Felsefi Özdüşünmenin İlk Örneği Olarak Descartes – Edmund Husserl

descartesı . Felsefî Özdüşünmenîn İlk Örneği Olarak Descartes ‘ in Dalınçları (Mediyasyon)
Fransız biliminin bu saygıdeğer makamında deneyüstü görüngübilim üzerine konuşabilmek beni özel nedenlerden dolayı sevinçle dolduruyor. Çünkü Fransa’nın en bü­yük düşünürü René Descartes dalınçları aracılığıyla görüngübilime yeni bir itici güç sağlamıştır, çalışmaları daha o zaman oluşum içinde bulunduğu kavranan görüngübilimin deneyüstü felsefenin yeni bir biçimine doğru başkalaşmasında doğrudan etkili olmuştur. 

Dahası Descartes’çı felsefenin neredeyse bütün bilinen içeriğini, hem de Descartes’çı itkilerin kökten geliştirilmesi aracılığıyla geri çevirmek zorunda ise de, görüngübilim buna dayanılarak neredeyse bir Yeni-Descartes’çılık olarak adlandırılabilir.

Eğer daki kanımca sonsuz bir anlama sahip olan itkileri ele alır ve eğer buna ek olarak deneyüstü-görüngübilimsel yöntemin ve problematiğin temel aldığı dönüştürme ve yaratımları imlersem olayların şu konumunda sizin katılımınızdan da emin olabilirim. 
Felsefeye yeni başlayan herkesin kaydadeğer düşünce akışını tanır. Yol gösterici düşüncesini kafamızda canlandıralım. Hedefi felsefenin mutlak temellendirmeli bir bilime doğru tam bir reformudur. Descartes’a göre bu, bütün bilimler için buna karşılık gelen bir reformu kapsamaktadır. Çünkü ona göre hepsi evrensel bir bilimin, yani felsefenin bağımsız olmayan öğeleridir. Ancak sistematik bir birlik içerisinde gerçek bilimler haline gelebilirler. Ama tarihselleşmiş olsalar da mutlak görülerden -k i bu görülerin daha gerisine gidilem ez- doğan istisnasız ve son temellendirmenin hakikiliği onlarda eksiktir. Dolayısıyla böylesi mutlak ussal temellendirmenin birliği içinde bilimlerin evrensel birliği olarak felsefe fikrini gerçekleştirecek kökten bir yeniden inşaya gereksinim vardır. Bu yeniden inşa çağrısı Descartes’ta öznele dönük bir felsefe şeklinde etkisini gösterir. Bu öznel yönelim iki önemli aşamada tamamlanır. Birincisi: cidden filozof olmak isteyen herkes “yaşamında bir kez” kendisini kendi içine çekmeli ve kendi içinde onun için o zamana kadar geçerli olan bütün bilimlerin bir bir yıkılışını ve yeniden in­şasını denemelidir. Felsefe-bilgelik (sagesse)- felsefe yapanların tamamen kişisel bir işidir.
Felsefe onun bilgeliği, mutlak görüsü aracılığıyla ileriye dönük bilgisi haline gelmelidir. Bu amaca uygun olarak yaşama kararını, yani beni felsefi oluş içine sokabilecek tek kararı verdiysem, mutlak biliş yoksulluğunun başlangıcını da seçmişimdir. Göründüğü kadarıyla burada ilk olan, hakiki bilgiye götürebilecek ilerleyiş yöntemi üzerinde yoğunlaşmamdır. Descartes’çı dalınçlar öyleyse ilk felsefi temellendirmelerin gözler önüne serilmesi için sadece dokunaklı yazınsal bir biçim olmayı bir kenara bırakalım, sadece filozof Descartes’ın özel bir işi olmak da istemiyorlar. Onlar daha çok işin başındaki her filozofun, aslında bir felsefeyi yetiştirebilecek tek zemin olan zorunlu dalınçlarının bir ilk örneğini gösteriyorlar.

Dalınçların bugünkü bize acayip gelen içeriğine dönersek, burada felsefe yapan Ben’e ikinci ve daha derin bir anlamda salt in egosuna bir geri dönüş meydana gelmektedir. Dalınçlayan kişi bu geri dönüşü bilinen ve çok önemli olan kuşku yöntemi ile meydana getirir. Son çıkarsamada mutlak biliş hedefine yöneltildiğinde, yani düşünülebilir her kuşkulu hale gelme olasılığında dokunulmadan kalmayan bir şeyi de vardır diye kabul edişte bu geri dönüş başarısızlığa uğrar.

Dalınçların bugünkü bize acayip gelen içeriğine dönersek, burada felsefe yapan Ben’e, ikinci deha derin bir anlamda salt in egosuna bir geri dönüş meydana gelmektedir. Dalınçlayan kişi bu geri dönüşü bilinen ve çok önemli olan kuşku yöntemi ile meydana getirir. Son çıkarsamada mutlak biliş hedefine yöneltildiğinde, yani düşünülebilir her kuşkulu hale gelme olasılığında dokunulmadan kalmayan bir şeyi de vardır diye kabul edişte bu geri dönüş başarısızlığa uğrar.

Böylece o, doğal deneyim ve bilgi yaşantısında kesin olanın, kuşkulanma olanağına dayanarak yöntemsel bir eleştirisini sunar ve halen kuşku olanakları açık bırakan şeylerin dıştalanmasıyla mutlak apaçıklıkların olası bir dökümünü araştırır.

Dünyanın doğal yaşamda içinde verilm iş olduğu duyusal deneyim kesinliği bu yöntem de eleştiriye karşı koyamaz, buna uygun olarak dünyanın varlığı, bu başlangıç aşamasında geçerlilik dışı kalmalıdır. Dalınçlayan kişi bu dünya olmasaydı bile mutlakta kuşkuya gelmez, ortadan silinmez olarak yalnızca kendini, kendinin salt egosunu gö­rür. Böylece indirgenmiş ego şimdi bir tür tek-benci felsefe yapış ortaya sunar. Kendi salt içselliğinin içinde nesnel bir dışsallığın açılabileceği apodiktik ve kesin yollar arar. 
Bilindiği şekilde bu, önce Tanrı’nın varlığının ve sonra da bunun aracılığıyla nesnel do­ğanın, sonlu tözlerin ikiciliğinin, kısacası doğaötesinin ve pozitif bilimlerin nesnel zemininin ve bunların kendilerinin yolunun açılması ile olur. Bütün sonuçlandırma biçimleri olmaları gerektiği gibi yani salt egoya içkin olan, onda “doğuştan” bulunan ilkelerin kı­lavuzluğunda ortaya çıkarlar.

2.Felsefenin Kökten Yeni Bir Başlangıcının Gerekliliği
Descartes böyle diyordu. Bizse şimdi soruyoruz: Bu düşüncelerde sonsuz bir anlamın izini sürmeye değer mi, bizim çağımıza canlı güçler aktarmaya hâlâ uygun mudurlar?
Ne olursa olsun aslında bu dalınçlar aracılığıyla mutlak bir temellendirmeye ulaşmaları gereken pozitif bilimlerin bunlarla ne kadar az ilgilenmiş oldukları düşündürü­cüdür. Bununla beraber üçyüz yıl süren parıltılı bir gelişmeden sonra bizim çağımızda temellerindeki bulanıklıklar nedeniyle kendilerini eli kolu bağlı hissediyorlar. Ancak temellerinin yeniden yapılandırılmasıyla uğraşırken Descartes’çı dalınçlara sarılmak akıllarına gelmiyor. Diğer taraftan dalınçların felsefede çok özel bir anlamda bir çığır açmış olmaları ağır basıyor, üstelik tam da salt geri dönüş aracılığıyla. Gerçekten de Descartes tamamen yeni bir de sürekli yetersiz denemelerle gerekli bir son yapıyı hedefliyormuş görünen deneyötesi öznelciliğe doğru kökten bir dönüş yapar. Peki bu ilerleyen eğilim, tarihin bize verdiği ve işbirliği yapmaya hepimizin çağrıldığı bir ödev olarak içinde bir sonsuzluk anlamı taşımıyor mudur?

Günümüz felsefesinin çaresiz bir hamaratlık içinde parçalanması bizi düşündürü­yor. Geçen yüzyılın ortasından beri geçmiş çağlara kıyasla çürüme göz ardı edilemez halde.2 Yeniçağın başlangıcıyla birlikte dinsel inanç kendini sürekli daha fazla cansız ulaşmalara devrettiğinde aydın insanlık, özerk felsefe ve bilime olan inanca doğru yükseldi. 
Bütün insanlık kültürü bilimsel görülerce yönlendirilmeli, aydınlatılmalı ve böylece yeni bir özerk kültüre dönüştürülmeliydi.

Ancak bu arada bu inanç da asılsızlık ve dumur içine saplandı. Hiç nedensiz de de­ğil. Birlik içinde, canlı bir felsefe yerine uçsuz bucaksızlığa açılan ancak alakasız bir felsefi literatürümüz var; daha çatışmaları içinde birbirlerine aitliklerini bildiren çatışan kuram ların ciddi bir savaşımı, temel vargılardaki ortaklıkları ve asıl felsefeye şaşmaz bir
inanç yerine cidden birlikte ve birbirimiz için felsefe yapmaktansa gösterişte dayandırmalar ve gösterişte eleştirmelerle karşı karşıyayız. Bu şekilde ciddi bir işbirliği ve nesnel geçerli sonuçların göz önüne alınması temelindeki, karşılıklı olarak sorumluluk bilinci içindeki bir çalışma asla ortaya çıkamaz. Nesnel geçerli -b u sözcükler karşılıklı eleştiriyle varılmış ve her eleştiriye dayanabilen sonuçlardan başka bir şey ifade etmemektedirler.
Ancak bu kadar çok filozofun ve neredeyse o kadar çok da felsefenin bulunduğu bir yerde gerçek çalışm a ve gerçek işbirliği nasıl mümkün olabilir? Gerçi hâlâ felsefe kongrelerim iz v a r- filozoflar bir araya geliyorlar, ama ne yazık ki felsefeler değil. Birbirleri için olabilecekleri, birbirlerini etkileyebilecekleri tinsel bir mekânın birliği onlarda eksik. Tek tek “okullar” ya da “yönelim ler” şekli daha uygun olabilir; ancak tekilleşme biçiminde varlıkları açısından ve bütün felsefi çağımız göz önüne alındığında durum bizim belirlediğimiz şekilde kalıyor.

Biz bu uğursuz çağımızda Descartes’ın kendi gençliğinde bulduğuna benzer bir durumda değil miyiz? Peki onun yeni başlayan filozoflara özgü köktenciliğini yenilemenin, yani büyük gelenekler, eski sistemleri ciddileştirerek yeniden canlandırmalar, modan yazın işletmesi (ki bu öğrenime değil izlenime ağırlık verir) keşmekeşi içindeki uç­suz bucaksız felsefi literatürü de Descartes’çı şekilde devirmenin ve yeni biriyle yeniden başlamanın zamanı gelmedi mi? Bizim felsefi durumumuzun tesellisizliği sonuçta bu dalınçlardan yayılan itici güçlerin ilk canlılıklarını yitirmiş olmalarına -k i felsefi özsorumluluğu köktenciliğinin ruhu kaybolduğu için yitirm işlerdir- dayandırılamaz mı? Bazılarının abartılı bulduğu, düşünülebilir en son önyargısızlıkta temellenen bir felsefe, gerçek özerklik içinde kendisince üretilmiş son kesinliklerden kendisini biçimlendiren ve daha sonra da mutlak özsorumluluğa sahip olan bir felsefe çağrısı hakiki felsefenin temel anlamına ait olmamalı mıdır? Yaşam dolu bir felsefe özlemi yakın zamanlarda bazı rönesanscılara sürüklemiştir.

Ama tek verimli rönesans Descartes’çı dalınçların yeniden uyandırdığı rönesans olmamalı mı: Oldukları gibi bu dalınçları üstlenmek değil, ya geri dönerkenki köktenciliklerinin en derin anlamının ilk başta örtüsünü kaldırmak ve bunu takiben oradan filizlenen sonsuzluk değerlerini üstlenmek?

Ne olursa olsun böylece deneyüstü görüngübilime götüren yol ortaya çıkıyor. 
Biz şimdi birlikte bu yola düşmek istiyoruz, Descartes’çı olarak kökten yeni başlayan filozoflar gibi dalınçlara girmek istiyoruz, tabii ki en büyük eleştirel dikkatle ve eski Descartes’çılığa ait olan her tür gerekli dönüştürülmesine hazır olarak. Descartes’ın ve takipçilerinin içine düştükleri saptırıcı yanılgıları bu arada aydınlatmalı ve bunlardan sakınmalıyız. 

Çeviren: Ali Nalbant

Cogito – Sayı 10 – Öyleyse Descartes – YKY – 1997

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro