Eğitim Konusunda Genel Düşünceler – Alfred Adler

alfred-adler-2Şimdiye kadar ancak zaman zaman şöylece değindiğimiz bir konuya, yani evde, okulda ve hayatın içindeki eğitimin ruhsal organın gelişimi üzerindeki etkisine ilişkin birkaç söz daha söylemek istiyoruz.

Günümüzde aile içi eğitimin çocukta güçlülük isteği ve kendini beğenmişlik özelliğinin gelişip serpilmesine ön ayak olduğu kuşkusuzdur. Bunu herkes kendi deneyimlerinden bilecektir. Ne var ki, eğitim açısından aile, yadsınmaz birtakım üstünlüklere sahiptir; doğru eğitilmeleri koşuluyla çocuklar için aileden daha yararlı kurum düşünülemez. Özellikle hastalık durumlarında ailenin, insan soyunun varlığını sürdürmesine en elverişli kurum olduğu görülmektedir. Beri yandan, ailelerin her zaman iyi eğiticiler olduğunu, çocuklardaki ruhsal anormallikleri daha çekirdek halindeyken görüp tanıyacak ve uygun bir davranışla bunları ortadan kaldıracak kadar keskin gözlere sahip olduğunu düşünebilseydik, işe yarar bir insan ırkının yetiştirilmesi işine aile kadar başka hiçbir kurumun elverişli sayılamayacağını seve seve itiraf ederdik.

Gelgelelim, ailelerin ne iyi psikolog, ne de iyi pedagog olduklarını ne yazık ki kabul etmek zorundayız. Bugün aile eğitiminde başrolü oynayan, çeşitli derecelerde yozlaşmış aile bencilliğidir. Böyle bir bencilliğin de görünürde haklı olarak amaçladığı şey, isterse başkalarının çıkarlarına aykırı düşsün, çocuklarının özel bir ilgi görmesi, çocuklarına başkaları tarafından pek değerli kişiler gibi davranılmasıdır. Başkalarına karşı kurumlanıp böbürlenebilecekleri ve kendilerine başkalarından daha iyi kişiler gözüyle bakabilecekleri gibi bir düşünceyi çocukların kafasına yerleştirmekle, aileler eğitim bakımından en ağır hatayı işlemektedir. Ayrıca buna, baba önderliği ve baba otoritesi düşüncesinden bir türlü kopamayan ailenin kendi örgütsel yapısından kaynaklanan olumsuz etki de katılmakta, böylece talihsiz sonuca açılan kapı aralanmış olmaktadır. İçerdiği toplumsallık duygusu asgari bir düzeyin üzerine çıkamayan baba otoritesi, çok geçmeden çocukların açık ya da gizli direnciyle karşılaşmaktadır. Kolay kolay benimsendiği hiç görülmeyen bir otoritedir bu. En büyük sakıncası da, güç ve otoriteye sahip olmanın hazzını göz önüne sererek çocukları güce susamış, açgözlü ve kendini beğenmiş kişiler durumuna sokması ve güçlülük eğilimleri için bir model oluşturmasıdır. Bunun sonucunda da, çocuklar babalarının düzeyine çıkmayı ve başkalarından saygınlık görmeyi amaçlamakta, çevrelerindeki en güçlü kişi olan babaları gibi kendileri de diğer kişilerden söz dinlerlik ve itaat beklemekte, dolayısıyla gerek anne ve babalarına, gerek çevrelerine karşı düşmanca bir tutum takınmaktadırlar.

Böyle olunca, aile içi eğitimde çocuğun her zaman bir üstünlük amacı benimsemesi adeta kaçınılmazdır. Çocuklar küçükken büyük insan oyunları oynar, büyüklerse çok ileri yaşlara kadar aile içindeki durumlarını düşünüp –bazen de söz konusu durumu bilinçaltından anımsayarak– bütün insanlığa sanki kendi aileleriymiş gibi davranır ama böyle davranmaları sonucunda başarısızlığa uğradılar mı, bundan böyle sevimsiz buldukları dünyadan ellerini eteklerini çekmeye ve soyutlanmış bir yaşam sürmeye eğilim gösterirler.

Öte yandan aile, toplumsallık duygusunu geliştirmek için de elverişli bir kurumdur. Ne var ki, güçlülük eğilimi ve otorite üstüne söylediklerimiz anımsanırsa, bu işin ancak belirli bir noktaya kadar üstesinden gelinebilmektedir. Çocuğun yüreğinde ilk sevecenlik duyguları, annesiyle ilişkisinde açığa vurur kendini. Anne, çocuk için alabildiğine önemli bir başka insandır, annesine bakarak güvenilir insan soydaşının ne olduğunu fark eder çocuk; sen’i tanımayı ve algılamayı öğrenir. Nietzsche, herkesin kendi sevgili idealini, annesiyle olan ilişkisine dayanarak yarattığını söyler. İnsanlarla ilişkilerinde annenin çocuğa nasıl ışık tuttuğunu, kısaca anneyle ilişkilerin çocuğun bütün ruhsal dışavurumları için nasıl bir çerçeve rolü oynadığını hayli zaman önce Pestalozzi ortaya koymuştur. Bu ilişki, anneye çocukta toplumsallık duygusunu geliştirme olanağı verir. Anneyle çocuk arasındaki ilişki, bazen çocuklarda belirli sosyal kusurları içeren tuhaf kişiliklerin oluşumuna yol açar. Özellikle karşılaşacağımız kusurlardan biri, annenin ödevini yerine getirmeyerek, çocukta toplumsallık duygusunun gelişmesine çalışmamasıdır. Bu kusur, küçümsenecek gibi değildir ve yığınla tatsız sonucun doğmasına neden olur. Çocuk, sanki bir düşman ülkede bulunuyormuş gibi büyür ve gelişir. Böyle bir çocuğu ıslah etmek isteyen bir kimsenin izleyeceği tek yol vardır, o da yerine getirilmesi ihmal edilmiş ödevi üstlenmektir. Ancak bu yoldan çocukta bir toplumsallık duygusunun oluşumu sağlanabilir. Sıklıkla işlenen diğer temel kusura gelince; o da annenin ödevini yapmak istemesi ama işi gereğinden sıkı tutarak bu konuda aşırıya kaçmasıdır. Böyle bir davranış, çocuğun toplumsallık duygusunu başkaları üzerine yansıtmasını olanaksız kılar. Bu gibi anneler, çocuktaki toplumsallık duygusunun yalnızca kendisini hedef almasına çalışır. Yani çocuğun gözü annesinden başkasını görmez, annesi dışındaki dünya sanki çocuk için ortadan silinip gider. Böyle çocuklar sosyal bir insan olmanın gerektirdiği temelden yoksundur.

Anneyle ilişki dışında çocuğun eğitiminde dikkate alınması gereken daha birçok önemli etken vardır. Özellikle rahat bir çocukluk, çocuğun bu dünyaya severek ve kolaylıkla uyum göstermesini sağlar. Çocuklardan pek çoğunun ne gibi güçlüklerle savaştığı, hayatlarının ilk yıllarında dünyayı yaşanmaya değer sevimli bir yer gibi tasarlayabilmelerinin ne denli zorlaştırıldığı düşünülürse, ilk çocukluk izlenimlerinin alabildiğine büyük bir önem taşıdığı görülür, çünkü çocuğun ileride izleyeceği doğrultuyu bu izlenimler belirler. Ayrıca, ne kadar çok çocuğun hastalıklı doğduğu, bu dünyada acı ve ıstıraptan başka bir şeyle karşılaşmadığı, dolayısıyla çocukluklarını doğru dürüst yaşayamadığı ya da içinde yaşam sevinci uyandıracak bir çocukluk geçirmediği göz önünde tutulursa, çocuklardan çoğunun büyüdüğünde yaşam ve topluma dost kişiler olamayacağı, gereği gibi çiçek açıp gelişebilen bir toplumsallık duygusundan yoksun kalacağı açıktır. Beri yandan, eğitimde işlenen hatalar da bu konuda hayli büyük rol oynar. Sıkı ve sert bir eğitim çocukta yaşam sevincinin doğmasını ve bir toplumsallık duygusunun gelişmesini engelleyeceği gibi, en ufak güçlükleri bile çocuğun yolundan temizlemeyi amaçlayan ve çocuğu aşırı bir sevecenlikle sarıp sarmalayan eğitim de yine aynı olumsuz etkiyi gösterir, çocuğun ileride aile dışında hüküm sürecek iklimin hoyrat havasında tutunamamasına yol açar.

Kısacası, günümüzdeki aile içi eğitim, toplumumuzun arkadaşlık duygusuyla dolu gerçek bir üyesinden beklenecekleri çocuğa verebilmekten uzaktır. Tersine, çocuğun içini aşırı derecede bir kendini beğenmişlik eğilimiyle doldurur.
Aile eğitiminde yapılan hataları giderecek ve durumda düzelme sağlayacak bir kurumun ne olabileceğini sorarsak, dikkatimiz ilkin okul üzerinde toplanacaktır. Ne var ki, daha bir yakından bakıldığı zaman, okulun da günümüzdeki biçimiyle böyle bir ödevin üstesinden gelemeyeceği görülür. Okulların bugünkü durumunda, çocuklardaki gelişim kusurlarını zamanında keşfedip bunları ortadan kaldırmakla övünecek bir öğretmen göstermek zordur. Öğretmenler pek hazırlıklı değildir bu konuda. Ayrıca, bunu yapacak fırsatı ele geçirebilecekleri de söylenemez; çünkü önlerinde bir öğretim planı vardır, bu planda öngörülen bilgileri çocukların kafasına aktarmakla yükümlü kılınmışlardır, ne gibi bir insan malzemesi üzerinde çalıştıklarını düşünecek zamanları yoktur. Üstelik, sınıfların gereğinden çok kalabalık oluşu da, bir öğretmenin söz konusu ödevin altından kalkabilmesine olanak tanımaz.

Dolayısıyla, bizi birbirimize perçinleyerek, tutarlı bir toplum oluşturabilmemizi önleyen aile eğitimindeki bu kusuru giderebilecek bir başka kurum aramak zorundayız. Bazıları böyle bir kurum olarak hayatın kendisini gösterecektir belki. Burada da durum yine sanıldığı gibi değildir. Bir kez şimdiye kadar söylediklerimiz, bazen öyle görünmesine karşın, gerçekte hayatın bir insanı değiştirmede pek elverişli bir kurum sayılamayacağını yeterince ortaya koyar. İnsanın kendini beğenmişliği ve açgözlülüğü buna izin vermez; çünkü nice sapa yollara sürüklenmiş olursa olsun, bir kimse kötü durumunun suçunu ya başkalarının üzerine atacak ya da bunun başka türlü olamayacağı duygusunu yüreğinde taşıyacaktır. Gemisini bir kayaya bindirip de, iş o duruma gelinceye kadar ne gibi hatalar işlediği üzerinde düşünen kimselere seyrek rastlanır. (Yaşantıların değerlendirilmesi konusundaki açıklamalarımızı da burada anımsatmak isteriz.)

Dolayısıyla, ilgili konuda yaşamdan da pek fazla bir şey beklenemez. Psikolojik bakımdan bunun da anlaşılmayacak yanı yoktur, çünkü hayatın kapısından içeri adım atanlar gelişim sürecini tamamlamış insanlardır. Öyle insanlar ki, hepsi de gözlerini belirli bir noktaya yöneltmiştir ve üstünlük amacı peşinde koşar. Hatta hayat kötü bir öğretmendir insan için, çünkü hoşgörü nedir bilmez, bizi önceden uyarmaz, bize doğru yolu göstermez, elinin tersiyle geriye iter bizi ve sınıfta bırakır.

Sorunu tümüyle gözden geçirdik mi, çocuklardaki eğitim kusurunu ortadan kaldıracak tek kurumun okul olabileceğini ister istemez söylememiz gerekiyor. Her zaman kötü yolda kullanılmasa, böyle bir görevin üstesinden gelebilirdi okul. Gelgelelim, şimdiye kadar kim okulu eline geçirmişse, ondan kendini beğenmiş ve açgözlü planlarını gerçekleştirmede bir araç gibi yararlanmıştır. Hep böyle giderse, bunun insan için hiç de yararlı sonuçlar doğurmayacağı açıktır. Son zamanlarda bazı kimseler okulda eski otoritenin yeniden kurulması gerektiğini savunmaya başlamıştır. Ancak, böylesi kimselere, sözünü ettikleri otoritenin eskiden okullarda ne gibi olumlu sonuçlar verdiğini sormak gerekmektedir. Her zaman insanın başına büyük dertler açtığını, durumun daha elverişli sayılacağı aile içinde bile herkesin başkaldırmasından başka sonuç sağlamadığını gördüğümüz otorite, okullarda nasıl yararlı rol oynayabilir? Hele değerini kendiliğinden kabul ettiremeyip, insanlara zorla benimsetilen bir otorite bunu nasıl başarabilir? Diyelim ki, okulda bir otorite vardır; ancak, bunun düpedüz benimsenmesi seyrek karşılaşılan bir durumdur. Üstelik, okula giden çocuklar, öğretmenin bir devlet memuru sayılacağının açık seçik bilincindedir. Zorla kendisine kabul ettirilecek bir otoritenin çocuğun ruhsal gelişimi bakımından zararlı sonuçlara yol açmaması olanaksızdır. Otorite duygusu, zorlama temeli üzerine dayanamaz; tersine, toplumsallık duygusundan kaynaklanması gerekir.

Okul, ruhsal gelişiminin izlediği yolda her çocuğun kapısından içeri adım atacağı bir istasyondur; dolayısıyla, olumlu bir ruhsal gelişimin gereklerine yanıt vermek zorundadır. Bu yüzden, ancak ruhsal gelişimin gerektirdiği koşullarla uyum içinde bulunacak bir okula iyi niteliğini yakıştırabilir, böyle bir okul için sosyal okul deyimini kullanabiliriz.

Alfred Adler

İnsanı Tanıma Sanatı
Almanca aslından çeviren: Kâmuran Şipal
Say Yayınları

Yorum yapın