Geçmişle Gelecek Arasındaki Boşluk – Hannah Arendt

hannah-arendtNotre heritage n’est pas precede d’aucun testament – “bize kalan bu miras herhangi bir vasiyetnameye dayanmıyor” – Fransız şair ve yazarı Rene Char’ın, resistance’la geçen dört yılın bütün bir Avrupalı yazar ve aydınlar kuşağı için kazanmış olduğu anlamı şaşılacak bir dik sözlülükle özetleyen aforizmalarının belki de en şaşırtıcısıdır bu. Fransa’mn onlar açısından hiç beklenmedik şekilde çöküşü ülkelerinin politik sahnesini göz açıp kapatıncaya kadar boşaltıp meydanı sahtekarların ve budalaların kukla dansına bırakınca, normal koşullarda Üçüncü Cumhuriyetin resmi işlerine asla karışmamış olan bu adamlar, sanki bir vakuma kapılmışcasına kendilerini politikanın içinde bulmuşlardı.

Böylece, hiç tahmin etmedikleri ve muhtemelen bilinçli eğilimlerine de aykırı bir biçimde, ister istemez, öyle bir kamu oluşturdular ki ülke meselelerinde sözü edilmeye değer ne varsa hepsi de -bürokrasinin donanımlarından ve dostun düşmanın gözünden ırak- bu alan içinde söze ve eyleme döküldü.

Uzun sürmedi bu. Birkaç yıl sonra, başlangıçta “yük” olarak gördüJderi
şeyden kurtarılıp, ağırlıksızlığını ve. ehemmiyetsizliğini artık bildikleri şahsi
meselelerine bir kez daha savrulmuş buldular kendilerini; bir kez daha ”ger­
çekliğin dünyası”yla aralarına kendisinden başka hiçbir şeyi merkez almayan
bir özel yaşamın epaisseur triste’i, “kederli yoğunluğu”, girdi. Ve eğer
“ta kökenlerine, en doğal davranışlarına dönmeyi” reddediyorlarsa gidebilecekleri
tek yer, ortak düşmamn yenilgisinden sonra siyasi arenayı yeniden
hükmü altına alıp eski silah arkadaşlarını fraksiyon bile denemeyecek sayı­
sız kliklere bölen ve bir kalem-kağıt savaşının sonsuz polemikleriyle entrikalarına
boğan o eski, boş ideolojik çatışmaydı. Char’ın gerçek savaş henüz
sürerken tahmin ettiği, gayet açıkça öngördüğü şey -“Eğer kurtulursam,
biliyorum ki bu asli yılların havasından kopmak, hazinemi (içime gömmek
değil) sessizce reddetmek zorunda kalacağım” – gerçekleşmiş, hazinelerini
kaybetmişlerdi.

Neydi bu hazine? Bizzat onların düşündüğü biçimiyle, birbirine bağlı iki
ayrı parçadan oluştuğu söylenebilir: görmüşlerdi ki, “Rezistansa katılan
kendisini buluyor”, “gayrı iradi, çıplak bir tatminsizlik içinde [kendini]
aramak”tan kurtuluyor, kendisini “samimiyetsizlik”le, “mızmız ve kuşku
cu bir hayat oyuncusu” olmakla itham etmekten vazgeçiyor, “çıplaklığı”
jr;ÖZe alabiliyordu. Bu çıplaklık içinde, -gerek toplumun üyelerine atfettiği,
gerekse bireyin topluma karşı geliştirdiği psikolojik tepkileriyle bizzat
ürettiği- bütün maskelerden arınmış oldukları bu anda, hayatlarında ilk
kez özgürlüğün bir hayaleti görünmüştü gözlerine. Bunun sebebi de, kuşkusuz,
zorbalığa ve zorbalıktan da beter şeylere karşı harekete geçmiş olmaları
değil (çünkü bu kadarı Müttefik ordularındaki her asker için geçerliydi),
“meydan okumaları”, insiyatifi kendi ellerine almaları ve böylelikle de,
bilmeden, hatta farkına bile varmadan, özgürlüğün ortaya çıkabileceği o
kamuyu kendi aralarında yaratmaya başlamış olmalarıydı. “Bir arada yedi­
ğimiz her yemeğe özgürlük de davetlidir. Koltuğu boş kalır, ama yeri hazırdır.”

Avrupalı Rezistansçılar hazinelerini kaybeden ne ilk ne de son adamlardır.
Siyasal bakımdan modern çağın en özlü hikayesini özetleyen devrimler tarihi
-Philadelphia, 1776 yazı ve Paris 1789 yazından Budapeşte, 1956 sonbaharına
kadar- asırlık bir hazineyi konu alan bir mesel gibi de düşünülebilir.
Birbirinden son derece farklı durumlarda birdenbire, hiç beklenmedik bir
şekilde ortaya çıkan, sonra da daha başka bir takım esrarlı koşullar altında
sanki bir serapmışcasına kayboluveren bir hazinedir bu. Gerçekten de, bu
hazinenin zaten bir gerçeklik değil serap olduğunu, maddi bir şeyle değil
bir hayaletle karşı karşıya bulunduğumuzu düşündürecek bir sürü geçerli
sebep vardır; bu sebeplerin başında da, hazinenin hala isimsiz olması gelir.
Uzayda değil de dünyada, ve insanoğlunun dünya üzerindeki meselelerinde,
hiçbir şey var mıdır ki bir ismi bile olmasın? Tek boynuzlu atlar ve peri
padişahları bile devrimlerin kayıp hazinesinden daha fazla gerçekliğe sahiptir
neredeyse. Gelgelelim, bu çağın başlarına, özellikle de başlangıcından
yirmi-otuz yıl öncesine dönüp bakacak olursak şaşırarak görürüz ki, bu
hazinenin onsekizinci yüzyılda Atlantik’in her iki yakasında da bir ismi,
çoktan unutulmuş ve -insana öyle geliyor ki- hazinenin kendisinden bile
önce kaybolmuş bir ismi vardır. Amerika’da bu isim kamusal mutluluktur
ve “erdem”, “ihtişam” gibi içkin çağrışımlarıyla, Fransa’daki karşılığı oları
kamu özgürlüğü kadar anlaşılmaz bir isimdir; her iki durumda da işimizi
zorlaştıran şey, ağırlık noktasının kamuda olmasıdır.

Bütün bunlar bir yana, şair bu miras bize herhangi bir vasiyetnameyle
bırakılmadı derken, kayıp hazinenin isimsizliğinden hareket etmekte. Vasiyetname,
mirasçıya nelerin kendi hakkı olduğunu söyleyerek, geçmiş mülkiyeti
bir geleceğe aktarır. Eğer bir vasiyetname, veya metaforun açık haliyle
-seçen ve adlandıran, aktaran ve koruyan, hazinelerin yerini gösteren ve
değerini biçen- bir gelenek yoksa zaman içinde iradi bir süreklilik ve dolayı­
sıyla da, insani terimlerle, ne bir geçmiş ne bir gelecek göremeyiz, görünürde
bir tek dünyanın ebedi değişimi ve üzerinde yaşayan canlıların biyolojik
evreleri kalır. Yani hazine tarihsel koşullar yüzünden ve gerçeklikle yıldızı
barışmadığı için değil, onun ortaya çıkışını veya gerçekliğini öngören bir
gelenek olmadığı, herhangi bir vasiyetnameyle geleceğe aktarılmadığı için
kayboldu. Her halükarda, siyasal gerçeklik açısından belki de kaçınılmaz
olan bu kayıp, unutmayla, yalnız mirasçıları değil, deyim yerindeyse oyuncuları,
tanıkları, kısacık bir an için hazineyi avuçlarında tutmuş olanları,
kısacası bizzat yaşayanları da etkileyen bir hafıza kaybıyla hitama erdi.
Çünkü düşünce biçimlerinin en önemlilerinden de olsa yalnızca biri olan
hatırlama, önceden oluşturulmuş bir ilinti çerçevesi olmadı mı çaresiz kalır
ve pek nadir durumlar dışında, tamamen bağıntısız bir şeyi akılda tutmak
mümkün değildir. Bu yüzden, hazinenin nasıl bir şey olduğunu ilk unutanlar,
bir zamanlar ona sahip olmuş olanlardan başkası değildi. Hazine ellerindeyken
öylesine tuhaf bulmuşlardı ki onu, nasıl adlandıracaklarını bile
bilememişlerdi. Ama o sırada bu onları rahatsız etmemişti; hazinelerini
bilmeseler de, yaptıkları şeyin anlamını ve bunun zaferin veya yenilginin
ötesinde olduğunu gayet iyi biliyorlardı: “Yaşayanlar için bir anlamı olan
eylem, sadece ölüler için değer taşır, sadece onu miras alıp sorgulayanların
zihninde tamamlanır.” Ülkenin bütünüyle kurtuluşunun o zaten yok olmaya
mahkum, küçük, gizli özgürlük adacıklarını neredeyse otomatik olarak
yok etmesiyle başlamadı trajedi; miras alıp sorgulayacak, hakkında düşü­
nüp hatırlayacak herhangi bir zihnin bulunmadığının ortaya çıkmasıyla baş­
ladı. Mesele şu ki, gerçekleşen her olayın ardından şimdi hikayeyi anlatacak
ve ne anlama geldiğini aktaracak olanların zihinlerinde muhakkak mevcut
olması gereken “tamamlanma”ya ulaşamamışlardı; eylemi izleyen bu dü­
şünsel tamamlanma, hatırlamanın mümkün kıldığı bu dile getirme olmayınca
da, anlatılacak hikaye kalmadı.

Bu durumda aslında yeni pek bir şey yok. Mantık, düşünce ve rasyonel
söylem karşısında, coşkun öfke patlamalarına kimbilir kaç kez tanık olduk.
Düşünceyle gerçekliğin yollarının ayrılmış olduğunu, düşüncenin opaklaşip
gerçekliğin ışığını geçirmez hale geldiğini, ve tıpkı kendi merkezine odaklanan
bir daire gibi, olaya odaklanmaktan çıkan düşüncenin ya hepten anlamsızlaşmak
ya da somut bağıntılarını tümüyle yitirmiş eski gerçekleri ısıtıp
ısıtıp ortaya atmak durumunda kalacağını kendi tecrübelerinden bilen insanların
doğal reaksiyonlarıdır bunlar. Bu belanın önceden kestirilme tarzı­
na bile yabancı değiliz artık. Tocqueville radikal değişikliklerle dolu yüzyılı
aşkın bir süre sonra bala klasik sayılan bir eser yazacak derecede mükemmel
tasvir ve tahlil ettiği Yeni Dünya’dan döndüğünde, Char’ın olayın ve eylemin
“tamamlanması” diye adlandırdığı şeye ulaşamamış olduğunun bilincindeydi;
ve Char’ın “Bize kalan bu miras herhangi bir vasiyetnameye dayanmıyor”u,
Tocqueville’in “Geçmiş geleceğe ışık tutmaktan vazgeçeli beri,
insan zihni karanlıkta geziyor”2unun bir çeşitlemesidir sanki. Fakat bildi­
ğim kadarıyla bu sıkıntının yegane kesin tanımı, Franz Kafka’mn bir mese-
linde yer alıyor. Kafka’nın (belki de bu bakımdan edebiyatta eşsiz) gerçek
paraboller olan bu meselleri olayın kenarlarına ve çevresine düşen bir ışık
gibidir; ama bu ışık dış görünümü aydınlatmaz da, sanki röntgen ışınıymış­
casına iç yapıyı, yani burada zihnin gizli süreçlerini açığa vurur.

Sözünü ettiğim mesel şöyle:3
İki karşıtı var adamın: Birincisi arkadan, kökenden geliyor üzerine.
İkincisi önündeki yolu tutmuş. O her ikisiyle de savaşıyor. Evet,
gerçi birincisi onu ileri itmek istediği için ikincisiyle savaşını destekliyor,
ve aynı şekilde ikincisi de onu geriye sürdüğüne göre birincisiyle
savaşında yardımcı oluyor. Ama bu yalnızca teorik olarak böyle.
Çünkü ortada yalnızca iki karşıt değil, adamın kendisi de var ve
onun aslında ne istediğini kim bilebilir? Fakat rüyalarında, kimsenin
bakmadığı bir anda -ki bunun için gelmiş geçmiş tüm gecelerden
daha karanlık bir gece gerekirdi- savaş hattından dışarıya atlayıp,
savaş tecrübesi sayesinde, karşıtlarının birbirleriyle savaşında hakemlik
görevine terfi ettirildiğini görüyor.

Bu meselin anlattığı ve nüfuz ettiği olay, konunun iç mantığı bakımından,
Rene Char’ın aforizmasında hülasa edilen olayları takip etmektedir. Hatta,
tam da bu aforizmanın olaylar dizisini adeta boşlukta asılı bıraktığı noktadan
yola çıkmıştır. Kafka’nın savaşı eylem sürecinin sona erdiği ve bu
eylemin sonucu olan hikayenin “onu miras alan ve sorgulayanların
zihinlerinde” tamamlanmayı beklediği yerde başlar. Zihnin görevi olup bitenleri
anlamaktır ve, Hegel’e göre, anlamak insanın gerçeklikle uzlaşma
yoludur; asli olarak dünyayla barışmayı hedefler. Gel gör ki, zihin barışı
ve uzlaşmayı sağlayamadı mı, bir anda kendisine özgü bir savaşın içinde
bulur kendini.

Ne var ki, tarihsel açıdan, modern zihnin gelişimindeki bu aşamanın, en
azından yirminci yüzyılda, bir değil iki öncülü birden olmuştur. Burada
Rene Char tarafından temsil edilen kuşağın edebi uğraşlardan eylem koşullarına
savrulmasından bir süre önce, yaşça onlardan pek az büyük bir başka
kuşak felsefi belirsizliklerin çözümünü siyasette aramış ve düşünceden kaçıp
eyleme sığınmayı denemişti. Böylece bizzat kendilerinin varoluşculuk diye
adlandırdıkları şeyin sözcüsü ve yaratıcısı haline gelen kuşaktı bu; çünkü
varoluşculuk, en azından Fransız varoluşculuğu, her şeyden önce çağdaş
felsefenin belirsizliklerinden eyleme sorgusuzca bağlanmaya kaçıştır. Ve,
yirminci yüzyılda, entellektüel diye adlandırılanlar -yazarlar, düşünürler,
sanatçılar, edebiyatçılar, ve saire- kamu alanına ancak devrim zamanında
girebildikleri için, Malraux’nun (İnsanın Durumu’nda) dediği gibi, devrim
“bir zamanlar ebedi hayata atfedilen rolü” üstlendi: “Onu yapanları
kurtarır” oldu. Felsefecinin felsefeye isyanı olan varoluşculuk, felsefenin
siyaset alanında kendi kurallarını uygulamaktan aciz olduğunun anlaşılmasıyla
çıkmadı ortaya; siyaset felsefesinin Plato’ya da yabancı gelmeyecek
olan bu başarısızlığı neredeyse Batı felsefe ve metafizik tarihi kadar eskidir
çünkü. Hatta, felsefenin He gel ve tarih felsefesi tarafından ona atfedilen
görevi, yani çağdaş dünyayı bugünkü durumuna getiren olayları ve tarihsel
gerçekliği anlamak ve kavramsal olarak özümsemek görevini yerine getirmekten
de aynı derecede aciz olduğunun anlaşılmasıyla da doğmadı varoluş­
culuk. Ama, eski metafizik soruların anlamsızlığı kanıtlanınca, başka bir
deyişle, çağdaş insanın artık zihninin ve düşünce geleneğinin -kendi çetrefilliklerine
yanıtlar bulmak bir yana- yeterli ve anlamlı sorular bile üretemediği
bir dünyada yaşamakta olduğunun bilincine varmaya başlamasıyla birlikte,
durum umutsuz bir hal aldı. Bu buhranlı anda, olaylara dahil ve bağlı
olma, engagee olma niteliğiyle eylem, sorunlara çözüm getirmeyi değilse
de, Sartre’ın dediği gibi bir salaud olmaksızın, ikiyüzlülük etmeksizin bu
sorunlarla birlikte yaşama imkanını vaad ediyor gibiydi.

İnsan zihninin, kimbilir hangi nedenle, görevini gereğince yerine getiremez
olduğunun keşfedilmesi, hikayenin deyim yerindeyse ilk perdesini oluşturmaktadır.
Burada kısaca da olsa bundan söz ettim, çünkü bunu izleyen
olayların kendine özgü ironisini ancak böyle amlayabiliriz. Rene Char Rezistans
‘ın son aylarında, kurtuluşun -buradaki bağlamda, eylemden
kurtuluşun- ufukta iyice belirginleşmiş olduğu bir anda, hayatta kalanları
düşünceye davet ederek bitirmişti yazılarını. Ve en az bir önceki kuşağın
eyleme çağrısı kadar telaşlı ve tutkulu bir ç:ağrıydı bu. Yüzyılımızın tarihinin,
tarihçiyi kuramlar ve tavırlar zincirine kelimesi kelimesine sadık kalmak
zorunda bırakan bir kuşaklar dizini biçiminde değil de, tek bir adamın
biyografisi biçiminde yazıldığını varsayalım. İnsanların zihinlerinde neler
olup bittiğini ancak kaba hatlarıyla ve metaforik bir biçimde dile getirmeyi
hedefleyen böyle bir biyografi, bu adamın önce düşünceden eyleme kaçması,
sonra da eylemin (daha doğrusu eylemde bulunmuş olmasının) onu tekrar
düşünceye itmesiyle, 360 derecelik iki ayrı zihinsel dönüş yapmak zorunda
kaldığını gösterecektir. Bu arada, düşümce yapılan bu çağrının bazen
tarihsel zamanda ·kendisine bir yer açıveren o tuhaf ara dönemde gerçekleşti­
ğini de kaydetmeden geçmeyelim. Yalnız ileriki yıllarda konuya eğilen tarih­
çilerin değil, bizzat yaşayanların, oyuncuların ve tanıkların da bütünüyle
geçmiş olgular ve gelecek olgular tarafından belirlenen bir zaman aralığının
bilincine vardıkları bir dönemdir bu, ve hakik.at anının bu zaman aralıklarında
gizli olduğu tarihte sık sık görülmüştür.

Şimdi, kronolojik bakımdan değilse de konunun mantığı bakımından en
son ve (deyim yerindeyse) en ileri konumda bulunan Kafka’ya dönebiliriz.
(Ölümünden bunca yıl sonra bile günden güne artmaya devam eden ünüyle
bir ‘yazarların yazarı’ olarak kendini iyice kabul ettirmiş bulunan Kafka,
hala çözülmemiş bir bilmecedir; bu bilmecenin özünde de, deneyimle düşünce
arasındaki oturmuş ilişkinin nefes kesen bir biçimde tersine çevrilmesi
yatar. Bizler dramatik eylem ve somut detay zenginliğini belirli bir gerçekli­
ğin deneyimiyle bağdaştırmayı, zihinsel süreçlereyse intizam ve sarahatlerinin
bedeli olarak renksiz bir soyutluk yakıştırmayı çok doğal buluruz; oysa
Kafka, sırf ruhsal muhayyile ve zeka gücüyle, son derece küçük, yalın
ve “soyut” bir deneyimden, sarahatinden hiçbir şey kaybetmediği halde
“gerçek” yaşamı karakterize eden tüm zenginlikleri, çeşitlilikleri ve dramatik
unsurları da içeren bir düşünsel-manzara yaratmıştır. Düşünmeyi gerçekliğin
en canlı ve hayati parçası olarak gördüğü için geliştirmiş olduğu olağanüstü
öngörü yeteneği, tarihte bir örneğine rastlanmayan ve önceden tahmin
edilmesine imkan bulunmayan olaylarla dolu kır)c yıla yakın bir süre sonra,
bugün bile bizleri şaşkına çeviriyor.) Hikaye benzersiz bir yalınlık ve kısalıkla
zihinsel bir olgu, deyim yerindeyse, bir düşünsel-olay aktarmakta. Sahne,
geçmişle geleceğin kuvvetlerinin birbiriyle çarpıştığı bir savaş alanı; bu kuvvetlerin
arasında da, Kafka’nın “o” diye adlandırdığı, ve eğer yerini korumak
istiyorsa her iki kuvvetle de savaşmak zorunda olan adam var. Dolayı­
sıyla, aynı anda iki, hatta üç savaş cereyan etmekte: “onun” karşıtları
arasındaki savaş, ve aradaki ada.mm her biriyle ayrı ayrı savaşı. Ne var
ki, ortadaki savaş da tamamen adamın mevcudiyetinden kaynaklanıyor gibi
görünmekte; çünkü, insana öyle geliyor ki, arada adam olmasa geçmişle
geleceğin kuvvetleri birbirlerini çcıktan bertaraf etmiş ya da ortadan kaldırmış
olurlardı.

Burada ilk dikkati çeken şey, geçmişin, neredeyse bütün metaforlarımızda
olduğu gibi insanın omuzlaması gereken bir yük ve geleceğe doğru yürüyen
canlıların silkinip kurtulabileceği, hatta kurtulmak zorunda olduğu ölü bir
ağırlık olarak değil, tıpkı gelecek -“geleceğin dalgası”- gibi bir kuvvet olarak
görülüyor olması. Faulkner’m sözleriyle, “Geçmiş asla ölü değildir,
hatta geçmiş bile değildir.” Dahası, ta kökene kadar uzanan bu geçmiş
bizi geriye çekmiyor,-ileriye itiyor; geçmişe doğru iten şeyse, alışık olduğumuzun
aksine, gelecek. Her zaman geçmişle geleceğin arasındaki aralıkta
yaşayan insanoğlunun bakış açısından, zaman bir süreklilik, kesintisiz bir
akış değildir; ortası, yani “onun” durduğu nokta kopuktur; ve “onun”
mevzisi de bizim çoğunlukla anladığımız biçimiyle şimdiki zaman değil,
varlığım “onun” sürekli savaşmasına, “onun” geçmişe ve geleceğe karşı
koymasına borçlu olan bir zaman boşluğudur. Nötr zamanın akışı yalnızca
insan zamana saplandığı için, ve yalnızca o mevzisini koruduğu ölçüde,
kiplere ayrılır; bu saplanma -Augustinci bir tarzda söyleyecek olursak, baş­
langıcın başlangıcı- zaman sürekliliğini kuvvetlere böler ve bu kuvvetler
de onlara yön kazandıran parçacık ya da kütleye odaklanmış oldukları
için Kafka’nın tanımladığı biçimde birbirleriyle savaşmaya ve insan üzerinde
etkide bulunmaya başlarlar.

Sanırım Kafka’nın verdiği anlamı saptırmadan bir adım daha ileri götürebi-
liriz bu öyküyü. Kafka insanın saplanmasıyla zamanın tek yönlü akışının
nasıl kırıldığını anlatıyor; fakat, tuhaftır, zamanın düz bir çizgi halinde
ilerlediğini düşünmemize sebep olan geleneksel imgeyi değiştirmiyor. Kafka
zamanın doğrusal hareketine ilişkin geleneksel metafora bağlı kaldığı içindir
ki, “o” son derece dar bir yerde duruyor ve ne zaman “kendi başına”
bir hamle yapmayı düşünecek olsa savaş hattının üzerinde ve dışında bir
bölgenin rüyasını görmeye başlıyor. Fakat bu rüya ve bu bölge, ta Parmenides’den
Hegel’e kadar Batı metafiziğinin düşünceye ait bölge olarak düşledi­
ği zamansız, mekansız, duyumötesi alandan başka nedir ki? Kafka’nın bu
düşünsel-olay tasvirinde eksik olan şeyin, düşüncenin insani zamanın tamamen
dışına sıçramak zorunda kalmaksızın tecelli edebileceği bir mekansal
boyut olduğu apaçık ortada. Bütün ihtişamına karşın Kafka’nın hikayesinin
bir kusuru var: Eğer zamansal hareketin tek yönlü akışı insana yönelik
ve insan üzerinde etkide bulunan karşıt kuvvetler halinde bölünüyorsa, bu
hareketi hala doğrusal bir hareket olarak düşünmek pek yerinde olmaz.
İnsanın sürekliliğe saplanması ve bu sürekliliği kırması, kaçınılmaz olarak,
kuvvetlerin başlangıçtaki yönlerinden hafifçe de olsa sapmasına yol açacaktır;
bu durumda da, kuvvetler artık düz bir hat üzerinde çarpışmaz, bir
açıyla kesişirler. Bir başka deyişle, “onun” durduğu boşluk, en azından
potansiyel olarak, basit bir aralıktan ziyade fizikçilerin kuvvetler paralelkenarı
diye adlandırdığı şeye benzer.

İdeal koşullarda,. “onun” savaş meydanı olan kuvvetler paralelkenarını
oluşturan iki kuvvetin üçüncü bir kuvvet doğurması gerekir. Bu, kuvvetlerin
çatıştıkları ve üzerinde etkide bulundukları noktadan yola çıkan diyagonaldir
ve onu doğurmuş olan iki kuvvetten bir farkı vardır: Karşıt kuvvetlerin
her ikisi de köken itibariyle sınır tanımazlar; biri sonsuz geçmişten, diğeriyse
sonsuz gelecekten gelmektedir; fakat, başlangıç noktalarının belirsizliğine
karşın, çarpıştıkları noktada kesin olarak son bulurlar. Diyagonal kuvvetse,
tam aksine, karşıt kuvvetlerin çarpıştığı noktadan doğduğu için kökeni bakı­
mından sınırlı olacak, fakat sonsuzluktan köken alan iki kuvvetin ortak
eyleminin ürünü olduğundan sonsuzluğa uzanacaktır. Kökeni bilinen, yönü
geçmiş ve gelecek tarafından belirlenen, fakat nihai sonu sonsuzlukta yatan
bu diyagonal kuvvet, düşünsel faaliyet için en mükemmel metaforu oluşturur.
Eğer Kafka’nın “o”su kendi kuvvetlerini bu diyagonal boyunca uygulayabilse,
geçmişe ve geleceğe eşit uzaklıkta, düşünce zincirlerine özgü ağır,
düzenli hareketlerle bu çapraz hat üzerinde ileri-geri yürüyebilse, meselin
gerektirdiği gibi savaş hattından dışarıya sıçrayıp kargaşanın ötesine geç­
mezdi, çünkü bu diyagonal sonsuzluğa uzansa da kökleri şimdiki zamandadır
ve oraya bağlıdır; ama -karşıtları tarafından en çok kendisine ait olan,
sırf onun kendisini sürekliliğe saplaması sayesinde varlık kazanmış olan
şeyi gereğince görüp inceleyebileceği yegane yöne itilmiş olarak- geçmişle
geleceğin kuvvetlerinin yarattığı ve sınırlarını çizdiği, sürekli değişen o muazzam
zaman mekanı keşfederdi; zaman içinde, geçmişten de gelecekten
de yeterince uzak olan ve “hakem”e savaşan güçleri-tarafsız bir gözle değer-
lendirebileceği bir konum sunan yeri bulurdu.

Fakat, bu “yalnızca teorik olarak böyle,” demekten kendini alamıyor insan.
Çok daha büyük bir ihtimalle -ve Kafka’nın başka hikayelerde ve
mesellerde kaç kez anlatmış olduğu gibi- “o”, kendisini savaş hattından
çıkarıp kuvvetler paralelkenarının ideal koşullarda oluşturması gereken mekana
götürecek köşegeni bulamayacak, sürekli savaşmaktan yıpranmış, baş­
langıçtaki niyetlerini tamamen unutmuş, ve yaşadığı müddetçe üzerinde durmak
zorunda olduğu fakat yuvadan ziyade savaş meydanına benzeyen bu
zaman boşluğundan gayrı her şeyden bihaber bir halde, “yorgunluktan
ölecektir.”

Yanlış anlamalara yol açmamak için hemen belirteyim: Düşüncenin halen
içinde bulunduğu koşulların iddiasız ve metaforik bir tasviri için başvurdu­
ğum bu imgeler yalnızca zihinsel olgular alanında geçerlilik taşır. Bu metaforlar
tarihsel veya biyolojik zamana uygulanacak olursa hiçbir anlam taşı­
mazlar, çünkü orada zaman-boşlukları söz konusu değildir. Yalnızca düşündüğü,
yani ebedi olduğu -Kafka’nın son derece yerinde nitelemesiyle,
“birisi” değil, “o” olduğu- ölçüde, somut varlığının tüm gerçekliğiyle,
geçmişle gelecek arasındaki bu zaman boşluğunda yaşar insan. Bana öyle
geliyor ki, bu boşluk çağdaş bir olgu değil, hatta belki tarihsel bir veri
bile değil de, insanoğunun dünya üzerindeki varlığı kadar eski bir şeydir.
Belki de ruhun bölgesidir bu boşluk; veya, daha ziyade, düşüncenin döşediği
bir patika, düşünsel faaliyetin fanilerin zaman-mekanı içinde açtığı ve dü­
şünce, hatırlama ya da öngörü zincirlerinin tarihsel ve biyolojik zamanın
yıkıntısından kurtarabildikleri her şeyi götürdükleri küçük ·bir zamansızlık
hattıdır. İçinde doğup büyüdügümüz dünyanın ve kültürün aksine, zamanın
can evindeki bu küçük zamansız-mekan miras alınamaz, geçmişten aktarılamaz,
yalnızca gösterilebilir; sonsuz bir geçmişle sonsuz bir gelecek arasında
kendisine bir yer açan her yeni kuşak, hatta her yeni insan, onu yeni baştan
keşfetmek ve adım adım oluşturmak zorundadır.

Mesele şu ki, bizler böyle bir düşünme faaliyetine, geçmişle gelecek arasındaki
boşluğa yerleşmeye, ne pek hazır ne de muktedir görünüyoruz. Tarihimizde
çok uzun bir süre, daha açık konuşmak gerekirse Roma’nın kuruluşunu
izleyen ve Roma kavramları tarafından belirlenen binlerce yıl boyunca,
bu boşluk Romalılardan bu yana gelenek diye adlandırdığımız şeyle aşılmış­
tı. Modern çağ ilerledikçe bu geleneğin günden güne yıpranıp inceldiğini
belirtmek bile gereksiz. Ve geleneğin bağı en sonunda tamamen koptuğu
zaman, geçmişle gelecek arasındaki boşluk sadece düşünsel faaliyete özgü
bir durum, düşünmeyi başlıca uğraş edinmiş birkaç kişiden gayrı kimsenin
tanımadığı bir deneyim olmaktan çıktı; herkesi etkileyen, herkesin zihnini
bulandıran, elle tutulabilir bir gerçeklik haline geldi. Yani, siyaset sahnesinde
rol oynar oldu.

Hannah Arendt
Çeviren: Deniz Erksan

Defter Dergisi, 3.sayı

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro