Gizli Emir: Bir OHAL romanı – Ahmet Ergenç

gizli-emirMelih Cevdet’in Gizli Emir’i nedense bizim ‘darbe/ sıkıyönetim dönemi edebiyatı’ kanonuna pek dâhil edilmez, hâlbuki olağanüstü hal denilen şeyin tuhaf mantığını soğuk metaforlarla en iyi anlatan fikir romanlarından biri. Fikir romanı diyorum çünkü yayımlandığı zamana (1969) özgü tarihsel ve coğrafi detaylardan çok zamansız- mekânsız bir bakışla, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanabilecek bir sıkıyönetim hâlini, fikri sorgulamalar eşliğinde anlatıyor.

Garip ve anlaşılmaz bürokratik güçlerin hâkim oluşu açısından Kafka’nın Dava ya da Şato’suyla ya da bir kurtuluş beklemenin absürd trajikomedisi açısından Beckett’in Godot’suyla kıyaslanabilir, kıyaslanıyor da. Gizli Emir, yerli bir absürd sıkıyönetim hikâyesi olduğu kadar, dikta rejimlerinin ‘ortak’ yönlerini açığa çıkaran evrensel (eğer öyle bir şey mümkünse) bir siyasî fikir romanı.

Romanda AYOT (Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşkilatı) adlı bir devlet kurumu, adı verilmeyen bir ‘kent’in yönetimini ele geçirmiştir ve adı üstünde, olağanüstü tedbirlerle hareket eder. Temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı bu askeri- bürokratik düzende yaşananları ve yaşanamayanları Anday daha çok ‘kentli’ sanatçıların, düşünürlerin, ezcümle entelijensiyanın korkuları, çırpınışları, sıkışmışlıkları ve sanatsal direniş girişimleri (ki bunlar hep boşa çıkar) üzerinden anlatıyor. Anday organik, yaşayan karakterler yerine kendine ‘tiplemeler’ yaratıyor: Yazar Şermin, Mütercim Erdal, Başyazar Kutsi, Aktör Bilal, Heykeltıraş Nizam gibi tiplemeler zaman zaman diyaloglarında ve hareketlerinde aşırı teatral kaçsalar da ve Anday’ı bu açıdan eleştirmek mümkün olsa da, bence Anday burada bir ‘düşünce hakkı’ savunusuna girişiyor ve bir gazetede, bir tiyatroda ve bir sergi salonunda yaşananlar üzerinden dikta denilen şeyin düşünce ve yaratıcılığa karşı açtığı aleni savaşı inceliyor.

Bütün hayatı kontrol altına almak isteyen AYOT teşkilatı tabii ki düşünce alanını da es geçmiyor: Otorite denilen şeyin, en basit ifadeyle, düşünsel çeşitliliğe tahammülü yoktur. Belirsizliğe de tahammülü yoktur. Her şey tanımlanmalı, kontrol edilebilir raflara yerleştirilmeli, yerleşmeyenler de hem kültürel hem de fiziksel baskıyla devre dışı bırakılmalıdır. Bu genel dikta şeması, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde, benzer bir mütehakkim mantıkla işliyor ve zamansal olarak da aynı yapı kendini tekrar edebiliyor. Yani Anday’ın 1969 tarihli romanı pekâlâ 2009’da da yazılmış olabilirdi. Birkaç ufak değişiklikle aynı şema işliyor olurdu. Burada dikta rejiminin geliştiği somut siyasî konjenktürden çok, dikta rejimi denilen şeyin mantığının, işleyiş ve düşünce pratiğinin daha soyut bir yerden ortaya konuluşu söz konusu. Bu açıdan tarihteki ve günümüzdeki birçok olağanüstü hal ve sıkıyönetim politikasını anlamak için bir şema sunuyor. Bu dosyaya vesile olan mevcut ‘olağanüstü’ hali daha geniş bir çerçeveden kavramak için faydalı bir roman bu. Ben de burada Gizli Emir’den hareketle, edebiyata yansıyan haliyle ‘olağanüstü hal’ şemasının, yani AYOT’un öğelerini sıralamaya çalışacağım ki günümüzde yaşanan şeylerle 1969’da yazılan şeylerin arasındaki can sıkıcı ve manidar benzerlikler görülebilsin.

I – Panoptikon ya da görünmez güçler

Anday Gizli Emir’i yazdığında, Foucault henüz modern toplumlardaki denetim sistemine dair ‘panoptikon’ teorisini geliştirmemişti ama Anday’ın romanda anlattığı AYOT tam da Foucault’nun ‘panoptikon’ benzetmesiyle işaret ettiği yapıya sahip. Hatırlayalım, Foucault 1975’te yazdığı Deliliğin Tarihi’nde aşağı yukarı şöyle bir şey diyordu: Modern disipliner toplumlarda denetim ve kontrol gözle görülür zincirler, parmaklıklar ya da demir kapılarla değil, her an her yerde sizi izlediğini hissettiren bir ‘pan- optik’ (yani ‘her şeyi gören’) yapı ile sağlanır. Pan- optik iktidar yapısı insanlarda ‘sürekli görünür olduğu bilincini’ yaratır. Böylece de insanlar bir oto- kontrole zorlanır, fiziksel olarak ‘devlet’le (ya da ‘iktidarla’) karşılaşmadığı anda bile zihinsel olarak karşı karşıyadır. Anday da kitapta böyle bir yapıdan bahsediyor. AYOT müfettişi ‘denetime’ gittiği tiyatroculara bunu açıkça söylüyor: “Benim burada bulunmamla bulunmamam arasında bir ayrım olamaz. AYOT her zaman, her yerde vardır. Bunu bilmek yetmeli size.” Olağanüstü hal işte tam da böyle bir şey. İlan edilen bir genelge toplumun üzerinde görünmez bir bulut ya da göz gibi asılı kalır. OHAL’in ülke sathında yaşandığı bugünlerde bunu çeşitli derecelerde hissetmek mümkün.

II- Keyfi suç tanımı ya da ‘Suçluluktur aslolan’

Olağanüstü hal ve sıkıyönetimlerin en feci yanlarından biri de, hukuk askıdayken, her an herkesin suçlu ilan edilebilmesidir. “Aksi ispat edilene kadar herkes suçludur” mantığıyla giden bu kriminalizasyon, bütün eylemleri ve düşünceleri felce uğratmak için birebirdir. Bir süre sonra neyin ‘suç’ tanımına gireceğini bilemeyen yurttaşlar en garanti yol olarak bir apatiye, hareketsizliğe, eylemsizliğe teslim olabilirler. Ya da paranoyaya. Gizli Emir bu ‘keyfi suç tanımı’ stratejisini açıkça gösteriyor. AYOT’un birbiri ardına çıkardığı yasaklar ve yayınladığı bildiriler hemen her şeyi yasak hâle getirmiştir. “Artık hiçbir kentli nasıl davrandığında ceza göreceğini, nasıl davrandığında görmeyeceğini bilemiyordu… Ortada tümden suçlu bir kent halkı ve sürekli onu yargılayan ve cezalandıran bir AYOT vardı… hakkını aramak üzere gelen şikâyetçi ceza görüyordu.” Anday AYOT’un bulunduğu binayı da Kafkaesk bir tuhaflıkla çizmiş. Hakkını aramak için AYOT binasına gidenler, sonu görünmez bir bürokrasi ve akıl oyunu labirentine girip, diğer uçtan -eğer çıkabilirlerse- daha da suçlu çıkabiliyorlar. Zaten romanın bir yerinde de AYOT’un dayandığı temel önerme şöyle ifade ediliyor: “Suçsuzluk değil, suçluluktur aslolan.” Türkiye’de daha önce adı konulmamış OHAL koşullarında bunu dolaylı olarak yaşamıştık (bkz. ‘barış’ isteyen akademisyenlerin ‘suçlu’ ilan edilmesi), şimdiki resmî OHAL’de ise bu belirsiz ve her yerde var olan ‘suçlu olma’ tehdidini daha doğrudan yaşıyoruz.

