Felsefi Notlar 3 – Nejdet Evren

yazı../.

“Ölçme” iki türlü bir değerlendirmedir; ilki benzer olanlar arasında bir ölçme, ikincisi ise benzer olmayanlar arasındaki ölçmedir. Her ikisinin ortak yanı ise, belirli bir sınırlamalar içinde/belirli kalıplara göre önceden yaratılmış olan bir çerçevede/ soyut olandan hareketle “şey”in bir diğerine göre yerini/değerini nicel ve nitel olarak belirlemeye yönelik edimler olmasıdır.

Bu bağlamda sonsuzluk bir çerçeve oluşturmaz; bu nedenle hiçbir şey sonsuzluk ile ölçümlenemez. Öyle ise, bu ölçülemeyen olgu içinde ölçülebilen sınırlılıklar nasıl var olabilmektedir? Örneğin, enerjinin korunumu bir ölçümlemedir ve bu durum onun/enerjinin sınırlı olduğunu ifade eder. Ancak bu durum onun sınır değerini/eşik değerini hangi ölçekte koruduğu/koruyacağı ile ilgili bir sınırlılığı gösterir. Eğer bu sınır enerji üreten kaynağın enerjisi ile eş-değerde ise sınırsızlık içinde sonlu/sınırlı ve de kapalı olduğunu, değilse sınırsızlık içinde sınırsız ve açık olduğunu ifade eder; ölçümleme onu algılamaya yönelik olduğundan ikisinden biri geçerli olacaktır; her ikisinin aynı anda geçerli olması olanaksızdır. Ancak ikinci halde algı sınırını aşan enerji boyutu nasıl tanımlanacaktır? Buna dair bir ölçü bulunabilir mi? Gerçeğin algı ile sınırlandırılması bir yanılgıdan başka bir şey değilse ve enerjinin korunumu kendi içinde tutarlı olsa bile bu durum enerjinin sonsuzluğunu açıklamaya yeterli bir ölçü olmaz. Öyle olunca da sonsuza dair açık bir evren hayal edilmeli/algılanmaya çalışılmalıdır. Bunun için yeni bir ölçmeye gereksinim olduğu kaçınılmazdır.

../.

“Her sözcük bir önyargıdır”(*)

Sözcük, ön ve yargı…Toplumsal “önyargı” dile gelen en küçük ifade olan “sözcük” önünde ve ardında neyi saklayabilir ki? Önyargıdan söz edebilmek için son yargının varlığını kabul etmek ve son yargıya üstünlük tanımak gerekir.

../..

Otorite ve sevgi bir ağacın iki dalı gibidir; eğer bu dallar yan yana ve birlikte iseler ağaç düz uzar, her iki dalın uzunluğu aynı olur, değilse dallar yek diğerinden uzaklaşarak büyürler, bu dallardan biri sevgi diğeri otoritedir. Biri uzarken diğeri kısa kalır, uzayan dal sevgi ise şiddet aşağıdan yukarı yaşanır, uzayan dal otorite ise şiddet yukarıdan aşağıya doğrudur. Otorite ve sevgiye şiddet eklemlenir/bu eklemlenme kaçınılmazıdır. Ancak şiddet sevgi ve otorite arasında makas aralığı olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, hem sevgi hem otorite şiddetin kaynağından belirli uzaklıkta duran iki uç nokta olarak belirginleşirler. Otorite ve sevgi arasındaki makas aralığı azaldıkça şiddet de azalır ve bu makas kapandığında şiddet kendiliğinden yok olur; bunun için tüm otoritelerin/tüm iktidar biçimlerinin reddi gerekir. Öyle ise, otorite, şiddet, sevgi üçlemini iktidar olma isteği ile birlikte ele almak/değerlendirmek gerekmektedir. İktidarı besleyen ne sevgi ne de otorite değildir. İktidar insanın ilkel benliğindeki çaresizliğinin/yaşama iç-güdüsünün dayattığı egemen olma eğiliminin sosyalleşmesi sonucunda ortaya çıkmış bir olgudur. Her hal ve şartta iktidar otoriteye yakındır, bu nedenle sevgi kökenli şiddet hiçbir zaman iktidar olma/muktedir olma eğilimi taşımaz ve şiddeti iktidar yapmaz, ancak otorite kökenli şiddet mutlak surette iktidar olma/muktedir olma ile sonuçlanır.

../.

Varlığın “özne” boyutuna taşınması sosyal-tarihsel-ekonomik-politik “insanlaşma”nın bir belirleyeni, aynı zamanda bir sonucudur. Bu nedenledir ki varlık “tek”liği ile “özne” olarak değerlendirilemez. “Özne”nin olduğu her yerde en az iki kişilik sosyal bir dokunun varlığı şarttır. “Özne” olgusu bir kez gerçekleştiğinde bu durum evrensel bir çerçeve oluşturmaya başlar. Bu çerçeve o ve ötekinin ona ve ötekine göre bir sınırını oluşturur. “Öznelleşme” denilen olgu bu sınır çizgisi üzerinde kendini gerçekleştirir. Bu sınırları olan çizgi geometrik hatları belli/belirgin olan bir düzlem değildir. Özneleşme çerçevesinin esnekliği onu gerçekleştirecek “özne”nin kimliği, kişiliği, tüm edimleri ile sıkı bir etkileşim içerisindedir. Bu nedenle de esnek olduğu gibi/kadar kimi zaman kemik kadar sertleşebilmektedir. “Özne”nin evrensel çerçevesi onun soyut bir failliğe sahip olduğunu gösterir. Bu failliğin bilgisi ve algısı onun özerkliğinin kabul edilmesi temelinde yükselir. Bu özerklik onu evrensel özne içinde somutlaşan insanı/birey düzleminde ele alınmasını sağladığı gibi edimlerinde de bağsızlığına işaret eder. Bu durum aynı zamanda öznellşen –bireyin doğa-fizik-sosyal yasalar ve baskılar ve tüm etkilere karşı bağımsızca edimler geliştirebileceğine delalet eder. Dolayısı ile, neden ve sonuç ilişkisinde fizik yasaları ile toplumsal yasaların örtüşmemesi kadar doğal bir şey olamaz. Sınırsız olmasalar da tercihler hiçbir zaman tek olmadıkları gibi “tercih”in kendisi bile fizik yaslarındaki kaçınılmazlığın ötesinde, onu aşkın bir gerçekliğe temas etmektedir. Bu durum, insanlaşma sürecinde bireyin öznelliğini gerçekleştirirken bir çok seçenek arasında öznel gerçekliğine uygun düşen, -kimilerince saçma görülseler de- tercih yapmasında, yapabilecek iradeyi ortaya koymasındadır. Bu edim, aynı zamanda öznelleşme olgusunun kendisine yapılan bir göndermedir. Fizik yasaları ile toplumsal yasaların örtüşmemeleri insan denilen canlının doğal yapısı ile sosyal yapısı arasındaki gerilimin izahını verir. Kültür, bu gerilim sayesinde ortaya çıkmış doğaya yabancılaşma ve bir yönü ile de doğayı aşmanın bir ifadesidir. Bu aşkınlık insanı doğallığından koparırken onu doğaya karşı sebebi ne olursa olsun bu güne kadar biriktirdiği bilgi birikimi ve pratiği ile sonuçlarını ön görebildiği anlamsız savaşa sürükleyen olgunun ta kendisidir. “Üretim aletleri” kültürün materyalleri ise “üretim ilişkileri” de bu materyallere bağlı olarak ortaya çıkan bireyler arası ilişkiler ağından başka bir şey değildir.

Nejdet Evren

Kimi zamanlar/2016
Akarca

___

(*) Nietzsche, Aforizmalar

Yorum yapın