Filozoflar dünyayı değiştirmelidir

karl marxMarx’ın en önemli katkısı, düşünce ve eylemi birleştirmiş olmasıdır. O, felsefenin bu yeni boyutuna, maddi temeline oturtulan Hegelci diyalektik ve politik mücadelenin doğrudan deneyimi yoluyla ulaşır. Marx, Hegelci üslubu son derece özgürce ve büyük bir ustalıkla kullandı. Hegelci düşünce ve anlatım yöntemini öylesine özümsemişti ki, onun ilk yapıtlarını anlamakta, çağdaşlarına göre çok daha büyük bir güçlük çekmekteyiz.

Bununla birlikte Marx’ı yeniden yeniden okurken görülecektir ki, zaman zaman tamamıyla anlaşılmaz bir jargonu olduğu söylenen o bölümler, çoğunlukla en önemli olanlardır. Pek çoğu Marx’tan tek bir satır bile okumamış olan bilim adamlarının, bu çalışmalardaki felsefi anlatımın, kendi özel bilim alanları dışında kaldıklarında, doğa bilimcilerinin oldukça geri olan düşünce düzeylerine yabancı olduğu gerekçesiyle onu reddetmeleri, olsa olsa düşünsel tembelliktir: Bu konferansta yaptığım alıntılardan çoğu, Marx’ın Hegelci tarzı kullanırken ulaştığı anlatım berraklığını gösteren iyi örneklerdir. Marx, yine de Komünist Manifesto ve Kapital gibi büyük yapıtlarında, diyalektikten yararlanarak sonuçlara ulaştığı yerlerde bile, savlarını ortaya koyarken, Hegelci bir göndermede bulunmamaya özen gösterdi.
Diyalektik, özünde bir değişim ve eylem felsefesidir. Marx onu, gerçek maddi dünyadaki özel ve hızlı değişimlerin nasıl gerçekleştiklerini göstermek için kullandı. O, bu tür değişimlerin rastlantısal olarak veya gizemli dış güçlerin müdahalesiyle ortaya çıktıkları görüşünde değildi. Bunlar, kesinlikle, daha erken bir aşamadaki değişimlerin ürünü olan ögeler arasındaki mücadele ve çelişkiler nedeniyle ortaya çıkıyorlardı.

Marx, tüm yaşamı boyunca değişimin niteliğiyle ilgilenmeyi sürdürdü. Matematik5 üzerine yaptığı çalışmalarda bile bu açıkça görülür, Marx bu çalışmalarda bir fonksiyonun bir değerden diğerine nasıl değiştiğini ve değişim noktasında hangi özelliklere sahip olduğunu inceleyen diferansiyel hesaplamalarında derin bir kavrayışa ulaşmaya çalışır.

Diyalektik materyalizmin temel kavramları 1846’dan önceki oluşum yıllarında tamamlanmıştır. Bu kavramlar, Marx’ın ilk çalışmalarından olan ve tarihsel materyalizm öğretisinin ilk formülasyonunu içeren, Feuerbach üzerine kaleme aldığı denemede (bu deneme sağlığında yayımlanmamış, daha sonra Alman İdeolojisi içinde yer almıştır), aşağıdaki pasajda dile getirilmektedir:

“… her türlü insan varlığının, dolayısıyla tüm bir tarihin ilk öncülü, insanların ‘tarih yapabilmeleri’ için yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları gerektiğidir. Ama yaşam başka her şeyden önce yemeyi, içmeyi, barınmayı, giyinmeyi ve daha pek çok şeyi gerektirir. Bu nedenle ilk tarihsel eylem, bu gereksinmeleri karşılayacak araçların, yani maddi yaşamın kendisinin üretilmesidir. Ve bu, gerçekten de, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de, salt insan yaşamını sürdürebilmek için günü gününe, saati saatine yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, tüm bir tarihin temel koşuludur.” (Yukarıda adı geçen eser, sf. 16, a)

Marx, Feuerbach üzerine kafa yorarken, bu filozofun bilgi arayışını “gerçeğin düşünülmesi”ne indirgemekle benimsemiş olduğu sınırlanmayı gördü.