III- Aklın- dışı ya da kötü sürrealizm

Romanda AYOT’a dair en çarpıcı cümlelerden biri de şu: “Teşkilatımız, çok şükür ki, akıl- dışı bir yöntemle işlemektedir.” Tanpınar’ın enstitüsünü andıran absürd bir işleyiş şemasına sahip olan teşkilat, aslında kendini ‘akılcı’ bir yapı olarak ortaya koymaktadır ama zamanla aşırı- akılcı bir yapı akıl- dışına kaymıştır ve artık bunun kabul edilmesinde (‘çok şükür’) bir sakınca yoktur. Tarihte rasyonalizm iddiasıyla yola çıkan birçok faşist yapının irrasyonalizme kayması ve bunu daha sonra bir hak olarak savunması gibi. Bu irrasyonel kaymayı Eco da o meşhur “Kök- Faşizm” yazısında faşizmin özellikleri arasında sayıyor: “İrrasyonalizm, eylem için eylem kültüne de dayalıdır. Eylem kendi başına güzeldir, öyleyse hiçbir biçimde önceden üzerinde düşünülmeksizin gerçekleştirilmelidir.” AYOT’un talep ettiği ‘itaat’ şekli de böyledir. Herhangi bir düşünce direnişi ya da ‘rasyonel’ değerlendirme olmaksızın itaat. Zincirleme tepki. Ama burada aklı savunup akıl- dışını yerdiğimiz sanılmasın. Sürrealistler akıl- dışını, aklın köleliğinden özgürleşmeyi, rüyaları vesaire bir özgürleşme vesilesi olarak kullanmışlardı. Aydınlanmacı akılda gizli olan ‘faşist’ nüvelerin farkındalardı. Ama burada, muhalif bir akıl- dışılık değil, statükonun akıl- dışılığı söz konusu; yani ‘iyi ve yaratıcı’ bir sürrealizm değil, ‘kötü ve baskıcı bir sürrealizm.’ Nihad Sirij’in Suriye’deki ‘kontrol toplumunu’ anlattığı Sessizlik ve Gürültü’de yaşanan toplumsal baskı ve histeriyi ‘sürreal’ olarak tanımlaması gibi bir şey. Şu anda da OHAL altında öyle şeyler oluyor ki “Çok acayip” laflarının yanısıra “Valla çok sürreal” laflarını da duymak mümkün. Çok sürreal. Kötü sürrealizm. İyi rüya değil. Kötü rüya.

IV- Gürültü, sessizlik ve korku

Gizli Emir korkutucu bir sessizlik tarifiyle açılıyor: “Sessizlik kocaman bir göktaşı gibi oturmuştu kentin üstüne; bu yüzden şaşkına dönen insanlar birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar, uyuyan bir canavarı uyandırmaktan korkarmışçasına ayaklarının ucuna basarak yürüyorlardı sanki.” Ama sonra bu sessizlik, ne gariptir ki, yerini sık sık ‘gürültü’ betimlerine bırakıyor. Helikopterler, silah sesleri, paramiliter linç çetelerinin bağırışları ve hoparlörlerden yapılan AYOT anonsları şehri bir olağanüstü gürültü hâline bürüyor: “Çok gürültülü bir kent oldu burası.” Özellikle de darbe ve sıkıyönetim zamanlarına bir ‘sessizlik’ hâkimdir (bir yazıda buna ‘devlet sessizliği’ demiştim), bütün sesler bastırılır, sokaklar boşalır vesaire. Ama bunun bir de ‘gürültü’ ve toplumsal histeri kısmı vardır. Linç çetelerinin gürültüsü gibi. Devletin anonsları ve uçakları ve tankları ve hatta marşları gibi. Türkiye’de son ‘darbe girişimi’ ve takip eden OHAL günlerinde bu ‘gürültü’nün hem bir sindirme hem de politik bir motivasyon aracı olarak kullanıldığını gördük. Yani devlet sessizliğinin yerini devlet gürültüsü aldı.i İkisi de benzer bir korku yaratabiliyor. Ve günümüzdeki ‘ses’ politikasına bir yenisi daha eklendi: cami hoparlörlerinin bir devlet aygıtı kullanılması. Anday’ın yazdığı zamanda bu yoktu sanırım, yeni bir iç karartıcı ‘gelişme.’

V – Devlet güçleri ve paramiliter güçler

Gizli Emir’de sürekli bir tehdit olarak AYOT’un yanı sıra korkutucu bir unsur daha var: kendilerine Yengeçler, Atmacalar ya da Baykuşlar gibi isimler veren, muhtemelen de AYOT (yani devlet) tarafından desteklenen paramiliter gruplar. Bu gruplar gazeteleri, sergi açılışlarını ve tiyatro salonlarını basıyor, sokaklarda ‘muhaliflere’ karşı linç girişimlerinde bulunuyorlar. “Yıktılar, öldürdüler, gittiler…” Tam bir polis devleti kuran ve her şeyi kontrol altına alan AYOT ne hikmetse bu çeteleri kontrol edemiyor. Çok tanıdık değil mi? Türkiye’de 6- 7 Eylül’den, 80 darbesi öncesi ve sonrası ‘Ülkücü’ gruplardan, sergi basıp insan döven ‘mahalleli gençler’den ve son zamanlarda devletin sokak koruyucusu olmaya çalışan Osmanlı Ocakları gibi yapılardan çok iyi biliyoruz bunu. Şimdi yaşadığımız OHAL durumunda da yeni bir hareket çıktı: HÖH. Açılımı Halk Özel Harekat. Komik, eski bir arabanın üzerine yazılan bu kısaltma esprili bir şey gibi gelebilir ama referansı korkutucu: JÖH, yani Jandarma Özel Harekat. JÖH’ün birkaç ay önceye kadar Cizre ve Sur’da nasıl ihlallere yol açtığını, duvarlara ne kadar korkunç sloganlar yazdığını biliyoruz. Umalım ki JÖH olmak isteyen bu HÖH oluşumu bir şaka olarak kalsın.

İçeriğe dair bu maddelerden sonra, biraz da Anday’ın diğer darbe romanları arasında nerede durduğuna bakmakta fayda var. Darbe denilen feci olayı edebiyatta anlatmanın iki temel yolu var sanırım: birincisi darbe yapan ‘düzeneği’ kişiselleştirmeden, soğuk bir mekanizmayı anlatır gibi, dışardan anlatmak, ikincisi ise darbeyi son derece şahsi bir yerden, içerden, soğuk değil, yakıcı bir mekanizma gibi anlatmak. Birinci yöntemde anlatılanlar dünyadaki darbelerin ortak yanlarını çıkardığı için neredeyse ‘evrensel’ bir nitelik kazanırlar. Bir ‘darbe mantığı’ şeması çıkarırlar. Ve bunu edebî dili bozmadan, mesafeli bir üslupla yaparlar. İkinci yöntemle aktarılan romanlarda ise darbe denilen şeyin açtığı kişiye özgü yaralar daha kişisel, daha yerel bir tonla, gerektiğinde dil de bozularak, dilin kendisi de felakete uğratılarak anlatılır.

Anday’ın romanı tabii ki ilk kategoriye giriyor. Türkçe edebiyatta darbeyi ve olağanüstü hali en iyi anlatan fikir romanlarından biri olan Gece’de görülen o özne ve dil dağılmasını Anday’da görmüyoruz. Benzer bir korku atmosferini anlatmasına rağmen olanları, Karasu’nun aksine, üçüncü tekille, dışarıdan bir gözle anlatan Anday, dilin ve anlatının kendisini parçalamak yerine, gayet düzenli bir anlatı kurarak vaziyeti betimliyor. Soğukkanlı bir betimleme. Okurun konumu da soğukkanlı bir gözlemcinin konumu oluyor böylece. Bu da bir bakıma, iyi bir etki. Böylece, bu yazıda olduğu gibi, şemaya dair bazı soğukkanlı gözlemler mümkün olabiliyor. Uygulamalı bir düşünce metni gibi.

Yine birinci tekilde yazılmış sarsıcı bir darbe romanı olan Hüseyin Kıran’ın Resul’ünde de parçalanmış bir dil ve ses var; o felaket ve işkence halini edebi bir felaketle anlatıyor Resul. Anday’ın metninde de fiziksel olarak işkence görmüş karakterler var ama bu kişilerin deneyimleri de dışarıdan bir gözlem olarak anlatılıyor, Resul’de ise dış göz diye bir şey yok; parçalanmış öznenin bedensel acısı dile yansıyor. Gerçi romanda iktidar odakları için “Aygıt” ya da “Daire” gibi daha mesafeli ifadeler kullanılıyor, tıpkı AYOT gibi ama burada o ‘aygıt’la kurulan ilişki, aslında, eleştirel bir mesafeyi yok edecek kadar güçlü bir hemhâl olma ilişkisi. Aslında hemhâl olmak da değil, bir yok- olma, yaşanan felaket karşısında bir namevcut özneye dönüşme hâli. Resul kendini o aygıt (işkence aygıtı) karşısında bir yok- varlık olarak tanımlıyor ve işkence denilen şeyin özneyi ve benlik duygusunu nasıl silebildiğini gösteriyor. Resul kendi sesine, varlığına ve benlik duygusuna kavuşabilmek için çırpınıyor, bir fırına benzettiği işkence odasında şöyle diyor: “Ben Resul üstüme kapatılan kapıyı tekmeliyor ve gemi lombozu gibi yuvarlak, her şeyi mikrop gibi gösteren ısı camından ses! ses! sesleniyordum.” Bu ‘Ben Resul’ vurgusu bir varlığı yeniden kurma çabası. Ama o aygıtın gücü ve vahşi ısrarı karşısında bir süre sonra Resul herhangi bir çıkış olamayacağını kabulleniyor: “Bu anlamı olmayan felaketten kurtuluş olmadığını kabullendi ve olduğu yere diz çöktü.” Olağan kurtuluş ve direniş ihtimalleri bittiğinde ve bedensel acıdan kurtuluş kalmadığında, Resul bedeni terk etmeye ve bir ‘düşünce yaratığı’ olmaya çalışıyor. Kendine “düşünsel tuğlalardan” bir barınak yapıyor: “Kendimi çepeçevre sarmalamalı, içeri sızılabilecek tek bir oyuk, delik… çatlak bile bırakmamalıydım… Kendime bir tür barınak yapacaktım.” Sonrasında, işkenceden kurtulduğunda ve dış dünyaya çıktığında da Resul o işkencenin izlerini bünyesinde taşıyor ve bu sefer çareyi iyice ‘ucubeleşmekte’ buluyor. Madem ki felaket insanî ölçütleri ortadan kaldırmıştır, Resul de gayri- insanî bir varlığa, insan- köpek karışımı bir varlığa dönüşerek bir tehdit gibi dolaşacaktır ortada. Kendi yaşadığı felaketi insanlara da hissettirecektir, bir felaket vesikası gibi.

Hüseyin Kıran böylece yaşanan felaketi okurun da ‘tecrübe etmesini’ sağlıyor, felaketin kelimelerde ve dağılan roman yapısında hissedilmesini sağlıyor. Anday ise yaşanan olağanüstü hal ile anlatısı arasına bir mesafe koyuyor, düşünsel bir mesafe. Böylece fikri yoğunlaşmaya ve referans noktası oluşturmaya uygun, soğukkanlı bir anlatı sunuyor. Belki de bu hem gerçek hem de metaforik anlamda sıcak ve feci günlerde böyle mesafeli bir anlatı okumak daha iyileştirici ve zihin açıcı olabilir, kim bilir.

AHMET ERGENÇ
15 Ağustos 2016 http://t24.com.tr/

i – Sessizlik ve gürültünün bir ‘politik’ araç olarak nasıl kullanıldığı konusunda şu yazı çok iyi bilgiler barındırıyor: http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7425/gurultunun-ve-sessizligin-politikasi#.V6jjhvmLTIU

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro