Franz Kafka, “Bir Açlık Sanatçısı” – Gönenç Kaytaz

ceza_kolonisindeKafka’nın “Bir Açlık Sanatçısı” adlı hikayesi, yazarın ölmeden önce yayınlanan son eseri olarak ta bilinmektedir. Yazar, bu hikayesinde, bir kafeste günlerce aç kalarak şehrin göbeğinde gösteri yapan bir adamın öyküsünü anlatmaktadır. Hayatını yalnızca bu yolla idame ettiren bir sanatçının öyküsüdür bu aynı zamanda. Beslendiği, hayat bulduğu, nefes aldığı dünya bunun üzerine kurulmuştur onun için. Bu yüzden de kafese girmek, orada günlerce aç kalmak, Sanatçının neredeyse dört elle sarıldığı bir istekle/hevesle gerçekleşir. Bu, “Sanatçı” denilenin, “Sanat” yapanın, hayat içerisindeki bir nevi tasviri olarak çıkarılmaktadır karşımıza, yazar tarafından. Kendi ruh durumu asıl besin kaynağı olan bu yaşam tasviri, yazarın büyük eserlerinde de zirveye ulaştığı görmekteyiz. Yazar bu hikayede ironi üzerine ironi yapmaktadır. Yani, Dava ve Dönüşüm adlı eserlerinde özellikle görülen, ardı arkası kesilmeyip gittikçe daha bir çepreşik duruma doğru evrilen “Kafkaesk” atmosfer, burada da, bu hikayesinde de işin içinden çıkılmaz bir gerçeği anlatarak okuyucuya sunmaktadır. Bu ironi, hikayenin daha ilk cümlesinde görülmektedir üstelik.

“Son yıllarda açlık sanatçılarına duyulan ilgi çok azaldı.”

“Açlık sanatçısı”, en önce, kendi içerisinde derin bir ironi barındırmaktadır aslına bakılırsa. Bu da, doğaya karşı verilen en büyük ironilerden biridir: “Açlık” Yazar, bu, uç ilintiyi seçerek adeta tabloda kontrast bir görüntü oluşturmak istemiş gibidir. Ve fakat yazarın da kendisi zaten bu durumdadır. Yani buradaki betimleme bir anlamda gerçeği yansıtmaktadır. Açlık sanatçılarına son yıllarda duyulan ilginin azalması ise, bir başka ironiği getirmektedir ki, bu da, Sanatçı?nın hayat bulduğu açlık sanatının yavaş yavaş sona doğru yaklaşıyor olması meselesidir. Bu, tam da hikayenin ana gövdesini oluşturmaktadır, diyebiliriz sanırım. Gittikçe azalan seyirciler, Sanatçıda yarattığı (ki zaten önceden de sıkıntılarla yaşamaktaydı) üzüntülü ruh halini derinleştirmekte ve sınırlarını daraltan çözüm yollarına itmektedir. Şehir halkının her gün yığınla gelip heyecanla izlediği, çocukların şaşkınlığa düştüğü; günden güne dışarı fırlayan kaburgalarıyla, benzi solmuş bir halde, koltuğuna oturmayıp, yere, samanlığa serpilmiş olarak uzanan sanatçı; zaman zaman gülümseyerek sorulara cevap verişine, sıskalığına dokunabilmeleri için parmaklıkların arasından kolunu uzatışına, ve böylece geçen her güne üzülerek bakmaktadır artık. Neredeyse onu izlemek için kimse gelmemeye başlamıştır. Sonunda bir karar alır ve yardımcısı olan menajeriyle yollarını ayırarak aynı işini devam ettirebilmek için bir sirke başvurur. Bu zamana kadar kendi kendine icra ettiği sanatını, şimdi ise bir sirkte devam ettirecektir. Bu elbette onun için üzücü bir durumdur. Ama başka çaresi de kalmamıştır. Sözleşmeyi bile okumadan imzalamış ve işe alınmıştır. Kafesi, hayvan kafeslerinin olduğu bölümün başına koyulur. Gelen geçen Açlık sanatçısını izlemektedir fakat izleyenlerin onu görmek için gelmediğini bilmektedir Sanatçı. Görülmek istenenin biraz daha ilerideki hayvanlar olduğu apaçık ortadadır çünkü. “Yine de” der, “içlerinde elbet her gün beni merak edipte gelenler de vardır.” Fakat bu bir kaç kişiyi geçmemektedir ne yazık ki. Bunu o da bilmektedir. Ama bu neyi değiştirecektir? Açlık Sanatçısını takip eden sirk görevlileri de artık takip etmez olmuşlardır. Her gün değiştirilip kaçıncı günde olduğunu belirten tabela bile unutulmuş hatta hiç konmamaya başlanmıştır. Açlık Sanatçısı için önemli olan tek bir durum vardı belki ve o da yıllar evvel halkın coşkusuyla sanatını gerçekleştirdiği zamanlarda, yasaların “kırk günü geçemez”? emrine uymak zorunda olma mecburiyetiydi; fakat şimdi ise böyle bir kural söz konusu değildir artık. Burada yazar, kahramanı tekrar bir ironiğe sokmaktadır ki, bu, kırk günlük yasa, Açlık Sanatçısı’nın sanatında yaşadığı ve onu huzursuz eden sınırlanma problemi olarak yansıtılmaktaydı okuyucuya. Şimdi ise sanatına olan ilginin ?sanki gizli bir anlaşmayla? kimsenin katılım göstermemesi durumundan dolayı sirke düşmüş ama böyle bir yasa da artık söz konusu değildir.

Bir gün sirk görevlileri kafesin içindekini hatırlayıp içeri girdiklerinde, samanların arasında neredeyse görünmeyecek durumda olan Açlık Sanatçısı’nı bulurlar. Burada kısa bir diyalog geçer. Diyalog önemlidir. Çünkü Sanatçı’nın temelinde yatan düşünce, orada son cümleleriyle açıklanmaktadır. Kısa diyalog şöyledir.

Görevli Açlık Sanatçısın’a sorar:

“Hala açlıkta mısın? Ne zaman bırakacaksın artık?”
“Hepiniz affedin beni? diye fısıldar açlık sanatçısı.
“Elbet. Seni affediyoruz?
“Hiç durmadan, açlığıma hayranlık duymanızı istedim? der sanatçı.
“Hayranız zaten”
“Ama hayran olmamalısınız”
“Peki, öyleyse hayran da değiliz. Niçin hayran olmayacakmışız ki?”
“Çünkü aç kalmak zorundayım ben, başka türlü edemem?
“Bakın hele” der görevli, “niye başka türlü edemezmişsin?”

Açlık sanatçısı burada son sözlerini söyler, ve der ki:
“Çünkü, çünkü tadını sevdiğim yemeği bulamadım. Bulsaydım inan bana, tantana yapmaz, tıkınırdım, senin gibi, herkes gibi?

Açlık sanatçısı’nı toprağa gömerler. Ve yerine bir panter koyarlar. Panter, kafeste eksiksizlik, dirilik ve canlılık sunmaktadır. Yani bunu işaret etmektedir. Hatta “En bön kimselerin bile dikkatini çekebilmektedir” e benzer bir cümle geçer hikayede. Böylece insanlar doluşurlar ve heyecanla izlerler kafesteki panteri. Sanatçı’nın son sözleri ise kulaklarımızda hala sızlamaktadır. Herkes gibi olamayan sanatçı, tadını bulamadığı yaşamın alışıla gelmiş olanaklarını reddedişi ve apayrı bir dünyaya sahip oluşu, onun, halkı tarafından nasıl da umursamazca yok edilişinin acı bir tablosunun gösterimidir bu hikaye, dersek sanırım yanılmayız.

Bu durum aslında bana biraz Nietzsche ya da Adornovari bir çağrıştırma yapmakta. Şöyle ki sanatın kapitalist gelişme süreciyle birlikte eski dönem ( bu Nietzsche de aristokrasidir, dolayısıyla övgü ona doğrudur) sanatçı ve eserlerinin değerliliği, toplumda bir karşılık bulması vs gibi durumlar gittikçe silinmekte ve yok olmaktadır, bu da sanatçıyı ölüme sürüklerken toplumdaki karşılığı ise yozlaşmaya doğru evrilme olarak okunmaktadır. Tabi Kafka’nın bir romancı olarak olaylara daha kişisel baktığını bilmekteyiz. Ama yine de Marksist ve/veya Fruedçu etkiler taşıdığını belirtmekte de yarar vardır efendim.

Gönenç Kaytaz
İstanbul

(*) Yazıdaki tüm alıntılar: Franz KAFKA “Ceza kolonisinde” Can yayınları, 2011 çev. Tevfik Turan

Franz Kafka, “Bir Açlık Sanatçısı” – Gönenç Kaytaz” üzerine bir yorum

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Makaleler
6-7 Eylül 1955 yağması ve 1964 sürgünleri. “Galiba dozu kaçırdık” Celal Bayar

Bugün tarihimizdeki utanç verici olaylardan biri olan 6-7 Eylül yağmasının 60. yıldönümü. Geçen yıl da aynı vesileyle “Cumhuriyet’in azınlık raporunu”...

Kapat