Entelektüeller ve Cezayir Savaşı: Ya Savaştan Sonra?

marc ferroSavaşın ardından Cezayir’deki “olaylar” hakkında çıkan yazıları okuyunca, entelektüel sınıfın savaşa karşı harekete geçtiği duygusuna kapılırız. Az ya da çok entelektüellerin eylemi olarak tanımlanan bu hareketten tüm bir kuşak etkilenmişti:
İster 121′ lerin manifestosu olsun, ister Jean-Paul Sartre’m eylemi olsun -bu savaş için “onun savaşı” sözü bile kullanılmıştı-, ister France-Observateur, L’Express, Témoignage chrétien, Le Monde gibi büyük basın organları­nın rolü olsun, ister Esprit ya da Preuves gibi dergiler olsun.

Gerçek şu ki, bu savaş çarpışma alanlarında olduğu kadar siyasal zeminde de yürütülmüştü; en heyecanlı açık oturumların, en fazla yorumlanan yayınların, en canlı yazı­ların -örneğin François Mauriac- konuları silahlı mücadele biçimlerine -işkence, terörizm – ilişkin olsa da. Yeni yeni çı­kan yayınevleri bile -Maspero, Editions de Minuit- savaşı barutla beslemişlerdi.
Oysa görülen, bu entelektüellerin eyleminin ancak çarpışmadan sonra -siyasal çarpışma demek isteniyor- ortaya çıktığıdır; bu da Cezayir sorununu çözmek içindir, ama savaş başladıktan sonra ortaya çıkmıştır.
O zamandan beri Cezayirli yöneticiler, bağımsızlık için yapılan mücadelenin kronolojisini “FLN “leştirmeyi bilmişler ve ayaklanmanın başladığı Kasım 1954 tarihini “Cezayir D evrim i”nin tarihi olarak ilan etmişlerdir. Ger­çekte esas savaş ancak 1955 yılının ortalarında başlamış olsa da, ülkenin geleceğine ilişkin siyasal sorunlar çok daha öncesinde kendilerini göstermeye başlamışlardı. Sorunlar, hiç değilse 1945’te S étifin bombalanmasından ya da 1947 yılında biçimlendirilen ve Nisan 1948’de hileli seçim­lerle sonuçlanan Cezayir’in statüsünün şiddetle sorgulanmasından itibaren gün yüzüne çıkmıştı. Oysa, entelektüel sınıfın ancak 1955’te uyandığı görülmektedir ve bu tarihe kadar birkaç istisna dışında Cezayir sorunundan tümüyle habersiz olarak, Arap iddialarına yabancı kalmıştır. Ancak 1956-1962 yılları döneminde, hatta bu dönemin sonlarına doğru, entelektüeller soruna daha çok karışmaya başlarlar -öyle ki, 1958’den sonra, entelektüellerin ilgilendiklerinin Cezayir sorunu mu, yoksa De Gaulle ve onun politikası mı, rejim ve kurumları mı olduğu anlaşılmaz olur. Ünlü 121’ler Manifestosu’nun ancak 1960 yılı sonbaharında yayımlandığını söylemek yeterli olacaktır.

Entelektüeller döneminden önce, az çok sessizce geçirilmiş bir avukatlar dönemi vardır. Milliyetçilerle var olan temaslarından dolayı, anlaşmazlığın doğası ve değişik yanları hakkında daha gerçekçi bir görüşe sahip olanlar onlardı -Av. Pierre Stibbe, Av. Yves Dechezelles, Av. Renée Plasson.

Av. Jacques Vergés vb.- Bu hareketle eşzamanlı olarak, Cezayir sorunu konusunda tavır alan ilk entelektüeller dalgası onlarınki olmuştur (Robert Barrat, Claude Bourdet, G erm aine Tillion vb. ve Jean Daniel’in röportajları).
Ancak dalga Fransa’da kırılmıştı ve daha sonra büyük basın kuruluşlarının Mendès’in, Guy Mollet’nin ya da De Gaulle’ün lehinde ya da aleyhinde kopardıkları siyasal gürültünün içinde kaynayıp gitmişti. Oysa daha da öncesinde, ülkenin gerçekleriyle temas halindeki bazı entelektüeller Cezayir’de yazılar üretmişlerdi, ama seslerini Akdeniz’in öte yakasına kadar duyuramamışlardı. Bu yazarlar arasında André Mandouze, François Châtelet de vardı ve daha 1950’de Consciences Algériennes adlı bir dergi kurmuşlardı, derginin komitesinde Abd El-Kader Mahdad ve Abd ElKader Mimouni adlarında iki Arap ve Jean Cohen adlı İsrailli bir pied-noir bulunuyordu. Dergi, çağrısında, ”sömürgeleştirmeye ve ırkçılığa karşı, özgür, demokratik ve toplumsal bir Cezayir’den yana” olduğunu ifade ediyordu.

Böylesi bir program elbette derginin yasaklanmasıyla son bulacaktı, çünkü dergi ilk kez, doğal olarak “sömürgecilik karşıtlığının metropoliten düşünceden bağımsız olduğunu ” saptıyordu, derginin tasarısı tüm Cezayirlilerin düşüncelerini sorunları için bir çözüm yolu bulmaya yoğunlaş­tırmalarını sağlamak yönündeydi. “Sorunların Fransa’daki çözümlerinin, dolaylı olarak, Cezayir’deki sorunları çözecekleri konusunda kimilerinin sahip oldukları tehlikeli ve hatalı düşünceyi paylaşmıyoruz.”

Soruna ilişkin bu tanı kuşkusuz o zam ana kadar duyulanlar arasında en ileri noktadakiydi. Bu yaklaşım, 1950’de, hâlâ iktidara gelme yollarının açık olduğunu sanan ve Cezayir’in kaderinin metropolün kaderine bağlı kalmasını savunan Cezayirli ya da Fransız komünistlerinin düşüncelerinin karşısında yer alıyordu… Consc’ıences Algtriennes’in görüşü yine de Marksist bir bağlam içinde bulunuyordu, örneğin François C hâtelet, sömürgeci rejimin yıkılması sorununun “sınıf mücadelesinin normal akışını altüst ettiğini” düşünüyordu. Islam ın “milliyetçi mücadelede” temel bir ilke haline geldiğini gözlemliyordu. Son olarak da, Châtelet, PCA, PSU, MTLD, UDMA’nın (sırasıyla, Cezayir Komünist P., Birleşik Sosyalist P., Demokratik Özgürlüklerin Zaferi Hareketi, Cezayir Manifestosu Demokratik Birli­ği) birleştirici bir ilerleme olarak düşünülmesinin gerekti­ğini işaret eder, yoksa olanaksız ya da düşünülemeyecek iki aşamalı bir süreç değil -önce ulusal, sonra demokratik özgürlük.
Fransız komünistleri ise çok çeşitli tavırlar koymuşlardı.

Maurice Thorez 1939’da, “Cezayir ulusunun kendini tarihsel olarak kurgulamaya başladığını” gözlemlemişti.
Fransız Cumhuriyeti’nin çabasıyla bu evrim kolaylaştırılabilir ya da buna yardım edilebilirdi. 1945’te, komünist bakan Charles Tillon, Setif’i bombalarken aynı düşünceyi savunuyordu…

Oysa “genel olarak”, komünist sömürgecilik karşıtı düşünce bir başka yörünge üzerinde bulunuyordu. Yine 1958’de, Nouvelle Critique yayınlarında, Jacques Arnault:
“Cezayir sorunu diye bir şey yoktur. Zamanımıza ait bir sorunun Cezayirli bir yanı vardır” diye yazıyordu.
Ve nihayet, Üçüncü Dünyacı olarak adlandırabileceğimiz ve Fransa’da, ellili yılların sonunda, Jacques Berque tarafından temsil edilen bir başka akım daha vardı. Berque’e göre, sömürgecilik olgusu, sömürgeleştirme eylemi esas olarak bir “doğasından çıkartma” ürünü olduğundan, Avrupa dışında kalan uygarlıkların özgür gelişimlerine sekte vurarak “tarihe hile karıştırmıştır”: Bu eylem, sö­mürmek için, ötekinin doğasını içten etkiler, onu tüm alanlarda -siyasal, sanatsal, dilsel- bir köşeye iter ve ötekini karartacak şekilde “saydam lığını” ortadan kaldırır. “Öteki, tarihinden kopartılmıştır, mirasından yoksun bırakılmış­tır… ve hâkim olanın dayattığı modele göre kişiliğini yeniden kurgulamak zorundadır.”

Bir anlam da, daha dile getirilmeden önce, bu Üçüncü Dünyacı söylem kimi öğelerini sömürülenlerin çığlıklarla açığa vurdukları konuları ödünç alır, bu insanlar, ikisi de Antilli olan Aimé Césaire ve Frantz Fanon’dur. “Bana ilerlemeden söz ediyorlar”, der Césaire, “gerçekleştirilen şeylerden, iyileştirilen hastalıklardan, yükseltilen yaşam düzeyinden… Bense içi boşaltılmış toplumlardan, el konulmuş topraklardan, katledil iş dinlerden, heba edilmiş sanatsal harikalardan söz ediyorum …” Söylemde Albert Memmi’nin (Bir Sömürge İmanının Portresi) irdelemelerinden de izler vardır, şu farkla ki, Jacques Berque bunları tarihsel bir bakışın içine yerleştirir.

Marc Ferro
Fetihlerden Bağımsızlık Hareketlerine Sömürgecilik Tarihi
13-20 Yüzyıl
İmge Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Makaleler, Politika
Uygarlık ve Irkçılık – Marc Ferro

Joseph Chamberlain 1895'te “Bu ırka inanıyorum ...” diyordu, Ingilizlerin zaferi için emperyalist bir nutuk atıyordu ve Fransız, İspanyol, vb. rakiplerini...

Kapat