Bu noktaya vardığında, Hegel’in idealist soyutlamalarını bırakıp diyalektik materyalizmin somut ve dinamik gerçek dünyasına giderken kendisine yol gösterecek olan düşünce ve eylemin –teori ve pratiğin– birliği ilkesini ilk kez açık bir biçimde ortaya koydu. Bu görüşler, Feuerbach Üzerine Tezler’de milyonların anlayacağı özdeyişsel bir üslupla dile getirildi. Bunlar, Feuerbach’ın yalnızca Hıristiyanlığın Özü’ne değil, daha sonraki yapıtı olan 1843’te yayımladığı Bir Felsefe Reformu Doğrultusunda Geçici Tezler’ine de yanıt niteliğindeydi. Aslında Marx, bu tezleri kendisine yol gösterecek notlar olarak tasarlamıştı, ancak Engels bunları küçük değişikliklerle 1889’da yayımladığı Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu adlı yapıtına ek olarak koydu. Bu tezler daha yakından incelenmeye değer.

İlk iki tez, teori ve pratiğin ilişkisi sorununu ele alır:
“I. Şimdiye kadarki her türlü materyalizmin (Feuerbach’ınki de içinde olmak üzere) başlıca kusuru, duyularımız aracılığıyla kavradığımız nesnenin, gerçekliğin, duyusal insan etkinliği, yani pratik olarak, özneye ait olarak değil, yalnızca nesne ya da düşünce [kavrayış] biçiminde anlaşılmasıdır. Bu nedenle etkin yön, materyalizmin tersine idealizm tarafından geliştirilmişti – kuşkusuz idealizm gerçek pratik etkinliği bu biçimiyle tanımaz. Feuerbach düşünce nesnelerinden gerçekte farklı duyusal nesneler ister, fakat insan etkinliğinin kendisini nesnel bir etkinlik olarak anlamaz. Bundan dolayı Hıristiyanlığın Özü’nde yalnızca teorik tutumu doğru insan tutumu olarak görür; pratik ise yalnızca “Pis Yahudi”6 görünümüyle kavranır ve ortaya konur. Bu nedenle o, “pratik-eleştirel etkinliğin” devrimci önemini kavramaz.

II. Nesnel gerçekliğin insan düşüncesine ait bir özellik olup olmadığı sorunu teorik değil, pratik bir sorundur. İnsan, düşüncesinin gerçekliğini, yani doğruluğunu ve gücünü, ‘bu dünyaya aitliğini’ pratikte kanıtlamalıdır. Düşüncenin gerçekliği ya da gerçek dışılığı üzerine pratikten yalıtık olarak yürütülen tartışma tamamen skolastik bir sorundur. (The German Ideology, Appendix [Alman İdeolojisi, Ek]– Theses on Feuerbach [Feuerbach Üzerine Tezler], ed. R. Pascal, Londra 1938, sf. 197)

Burada Marx’ın ister doğal olsun ister toplumsal, bilim adını verdiğimiz örgütlü düşünceye olağanüstü bir güçle uygulanan düşünce süreçlerinin özünde etkin olan niteliğini kavradığını görüyoruz. O, bilimin her zaman doğanın insan yararına değiştirilmesiyle ve yalnızca onu değiştirmek için kullanılabilecek doğa anlayışıyla bağlantılı olduğunu ileri sürer. Bu elbette, bilimin kurgusal değerini hiçbir biçimde azaltmaz; yalnızca bilimin herhangi bir zamandaki konumunu belirlemek üzere maddi testler yapılmasını ve yararlılığının araştırılmasını gerektirir.

Bildiğimiz gibi, Marx’ın dönemindeki doğa felsefesi ve frenolojiden7 günümüzün dirimselciliğine [vitalizm] ve para-psikolojisine varıncaya dek pek çok düzmece bilim vardır. Bu sistemler, sınırlı olsa da sanatsal yaratılar olarak belli bir değer taşırlar, fakat pratiğin sınavından geçmeyi başaramazlar. Marx, onları kendilerini doğuran toplumsal sistemle birlikte yok olmaya mahkum ideolojik üstyapı kümesine indirger.

Marx, bilimin teorileri de içinde olmak üzere, her türlü görüşün, kendi dönemlerindeki toplumsal çevrenin ürünü olduklarını, mutlak ya da ölümsüz gerçekler diye bir sorun olmadığını, her biri bir öncekinden daha yüksek bir kavrayışı yansıtan göreli doğrular zincirinin söz konusu olduğunu ve doğa süreçlerinin giderek daha fazla denetim altına alınmasının bu kavrayışı tanıtladığını kusursuz bir biçimde kavramıştı.

Aynı zamanda, insanı, üzerinde hiçbir denetim kuramadığı koşulların ürünü olarak gören toy toplumsal gerekirciliği de [determinizm] aşmıştı. Üçüncü tezde bunu açıkça görüyoruz:
“III. Koşulların değişmesi ve eğitimle ilgili materyalist öğreti, koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğitimcinin kendisinin de eğitilmesi gerektiğini unutur. Dolayısıyla bu öğreti, toplumu, biri diğerinden üstün olan iki kısma ayırır.
“Koşulların değişmesiyle insan etkinliğinin değişmesinin ya da kendiliğinden değişimin çakışması ancak devrimci pratik biçiminde kavranırsa ussal olarak anlaşılabilir.” (Age, sf. 197)

“Eğitimcinin eğitilmesi”ne vurgu yapan bu tez, Engels’in daha sonra Ailenin Kökeni’nde büyük bir ustalıkla geliştireceği insanlığın kendi kökenine dair kavrayışın özüne çok yaklaşmıştır.

Dördüncü tezde Marx, Feuerbach’ın dinsel dünyayı gerçek toplumsal bir dünyanın imgesel bir yansıması olarak gösteren özgürleştirici çözümlemesinin, gerçek dünyayı değiştiren pratik etkinlikle tamamlanması gerektiğini açıklar, Beşinci, altıncı ve yedinci tezleri olduğu gibi aktarmak gerekir:

“V. Soyut düşünceyle yetinmeyen Feuerbach derin düşünce [kavrayış] ister; fakat duyusal doğamızı pratik olarak, insani-duyusal etkinlik olarak kavramaz.

“VI. Feuerbach dinin özünü insanın özüne indirger. Fakat insanın özü, her ayrı bireyde içkin olan bir soyutlama değildir. Aslında bu öz toplumsal ilişkiler bütünüdür [toplamıdır].”

“Bu gerçek özün eleştirine daha derinlemesine girmeyen Feuerbach, bu nedenle:
“1. Dinsel mizacı tarihsel süreçten soyutlayarak bağımsız bir şey olarak koymak ve soyut –yalıtılmış– bir insan bireyini doğru olarak var saymak zorunda kalır.

“2. Dolayısıyla insanın özü ancak bir “tür” olarak, birçok bireyi doğal bir biçimde birbirine bağlayan dilsiz bir genellik olarak kavranabilir.

“VII. Bu nedenle Feuerbach, “dinsel mizaç”ın kendisinin toplumsal bir ürün olduğunu ve çözümlediği soyut bireyin belirli bir toplum biçimine ait olduğunu göremez. (Age, sf. 198, vd.)

Burada Feuerbach eleştirisinden yeni bir sosyolojik ilkenin, bireylerin toplamı değil, “toplumsal ilişkiler bütünü” olan bir insanlığın ortaya çıktığını görüyoruz. Bu görüş, Marx’ın, eski laissez-faire8 kapitalizminin dışavurumu olduğunu gösterdiği liberal bireyci bakış açısını temelden sarsar. Aynı zamanda bunun, günümüzün bazı dar kafalı Marksizm karşıtı eleştirmenlerin öne sürdükleri gibi bireyin öneminin yadsınmasıyla ilgisi yoktur. Bireyin yalnızca toplum tarafından biçimlendirilmediğinin, onun da yeri geldiğinde toplumu yarattığının kabul edilmesi, bireyi, Hıristiyan ve liberal geleneklerin soyut yaratığından ya da ekonomik insanından daha önemli yapar.
Marx 8.-11. tezlerde savını mantıksal sonucuna ulaştırır:

“VIII. Bütün bir toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe sürükleyen bütün gizler, ussal çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur.

IX. Sezgisel materyalizmin, diğer bir deyişle duyusal doğamızı pratik etkinlik olarak kavramayan materyalizmin erişebileceği en yüksek nokta bireylerin ve sivil toplumun sezgisidir.

X. Eski tip materyalizmin bakış açısı sivil toplumdur, yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsal insanlıktır.

XI. Filozoflar dünyayı farkı biçimlerde yorumlamakla yetindiler, aslolan onu değiştirmektir.” (Age, sf. 199)
Artık klasik toplumsallaşmış insanlık kavramını dile getiren ve filozoflara dünyayı değiştirme çağrısı yapan son iki tez, Marx’ın bütün bir ömrünü verdiği çalışmasının özüdür. Bu tezler onun öngördüğü ve uğrunda büyük çaba harcadığı biçimde, şimdiden gerçekleşmeye başlamıştır.

J. D. Bernal

Marksizm ve Bilim
İngilizceden çeviren: Tonguç Ok
Evrensel Basım Yayın

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro