Friedrich Nietzsche: “Schopenhauer’ın metinleriyle karşılaşmamın üzerimdeki etkisi”

egitimci-olarak-schopenhauerEğer Schopenhauer’ın metinleriyle ilk defa karşılaşmanın benim için nasıl bir olay (Ereignis) olduğunu tanımlayacak olursam, gençliğimde neredeyse tüm diğer düşüncelerden daha yoğun bir sıklık ve ivedilikle aklıma gelen bir düşünce üzerinde kısaca durmalıyım. Arzularımı kalbimin hoşnutluğu için seferber ettiğim gençlik günlerimde, kaderin, kendimi eğitmek gibi korkunç bir çaba ve görevden beni kurtaracağını düşünürdüm:

Tam da doğru bir zamanda eğitimcim olacak bir filozof, ona kendimden daha çok güveneceğim için daha fazla düşünmeden kendisine itaat edebileceğim gerçek bir filozof bulacaktım. O zaman kendime şöyle sormuştum: “o hangi ilkelere göre seni eğitecektir?” Ve onun, eğitim konusunda günümüzde moda olan iki düstur [vecize] hakkında söyleyeceği şeyler üzerinde düşünüp taşınıyordum. Bunlardan ilki eğitimcinin kendi öğrencilerinin özgün gücünü çabuk fark etmesini ve sonra da, bu tek avantajın eksiksiz bir olgunluğa ve gerçekleşmeye ulaşmasına yardım edebilmek için, tüm çabalarını ve enerjisini, tüm güneşini bu tek alan üzerinde yoğunlaştırmasını gerektirir. İkinci düstur ise, tam tersine, eğitimcinin tüm mevcut kabiliyetleri öne çekip beslemesini ve onları uyumlu bir ilişkiye kavuşturmasını talep eder. Fakat bu, kuyumcu olmaya karar vermiş birini müzisyen olmaya zorlamamız için bize yeterli neden sağlar mı? Benvenuto Cellini’nin[5] babasının, tekrar tekrar oğlunu, çocuğun “o lanet olasıca boru” olarak, babasının ise “o sevimli küçük boynuz” olarak adlandırdığı şeyi çalmaya zorlamakla doğru bir şey yaptığını kabul etmeli miyiz?[6] Cellinininkiler gibi, kendilerini güçlü ve kesin biçimde ifade eden doğal yetenekler söz konusu olduğunda, bunun doğru olduğunu söyleyemeyiz; ve herhalde uyumlu eğitim düsturu, kesin bir şekilde söylemek gerekirse, ancak, içlerinde arı kovanını andıran koca bir ihtiyaçlar ve eğilimler kümesi taşıyan daha güçsüz tiplere uygulanabilir, fakat hem topluca hem de tekil olarak ele alındıklarında, hangileri çokluğa tekabül etmez ki? İyi de böyle uyumlu bir bütünlüğü ve çoksesli ahengi nerede tek bir tip içinde buluruz, nerede armoniye, yapısındaki her şeyin –her türlü bilginin, arzunun, sevginin ve nefretin– merkezi bir noktaya, temel bir güce yöneldiği Cellini gibi insanlarda olduğundan daha fazla hayran kalırız ve bu yaşayan merkezin zorlayıcı ve hükmedici gücü, ileri–geri ve yukarı–aşağı hareket eden uyumlu bir sistemi tam olarak nerede oluşturur? Ve belki de bu iki düstur arasında aslında hiçbir çelişki yok mudur? Yoksa biri yalnızca insanların bir merkeze sahip olmaları gerektiğini, diğeri ise insanların aynı zamanda bir kenara da sahip olmaları gerektiğini mi ifade etmektedir? Öyleyse, rüyalarımdaki o eğitici filozof yalnızca merkezi bir güç keşfetmekle kalmayıp, aynı zamanda bu gücün diğer güçler üzerinde yıkıcı bir etki yaratmasını nasıl önleyeceğini de bilecekti. Onun eğitsel görevi, benim hayal ettiğim haliyle, daha ziyade insanoğlunun tüm varlığını, kendi yaşamı ve devinimi olan bir güneş ve gezegenler sistemine dönüştürmek ve bu yaşamın üstün mekaniğinin yasalarını keşfetmek olacaktı.

Fakat bu arada henüz bu filozofu bulmamıştım ve onu bunu deneyip duruyordum; biz modern insanların, Yunanlılar ve Romalılar ile kıyaslandığımızda, eğitsel görevlerin ciddi ve titiz bilgisinin söz konusu olduğu noktalarda bile ne kadar zavallı kaldığımızı keşfettim. Yüreğinizde böyle bir ihtiyaçla Almanya’yı boydan boya, hatta tüm üniversitelerini, geçebilirsiniz, yine de aradığınızı bulamayacaksınız; ne de olsa, burada, çok daha yalın, daha basit ihtiyaçlar giderilmeden kalır. Sözgelimi, hitabet sanatında eğitim almayı ya da bir yazarlar okulunu ziyaret etmeyi ciddi biçimde istemiş olan herhangi bir Alman, hiçbir yerde ne bir usta ne de bir okul bulacaktır; buradaki insanlar hitabetin ve yazmanın, olabilecek en özenli kılavuzluk ve yıllarca sürecek zorlu bir çıraklık dönemi olmaksızın kazanılamayacak sanat dalları olduğunu henüz kavramamışa benziyorlar. Ancak hiçbir şey çağdaşlarımızın küstah öz-tatminlerini, onların eğitimciler ve öğretmenler konusundaki taleplerinin yarı cimri, yarı sersem pejmürdeliği kadar açık bir şekilde ortaya koyamaz. En soylu ve en iyi eğitimi almış insanlarımız arasında bile, neredeyse herhangi biri, ailenin özel öğretmeni olarak hizmet etmeye uygundur; ve kimi eksantrikler ile antikalaşmış alet edevatın koleje hazırlık okulu adı altında toparlanıp iyi bir şeymiş gibi düşünülmesi ne kadar da yaygındır. Bir de üstün eğitim kurumları, üniversiteler adına ne temeller attığımıza bir bakın; bir insanoğlunu insan olmak üzere eğitmenin zorluğu ile mukayese edildiğinde, ne liderler, ne kurumlar ama! Alman bilginlerin o çok hayranlık duyulan araştırma yapma tarzı bile, başka her şeyden önce, onların insanlıktan çok kendi bilginliklerini düşündüğünü, aynı fedakârlığı yapmaları için yeni kuşakları da ayartmak üzere, kaybedilmiş bir müfreze gibi kendilerini bilginliklerine feda edecek biçimde eğitildiklerini gösterir. Bilginlik meşguliyeti, daha üstün herhangi bir eğitsel ilkenin kılavuzluğuna verilip o ilke ile sınırlandırılmak yerine, “ne kadar çok, o kadar iyi” ilkesine yapışarak prangalarından gitgide boşaltıldığında, elbette bilginler için, laissez-faire[7] ekonomik doktrininin tüm ulusların ahlaklılığı için zararlı olması kadar zararlıdır. Eğer eğitim sürecinde onun insanlığı feda edilmeyecek ya da boğulmayacaksa, bilgine verilecek eğitimin aşırı zor bir sorun olduğunu şimdilerde kim fark ediyor – ve yine de pek erken bir bilginlik düşkünlüğünün çarpık hale getirip deforme ettiği insanlardan oluşan sayısız örneğe yakından bakıldığında bu zorluk açıkça görülebilir. Fakat bu üstün eğitim yokluğu hakkında daha önemli –daha önemli, daha tehlikeli ve her şeyden önce de, çok daha genel– kanıtlar vardır. Şimdilerde hiçbir hatibin, hiçbir yazarın niçin eğitilemeyeceği –bunu yapacak hiçbir eğitimcinin olmaması gibi basit bir nedenden dolayı, hemen anlaşılıyorsa; eğer günümüzde bir bilginin yazgısının çarpıklık ve eksantriklik olduğu açıkça belliyse– çünkü bilginlik, yani insanca olmayan bir soyutlamanın onu eğiteceği farz ediliyor; eğer bu böyleyse, o zaman kendimize nihayet şunu sormalıyız: çağdaşlarımız arasında hepimiz –bilginler ve bilgin olmayanlar, soylular ve sıradan insanlar– şahsına münhasır ahlaki örnekleri, her türlü yaratıcı ahlaklılığın cisimleşmiş örneklerini böyle bir çağda nerede bulacağız? Tüm zamanlarda her soylu toplumun uğraşı olan ahlaki sorunlar üzerine düşünmekten esasen ne gibi bir sonuç çıktı? Artık böylesi şahsına münhasır insanlar yok ve artık böyle bir düşünme yok; gerçek şu ki atalarımız tarafından biriktirilip bize miras bırakılan ahlaki sermayeden, nasıl artırabileceğimizi artık bilmediğimiz, yalnızca nasıl israf edeceğimizi bildiğimiz bir sermayeden yiyoruz. Toplumumuzda böyle şeyleri ya hiç tartışmıyoruz ya da yalnızca, tiksinti uyandırmaktan başka bir işe yaramayan doğal bir amatörlük ve deneyimsizlikle tartışıyoruz. Böylece okullarımızın ve öğretmenlerimizin ahlaki bir eğitimi doğrudan göz ardı ettiği veya formaliteleri yerine getirdiği ve erdemin öğretmenlerimiz ile öğrencilerimiz için, insanları gülümseten modası geçmiş bir sözcük olmaktan başka artık hiçbir anlam ifade etmediği bir noktaya ulaşmış bulunuyoruz – ve eğer gülmüyorsanız bu daha da kötü, çünkü bu sizin ikiyüzlü biri olduğunuz anlamına gelir.

Bu yüreksizliğin ve ahlaki güçlerdeki bu düşük su seviyesinin açıklaması zor ve karmaşıktır ve yine de, zafer kazanan Hıristiyanlığın antik dünyamızın ahlaklılığı üzerinde bıraktığı etkiyi dikkate alan hiç kimse, çöken Hıristiyanlık biçimindeki karşı tepkiyi küçümseyemez – ki çöküş Hıristiyanlığın zamanımızdaki olası kaderidir. Hıristiyanlık kendi ideallerinin yüceliği aracılığıyla antikitenin ahlaki sistemlerini ve onlara bir o kadar da hâkim olan doğallığı o kadar çok aştı ki bizler o doğallığa karşı duyarsızlaşarak ondan tiksinir hale geldik. Ancak daha sonra, daha iyi ve daha yüce şeyler hâlâ fark edilebiliyor ama artık elde edilemiyorken, ne kadar istersek isteyelim, iyi ve yüce olana, antikitenin erdemlerine artık geri dönemezdik. Modern insanlar, Hıristiyanlık ile antikite arasındaki, tehditkâr veya ikiyüzlü bir Hıristiyan ahlaklılık ile antikiteye aynı ölçüde korkakça ve çekingen bir geri dönüş arasındaki bu bocalamayı yaşarlar ve ondan ötürü acı çekerler. Öte yandan, doğal olandan korku duyma mirası, doğal olana duyulan hayranlığın yenilenişi, bir yerlerde sağlam bir temel bulma arzusu, iyi olanla daha iyi olan arasında bocalayan bir bilgi türünün önemi – tüm bunlar modern insanların ruhunda, onları verimsiz ve neşesiz olmaya mahkûm eden bir huzursuzluk, bir karışıklık yaratır. Ahlak eğitimcilerine duyulan ihtiyaç hiçbir zaman bu kadar yoğun ve onları bulma şansı da hiçbir zaman bugünkü kadar zayıf olmamıştır. Doktorlara en çok ihtiyaç duyulan zamanlar, büyük salgın hastalık vakalarının olduğu zamanlar, doktorların en çok tehlikede olduğu zamanlardır. Öyle ya, modern insanlığın doktorları nerede, başkalarına destek verip onlara yardım eli uzatacak kadar sapasağlam ayakta duran insanlar nerede var? Günümüzün en iyi kişiliklerinin üzerine belli bir hüzün ve uyuşukluk çökmekte, ikiyüzlülük ile dürüstlük arasındaki savaştan duyulan sonsuz hoşnutsuzluk onların göğsüne çarpmakta, özgüven yoksunluğu onları huzursuz etmektedir – ve bu onları başkaları için eşzamanlı olarak rehber ve eğitimci olma yeteneğinden tamamen yoksun bırakmaktadır.

Beni eğitecek, beni yaşın birer ürünü sayılabilecek yetersizliklerimin üzerine yükseltecek ve yaşamda olduğu kadar düşüncede de yalın ve dürüst olmayı – kısacası kelimenin en derin anlamıyla çağa aykırı olmayı bana tekrar öğretecek gerçek bir filozof bulacağımı hayal ettiğimde, gerçek anlamda bir maksatlı düşünme kaçamağından başka bir şey yapmamıştım. Çünkü insanlar günümüzde öylesine çok katlı ve karmaşık hale gelmişlerdir ki konuşmaya başladıkları, iddialarda bulunup sonra da bu iddialar doğrultusunda hareket etmek istedikleri anda bile sahtekâr olmaktan başka bir çareleri kalmamıştır.

Schopenhauer’la ilk kez karşılaştığımda, böyle bir ihtiyaç, huzursuzluk ve arzu içindeydim.

Ben Schopenhauer’ın, ilk sayfayı okuduktan sonra her sayfayı okuyacağını ve onun söylediği her söz üzerinde özenle duracağını kesinlikle bilen okurlarından biriyim. Schopenhauer’a duyduğum inanç derhal ortaya çıktı ve bu inanç bugün dokuz yıl önce olduğu kadar tamdır. Bu inancı ifade etmek, tevazudan uzak ve aptalca bir davranış olsa da, anlaşılabilir bir şeydir: ben Schopenhauer’ı sanki doğrudan bana hitaben yazmışçasına anladım. Bu yüzden ben hiçbir zaman Schopenhauer’da bir paradoks keşfetmedim, her ne kadar şu anda keşfetmiş ve küçük bir hatayla karşılaşmış olsam da. Kaldı ki, paradokslar, yazarın kendisinin gerçek bir güven olmaksızın onları ileri sürmesinden, kendisinin zeki görünmesini sağlamak, ayartmak ve genel olarak çeşitli görünümler yaratmak üzere onları kullanmasından ötürü güven için bir esin kaynağı olmayan iddialardan başka nedir ki? Schopenhauer hiçbir zaman görünüm yaratmak istemez, çünkü o kendisi için yazmaktadır ve hiç kimse, hele hele şunu kendisi için bir kural haline getiren bir filozof, aldatılmak istemez: Asla kimseyi aldatma, kendini bile! Neredeyse her sohbetin bir bölümünü ve parçasını oluşturan ve yazarların neredeyse farkında olmaksızın taklit ettikleri o kibar sosyal ailelerle bile değil; hitabet sahnesinde retoriğin yapay araçlarıyla icra edilen daha kasıtlı sahtekârlıklarla hiç değil. Hayır, tam tersine, Schopenhauer kendisi ile konuşur; ya da bir dinleyici hayal etme konusunda ısrar edersek, o zaman babası tarafından kendisine bir şeyler öğretilen bir erkek evlat hayal etmeliyiz. Sevgiyle dinleyen bir dinleyicinin önünde, samimi, dobra ve iyi niyetli bir açıklamadır bu. Bu tür yazarlardan yoksunuz. Daha sesini duyar duymaz konuşmacının güçlü huzuru bizi sarar; bu, dağlık bir bölgede ormanın içine girmeye benzeyen bir deneyimdir: Derinden nefes alırız ve birdenbire yeniden bir huzur duygusuna kapılırız. Burada havanın her zaman bu kadar dinçleştirici olduğunu hissederiz; burada evlerinde kendi içlerinde ve usta olan, daha da önemlisi, oldukça zengin bir evde olan insanların sahip oldukları türden benzersiz bir serbestlik ve doğallık vardır. Bu, nüktedan olmayı başardıklarında en çok kendileri hayrete düşen ve tarzları huzursuz ve doğal olmayan bir nitelik kazanan yazarların tam tersi bir durumdur. Schopenhauer konuştuğunda, aynı şekilde biraz da kol ve bacakları doğası gereği kaskatı ve hantal olan, göğsü dar ve kare biçiminde olan, sıkıcı ve tumturaklı ve yürüyüşü olan bilgini hatırlarız. Schopenhauer’ın işlenmemiş ve neredeyse ayınınkine benzeyen ruhu ise, tam tersine bize, iyi Fransız yazarların yumuşaklığını ve saray zarafetini küçümseyecek kadar yas tutmamayı öğretir ve hiç kimse Schopenhauer’da, Alman yazarların böylesine serbestçe içinde yüzdükleri gümüş tepsilerde sunulan o taklit edilmiş sözde Fransızlığı bulamayacaktır. Schopenhauer’ın kendini ifade ediş tarzı bana yer yer bir parça Goethe’yi anımsatıyor, ama başka hiçbir Alman modelini falan değil. Çünkü Schopenhauer derin bir şeyi yalınlık içinde, devinim halinde olan bir şeyi retorik olmaksızın ve ciddi ölçüde bilimsel olan bir şeyi kılı kırk yaran bir titizlik olmaksızın nasıl ifade edeceğini biliyor. Schopenhauer bunu hangi Almandan öğrenmiş olabilir ki? Ayrıca Schopenhauer, Lessing’in[8] fazlasıyla ince, aşırı ölçüde bükülgen ve –eğer deyim yerindeyse– hiç de Alman olmayan tarzını berraklaştırır; bu önemli bir başarı, zira tüm Alman nesir yazarları arasında, Lessing en ayartıcı tarzcıdır. Benim Schopenhauer’ın tarzı için yapabileceğim en yüksek övgü, onun tarzına yine onun kendi açıklamasını uygulamaktır: “Bir filozof, eğer şiirsel ya da retorik oyunlardan faydalanmayı reddediyorsa, çok dürüst olmalıdır.”[9] Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kamusal fikirler çağında dürüstlüğün, bir erdem oluşu şöyle dursun, herhangi bir değeri olup olmadığı inancı, yasaklanan özel fikirlere havale edilmektedir; işte bu yüzden, ben Schopenhauer’ı yenilerken onu övmüyor, sadece karakterize ediyorum: Schopenhauer dürüsttür, bir yazar olarak bile. Ve o kadar az yazar dürüsttür ki, yazan her insana güvenmemeliyiz. Dürüstlüğü konusunda Schopenhauer’dan bile üstün tutacağım başka bir tek yazar tanıyorum: Bu Montaigne’dir. Böyle bir kişinin bir şeyler yazmış olması olgusu, bu yeryüzünde yaşıyor olmanın keyfini gerçekten artırmıştır. Ne olursa olsun, bu en özgür, ruhların en enerjik olanıyla ilk karşılaşmamdan bu yana, onun Plutarkhos[10] hakkında söylediği şeyi ben de onun hakkında söylemeyi gerekli gördüm: “Ona kısaca göz atar atmaz, bedenimden yeni bir bacak ya da kol çıktı.” Eğer bu yeryüzünde kendimi evimdeymiş gibi hissetme görevi bana verilmiş olsaydı, kendime onu örnek alacaktım. –

Dürüstlükten başka, Schopenhauer ile Montaigne arasında bir ortak nitelik daha vardır: Gerçek anlamda keyif veren bir keyiflilik. Aliis laetus, sibi sapiens.[11] Çünkü birbirinden oldukça farklı olan iki tür keyiflilik vardır. Gerçek düşünür, ister ciddi isterse de nükteli bir şeyi, ister insanca bir kavrayışı isterse de kutsal bir düşkünlüğü ifade etsin, hep keyiflendirir ve canlandırır: Somurtkan yüz ifadesi, titreyen eller, yaşlı gözler olmaksızın, fazlasıyla kendinden emin ve yalın biçimde, cesaret ve güçle, belki de bir parça şövalyece ve haşince ama her halükârda bir galip edasıyla. Ve bize en derinden ve en coşkulu biçimde keyif veren şey tam da budur: Galip gelmiş Tanrıyı, onun yendiği tüm o canavarların ortasında görmek. Öte yandan, vasat yazarlarda ve kaba saba filozoflarda zaman zaman karşılaştığımız keyiflilik, onları okurken bize sıkıntı verir: Örneğin David Strauss’un[12] keyifliliği söz konusu olduğunda benim yaşadığım deneyim budur. Bu türden keyifli çağdaşlara sahip olmakla insan utançtan yerin dibine battığını hissediyor, çünkü onlar geleceğin tüm kuşaklarına, bizim çağımızın ve çağımızda yaşayan tüm insanların çıplaklığını ifşa ediyorlar. Böylesi keyif liderleri, birer yazar olarak algılayıp onlara karşı savaştıklarını iddia ettikleri acıları ve canavarları algılamıyorlar bile ve onların keyifliliği, sırf aldattığı için, zevksizliğe yol açıyor, çünkü böyle bir keyiflilik insanı kandırarak bir zaferin kazanıldığına inandırmaya çalışıyor. Çünkü temelde yalnızca zaferin olduğu yerde keyiflilik vardır ve bu her gerçek düşünürün eseri için olduğu kadar her sanat eseri için de geçerlidir. Konu var olma sorunu gibi dehşet verici ve ciddi bir konu olsa bile, ortaya çıkan eserin baskıcı ve eziyet edici bir etki yaratması ancak yarı düşünür ve yarı sanatçıların, onu kendi yetersizliklerinin dumanı içinde bırakılmalarıyla mümkündür. Öte yandan, insanlar hiçbir zaman, en derin şeyleri düşündükleri için en canlı olan şeyleri sevmekten kendilerini alıkoyamayan ve bilge oldukları için de nihai olarak güzel olana meyilli olan o galip insanlardan birine yakın olmaktan daha iyi ve daha keyifli bir deneyim yaşayamazlar. Onlar gerçekten konuşurlar; ne kekelerler ne de başkalarının söylediklerini papağan gibi tekrarlarlar. Onlar gerçekten hareket eder ve yaşar, çoğu insanın içinde yaşamaya alışkın olduğu o acayip maskeli balo içinde değil ama ve işte bu yüzden onlara yakın olduğumuzda, bir kereliğine olsa bile kendimizi insan ve doğal hisseder ve Goethe ile birlikte şöyle haykırırız: “Yaşayan her şey ne kadar muhteşem ve değerlidir! Kendi koşullarına ne kadar uygun, ne kadar gerçek ve nasıl da yaşam doludur.”[13]

Ben burada Schopenhauer’ın üzerimde bıraktığı ilk, adeta fizyolojik izlenimi, en derinlerdeki gücün önemsiz bir ilk temasta bir doğal varlıktan başka bir doğal varlığa öylesine büyüleyici biçimde akışını tanımlıyorum. Ve izlenimi derinlemesine tahlil ettiğimde, onun üç öğeden oluştuğunu görüyorum: Bu üç öğe, Schopenhauer’ın üzerimde bıraktığı dürüstlük, keyiflilik ve sadakat izlenimleridir. Schopenhauer dürüsttür çünkü kendisiyle konuşur ve kendisi için yazar, keyiflidir çünkü düşüncesi en zor şeyi yenmiştir ve sadıktır çünkü başka türlü olamaz. Gücü, rüzgârsız bir gündeki alevler gibi, herhangi bir müdahale görmeksizin, titreyip sönükleşmeden, kolayca ve doğrudan yukarı doğru yükselir. Schopenhauer her durumda, biz onun aradığını henüz fark etmeden bile, yolunu bulur; tam tersine, öyle bir sağlamlık ve çeviklikle, öyle bir kaçınılmazlıkla koşar ki sanki bir yer çekim yasası tarafından ileri itiliyormuş gibi görünür. Ve günümüzün “tragelaphine”[14] insanlığı arasında, hâlâ sağlam menteşelerle dönen bütünlüklü, ahenkli, özgür ve çekinmesiz bir doğa yaratımı bulmanın ne anlama geldiğini bir kez bile olsun düşünmüş olan herhangi biri, benim Schopenhauer’ı keşfederken yaşadığım keyfi ve şaşkınlığı anlayacaktır; Schopenhauer’da, uzun zamandır aradığım o eğitimciyi ve filozofu bulduğumu sezmiştim. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben onu yalnızca bir kitap biçiminde keşfettim ve büyük bir eksiklikti. O nedenle, kitap boyunca dikkatlice ilerlemek ve muhteşem vasiyetnamesini okuduğum ve yalnızca, onun okurları olmaktan daha fazla bir şey olmayı; yani onun oğulları ve havarileri olmayı isteyen ve bu yeteneğe sahip olanları kendine varis yapacağına söz veren yaşayan kişiyi hayal etmek için kıyasıya çabaladım.

Friedrich Nietzsche

Eğitimci Olarak Schopenhauer
Çağa Aykırı Düşünceler III
Çeviren: Cemal Atila
Say yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Biyografiler, Felsefe
Emrah Serbes’i yazmaya iten 2 kitap

Yazmaya ne zaman karar verdin? – Hep yazıyordum. Ortaokul, lise zamanlarında karalıyordum. Peki yazmaya iten şey neydi?

Kapat