Franz Kafka’nın Yapıtında Umut ve Uyumsuz – Albert Camus

Kafka’nın bütün sanatı, okuru yeni baştan okumak zorunda bırakmaktır. Olayların sonuçlanmaları ya da sonuç yoklukları, birtakım açıklamalar esinler, ama bunlar açıkça belirlenmez, geçerlik kazanabilmeleri için, öykünün yeniden, yeni bir açıdan okunması gerekir.

Bazı bazı ikili yorum olanağı vardır, bu da iki kez okumanın zorunluğunu gösterir. Yazarın yapmak istediği de budur. Ama Kafka’da her şeyi ayrıntılarıyla yorumlamaya kalkmak da doğru olmaz. Bir simge her zaman genelde kalır, çevirisi ne kadar açık ve kesin olursa olsun, bir sanatçı orda ancak devinimi yerine koyabilir; sözcüğü sözcüğüne çeviri olamaz. Öte yandan, simgesel bir yapıtı anlamak kadar güç bir şey yoktur. Bir simge, kendisini kullananı her zaman aşar, belirttiğini sandığından daha fazlasını söylettirir ona. Bu bakımdan, onu kavramanın en sağlam yolu, onu zorlamamak, yapıtı önceden belirlenmiş bir anlayışla ele almak ve gizli akımlarını aramaktır, özel olarak Kafka söz konusu olunca, yazarın oyununu benimsemek, drama görünüşten, romana biçimden girmek yerinde olur.

İlk bakışta ve ilgisiz bir okur için, inatçı, titrek kişileri hiçbir zaman açıkça belirtmedikleri sorunlar ardında sürükleyen kaygı verici serüvenlerdir bunlar. Dava’da, Joseph K… sanıktır. Ama neyle suçlandırıldığını bilmez. Kendini savunmak ister kuşkusuz, ama niçin, bilmez. Avukatlar, davasını zor bulurlar. Bu arada sevmeyi, beslenmeyi ya da gazetesini okumayı unutmaz. Sonra yargılanır. Ama mahkeme salonu pek loştur. Fazla bir şey anlamaz. Yalnız mahkûm olduğunu kestirir ama, nasıl bir cezaya çarptırılmıştır, pek merak etmez. Bazı bazı bundan kuşkuya da düşer ve yaşamasını sürdürür. Neden sonra, güzel giyinmiş, iki kibar bey gelir, kendilerini izlemesini söylerler. Büyük bir incelikle onu kentin dışında, umutsuz bir yere götürür, başını bir taşın üzerine yatırır ve onu boğazlarlar, ölmeden önce, mahkûm yalnızca: “Bir köpek gibi”, der.

En belirgin niteliği doğallık olan bir öyküde simgeden söz etmenin güç olduğu görülüyor. Ama doğal, anlaşılması güç bir ulamdır. Olayın okura doğal göründüğü yapıtlar vardır. Ama kahramanın başına geleni doğal bulduğu yapıtlar da vardır (bunlar daha enderdir, orası doğru). Garip ama açık bir aykırılıkla, kahramanın serüvenleri ne kadar olağanüstü olursa, öykünün doğallığı da o kadar belirli olacaktır: bir insan yaşamının acayipliğiyle bu insanın bu yaşamı benimseyişindeki sadelik arasında bulabileceğimiz uzaklıkla oranlıdır. Bu doğallık, Kafka’nın doğallığı gibi görünüyor. Ve Dava’nın ne söylemek istediği iyice seziliyor, insan durumunun bir görüntüsünden söz edildi. Hiç kuşkusuz. Ama bu aynı zamanda hem daha basit, hem daha karışık. Romanın anlamının Kafka için daha özel ve daha kişisel olduğunu söylemek istiyorum. Bir dereceye kadar, bizim içimizdekileri ortaya çıkarsa bile konuşan kendisidir. Yaşar ve mahkûmdur. Romanın ilk sayfalarında söyler bunu, buna çare bulmaya çalışırsa da, hiçbir zaman şaşkınlığa kapılmadan çalışır. Bu şaşkınlık yokluğuna ne kadar şaşsa az olacaktır. Bir uyumsuz yapıtın ilk belirtileri bu çelişkilerden anlaşılır. Düşünce, tinsel tragedyasını somuta yansıtır. Renklere, boşluğu belirtme gücünü, günlük devinimlere ölümsüz hırsları dile getirme gücünü veren sürekli bir aykırılık yoluyla yapabilir ancak bunu.

Aynı biçimde, Şato’da edim durumunda bir Tanrıbilimdir belki, ama her şeyden önce, kurtuluşunu arayan bir ruhun, bu dünyanın nesnelerinden büyük gizlerini, kadınlardan da içlerinde uyuyan bir Tanrı’nın belirtilerini isteyen bir adamın bireysel serüvenidir. Değişim de hiç kuşkusuz bir uyanıklık ahlakının korkunç görüntüler bütününü ortaya koyar. Ama insanın hayvanı, kolaylıkla kimliğine büründüğü hayvanı duyunca kapıldığı büyük şaşkınlığın da ürünüdür. Kafka’nın gizi bu temel bulanıklıktadır. Doğalla olağanüstü, bireyle evrensel trajikler güncel arasındaki bu sürekli sallanışlar, yapıtının her yanında karşımıza çıkar, ona hem sesini, hem de anlamını verir. Uyumsuz yapıtı anlamak için bu aykırılıkları sıralamak, bu çelişkiler üzerinde durmak gerekir.

Gerçekten de, bir simge iki düzlem, düşüncelerden ve duygulardan oluşmuş iki dünya, bir de ikisi arasında bir ilişkiler sözlüğü gerektirir. Düzenlenmesi en güç olan şey de bu sözlüktür. Ama ortaya çıkarılan iki dünyanın bilincine varmak, gizli ilişkilerinin yolunu tutmaktır. Kafka’da bu iki dünya, bir yandan günlük yaşamın, öte yandan doğaüstü kaygının dünyasıdır{XXXV}. Burada durmamaçasına Nietzsche’nin şu sözü geliştirilir gibidir: “Büyük sorunlar sokaktadır”.

İnsanın durumunda, –bütün yazınların ortak otlağıdır bu– hem sönmez bir büyüklük, hem de temel bir uyumsuzluk vardır. İkisi üst üste gelir. Her ikisi de, bir daha söyleyelim, tinsel taşkınlıklarımızı bedenin geçici sevinçlerinden ayıran gülünç kopuşta belirir. Uyumsuz, bu bedenin ruhunun kendisini alabildiğine aşmasıdır. Bu uyumsuzluğu canlandırmak isteyen kişinin ona bir koşut karşıtlıklar dizgesi içinde can vermesi gerekir. Kafka, tragedyayı güncelle, uyumsuzu mantıkla böyle belirtir.

Bir oyuncu bir tragedya kişisini abartmaktan ne kadar geri durursa, ona verdiği güç o ölçüde büyük olur, ölçülüyse, uyandırdığı ürperti ölçüsüz olur. Bu konuda Yunan tragedyası çok şeyler öğretir bize. Bir tragedya yapıtında yazgı, mantığın ve doğalın yüzü altında her zaman daha iyi duyurur kendini. Oidipus’un yazgısı önceden haber verilmiştir. Doğayı aşan bir biçimde, cinayet işleyeceği ve anasının kocası olacağı önceden kararlaştırılmıştır. Dramın bütün çabası, sonuçlanmadan sonuçlamaya, kahramanın yıkımını tüketecek mantık düzenini göstermektir. Bu görülmedik yazgıyı bize bildirmek pek o kadar korkunç değildir, çünkü gerçeğe benzemez. Ama bunun zorunluluğu bize günlük yaşayış çerçevesi, toplum, durum, aile coşkunluğu içinde tanıtlanmışsa, o zaman ürperti başlar, insanı sarsan ve ona; “olmaz böyle şey”, dedirten bu başkaldırmada umutsuz bir kesinlik vardır; böyle bir şey olabileceği.

Yunan tragedyasının, bir açıdan bütün gizi budur. Çünkü bir tanesi daha vardır ki, ters bir yöntemle, Kafka’yı daha iyi anlamamızı sağlayabilir, insan yüreğinin yalnızca kendini ezeni yazgı diye adlandırmak gibi kötü bir eğilimi vardır. Ama mutluluk da, kaçınılmaz olduğuna göre, akılsal dayanaktan yoksundur. Yine de, tanımazlıktan gelmediği zaman, çağdaş insan onu kendi yapıtı gibi görür. Buna karşılık, Yunan tragedyasının ayrıcalıklı yazgıları ve Akhilleus gibi, en kötü serüvenler ortasında, kendiliklerinden kurtulan söylence kahramanları üzerinde çok şeyler söylenebilir.

Ne olursa olsun, göz önünde tutulması gereken, mantıksal ile günceli “trajik”te birleştiren şu gizli elbirliğidir. İşte bunun için Değişim’in kahramanı Samsa, bir gezgin satıcıdır. İşte bunun için, kendisini bir pis böcek yapan görülmedik serüvende canım sıkan tek şey, işine gidememesi yüzünden patronunun keyfi kaçacağıdır. Ayakları, boynuzları çıkar, belkemiği eğrilir, karnı ak ak beneklenir –buna şaşmadığını söylemeyeceğim, etki yitirilirdi o zaman– ama ona “hafif bir sıkıntı” verir bu. Kafka’nın bütün sanatı bu küçük ayrımdadır. Temel yapıtı Şato’da günlük yaşamın ayrıntıları ağır basar, yine de hiçbir şeyin bir sonuca varmadığı, her şeyin yeniden başladığı bu garip romanda belirtilen şey, kurtuluşunu arayan bir ruhun temel serüvenidir. Sorunun edime çevrilmesi, genelin ve özelin bir araya gelmesi, bunlar bütün büyük yaratıcılarda rastlanan küçük yapmacıklarda da görülür. Dava’da kahramanın adı Schmidt ya da Franz Kafka olabilirdi. Ama Joseph K…’dır. Kafka değildir, yine de odur. Orta halli bir Avrupalıdır. Herkes gibidir. Ama bu et denkleminin x’ini koyan, öz olan K.’dır da.

Aynı biçimde, Kafka, uyumsuzu belirtmek istediği zaman, tutarlılıktan yararlanır. Banyoda balık avlayan delinin öyküsünü biliriz; akıl hastalarını iyi etmede kendine özgü düşünceleri olan bir hekim sormuş: “Ya balık oltaya gelirse?” Sert bir karşılık almış: “Hadi oradan, budala, burası banyo”. “Barok” türden bir fıkra bu. Ama uyumsuz etkinin bir mantık aşırılığına ne kadar bağlı olduğu burada elle tutulur biçimde kavranıyor. Kafka’nın dünyası, anlatılmaz bir evrendir, insan burada hiçbir şey çıkmayacağım bile bile banyoda balık avlamak gibi işkenceli bir lükse sapar.

Burada bir uyumsuz yapıtı ilkeleriyle tanıyorum, örneğin, Dava’nın tam bir başarı olduğunu söyleyebilirim. Et galip çıkar. Hiçbir şey eksik değildir, ne dile dökülmemiş başkaldırma (yazan odur), ne uyanık ve dilsiz umutsuzluk (yaratan odur), ne de romanın kişilerinin ölünceye kadar ciğerlerine çektikleri şu şaşırtıcı davranış özgürlüğü.

Yine de göründüğü kadar kapalı değildir bu dünya. Kafka bu duruk evrene görülmedik bir biçim altında umudu sokacaktır. Bu bakımdan, Dava ile Şato aynı yönde gitmezler. Birbirlerini tamamlarlar. Birinden öbürüne doğru gerçekleştiğini görebileceğimiz belirsiz ilerleme, kaçış alanında büyük bir fethi belirtir. Dava bir sorun koyar ortaya, Şato belirli bir ölçüde bunu çözer. Birincisi, hemen hemen bilimsel bir yönteme göre ve sonuca bağlamadan, betimler. İkincisi, belirli bir ölçüde açıklar. Dava tanıyı koyar, Şato bir iyileştirme tasarlar. Ama burada sunulan ilaç iyileştirmez. Yalnız hastalığı normal yaşama sokar. Onu benimsememize yardım eder. Bir anlamda (Kierkegaard’ı düşünelim), onu sevdirir. Arazi ölçücü K… kendisini kemiren kaygıdan başka bir kaygı tasarlayamaz. Kendisini çevreleyenler de, burada acı çekme ayrıcalıklı bir yüze bürünüyormuşçasına, bu boşluğa ve adı olmayan bu acıya vurulurlar. “Bana ne kadar gereklisin,” der Frieda K…’ya. “Seni tanıdığımdan beri, sen yanımda olmadığın zaman ne kadar terkedilmiş buluyorum kendimi.” Bize bizi ezeni sevdirten ve çıkışı olmayan bir dünyada umudu doğurtan bu yüce çare, her şeyi değiştiriveren bu beklenmedik “sıçrama”, varlıkçı devrimdir, Şato’nun da ta kendisidir.

Gidişinde Şato kadar sağlam yapıt çok azdır. K… şatonun arazi ölçücülüğüne atanmıştır, köye gelir. Ama köyde şatoyla bağıntı kurabilmek olanaksızdır. Yüzlerce sayfa boyunca, K… yolunu bulmakta inat edecek, her şeyi deneyecek, kurnazlık edecek, hileli yollara sapacak, hiç küsmeyecek, şaşırtıcı bir inanla, kendisine verilen işe başlamak isteyecektir. Her bölüm bir başarısızlıktır.

Bir baştan başlamadır da. Mantık değildir bu, azimliliktir. Bu inadın enginliği, yapıtın trajikliğini oluşturur. K… şatoya telefon ettiği zaman, duyduğu bulanık ve karışık sesler, belirsiz kahkahalar, uzak seslenişlerdir. Bu kadarı umudunu beslemesine yeter, yaz göklerinde görünen kimi belirtiler ya da akşamın bizim için birer yaşama nedeni olan vaatleri gibi. Burada Kafka’ya özgü hüznün gizine ereriz. Aslında Proust’un yaptığında ya da Plotinos görünümünde de aynı şey duyulur; yitik cennetlerin özlemi. “Sabahları Barnabe bana şatoya gittiğini söylediği zaman çok hüzünleniyorum” der Olga: “Muhtemelen yararsız olan bu yol, bu muhtemelen yitirilmiş gün, bu muhtemelen boş umut.” “Muhtemelen”, Kafka bütün yapıtını bu ufacık ayrım üzerinde kurar. Ama hiçbir şey olmaz, ölümsüzün araştırması büyük bir özenle araştırılır burada. Ve Kafka’nın kişileri, bu esinli otomatlar, oyalanmalarımızdan{XXXVI} yoksun kalıp da tümden Tanrısalın alçalışlarına bırakıldığımız zaman, nasıl bir duruma düşeceğimizi gösterirler bize.

Şato’da güncele boyun eğme bir ahlak olur. K…’nın büyük umudu, Şato’nun kendisini benimsemesini sağlamaktır. Bunu tek başına başaramadığından, bütün çabası köyün bir yerlisi olarak, herkesin kendisine duyurduğu bu yabancı niteliğini yitirerek bu yüceliği hak etmeye yönelir. İstediği, bir meslek, bir yuva, normal ve sağlam bir insan yaşayışıdır. Çılgınlıktan bıkmıştır artık. Aklı başında bir insan olmak ister. Kendisini köye yabancı kılan özel ilençten kurtulmak ister. Bu bakımdan Frieda öyküsü anlamlıdır. Şato’nun görevlilerinden birini tanımış olan bu kadını sevgili olarak benimsemişse, geçmişi dolayısıyla benimsemiştir. Kendisini aşan bir şey çıkarır ondan; aynı zamanda da kendisini her zaman için Şato’ya yaraşmaz kılan şeyin bilincindedir. Burada Kierkegaard’ın, Regine Olsen’e beslediği garip aşkı düşünüyor insan. Bazı insanlarda kendilerini yiyip bitiren ölümsüzlük ateşi, kendilerini çevreleyenlerin de yüreklerini yakmalarına yol açacak kadar büyüktür. Tanrı’nın olmayanı Tanrı’ya vermek olan ölümcül yanlışlık, Şato’nun bu öyküsünün de konusudur. Ama bu, Kafka için bir yanlışlık değildir sanki. Bu bir öğreti ve bir “sıçrama”dır. Tanrı’nın olmayan hiçbir şey yoktur.

Ölçücünün, Barnabé bacılara doğru gitmek için Frieda’dan kopması daha da anlamlıdır. Çünkü, Barnabé ailesi, hem Şato’nun hem de köyün tümden yüz çevirdiği tek ailedir köyde. Büyük bacı Amalia, Şato görevlilerinden birinin kendisine yaptığı yüz kızartıcı önerileri geri çevirmiştir. Arkadan gelen ahlaka aykırı ilenç, bir daha dönmemesiye Tanrı’nın aşkına atmıştır onu. Tanrı için onurunu yitirmek gücünden yoksun olmak, onun bağışlamasını hak edemeyecek bir duruma gelmektir. Varlıkçı felsefenin bir yönelimi görülüyor burada; ahlaka karşı gerçek. Burada işler çok ötelere gider. Çünkü, Kafka’nın kahramanının aldığı yol; Frieda’dan, Barnabé bacılara giden yol, inançlı aşktan uyumsuzun Tanrılaştırılmasına giden yolun ta kendisidir. Burada da, Kafka’nın düşüncesi Kierkegaard’la birleşir. “Barnabé öyküsü”nün kitabın sonunda yer almasında şaşılacak bir şey yok. Ölçücünün son çabası, Tanrı’yı kendisini yadsıyanın içinde bulmak, onu iyilik ve güzellik ulamlarımıza göre değil, ilgisizliğinin, haksızlığının, kininin boş ve çirkin yüzleri ardında tanımaktır. Şato’dan kendisini benimsemesini isteyen bu yabancı, yolculuğunun sonunda biraz daha yabancıdır, öyle ya, bu kez kendi kendine sadakatsizlik gösterir, hem de, yalnız çılgın umuduyla zengin olarak, Tanrı iyiliğinin çölüne girmeye çalışmak için ahlakı, mantığı ve düşüncenin gerçeklerini bırakır{XXXVII}.

Umut sözcüğü burada gülünç kaçmaz. Tam tersine, Kafka’nın anlattığı durum ne kadar “trajik”se, bu umut da o kadar katı ve kışkırtıcı olur. Dava ne kadar uyumsuzsa, Şato’nun ateşli “sıçrama”sı o kadar coşturucu ve dayanaksız olarak belirir. Ama burada varlıkçı düşüncenin örneğin Kierkegaard’ın belirttiği biçimdeki aykırılığını arı olarak buluruz: “Yeryüzü umudumu öldürmek gerekir, gerçek umut{XXXVIII} bizi ancak o zaman kurtarır.” Şöyle çevirebiliriz bunu: “Şato’yu yazmaya girişmek için, Dava’yı yazmış olmak gerektir.”

Gerçekten de, Kafka’dan söz edenlerin çoğu, onun yapıtını insana hiçbir dayanak bırakmayan, umut kırıcı bir çığlık diye tanımlamışlardır. Ama bu yorum bir daha gözden geçirilmek ister. Umut var, umutçuk var. M. Henry Bordeaux’nun iyimser yapıtı bana şaşırtıcı derecede cesaret kırıcı gibi gelir. Orda biraz güç benimser yürekler için hiçbir şeye izin yoktur çünkü. Buna karşılık, Malraux’nun düşüncesi her zaman gücümüzü artırır. Ama iki durumda da, ne aynı umut, ne de aynı umutsuzluk söz konusudur. Yalnız şunu anlıyorum ki, uyumsuz yapıtın kendisi de kişiyi benim sakınmak istediğim sadakatsizliğe götürebilir. Kısır bir durumun hiçbir yere ulaşmayan yinelenmesinden, geçici olanın açık görüşlü bir övgüsünden başka bir şey olmayan yapıt, burada bir yanılsamalar beşiği olur. Açıklar, umuda bir biçim verir. Yaratıcı artık ondan ayırılamaz. Olması gereken “trajik” oyun değildir. Yazarın yaşamına bir anlam verir.

Ne olursa olsun, Kafka’nın, Kierkegaard’ın ya da Chestov’un, kısacası varlıkçı romancılarla filozofların birbirine çok yakın esinlere bağlanan, tümüyle uyumsuza ve sonuçlarına yönelmiş yapıtlarının işin sonunda bu uçsuz bucaksız umut çığlığıyla sonuçlanmaları tuhaf:

Kendilerini yutan Tanrı’ya sarılırlar. Alçakgönüllülük yoluyla girer umut. Çünkü bu yaşamın uyumsuzluğu doğaüstü gerçeğe biraz daha inandırır onları. Bu yaşamın yolu Tanrı’da sona eriyorsa, bir çıkış noktası var demektir. Ve Kierkegaard’ın, Chestov’un, Kafka’nın kahramanlarının yollarım yinelemelerindeki direnme, dayatma, bu kesinliğin ateşlendirici gücünün eşsiz bir inancasıdır{XXXIX}.

Kafka, Tanrı’sından ahlaksal büyüklüğü, açıklığı, iyiliği, tutarlılığı esirger, ama onun kollarına daha iyi atılmak içindir bu. Uyumsuz tanınmış, benimsenmiştir, insan ona razı olur, ama biliriz ki bu andan sonra, uyumsuz yoktur artık, insan koşulunun sınırları içinde, bu koşuldan sıyrılmayı sağlayan umuttan daha büyük umut mu vardır? Bir kez daha görüyorum, varlıkçı düşünce, yaygın kanının tersine, ölçüsüz bir umutla, ilkel Hıristiyanlık ve muştuyla, eski dünyaya başkaldırtmış olan umudun ta kendisiyle yoğrulmuştur. Ama her türlü varlıkçı düşüncenin özelliği olan bu sıçramada, bu dayatmada, yüzeyden yoksun bir Tanrılığın bu adımlanışında, kendi kendinden el çeken bir uyanıklığın izini görmemek elde mi? Bu uyanıklığın, kurtulmak için el çeken gurur olması istenir. Bu el çekiş, verimli olurmuş. Ama o başka, bu başka. Onun da her gurur gibi kısır olduğu söylenmekle uyanıklığın tinsel değeri küçültülemez benim için. Çünkü, tanımı gereği, gerçek de kısırdır. Bütün açıklıklar kısırdır. Her şeyin verildiği, hiçbir şeyin açıklanmadığı bir dünyada, bir değerin ya da bir metafiziğin verimliliği anlamdan yoksun bir kavramdır.

Ne olursa olsun, Kafka’nın yapıtının hangi düşünce geleneğine bağlandığı görülüyor burada. Gerçekten de Dava’dan Şato’ya götüren gidişi sağlam bir gidiş olarak görmek akıllıca bir şey olmazdı. Joseph K… ile ölçücü K… Kafka’yı çeken iki ayrı kutuptan başka bir şey değildir{XL}. Onun gibi konuşacak, “muhtemelen” yapıtının uyumsuz olmadığını söyleyeceğim. Ama bu, onun büyüklüğünü, evrenselliğini görmemizi önlemesin. Bu nitelikleri, umuttan yıkılışa, umutsuz bilgelikten gönüllü körlüğe geçişi engin bir biçimde belirtebilmiş olmasından gelir. Yapıtı, insanlıktan kaçan, çelişkilerinde inanmanın, verimli umutsuzluklarında umut etmenin akılsal dayanaklarını bulan, tüyler ürpertici ölüm çıraklığını yaşam diye adlandıran insanın duygulandırıcı yüzünü canlandırdığı ölçüde evrenseldir (gerçekten uyumsuz bir yapıt olmaz). Evrenseldir, çünkü dinsel esinlidir. Bütün dinlerde olduğu gibi burada da kişi kendi yaşamının ağırlığından kurtulmuştur. Ama bunu bilsem bile, ona hayran olabilsem bile, evrensel olanı değil, gerçek olanı aradığımı da biliyorum. İkisi bir noktada birleşmeyebilir.

Gerçekten umut kırıcı düşüncenin karşıt ölçütlerle tanımlandığını ve “trajik” yapıtın, her türlü gelecek umudu kovulunca, mutlu bir insanın yaşamını betimleyen yapıt olabileceğini söylersem, bu görüş daha iyi anlaşılacaktır. Yaşam ne kadar coşturucuysa, onu yitirmek düşüncesi de o kadar uyumsuzdur. Belki de bu Nietzsche’nin yapıtında duyulan şu çok güzel çoraklığın gizidir. Bu düşünce düzeyinde, Nietzsche bir Uyumsuz estetiğinden en aşırı sonuçları çıkarmış olan tek sanatçı olarak görünüyor, çünkü onun son bildirisi kısır ve fatihsi bir uyanıklığa, her türlü doğaüstü avuntunun inatla yadsınmasına dayanır.

Bununla birlikte, bu denemenin çerçevesi içinde, Kafka’nın yapıtının büyük önemini ortaya çıkarmak için, yukarda söylediklerimiz yeterdi. Burada insan düşüncesinin son sınırlarına getirildik. Sözcüğe tam anlamı verilerek, bu yapıtta her şeyin öze bağlandığı söylenebilir. Ne olursa olsun, uyumsuz sorununu bütünüyle ortaya atar. O zaman bu sonuçlar başlangıçta söylediklerimizle, biçim özle, Şato’nun gizli anlamı, içinde geliştiği doğal sanatla, K…’nın tutuklu ve gururlu araştırması, içinde yol aldığı günlük dekorla karşılaştırılırsa, gerçek büyüklüğü anlaşılacaktır. Çünkü, özlem insansalın damgasıysa, belki de hiç kimse bu pişmanlık görüntülerine bu kadar et kemik, bu kadar derinlik verememiştir. Ama aynı zamanda uyumsuz yapıtın gerektirdiği ve belki burada bulunmayan eşsiz büyüklüğün ne olduğu da kavranacaktır. Sanatın özelliği, geneli özele, bir su damlasının geçici ölümsüzlüğünü ışıklarının oyunlarına bağlamaksa, uyumsuza bağlı yazarın büyüklüğünü bu iki dünya arasına sokmayı başardığı uzaklaşmaya göre değerlendirmek daha doğru olur. Onun gizi, en büyük oransızlıkları içinde birleştikleri noktanın tam yerini bulabilmiş olmasıdır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, insan ile insana aykırının bu geometrik yerini, arı yürekler her yerde görebilir. Faust’la Don Quichotte sanatın seçkin yaratımlarıysa, bize yeryüzünün malı olan elleriyle gösterdikleri ölçüsüz büyüklükler nedeniyledir. Yine de eninde sonunda, bir gün olur, bu ellerin dokunabileceği gerçekleri düşünce yadsır. Bir an gelir ki, yaratım artık “trajik” gibi görülmez; yalnızca önemsenir. O zaman insan umutla uğraşır. Ama ona düşen bu değildir. Ona düşen kaçamağa sırt çevirmektir. Kafka’nın bütün evrene açtığı amansız davanın sonunda da bunu buluyorum. Kafka’nın inanılmaz kararı, köstebeklerin bile umut etmeye kalktıkları bu çirkin ve altüst edici dünyayı temize çıkarır{XLI}.

Notlar
{XXXV} Aynı ölçüde geçerli bir biçimde, Kafka’nın yapıtları bir toplumsal yergi anlamında da yorumlanabilir (örneğin Dava’da). Öte yandan, bir seçme de gerekmeyebilir. İki yorum da doğrudur. Gördüğümüz gibi, uyumsuz terimlerinde, insanlara karşı başkaldırma Tanrı’ya da yönelir; büyük devrimler her zaman metafiziktir.
{XXXVI} Şato’da, Pascal’m kullandığı anlamda “oyalanmalar” K.’yı kaygısından başka yana çeviren Yardımcılarla belirtilir gibidir. Frieda sonunda yardımcılarından birinin sevgilisi olursa, dekoru gerçeğe, güncel yaşamı bölüşülen bunalıma yeğ gördüğü için olur.
{XXXVII} Bu yorum Kafka’dan bize kalan bitmemiş Şato için geçerli değil kuşkusuz. Ama yazarın son bölümlerde romanın birliğini bozmuş olabileceği çok uzak bir olasılıktır.
{XXXVIII} Yürek arıklığı.
{XXXIX} Şato’nun biricik umutsuz kişisi Amalia’dır. Ölçücü, ona daha büyük bir şiddetle karşı çıkar.
{XL} Kafka’nın düşüncesinin iki yönünü, Ceza Sömürgesi’nde “Suçluluk (insanın suçluluğunu anlayan) hiçbir zaman kuşkulu değildin” ile Şato’nun bir parçasını (“Ölçücü K.’nın suçluluğunu ortaya koymak güçtür.”) karşılaştıralım.
{XLI} Yukarıda Kafka’nın yapıtının bir yorumu öneriliyor kuskusuz. Ama bu yapıtı her türlü yorumun dışında, yalnız estetik açıdan ele almak için hiçbir engel bulunmadığını da eklemek gerekir. Örneğin B. Griethuysen, Dava’ya yazdığı ilgi çekici önsözde, bizden daha çok bilgelik göstererek, sarsıcı bir biçimde uyanık uyuyan diye adlandırdığı kişinin acılı düşlemelerini izlemekle yetinir. Her şeyi sunup da hiçbir şeyi doğrulamamak; bu yapıtın yazgısı, belki de büyüklüğüdür.

Albert Camus

Sisyphos Söyleni
(Le Mythe de Sisyphe)
Fransızca’dan Çeviren: Tahsin Yücel
Adam Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro