Erasmus’un Misyonu ve Yaşamının Taşıdığı Anlam

Rotterdamlı Erasmusinkara kalkışmayalım; bir zamanlar yüzyılının en parlak ve en büyük ününün taşıyıcısı olan Ratterdamlı Erasmus’un bugün neredeyse sadece adı var. Artık unutulmuş uluslarüstü bir dilde, hümanist Latince’de kaleme alınmış sayısız eserleri, el değmeksizin kitaplıklarda uyumakta; bir zamanlar ünü dünyayı tutan bu eserlerin içinden sesini zamanımızda da duyurabileni hemen hemen yok gibi. Erasmus’un kişiliği ise, güç anlaşılırlığı ve türlü çelişkileri yansıtır nitelikte oluşu yüzünden tarih sahnesinde geniş ölçüde başka devrimcilerin gerisinde kalmış.

Özel hayatının pek az çekici yanı var. Sessizliği yeğleyen, hiç durmaksızın çalışan bir insanın canlı ve renkli bir hayat hikayesinin kahramanı olması enderdir. Bu yüzden Erasmus’un gerçek misyonu, en büyük eseri bile, her zaman ana yapının altında kalıp görünmez olan temel taşları gibi, çağımı­za açık ve seçik yansıyamamış. Bu nedenle Ratterdamlı Erasmus’u, bu büyük unutulmuşu, bugün bile, daha doğrusu özellikle bugün bizim için değerli kılanın ne olduğunu hemen başlangıçta, açık ve özlü biçimde belirtmekte yarar var. Erasmus, Avrupa’nın bütün kalem sahipleri ve yaratıcıları arasında ilk bilinçli Avrupalı, barış uğruna savaşma yürekliliğini de gösterebilen bir barış dostu, dünyadan ve düşünceden yana olan hümanist idealin en güçlü savunucusuydu. Erasmus’un, tinsel dünyamıza daha adaletli ve anlayış dolu bir düzen kazandırmak amacıyla atıldığı savaşta yenik düşmüş olması, yaşamının böylesine trajik bir yazgının doğrultusunda gelişmişliği, onu bize daha da yakın kılar.

Erasmus, bizim de sevdiğimiz pek çok şeyi, edebiyatı
ve felsefeyi, kitapları ve sanat eserlerini, dilleri ve
halkları sevdi; bütün bunların ötesinde de, daha yüksek
bir ahlak anlayışını yerleştirmek amacıyla, hiçbir
fark gözetmeksizin bütün insanlığı sevdi. Yeryüzünde
aklın ve mantığın gerçek düşmanı sayıp reddettiği tek
şey ise bağnazlık oldu. Kendisi, insanların belki de en
bağnaz olmayanıydı. Belki en üstün düşünürlerin katında
değildi, ama çağının en bilgili kişisiydi. Bir iyilik
perisi değildi, ama iyi niyetliliğinde ve insanların iyili­
ğini istemesinde içtendi. Erasmus’un gözünde, başkasının
düşüncesine karşı hoşgörü ile bağdaştırılamaz
her davranış, yeryüzünün ezeli kötülüğüydü. Onun
inancına göre gerek bireyler, gerekse toplumlar arasındaki
bütün çekişmeler, karşılıklı hoşgörü ile kaba kuvvete
başvurulmadan çözümlenebilirdi. Çünkü bunların
tümü de insanoğlunun üstesinden gelebileceği sorunlardı.
Kışkırtıcılar ve aşırı uçların yandaşları gerginlikleri
sürekli körüklemeseler, hemen bütün anlaş­
mazlıklar barış yoluyla sona erdirilebilirdi. Bu yüzden
Erasmus, ister dinsel, ister ulusal nitelik taşısın ya da
dünya görüşlerinin karşıtlığından doğmuş olsun, tüm
anlaşma olasılıklarının ezeli ve amansız yıkıcısı saydı­
ğı bağnazlığın her türlüsüne karşı çıktı. Sırtlarında ister
papaz, ister profesör cüppesi taşısınlar, at gözlüğü
takanların ve tek yanlı düşünenierin hepsinden, her
yerde kendi görüşlerine boyun eğilmesini isteyen, kendilerininkinin
dışındaki bütün görüşleri dinsizlik ve
alçaklık diye nitelendirip mahkum eden, her sınıf ve
ırktan gelme bütün bencillerden, kendilerini bir dü-
şünceye körü körüne adayıp çevrelerini görmez olanlardan
nefret etti. Görüşlerini başkalarına zorla benimsetme
girişiminde bulunmadığı gibi, ister din, ister siyaset
alanında olsun, başkalarının onu herhangi bir
düşünceyi benimsemeye zorlaması karşısında da sonuna
kadar direndi. Düşüncede bağımsızlık, Erasmus
için en doğal nitelikti; bu aydın ve özgürlük tutkunu
kişi, ne zaman biri, üniversite kürsüsünde ya da kilisede
kendi kişisel gerçeğinden, Tanrı’nın onun ve yalnızca
onun kulağına fısıldadığı kutsal bir kelammış gibi
söz etse, bu davranışı yeryüzünün o kutsal çokyönlülü­
ğüne karşı işlenmiş bir cinayet saydı. Sırf bu yüzden,
parlak ve çarpıcı aklının var gücüyle bütün hayatı boyunca,
her alanda ortaya çıkan, kendi çılgınlıklarının
sarhoşluğu içerisinde yalnızca kendilerini haklı sayan
bağnazlada çarpıştı ve hayatının çok ender olan mutlu
anlarında, bağnazlık ona sadece ruhun acınası bir yoksulluğu,
belki bin türünü Deliliğe Övgü’sünde büyük
bir taşlama gücüyle canlandırdığı “Stultitia”nın(Lat. Delilik, budalaca davranış.)
sayı­
sız çeşitlerinden biri olarak göründü. Önyargılardan
uzak ve tam anlamıyla adil bir kişi olarak, en amansız
düşmanına bile anlayış gösterdi ve acıdı. Öte yandan
da insanoğlunun can düşmanı olan o kötü ruhun, bağ­
nazlığın, saati geldiğinde, kendi hoşgörü ile yoğrulmuş
dünyasını ve hayatını yıkacağını da benliğinin derinliklerinde
her zaman sezinledi.

Erasmus’un misyonu ve hayatının anlamını oluş­
turan ana öğe, karşıtlıkların hümanizmin anlayışı içerisinde
bağdaştırılmasıydı. O, birleştiriciliğiyle ya da
her türlü aşırılığa karşı çıkışıyla kendisine benzeyen
Goethe’nin deyişiyle, insanlar arasında “uzlaştırıcı” bir
işlevi yerine getirmek için doğmuştu. Zor kullanılarak
gerçekleştirilen her değişim, her “tumultus”,(Lat. Kargaşa.) onun gö-
zünde bulanık suda balık aviarnaktan farksız her kitle
çekişmesi, uğruna hizmet ettiği ve yeryüzünde egemen
olması gereken aklın aydınlığına ters düşmekteydi.
Hele savaş, karşıtlıkların en zorbaca gideriliş yolu
olduğundan, Erasmus’a göre ahlaklı bir insanlık kavramıyla
asla bağdaştırılamazdı. Çekişmeleri iyi niyetli
çabalarla yatıştırmak, bulanık olanı aydınlığa kavuş­
turmak, kargaşayı gidermek, görünüşte genellik niteli­
ğinden yoksun olanı herkese ortak kılahilrnek sanatı,
ancak pek az ölürolünün sahip olabildiği bu sanat,
Erasmus’un beklemesini bilen dehasının güçlü yanıydı.
Çağdaşları, ona karşı olan gönül borçlarını bir parça
olsun ödeyebilmek için, insanlar arasında anlaşma havası
yaratma hedefine yönelik bin türlü çabanın kaynağı
olan bu iradeye “Erasmus Anlayışı” adını vermiş­
lerdi. Bu adam tek başına, bütün dünyayı bu anlayış­
tan yana kazanmak istiyordu. Kişiliğinde yaratıcılığın
türlü yönlerini birleştirdiğinden, hem yazar hem dil ve
din bilgini hem de eğitimbilimci olduğundan, dünyanın
neresinde olursa olsun, görünüşte birbiriyle bağ­
daşmaz olanları bile bağdaşma ortamına götürmeyi
olanaklı sayıyordu. Onun bağdaştırma, uzlaştırma sanatına
kapalı ya da yabancı hiçbir alan yoktu. Erasmus’a
göre, Hazreti İsa ile Sokrates, Hıristiyan öğretisi
ile antikçağ bilgeliği, iman ile ahlak arasında ne aşılması
olanaksız ne de kökenierini ahlakta bulan bir kar­
şıtlık vardı. Kendisi kutsanmış bir din adamı olduğu
halde, sonsuz bir hoşgörü ile putperestleri de düşünce
cennetine almış, onlara kilise büyüklerininkinden geride
kalmayan bir yer vermişti. Erasmus’a göre felsefe,
Tanrı’yı arayışın bir başka ve ilahiyat kadar yüce bir
yoluydu.

Gözlerini Hıristiyanlığın cennetine çevirdiğinde
inancı, şükranla dolu bakışlarını Olimpos Dağı’na dikti­
ği zamankinden daha güçsüz değildi. Gerek Calvin, ge-
rekse inançlarına tam bir bağnazlıkla sarılan ötekiler,
Rönesans’a içerdiği duygusal coşkunluk yüzünden Reform
girişiminin düşmanı gözüyle bakarlarken, Erasmus,
aynı akımı yalnızca Reform’un daha özgür ruhlu
bir kardeşi sayıyordu. Hiçbir ülkeye sürekli bağlı olmayan,
tüm ülkeleri vatan bilen ilk bilinçli ve kozmopolit
Avrupalı Erasmus için, herhangi bir ulusun ötekine üstünlüğü
söz konusu olamazdı. Kendini, ulusları sadece
yetiştirdikleri en değerli, en parlak düşünürlerine göre,
başka deyişle en seçme kişilerini ölçü alarak değerlendirmek
yolunda eğitmiş olduğundan, bütün ulusları sevebilmesini
hiçbir şey engellemiyordu. Değişik ülkelerin,
ırkların, sınıfların değerlerini büyük bir bilgeler
topluluğu içerisinde birleştirmeyi, bu yüce isteği, hayatının
temel hedefi bilmişti. Dillerin anası Latince’yi yeni
bir sanat biçimi ve anlaşma aracı düzeyine çıkarmakla
da unutulmaz bir hizmette bulunmuş, Avrupa insanı­
na dünya tarihinin küçücük bir zaman birimi boyunca
olsun, bütün insanlara ortak, uluslarüstü nitelikte bir
düşünce ve anlatım yöntemi armağan etmişti. Engin
kültürü, gönül borcuyla geçmişe bakarken, inançlarını
güvenle geleceğe yöneltmişti. Yeryüzünün barbar yanı­
na, Tanrısal düzeni kötü niyetle, budalacasına ve düş­
manca bozmak amacına durmaksızın hizmet eden yanı­
na gelince; onu görmezden gelmekte diretmişti. Erasmus
için çekici olan, yalnız bu düzenin yüce, biçimleyici
ve yaratıcı yanlarıydı. Bu yanların genişletilmesinin,
yaygınlaştırılmasının her düşünür için bir görev oldu­
ğunu savunuyordu. Ancak böyle bir tutum takınıldığında,
sözü edilen yüce yanlar, günlerden bir gün gökyü­
zünden dökülen ışık demetlerinin bütünlüğü ve parlaklığı
ile insanlığın tümünü nura boğabilirdi. Hümanizmin
ilk dönemlerinde egemen olan içten inanç -ve aynı
zamanda güzel, fakat ne yazık ki trajik yanılgı!-, işte
buydu: Erasmus ve onun gibi düşünenler, aydınlanma
yoluyla insanlığın ilerlemesini olanaklı görüyorlar, bireyin
ve toplumun yazılar, araştırmalar ve kitapların yaygınlaştırılmasıyla
eğitilebileceğine inanıyorlardı. Hü­-
manizm akımının ilk dönemlerinde yaşayan bu idealistler,
okuma ve öğrenme geleneğinin sürekli geliştirilmesi
sonucu insanoğlunun soylu kılınabileceğine, neredeyse
dinsel inançlar kadar güçlü ve insanı duygulandıran
bir güven beslemekteydiler. K.itaplara inanmış
bir kişi olarak Erasmus, ahlaka uygun yaşama yönteminin
öğretilebilme ve öğrenilebilme olasılığının varlığından
hiç kuşku duymuyordu. Hayatın kesin bir uyuma
kavuşturulması hedefi ise, ona göre, artık çok yakın
olan hümanizm anlayışına varma aşamasıyla birlikte
kendiliğinden gerçekleşecekti.

Böylesine yüce bir düş, çağın en üstün kişilerini her
ülkeden bir mıknatıs gibi kendine çekebilecek güçteydi.
Değişmez gerçektir: Ahlaka uygun düşünen insan, bü­
tün insanlığın ahlak yoluna yöneltilmesine kendisinin
de istek ve eylemleri ile katkıda bulunabileceği gibi teselli
edici bir düşünceye, insan ruhunun sınırlarını sonsuz
boyutlara götüren bir tutkuya sahip olamadığı sürece,
varlığını önemsiz ve yetersiz bulur. Kişisel varlığı­
mız, yalnızca daha ileri ölçüde bir yetkinliğin basamağı,
yaşamın çok daha ileri bir aşamasının hazırlayıcısıdır.
Kim insanlığın ahlak yolunda ilerlemesine ilişkin
bu umut besleme gücünü yeni bir ideal ile pekiştirmesini
bilirse, kuşağının önderi olur. Erasmus açısından
da durum böyle gelişti. Zaman, onun Hümanizm anlamında
bir Avrupa birliği düşüncesinin tilizlenebilmesi
için alabildiğine elverişliydi. Yeni bir yüzyılın ilk dö­
nemlerinde yer alan keşifler ve icatlar, Rönesans’ın bilim
ve sanat alanına getirdiği yenilikler, uzun bir zamandan
bu yana ilk kez Avrupa’da yine uluslarüstü nitelikte
ve mutluluk kaynağı olan ortak yaşantıların
paylaşılmasına yol açmıştı. Uzun, sıkıntılı yıllardan
sonra Avrupa, ilk kez misyonundan yine emindi ve bü­
tün ülkelerin en seçme idealist güçleri, Hümanizmin
kucağına koşuyorlardı. Herkes, bu kültür imparatorlu­
ğuna alınmak, dünya vatandaşı olabilmek isteğiyle yanıp
tutuşuyordu. imparatorlar ve papalar, prensler, rahipler,
sanatçılar, devlet adamları, kızlı erkekli gençler,
sanat ve bilim alanında öğrenim yapmak için birbirleriyle
yarışıyorlardı. Latince, hepsi için ortak bir kardeş­
lik dili, düşünce dünyasının ilk Esperanto’su olmuştu.
Roma uygarlığının çöküşünden bu yana ilk kez -böyle
bir başarı ne kadar övülse azdır!-, Erasmus’un metinler
imparatorluğu sayesinde yine ortak bir Avrupa kültürü
oluşuyor, birbirlerine kardeşlik duygularıyla bağlı
küçük, ama idealist bir grup, şu ya da bu ülkenin üstünlüğünü
değil, fakat bütün insanlığın esenliğini
amaç ediniyordu. Ve düşüncelerin ortak bir düşüncede
birleşmesi, dillerin bütün dillerin üstünde ortak bir dilde
kaynaşması, ulusların uluslarüstü düzeyde sürekli
barış ve esenliğe kavuşması yolundaki bu tutku, aklın
bu galebe çalışı, Erasmus’un da zaferini ve temelini attığı
imparatorluğunun kutsal -ama ne yazık ki kısa
ömürlü- dönemini oluşturdu.

Acı bir soru sormak gerekir şimdi: Böylesine tertemiz,
böylesine yüce idealleri temel almış bir evren, neden
kalıcı olamadı? Her türlü düşmanlığın anlamsızlı­
ğı, mantığa ters düştüğü konusunda çoktan yeterince
ders almış olan insanların dünyasında, hep aynı yüksek
ve insancıl ideallerin, “Erasmus Anlayışı”nın böyle
güçsüz kalmasının sebebi nedir? Bir noktayı ne yazık
ki bütün çıplaklığıyla görmek ve açıklamak zorundayız:
Yalnız ve yalnız toplumun esenliğini amaç edinen
bir ideal, geniş halk kitleleri için hiçbir zaman tümüyle
yeterli olamaz; ucuz kafaların var olduğu yerde, salt
sevginin yanı sıra nefret de o karanlık hakkını ileri sü­
rer ve bireyin, ortaya atılan her düşünceden en kısa sü-
rede kendi kişisel çıkarını sağlama eğilimini belirginleştirir.
Somut olan, elle tutulup gözle görülebilen, her
zaman kitleye soyut olandan daha kolaylıkla nüfuz
eder; onun içindir ki bir ideal yerine somut nitelik taşı­
yan, yöneltilebilen, başka bir sınıfa, ırka ya da dine dö­
nük düşmanlığı dile getiren sloganlar siyaset pazarında
daha çabuk benimsenir. Çünkü bağnazlığın öldürü­
cü ateşini körükleyebilecek en büyük güç, nefrettir.
Buna karşılık Erasmus Anlayışı gibi, yalnızca insanların
birbirine yakınlaşmasına hizmet eden, ulus ayrımı
tanımayan insancıl bir ideal, doğal olarak her an karşı­
sında çarpışacak düşman arayan bir gençlik üzerinde
görsel etki yaratabilme gücünden yoksundur; kendi ülkesinin
sınırları dışında ve kendisininkinden başka bir
dine inanan düşmanları gösteren o ayıncı gücün çekiciliğine
hiçbir zaman sahip değildir. Bu nedenle, yan
tutmakta bağnazlığa düşenler için insanoğlunun içindeki
ezeli hoşnutsuzluktan istedikleri yönde yararlanmak,
her zaman kolay olmuştur ve olacaktır. Bağrında
nefrete yer vermeyen Hümanizm ya da Erasmus Anlayışı
ise, sabırlı çabalarını kahramanca bir tutum içerisinde
uzak, neredeyse göze görünmez hedeflere yö­
neltmiştir. Bu anlayışı paylaşanların düşlerinde canlandırdıkları
halklar, başka bir deyişle Avrupa ulusu
gerçekleşmediği sürece, sözü edilen anlayış, düşünce
aristokrasisinin çevresi dışına çıkamayan bir ideal olarak
kalmak zorundadır. Bundan dolayı gelecekte insanlar
arasında bir birleşme düşüncesini paylaşanlar,
hem idealist, hem de bu idealistliklerinin yanı sıra insanoğlunun
ruhsal yapısını iyi bilen kişiler olarak ger­
çekleştirmeye çalıştıkları eserin, her zaman akılla bağ­
daşmaz tutkuların tehdidi altında bulunduğunu hiçbir
zaman unutmamalı, insanoğlunun içgüdülerinin sonsuz
derinliklerinden kopan azgın bağnazlık dalgaları­
nın zaman zaman bütün setleri aşabileceğini ya da yı-
kabileceğini göz önünde tutmalıdırlar. Bu tür bir geriye
gidişin sarsıntısını yaşamamış kuşak yok gibidir.
Böyle bir durumda kuşaklara düşen, sarsıntıyı iç kargaşaların
kucağına sürüklenmeden atıatmanın yolunu
bulmaktır.

Ancak Erasmus’un kişisel trajedisi, düşüncenin
zaferinin panltıları Avrupa’yı ilk kez aydınlatırken, tarihte
ilk kez ulus ayrımı gözetilmediği bir dönemde,
üstelik kendisinin de bağnazlığın en büyük düşmanı
olmasına rağmen, tarihin gördüğü en çılgın, dinsel ve
ulusal kökenli kitle patlamalarından birinin dalgaları
arasında kayrıamış olmasıdır. Tarih açısından önemli
diye nitelendirdiğimiz olaylar, genellikle halkın bilincine
kadar inemez. Önceki yüzyıllarda savaşın büyük
dalgaları bile ancak belli toplulukları ve yöreleri etkilerdi;
bu dar kapsamlı etki yüzünden bir düşünür, kargaşanın
dışında kalmayı, siyasal olayların akışına sadece
izleyici olmayı başarabiiirdi – Napoleon savaşları­
nın cehennem atmosferinde kendi iç dünyasına kapanan
ve eser vermeyi sürdüren Goethe, buna en iyi örnektir.
Ancak yüzyılların akışı içerisinde, ender olmakla
birlikte, bazen öylesine şiddetli gerilimler doğar ki,
bütün yeryüzü ikiye bölünür ve oluşan kocaman çatlak,
her ülkeden, kentten, evden, aileden ve yürekten
geçer. O zaman kitlenin korkunç basıncı, bireyi her
yandan sıkıştırır ve birey, kendini bu kolektif çılgınlı­
ğın etkisinden ne koruyabilir ne de kurtarabilir; böylesine
azgın bir tufan, sığınabilecek tek güvenli köşe bı­
rakmaz. Böyle kesin bölünmeler, toplumsal ya da dine
bağlı bir nedenden ötürü ortaya çıkan karşıtlıklardan
ya da bir düşünce ve kurarn sorunundan doğabilir; ne
var ki bağnazlık açısından, barut fıçısına düşen kıvılcı­-
mın kayrıağı önemli değildir; o, yalnızca yanmak, çevresini
ateşe boğmak, içinde biriken güçlü nefreti bo­-
şaltmak ister. Savaş tanrısı ise, aklın dizginlerini kopa-
rıp bütün engelleri yıkarak yeryüzüne saldırmak için
kitle çılgınlığının bu tür bunalımlı anlarını seçer.
Kitlenin çılgınlığa sürüklendiği, yeryüzünün paramparça
olduğu böyle zamanlarda bireyin iradesi güç­
süz kalır. Düşünür istediği kadar salt gözlemci kalmak
istesin, çabaları boşunadır. Zaman, onu da sağdaki ya
da soldaki anaforlardan birine sürükler, sürülerden
herhangi birine, bir slogana katılmaya zorlar. Böyle bir
anda yüz binlerce, milyonlarca savaşçıdan hiçbiri, yansız
kalmayı yeğleyen, kendini düşünce bağnazlığına,
kitle çılgınlığına kaptırmak istemeyen kişi kadar yü­
reklilik, güç ve kararlılık ihtiyacı içinde değildir. Erasmus’un
trajedisi, işte bu noktada başlar.

O, ilk Alman reformcusu olarak -ve gerçekte tek
reformcu olarak çünkü ötekiler, reformist olmaktan
ileri, devrimciydiler-, Katalik Kilisesi’ni akılcı yasalara
göre yeniden düzenlemek istemişti. Gelgelelim kaderi,
bu ileri görüşlü düşünürün, evrim yanlısının karşısına
bir eylem insanım, devrimciyi, Luther’i çıkardı. Ve
Martin Luther’in demir gibi yumruğu, Erasmus’un yalnızca
kalem tutmaya alışkın narin parmaklarının binbir
titizlikle birleştirmek istediklerini bir vuruşta par­
çalayıverdi. Hıristiyan dünyası ve Avrupa, yüzyıllar boyu
sürüp gidecek bir çekişmenin kucağına düştü. Katolikler
Protestanlara, Kuzey Güney’e, Cermenler Romalılara
karşı çıktılar – o anda bir Alman için, bir Avrupalı
için Papa ya da Luther yanlısı olmak, başka bir deyişle
anahtar yetkisini,( Anahtar yetkisi ya da anahtar gücü (Schlüsselgewalt): Katalik dogmasına göre
Hazreti İsa tarafından verilmiş olan en yüksek linsel yetki; papa, Havari Pet·
rus’un halefi sıfatıyla bu yetkiyi kullanabilecek kişidir.) ya da Evangelium’u
(Evangelium: Luther’in yorumuna göre İncil.) seçmekten

başka çıkar yol yoktu. Ne var ki Erasmus -belki de
en kalıcı eylemini gerçekleştirerek-, çağdaşı olan önderlerin
arasında yansız tek kişi olarak kaldı. Kendisini
her ikisine de bağlı hissettiği için, ne yalnızca Kili-
se’nin ne de yalnızca Reformasyon’un saflarına katıldı.
Reform girişimine, filizlenmesine ilk katkıda bulunanlar
arasında olduğu için bağlıydı; Katolik Kilisesi’ni
ise, çökmekte olan bir dünya düzeni içerisinde ayakta
kalabilmiş ve düşünce birliğini sağlayan tek kurum
saydığı için savunuyordu. Ama çevresinde aşırılıktan,
bağnazlıktan başka bir şey yoktu ve Erasmus, her zaman
bağnazlığın karşısında yer alan bu düşünür, şu ya
da bu aşırı uca değil, sonsuza dek ölçü bildiğine, adalete
hizmet etmek istiyordu. Bütün insanlığın olanı, insanlığın
ortak malı kültür varlığını bu kargaşadan çı­
karabilmek için kendine ortada bir yer seçti; bunu yapmakla
da düşünülebilecek en tehlikeli noktaya gelmiş
oldu. Ateşi suyla, bir bağnaz ucu ötekiyle bağdaştırmaya,
kaynaştırmaya çabaladı. Bu, olanaksız, olanaksızlı­
ğı yüzünden de bir kat daha yüce bir çabaydı. Başlangıçta
her iki uçta yer alanlar, Erasmus’un ılımlı tutumunu
kavrayamadıklarından, konuşmalarına bakarak
onu kendi aralarına alabileceklerini sandılar. Ama bu
özgür kafa, hiçbir yabancı düşüncenin yoluna onurunu
koymadığı ve kendini adamadığı, kimseye yemin etmediği,
hiçbir dogmanın savunuculuğunu üzerine almadığı
anlaşılır anlaşılmaz, dört bir yandan· nefret ve
alaylara hedef oldu. Yansız kalmak isterken, bütün
kamplarla arası açıldı: “Guelfelere göre bir Ghibellini,
Ghibellinilere göre de bir Guelfe yanlısıydım.”(Guelfeler ve Ghibelliniler:
Ortaçağda İtalya’da karşıt görüşlere sahip iki parti;
Guelfeler, papa yanlısıydılar.)Protestan

Luther, onun adını lanetledi; Katolik Kilisesi ise
bütün kitaplarını Index’ e aldı.(Index librarnm prohibitarnm:
Katolik Kilisesi’nin okunmasını yasakladığı ki·
tapları içeren liste. İlk kez ı559’da yayınlanmıştır.) Ama ne korkutmalar ne

de sövmeler Erasmus’un yansızlığını bozabildi; “nulli
concedo”, yani “hiçbirine katılmak istemiyorum” ilkesine
son nefesine kadar bağlı kaldı, “homo per se”, yani
kendinden yana olmanın bütün sonuçlarını cesaretle
üstlendi. Erasmus’un anlayışına göre, politikacıların,
önderlerin, insanları bağnaz tutkulara sürüklemek isteyenlerin
karşısında sanatçının, düşünürün görevi,
anlayışlı, uzlaştırıcı, ölçülü ve hep ortada kalmasını bilen
bir kişi almaktı. Sanatçının ve düşünürün yeri, cephelerde
olamazdı; ona düşen, bütün özgür düşüncelerin
ortak düşmanına, bağnazlığın her türlüsüne karşı
çıkmaktı. insancıl duyguları paylaşmak gibi bir misyonu
olan sanatçı, partilerin safında değil, fakat onların
üzerinde kalmalı, rastladığı aşırılıklarla, sonuç olarak
da hep o aynı anlamsız, mutsuzluktan başkaca bir şey
getirmeyen nefretle savaşmalıydı.
Erasmus’un bu tutumu, kararsızlığı ya da bilinçli
olarak kararsız kalışı, gerek çağdaşlarınca, gerekse daha
sonra gelenlerce hemen korkaklık diye nitelendirildi;
bilinçli duraksamaları, uyuşuk ve dönek diye suç­
lanmasına, alaylara hedef olmasına yol açtı. Gerçekten
de Erasmus, hiçbir zaman açıktan açığa meydan okumadı;
bu denli korkusuz kahraman olmak, onun harcı
değildi. Bir kamış gibi eğilip büküldü, sağa sola sallandı,
ama bunu kırılmamak, her eğilişten sonra yine doğ­
rulabilmek için yaptı. Bağımsızlığa olan inancını, “nulli
concedo” ilkesini, bir sancak gibi önünde değil, hırsız
feneri gibi pelerininin altında taşıdı; kitle çılgınlığının
yol açtığı en vahşi çarpışmalar sürüp giderken, zaman
zaman gizli köşelere sığınarak, arka yollardan geçerek
korundu. Ama -en önemlisi- düşünce hazinesinin en
değerli parçasını, insanlığa olan inancını, çağının nefret
fırtınalarından zedelenmeksizin kurtarınayı başardı.
Spinoza, Lessing ve Voltaire, onun bıraktığı kordan
meşalelerini yaktılar; aynı olanak, geleceğin Avrupalı­
ları için de söz konusu olacaktır. Kendi kuşağının dü­
şünürleri arasında yalnızca Erasmus, belli bir topluma
değil, fakat insanlığın bütününe bağlılık gösterdi. Savaş
alanının dışında kalarak, hiçbir orduya katılmaya-
rak, ama bütün ordularla savaşmaya zorlanarak, yalnızlık
içinde öldü. Hep yalnız, fakat -önemli olan da
budur- bağımsız ve özgür kaldı.

Ne var ki tarih, yenik düşenlere karşı acımasızdır
ve adil davranmaz. Ölçülü, uzlaştırıcı ve barışçı çabalar
harcayanları pek sevmez. İster eylemde, ister düşüncede
olsun, kendilerini delice tutkuların ve serüvenierin
kucağına atanlardır onun gözdeleri; bu nedenle tarih,
kendini sessiz sedasız insanlığa adayan bu kulunu,
Erasmus’u görmezden geldi. Reform hareketinin görkemli
tablosunda, Erasmus’un yeri en arkalardadır. Ön
plana çıkarılanlar ise, dehaları ve inançları başlarına vuranlardır.
Hus, alevlerin içinde yitip gider; Savonarola,
Floransa’da yakılır; en koyu bağnazlığın temsilcisi Calvin,
Servet’yi ateşe atar. Herkes, kaderinin hazırladığı
trajediyi yaşar. Thomas Münzer’in etleri kızgın kerpetenlerle
kopartılır; John Knox, gemisinde çarmıha gerilir;
Luther, imparatorun yüzüne, “Başka türlü davran­
ınarn olanaksızdır!” diye bağırır. Thomas Morus ve John
Fisher, başlarını celladın kütüğüne koyarlar – tümü de
unutulmaz kahramanlardır; inançları uğruna yaptıkları
çılgınlıkları, sonuna değin savunurlar, acılarının sarhoş­
luğuna kapılıp kaderlerinde yücelirler. Ama geçtikleri
yerlerde din savaşlarının alevleri yükselir, iç çekişmelerde
yakılıp yıkılan şato ve kaleler, her bağnaz kafanın
ayrı biçimde yorumladığı Hazreti İsa’nın ne denli kirletildiğine
tanıklık eder. Otuz Yıl Savaşları’nın, Yüz Yıl
Savaşları’nın, bu cehennem görüntülerinin yıkık kentleri,
yağmalanmış köyleri, Tanrı’nın gökkubbesi altında
insanoğlunun hoşgörüsüzlüğünden yakınışı dile getirir.
Ama bütün bu kaosun ortasında, kilise savaşları­
nın büyük önderlerinin gerisinde, Erasmus’un ince
hatlı, belli belirsiz bir acının izlerini taşıyan yüzü yük-
selir. Hiçbir işkence direğine bağlanmamıştır. Eli kılıç
tutmamış, çehresinde hiçbir zaman aşırı bir tutkunun
izleri belirmemiştir. Fakat Holbein’ın1 fırçasıyla ölümsüzleşen,
içinde mavi panltılar uçuşan sıcak gözleri,
bakışlarını o kitleler kargaşasından bugüne, kargaşadan
yana o günlerin gerisinde kalmayan zamanımıza
kaydırır. Yüzünden, kaderine boyun eğiş okunur. İnsanoğlunun
ezeli çılgınlığına yabancı değildir, ama öte
yandan hafif, fakat kendinden emin bir gülümseme de
titrer dudaklarında. Çünkü türlü deneyierin süzgecinden
geçmiş bu düşünürün de bir bildiği vardır: Bütün
tutkuların kaderi, günün birinde gevşemektir; her türlü
bağnazlığın varahileceği nokta, günün birinde kendi
başını yemektir. Akıl ise beklemesini ve direnmesini
bilir. Kimi zaman, çevresindekiler sarhoşluk içerisinde
tozuttuklarında, susmak zorunda kalır. Ama onun sesini
duyuracağı günün de geleceğini bilir; çünkü hep
gelmiştir.

Stefan Zweig

ROTTERDAMLI ERASMUS ZAFERi VE TRAJEDİSİ
Almanca aslından çeviren: AHMETCEMAL
Can Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro