Freud’un Bilinçdışı Dünyası – Stefan Zweig

Sigmund FreudBildiğin bir şeyi unutmak istemek her zaman özel bir çaba ister; çünkü insanın kendini yüksek bir görüş basamağından bir kez daha yapay bir şekilde daha basit bir görüşe geri burgulaması gerekmektedir; tıpkı bunun gibi, insanın bugün kendini 1900’ün bilim dünyasının bilinçdışı kavramını kullandığı düşünme tarzına geri götürmesi de kolay değildir. Ruhsal gücümüzün hiçbir zaman bilinçli akıl etkinliğiyle tamamen tüketilmediğini, bunun ardında başka bir gücün sanki varlığımızın ve düşüncemizin gölgesinde etki ettiğini, kuşkusuz eski, Freud öncesi ruh bilimi de biliyordu. Biliyordu ama bu bilgiyi nasıl kullanacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Çünkü hiçbir zaman o kavramı gerçekten bilim ve araştırmaya dönüştürmeyi denememişti.

O çağın felsefesi ruhsal görünümlerle ancak bunların bilincin aydınlatma alanına girdiği kadarıyla meşgul olur. Ama bilinçdışı bir şeyi bilincin konusu yapmayı istemek, ona bir çelişki olarak görünür; bir contradictio in adjecto hali. O felsefe için duygu açıkça hissedildiği an Sigmund Freud duygu olarak geçerli olur, istenç de eylem haline geldiği an istenç olarak geçerlilik kazanır. Ruhsal beyanlar bilinçli yaşamın yüzeyine çıkmadıkları sürece psikoloji onları tartılamaz olarak görüp zihinsel bilimlerin dışında tutar.

Freud, “bilinçdışı” teknik terimini psikanalizin içine alır, ama ona okul psikolojisinin yüklediği anlamdan bambaşka bir anlam yükler. Freud için biricik olan bilinçli olanın ruhsal bir eylem olması ve bunun sonucunda bilinçdışı olanın tamamen başka ya da buna tabi bir kategori olması değildir; tersine, o kararlı bir şekilde şu vurgulamayı yapar:

Bütün ruhsal eylemler önce bilinçdışı olaylardır. İdrak edilenler ne başka cinstendir ne de bir üst türü ortaya koyar; tersine, onların bilincine girmesi, tıpkı ışığın bir nesne üzerine düşmesi gibi sadece dışarıdan gelen bir özelliktir. Bir masanın karanlık bir yerde durup görünmemesi ya da elektrikli şamdan yakılarak görülür hale gelmesi, onu masa olmaktan çıkarmaz. Işık onun mevcudiyetini duyu yoluyla algılanır hale getirir, ama varlığını yaratmaz. Her ne kadar karanlıkta da dokunma ve hissetme yöntemiyle varlığın belli ölçüde belirlenmesini sağlamak mümkün olsa da, insanın onu yüksek algılama ortamında karanlıkta olduğundan daha iyi ölçeceği kuşku götürmez. Mantıksal olarak bakılırsa karanlıkta duran ve görünmeyen masa, görünen masa gibi aynı şekilde maddi dünyaya dahildir ve psikolojide de bilinçdışı olan, bilinçli olan gibi ruh alanına girmektedir. Buna göre, “bilinçdışı” Freud’da artık bilinmeyen değildir ve bu yeni anlamıyla bilim alanına girmektedir. Freud’un yeni bir dikkatle ve başka metodolofik bir takımla, derin psikolojinin dalgıç çıngırağıyla bilinç düzeyinin altına dokunmayı ve ruhsal görünümlerin sadece yüzeyini değil, en dibini de aydınlatmayı isteyen bu şaşırtıcı talebi sayesinde, nihayet okul psikolojisi gerçek ruh bilimi pratikte uygulanabilir, hatta iyileştirici yaşam bilimi haline gelir.

Yeni bir araştırma alanının keşfedilmesi, ruhsal güçler alanının muazzam bir şekilde genişletilmesi ve temelden değiştirilmesi, Freud’un başlıca dahiyane eylemidir. Birdenbire algılanabilen ruh alanının şimdiye kadarki içeriği kat kat genişletilir ve üst düzey boyutunda araştırma için bir de derinliklerin dünyası serbest bırakılır. Bu tek, görünüşte önemsiz bağlantıyla -belirleyici fikirler her zaman sonradan basit ve normal düşünceler olarak görünür- ruhsal dinamik içinde bütün ölçüler değişir. Muhtemelen gelecekteki düşünce tarihi, psikolojinin bu yaratıcı anını, tıpkı Kant’ta ve Kopernikus’ta zihinsel bakış açısının birazcık değiştirilmesiyle çağın bütün dünya görüşü değiştiği gibi, dünyayı değiştiren büyük anlar sırasına yerleştirecektir. Çünkü bugün bile yüzyılın başındaki üniversitelerin verdiği ruh imajı bize, tıpkı ağaç baskı gibi kaba, coğrafi evrenin küçük bir parçasına bizim bütün kainatımız adını veren Batlamyus haritası gibi yanlış ve dar geliyor. Tam da saf kartograflar gibi Freud öncesi psikologları, araştırılmayan bölgeleri kısaca terra incognita (Bilinmeyen arazi) olarak niteliyorlar. “Bilinçdışı” onlar için bilinemez olanla ve algılanamaz olanla ilgili yedek söz anlamına gelmektedir. Ruhsal olanın herhangi karanlık, belirsiz bir deposunun bir yerlerde olması gerektiğini ve buna yararlanılmayan anılarımızın çamurlaşmak için aktığını tahmin ederler; unutulan ve kullanılmayan şeylerin durduğu bir depo, buradan anının zaman zaman herhangi bir şeyi yukarıya bilince taşıdığı bir malzeme deposu. Freud öncesi bilimin temel görüşü bu bilinçdışı dünyanın aslında tamamen pasif, tamamen durağan, sadece ölü, cansız bir yaşam, olmuş bitmiş bir geçmiş olduğu ve böylelikle de şimdiki zihinsel halimiz üzerinde hiçbir etkisinin, hiçbir gücünün bulunmadığı yönündedir ve öyle de kalmıştır.

Freud bu anlayışa karşı kendi anlayışını ortaya koyar: Bilinçdışı hiçbir zaman ruhsal yaşamın artığı, döküntüsü değil, temel maddesidir ve bunun ancak çok cüzi bir bölümü bilincin aydınlık düzlemine ulaşabilmektedir. Ama görüntüye gelmeyen ana bölüm, bilinçdışı adı verilen bölüm, bu nedenle hiçbir zaman ölmüş ya da dinamizmini yitirmiş değildir. Gerçekte düşüncelerimiz ve duygularımız üzerinde aynı derecede aktif ve canlı bir şekilde etki etmektedir; hatta belki de ruhsal varlığımızın canlı plastik bölümünü ortaya koymaktadır. Bu yüzden, bilinçdışı istenci bütün karar vermelerde hesaba katmayan kişi yanlış görür; çünkü o iç gerilimlerimizin en temel dürtüsünü hesabın dışında tutmuştur; tıpkı bir buzdağının çarpma gücünü suyun yüzeyinde kalan parçasına göre hesaplamanın doğru olmaması gibi (esas kütle su seviyesinin altında kalır), aydınlık düşüncelerimizin, bilen enerjilerimizin tek başlarına duygularımızı ve yaptıklarımızı belirlediğini sanan kişi kendisiyle alay eder. Bütün hayatımız akılcı öğenin içinde sallantı halinde değildir, bilinçdışı olanın sürekli baskısı altındadır; her an, geçmişlerden kopardığı görünüşte unutulan bir dalgayı yaşadığımız günün içine sürükler. Zannettiğimiz gibi üst dünyamız çok büyük ölçülerde uyanık irademize ve planlayan aklımıza dahil değildir; esas kararların şimşekleri o karanlık bulutlardan titreşimlerini alır, yazgımızı sarsan ani yer sarsıntıları o dürtü dünyasından gelmektedir. Bilinçli alanda kategorilerin cam sınırlarıyla mekan ve zaman bakımından birbirinden ayrılmış olan şeyler, aşağıda, orada bir yumak halinde yan yana ve iç içe bulunur; çoktan gömdüğümüzü düşündüğümüz çocukluğumuzun kayıp arzuları orada hırsla dolaşır ve arada sırada paldır küldür günümüzün içine dalar; aklımızdan çoktandır çıkmış, unutulmuş dehşet ve korkular, beklenmedik bir şekilde birdenbire çığlıklarını, sinir kanallarından yukarıya doğru çınlatır; sadece kendi geçmişimizin değil, toprak olmuş nesillerin ve barbar atalarımızın ihtirasları ve arzuları orada özümüze kök salmıştır. Eylemlerimizin en esaslı olanları diplerden gelmektedir, kendimiz için de mahrem olanların birdenbire aydınlanmasından, gücümüzü aşan karşı konmaz güçten gelir. Bizim haberimiz olmadan orada, alacakaranlıkta oturmaktadır o ezeli ben; bizim uygar benimiz onun hakkında hiçbir şey bilmiyor ya da bilmek istemiyor; ama ezeli ben birdenbire başkaldırıp kültürün ince tabakasını deler ve doğal ve zapt edilmez içgüdüleri tehlikeli bir şekilde kanımıza akar; çünkü ben, bilinçdışının ışığa çıkmak, bilinçlenmek ve kendini eylemlerle boşaltmak yönündeki kökensel istencidir: “Var olduğuma göre aktif olmam gerekir.” Her saniye, konuştuğumuz her sözde, yaptığımız her eylemde bilinçdışı eğilimleri bastırmamız ya da daha çok geri bastırmamız gerekir; etik ya da uygar duygumuz kendini içgüdülerin barbarca şehvet isteklerine karşı durmadan savunmak zorundadır. Ve böylece, (Freud tarafından ilk kez doğrulanan görkemli vizyon) bizim bütün ruhsal yaşamımız aralıksız ve patetik olarak, bilinçli istek ile bilinçdışı istek arasında, sorumlu eylem ile dürtülerimizin sorumsuzluğu arasında hiçbir zaman sona ermeyen bir savaş olarak görünür. Ama görünüşte bilinçdışı olan her beyanın, bizim için anlaşılmaz olsa da belli bir anlamı vardır. Freud bilinçdışı hareketlerinin bu anlamını her bireyin anlaması için yeni ve zorunlu bir ruh bilimini gelecek için talep eder. Bu ruh biliminin görevi bilinçdışı hareketlerin anlamını bireylere kavrattırmak olacaktır. insanın yeraltı bölgelerini aydınlatabildiğimiz zaman, duygu dünyasını tanımış oluruz; ruhunun temeline inince, bozuklukların ve aksaklıklarının esas sebebini bulup meydana çıkarabiliriz. insanın bilinçli olarak bildiğini psikoloğun ve psikoterapistin öğretmesi gerekmez. Sadece kendi bilinçdışını bilmediği hallerde ruh hekimi ona gerçekten yardımcı olabilir.

Peki bu alacakaranlık bölgeye nasıl ineceğiz? Çağdaş bilim bunun yolunu bilmiyor. Bilinçaltı fenomenlerini kendi mekanik doğrulukta ayarlanmış cihazlarıyla kavrama olanağını da şiddetle reddediyor. Bu yüzden eski psikolojinin sadece gün ışığında, sadece bilinç dünyasında araştırmalarını sürdürebilme olanağı vardı. Dilsizlerin ya da sadece hayali konuşanların yanından kayıtsız bir şekilde ve başını bile çevirmeden geçip giderdi. Freud ise bu anlayışı çürük bir tahtayı kırar gibi bir tekme vurarak kırıp bir köşeye atar. Freud’un kanaatine göre bilinçdışı dilsiz değildir. Konuşuyor, kuşkusuz bilinç dilinden başka işaretlerle ve sembollerle konuşuyor. Hal böyle olunca, üst yüzeyden kendi derinliklerine inmek isteyen kişinin, önce o yeni dünyanın dilini öğrenmesi gerekir. Ejiptologların rozet levhalarında çalıştıkları gibi, Freud da bilinçdışına ait dilin sözlüğünü ve gramerini oluşturmak için tek tek işaretleri aktarmaya başlar; buradaki amacı sözlerimizin ardında ve uyanık halimizde uyarıcı ya da baştan çıkarıcı halde hissettiğimiz sesleri anlaşılır kılmaktır ve biz onlara çoğunlukla isteklerimizden daha çok ayartılmış olarak sürükleniriz. Yeni bir dili anlayan yeni bir anlamı da kavrar. Böylelikle Freud’un yeni yöntemi, derin psikolojiye tanınmayan zihinsel bir dünya açar: Freud sayesinde bilimsel psikoloji bilinç olaylarının salt bilgi kuramsal gözlemlenmesinden her zaman olması gereken ruh bilimine gelir. lç evrenin yarım küresi, artık Ay’ın arka yüzü gibi gölgede kalmaktan çıkmıştır. Bilinçdışının ilk kenar hatları kendilerini açıklıkla aydınlatabildikleri derecede yeni bir bakış daima daha şaşmaz ve daha kesin bir şekilde ruhsal dünyamızın muazzam ve anlamlı yapısındaki esrar perdesini kaldırır.

Stefan Zweig
Ruh Yoluyla Tedavi
Franz Anton, Mesmer Mary Baker-Eddy Sigmund Freud
Almanca Aslından Çeviren: Hüseyin Salihoğlu
İmge Kitabevi Yayınları
l. Baskı: Mayıs 2005

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro