırmayı başarıyor. Tiplerinin her biri başlı başına tutkunun/ iradenin/ şiddettin rahmi gibidir. Onun dünyasında her şey sıra dışı bir kusursuzluk ile sıra dışı bir mükemmelliğe ulaşıyor. Trajedilerinin ana kavşağı tek bir istek tek bir duygunun şiddettir. Eserinde tek yönlü tutkunun yarattığı heyecan ön planda olmasına karşın; arka plana itilmiş, diğer duygu ve istekler de aynı bütünlük içinde yansıyor okuyucuya. Özünde duyguların hiçbirinin diğerinden daha önemli olmadığını bize hissettiriyor. Onun adaletinde duygular/ tutkular önemsiz değildir. Ölümsüzlüğün dehasına sahip bu adam koskoca evreni sembolleştirdiği gibi tutkuları da istekleri de kendi evreni altında toplamayı başarıyor.

XIX. yüzyıl Fransız edebiyatının gerçekçi akımının temsilcisi olan yazarın başarısını iki kategoride toplamak mümkün. Birincisi her insan gibi hayatı gözlemlemek ikincisi, emrine girmediği dünyayı dize getirmek için saatlerce yazmak. Uykuya kastı olan Balzac, ruh/düşünce dünyamızı didik didik ediyor. Eserlerinin sonuçları ile ahlaki genellemeleri okuyucuya dayatmayan yazarın çalışmalarının deryasında yüzerken gerçek dünya ile arasına sınır çekmekte zorlanıyor. Tiplerinin hayatını bire bir hislerinde yaşıyor. Öldürdüğü kahramanı için kilisede bir cenaze töreni düzenlemediği kalıyor. Coşkunun duyguları usun değil; hayalin dünyasına aittir. O nun da akıl değil, hayal ilgisinin çekiyor. Akıllı bir insan hayallerin peşinden uçurumdan aşağıya atmıyor kendisini;buna karşın hayalperest biri hayalleri için Roma’yı yakmayı göze alıyor. Kandırdığı tiplerinin duygu açlığını tatlı hayallerle doyuruyor. İnsan kalbi söz konusu olduğunda azla yetinmiyor. Girdiği kalpte, atan damarlardan biri olana dek vazgeçmiyor amacından yazar. Tiplerinin dünyasında kendisine ait olmayan yönlerini tek tek ayıklıyor geriye kalan yönlerinden kendi arzularının haritasını çiziyor. Sözün özü her tipi onun yerli malı olmaya mahkûm oluyor. Kendi iradeleriyle hareket edenler onun düşmanıdır. Sözcük ordusunu kendisine kayıtsız şartsız biat eden insanlardan oluşturmalıydı ki, hükümdarlığını ilan edebilsin. Kişilikli insanların emir altına girmeyeceğini bu yöntemle bize anımsatması Balzac’ı insanlık tarihinde ölümsüzleştiren niteliklerinden sadece birisidir. Dehasını da düşüncelerinin sınırsızlığında aramak gerekiyor diye düşünüyorum. Kendisini eksik, ezik, yoksul hissetmemek için yediklerini, yaşadığı mekânı… hayallerinde görmek istediği gibi kişileştiriyor. Bu yüzden borç batağında yüzmesine karşın gururundan ve hırsından ödün vermiyor. Onu diğer yazarlardan ayıran en önemli kişilik özelliği, ezikliği ile aşağılık duygusunu ne hayatını paylaşanlara ne de okuyucuya hissettirmemesidir. Bu anlamıyla asıl devrimini kendi içinde ilan ediyor. Örneğin, bir kulübeyi bir köşke çevirmekteki ustalığına hayran olmamak mümkün mü? Ezik insanın başarıya ulaşması ya da kendinden güçlü insanlara meydan okuması mümkün değildir. Onun kendisine biçtiği rol hükmetmektir. Başarmayı sorumluluk duygusu haline getiren yazar bize de hayallerimize sahip çıkmamız için varlığıyla güç veriyor. Borsa dünyasında yaşayan bu adamın ani duygu yükselişi ve batışından başımız dönüyor. Romana parayı da aksiyonu da yerleştirdiği için mutludur. Paranın izini sürmek insanın izini sürmekle eşdeğerdir. Paranın kirli elleri bize de dokunuyor. Para hayata gebedir. Bu yüzden de dönektir. Milyarder olan bir insan bir anda iflas ediyor. Döneklikten bize seslenmesi tesadüf değildir. Alevlerin üstünde dansa kaldırdığı kahramanları yandıkça daha çok mutlu olduklarını, hislerinin yoğunluğundan anlıyorlar. Sıradan tutkular damarlarımızda dolaşan kanı ateşe vermiyor. Onun duygularını/ özlemleri/ tutkuları/ şehveti sıradan insanların kalbinde hissetmesi mümkün değildir.

Yazdığı eserleriyle dönemine tanıklık eden yazın dünyasının hükümdarı gerçek hayatta yazık ki Napolyon gibi başarılı olamıyor. Sözcüklerin bankeri akılcı dünyada para kazanmak için borsada oynamış, kendi yayınevini kurmuş, gazete çıkarmayı da ihmal etmemiş. Girişimlerinin tümü de iflasla sonuçlanmış. Hayat acımasızlığına yakışır bir şekilde öç almıştır ondan. İçinde sık sık hortlayan sanat kıskançlığı onun ruhunu esir alıyor. Normal her vatandaş gibi aşkı doya doya yaşama şansını bu ruh durumundan dolayı yitiriyor. İlişkilerinde aradığını bulamıyor. Onun gerçek aşkı olsa olsa tatlı bir rüyadan başka bir şey değildir. En son yarı rüya yarı gerçek olarak âşık olduğu Hanska’sı bile ebedi yaratıcılığının dışına taşan bir sapmadan başka bir şey değildir. Edebiyat onun ruhunu satın alıyor onu kendisine âşık ederken. Her âşık gibi edebiyat da kıskanç bir âşıktır ve sevdiğini kimse ile paylaşmaya yanaşmıyor. Bir yazarın sevgilisine vermeyeceği tek şey zamandır. O da sevdiği kadını değil, bir kadına karşı içinde açan duygu çiçeklerini seviyor. Hayal dünyası onun gerçeğidir. Kontrolünün dışına çıkan sevgiye değil, hükmettiği sevgiye âşıktır. Balzac, gerçek hayatta ne aşka ne de tutkularına ulaşmayacağını biliyor.

Ulaşamadıklarına duyduğu açlığı böyle böyle yeniyor içinde. Duygunun/ düşüncenin/ düşünün/ yükselişin kostüm sanatçısı yazar, yaratıcılığın ateşine çırılçıplak atıyor kendisini. Kahramanları gibi o da yaratıcılığın ateşinde yandıkça tutkunun zirvelerinde dans ede ede hayal serüvenini noktalıyor. Değişik değişik kahramanların ruhuna giriyor ki, kendi gerçeğini saklayabilsin. Kendi çıplak gerçeğiyle yüzleşmeye tahammülü yoktur. Onun hayatı başkalarının hayatıdır. Çözmeyi istediği karmaşık bilmece insan yüzüne yansıyan ruhudur. İnsanların yürüyüşleriyle birlikte tüm davranış biçimlerini tek tek irdeliyor. Sezgilerin bilgesi bu adam, insan yüzlerinde keşfettiği anlık gerçeklerin anlık duygular gibi yüzeysel olduğunu anlıyor. Bakışların falcısı Balzac, iç dünyalarla aynı dili konuşarak geleceği keşfetme konusunda kendisine sınır çizmiyor. Roman yazarken kafasından kurmuyor yazacağı romanın kurgusunu. Cellâdın karşısına çıkar gibi oturuyor çalışma masasına. Aklının kıvrımlarında sözcüklerin dansına kaldırıyor roman kahramanını. Hayatını bir işkenceye çevirecek olan yazma serüveni başladığında o da gerçek dünyadan kopuyor. Sokağa çıktığında evinin kaç sokak ötede olduğunu unutuyor. Çoğu kez kendi evi niyetiyle kahramanlarının kapısını çalıyor. Dünyaya sadece almaya gelen bir insanla karşı karşıyayız. Birikimlerinden zevkine göre bir ev dekore ediyor kendisine. Nefes alan her canlının yaptığı işin inceliklerini o işi yapan kişi kadar iyi öğreniyor. Bir bankerden daha iyi biliyor bankerliğin getirisini götürüsünü. Bir iğnenin maliyetinden tutun da cebimize giren/ çıkan her kuruşun hesabını biliyor. Girdiği her ortamda acemilik çekmediği gibi girdiği ruhlarda da kendine taht kurmakta zorluk çekmiyor. Bilgisayar hafızasına sahip bu akılın, maskelerin arkasında kişilerini görme/ anlamadaki pratik zekâsı dudak uçuklatıyor. Onun için görmediği gerçek, ulaşmadığı duygu yoktur. İnsanlık Komedyası’nın ruhlar âlemi olması bu yüzdendir.

Romana canlılık, tutku, his, aksiyon, trajedi, gözüpeklik,irade,şiddet, eleştirel gerçekçilik ve sahtekârlık… gibi insan ruhunu tamamlayan gerçekleri yenilik olarak getirmeyi başarıyor yazar. Bu bakımdan romanın tarihini yazdığı saptamasının uçuk bir saptama olmadığını düşünüyorum ben. Onun romanını besleyen birinci kaynağı aşk için doğanlar/aşk için ölenlerdir. Aşktan yola çıkarken aşkı biricik öğe olarak vermiyor. Sıradan tutkuları aşk gibi kutsallaştırıyor. Kutsal olanın uğruna ölüme gidenlerle bizi aynı ailenin bireyleri yapıyor. Sık sık kılık değiştirmeyi farklı farklı duygularla farklı farklı tutkuları sembolleştirmeye fırsat tanıdığı için seviyor. Romanını besleyen ikinci kaynağı ise paradır. Paranın sadece sosyal hayat üzerinde değil, toplumun geneli üzerindeki toplam gücünü (ekonomi, ahlaki, politik…) tüm çıplaklığıyla okuyucuya ondan daha iyi yansıtmamıştır hiçbir yazar. Öyle ki, paranın insanları hızar makinesi gibi parçalara ayırarak şekilden şekle koyduğu gerçeğini bizi ürkmeden kanıksamamızı sağlıyor. Rakamların yazarı kendi dışında birçok yazarın yaratmaya cesaret edemediği bir dünya dolusu karakteri insanlığa armağan etmeyi edebiyatın gece doğan güneşi olduğu için başarıyor.

Tam da burada araya girmek istiyorum. Yaşamı olduğu gibi yansıtan yazarın tüm eserlerini okuma şansım olmadığı için yazımda okuduğum eserlerin adlarını tek tek vermek yerine onun yazın anlayışını ortaya koymaya özen gösterdim. Yazındaki beklentisinin algılayan okuyucunun yazarın kişiliğinin kendine özgü inceliklerini de algılayacağını düşünüyorum. Bu yüzden onun/ eserleri hakkında bugüne değin okuduklarımı aklımın süzgecinden geçiriyorum. Onunla bir kafede karşılıklı kahve içerken eserlerine yansıyan kişiliğini samimi duygularımla paylaştığımı düşünüyorum yazımı yazarken. Biliyorum ki, her yazı başkaları tarafından fark edilip eksiklikleri ile yanılgıları telafi edilsin diye yazılıyor. Böyle böyle bir yazarın bir bütün olarak hem eserine hem de insan yanına yakın hissediyoruz kendimizi. Onun kişilerinin ruhlarında derine inmediğini sezgilerimle kavrıyorum; çünkü kişilerinin duygularından öte zekâları ile iradeleriyle bizlere tanıtıyor. Oda Batı/ Fransız yazının bir ekini olarak benimsediği bu yöntemle kahramanlarının irade, sabır, zekâ ve tutarlılıkları sayesinde erdemli bir hayatı tercih etmelerini benimsiyor. Fransız edebiyatının içgüdüsel özeliği olan belli başlı verilerden yola çıkarak kraterleri kategorilere ayırmak yazarında eserlerinin belirleyici özelliği olarak karşımıza çıkıyor.

Onun İnsanlık Komedyası’ndaki eserlerinin ahlak anlayışında İncil ile Latin zihniyetinin ağır bastığı bir gerçektir. Balzac’ın yapıtlarını özümseyerek okuyan okuyucu onun şahıslarıyla karşı karşıya geldiğinde şahıslarının ağızlarından çıkan sözlerin ne olacağını davranışlarının hareket yönünü algılamakta zorlanmaz; çünkü Balzac’ın kendine özgü kalıbını kavradığı için.

Çektiği acıları bizlerle paylaşmayan, kendi hayatını değil sözcüklerin hayatını yaşamak için dünyaya gelen ve dünyada elde etmek istediklerini kahramanlarına dağıtan dünya yazınının yalnız imparatorunun insanlığımıza kazandırdığı tüm eserlerinin dilimize çevrilmesini yürekten istiyorum.

Bedriye Korkankorkmaz
06/03/13 Mersin

Yorum yapın